Aziz Özkan
mesaj-gonder
coklupaylas
ucnokta_yatay-1
TAKİP ET
Aziz Özkan
@kitaplarladans86
Tam bir kitap kurdu olmasam da en azından Türkiye ortalamasının üzerinde kitap, gazete, dergi okumaktayım. Günde en az bir saat okurum. Okuma eylemiyle yazı eylemini birlikte yürütüyorum. Bu arada bir tane kitabım bulunmaktadır.
meslek
Ön büro görevlisi
egitim
Lisans mezunu
harita
Kuşadası
dogum-gunu
Aydın, 2 Aralık 1986
v3_profil_bos
88 okur puanı
gecmis
16 Ara 2016 tarihinde katıldı
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
452 syf.
·
Beğendi
·
8/10 puan
Geçmişten Geleceğe Kıskaca Alınan Bir Ülke
Bazı insanlar vardır ki sadece okumakla yetinirler. Bazı insanlar da vardır ki hem okur hem yazarlar. Kendi bildiklerini paylaşmayı severler. Okuma ve yazma eylemini birlikte yürütürler. Başkalarının görüşlerini papağan gibi tekrarlamakla yetinmezler. Bir meseleyi ele alırken kendi görüşlerini de katarlar. Kendi imzalarını atarlar. Tuğla üstüne tuğla ekleyerek kendi binalarını kurarlar. Çok okudukları için gelecekte neler olacağını da az çok tahmin ederler. Mehmet Beşeri de böyle bir yazardır. Hem okuduğu kitap sayısı 20 bini geçecek kadar aç bir kitap kurdudur hem de yayımladığı kitaplarla yaşadığı çağa kendi damgasını vurmakta, duyarsız kalmamaktadır. Bir aydın olarak sorumluluklarının farkındadır ve elinden geldiğince insanları doğru yola iletmeye çalışmaktadır. Düşüncelerini paylaşırken hiçbir otoriteden de korkmamakta, kimseye “eyvallah” dememektedir. Başıma bir iş gelir deyip kendi bildiğini söylemekten çekinmemektedir. Mehmet Beşeri hem okur hem yazar olduğu gibi aynı zamanda bir kitabevi de işletmektedir. Manisa’da bulunan bu kitabevinde kendisiyle tanışma fırsatım oldu. Yalçın Küçük gibi isimbilim konusundaki çalışmalarından pek hazzetmesem de insani yönü son derece yüksek bir yazarla tanışmaktan mutluluk duydum. O gün altında kendi imzasını taşıyan “Padişahım Çok Yaşa” kitabını da edindim. Kitabı imzalarken “padişahsız bir vatanda özgürce yaşamak için” diye bir not düştü. Uzun zamandır okumamıştım. Artık okumanın vakti gelmişti. “Padişahım Çok Yaşa” 559 sayfalık bir kitap. Elimde Ağustos 2017’de basılan 20. baskısı bulunmakta. Kapağında kafasına kavuk geçirilmiş bir Tayyip Erdoğan görseli var. İçerikle çok bağlantılı bir kapak tasarlanmış. Çünkü kitaptaki işlenen savlardan biri, Tayyip Erdoğan’ın padişah olacağı ve halife ilan edileceğidir. Bu açıdan içerikle uyumlu bir kapak. Kitapta Erdoğan’ın padişah olacağı savı dışında birçok tez işleniyor. Bunların en büyüğü ve en önemlisi, ileride emperyalist devletlerin Sünni ve Şii dünyasını çatıştıracağı öngörüsüdür. Beşeri’ye göre Sünni-Şii çatışması emperyalizmin fırınında kızartılmaya hazır bir şekilde bekletilmektedir. Düğmeye basıldığı an kan gövdeyi götürecek, oluk oluk Müslüman kanı akacaktır. Beşeri, dünyada meydana gelen gelişmeleri takip ederek varmıştır bu sonuca. Beşeri elbette bir kâhin değildir, ancak bu varsayım çok uçuk ve abartılı bir varsayım da değildir. Çünkü ABD ve İsrail neredeyse her gün İran’ın üzerine gitmekte, nükleer enerjiye sahip olmasını istememektedir. Çünkü bu iki haydut devlet İran’ın atom bombası üretmesinden endişe etmektedir. İsrail’in atom bombası üretmesine ses çıkarmayan ABD, İran’a gelince ikiyüzlü davranmaktadır. İran’ın geri adım atmaması da İran’ın büyük bir tehdit olarak konumlanmasına yol açmaktadır. Emperyalizmin bu tehdidi Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirerek savuşturma iştahı bir gün kabaracaktır. Umalım ki Beşeri’nin öngörüsü doğru çıkmaz ve Türkiye, büyük bir savaşın içine çekilmez. Yoksa bu hem bizim hem de İran için büyük bir felaket olur. Kitapta işlenen ana temalardan biri de tarih boyunca Türk devletlerinin birbirleriyle kapışmasının, mücadelesinin bize düşmanlık besleyen başka güçlerin ekmeğine yağ sürdüğüdür. Bunu örneklerle anlatıyor yazar. Söz gelimi Ankara Savaşı’nda Timur ile Yıldırım Beyazıt’ın karşı karşıya gelmesi, Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettikten sonra Uzun Hasan’ın Osmanlı’yı arkadan vurmasıyla Fatih’in Batı’ya doğru ilerleyişinin aksaması, Çaka Bey ile I. Kılıç Arslan’ın güçlerini birleştirmek yerine birbirleriyle didişmeleri, Yavuz Sultan Selim ile özbeöz Türk olan Şah İsmail gibi iki güçlü hakanın güçlerini birleştirmeyip birbirlerine düşmanlık beslemeleri, Timur’un yine başka bir Türk devleti olan Altınordu devletini yenmesi Müslümanlara düşmanlık besleyen Hristiyan Batı dünyasına rahat bir nefes aldırmış, Türk devletlerinin kendi aralarındaki çatışmaları papalığın idaresi altında inim inim inleyen Hristiyan halkların Türklerin Müslümanlığa dayanan hoşgörülü kanatlarının altında huzurlu bir şekilde hayatlarını sürdürmelerinin de önüne geçmiştir. Yazar başka bir noktaya daha dikkat çekmektedir. Şöyle ki Türklerin arasındaki yüzyıllardır süregelen sürtüşmeler Hristiyanların dünya tarihine damga vuracak adımlar atmalarının, ilerleme ve gelişme kaydetmelerinin yolunu açmıştır. Kitaptan takip edelim: “1402 yılı Türk-İslâm ve Dünya Tarihi açısından da çok önemlidir. Belki de en önemli kırılma noktasıdır. Dikkat ederseniz Avrupa bütün atılımlarını bu tarihten itibaren yapmıştır. İki Türk devletinin birbirine ağır darbeler indirmesi, Avrupalıların en azından elli yıl rahat bir nefes almalarını sağlamış; böylece coğrafi keşiflerin, sömürgeciliğin, sanayi devriminin, sermaye birikiminin, Rönesans ve reform hareketlerinin, burjuvazinin oluşumunun, ulus devletlerin filizlenmesinin uygun koşulları ortaya çıkmıştır.” (s. 163) Yazar böyle düşünse de Hristiyanların da bir zamanlar Yüz Yıl Savaşları, Seksen Yıl Savaşları vb. mücadeleler içinde birbirlerini boğazladıklarını da unutmayalım. Demek ki biz Türkler birleşemediğimiz gibi Hristiyan Batı da birleşememiş. Ancak asırlar sonra Avrupa Birliği ile tek çatı altına girip birbirleriyle didişmeyi askıya aldılar. (Vazgeçtiler demiyorum, çünkü hiçbir zaman tam anlamıyla dost olacaklarına inanmıyorum. Çünkü devletler arasında dostluk, arkadaşlık, aşk meşk olmaz.) Yine de görüyorsunuz ki İngiltere birlikten ayrıldı. Hâlâ bir ayrılık gayrılık, bir “bütünleşememe” meselesi var anlayacağınız. O yüzden diyorum ki çıkar çatışmaları devletler arasındaki ilişkilerin doğasında vardır. Elbette gönül isterdi ki Türk devletleri güçlerini birleştirip Hristiyan dünyasına hâkim olsun, dünya topraklarının kahir ekseriyetinde bir Türk devletinin borusu ötsün. Ancak nerede o günler! Savaşmadan sevişmek sadece şarkılarda olur. Kitapta dikkatimi çeken konulardan biri de Graham Fuller ile Morton Abramowitz’in senaryoları arasında sıkışıp kalan Türkiye’nin can havliyle Abramowitz’in can simidine tutunmasıdır. Yazar, bu görüşü Kasım 2010’da, “Padişahım Çok Yaşa”dan iki yıl önce yayımlanan “Bazen Turuncu, Bazen Kırmızı Devrim” kitabından alıntıladığı uzun bir metinle tekrar gündeme getiriyor. Açımlayalım bu meseleyi. Fuller’e göre Türkiye ancak Kemalizmi, üniter devleti, Misak-ı Millî’yi unutursa eski gücüne kavuşacak, dünya sahnesinde büyük bir güç olarak konumlanacaktır. (Tabii yersen!) Abramowitz’in ortaya attığı tez ise şudur: “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar güçlü Türkiye”. Yazara göre Türkiye, hemen hemen aynı zamanda dillendirilen bu görüşlerden birini seçmede kalınca vereceği kararı hızlandırmak için PKK devreye sokulup palazlandırıldı. “Özellikle, bölgede Çekiç Güç konuşlandıktan sonra, bu durum net bir şekilde gözlendi.” (s. 88) Kararsızlık sürecinde Mehmet Ali Birand, Fatih Altaylı, Doğu Perinçek ve daha birçok gazeteci Abdullah Öcalan’ın reklamını yapmak (Röportaj bir nevi reklamdır çünkü.) için kuyruğa girdi. Böylece teröristbaşı Öcalan “dünyanın bir numaralı lideri” (s. 89) gibi muamele gördü. Yazar, sözlerinin devamında Türkiye’nin bu durum karşısında paniklediğini belirtip Fuller’in tezinin ülkeyi parçalamaya doğru götürdüğünü görünce Abramowitz’in ipine tutunduğunu belirtiyor. Türkiye’nin bu tezi kabul etmesinden sonraki gelişmeleri de sıralıyor. Söz gelimi PKK ile mücadelede Osman Pamukoğlu’nun komutasında başarılı sonuçlar alınmaya başladığını, Alparslan Türkeş’in parlatıldığını, halifelik kurumunun yeniden gündeme getirildiğini, Kürt mafyasının çökertildiğini anlatıyor. Sonraki gelişmeleri kitaptan takip edebilirsiniz. Daha da genişletip yazıyı uzatmayalım. Beşeri’nin Türk milletine hakaret edenlere, Türkleri değersiz görenlere de bir çift lafı var. “Güdümlü çeyrek aydınlar” olarak nitelediği İlhan Arsel, Bekir Coşkun, Yılmaz Özdil vb. yazarların ülkeye Batılıların gözüyle baktığından, millîlikle ve yerlilikle zerre kadar alakasının bulunmadığından yakınıyor. Türklerin tembel bir millet olmadığını dünyadaki bazı ülkelerin yıllık ortalama çalışma saatleriyle kıyaslayarak açıklıyor. Aslında Türk ulusunun özünde kalenderlik olduğuna, ancak Turgut Özal zihniyetinin hâkim olmasıyla birlikte tembellik ve miskinliğe alıştırıldığına işaret ediyor. Araya giriyorum. Gerçekten de bu millete tembel demek bu milleti tanımamak demektir. Hazır para yiyenler, şan oyunlarıyla zenginlik hayali kuranlar, bir verip on almak isteyenler elbette var. Ne var ki serde yok bu. Eğer siz şans oyunlarını genişletip insanların gözüne bu kadar sokarsanız, çalışmadan kazanmayı bir marifetmiş gibi aşılarsanız, üçkâğıtçıların yürüttükleri paralar yanlarına kâr kalırsa, verdiğiniz bir asgari ücretle bırakın dört kişilik bir aileyi iki kişi bile geçinemiyorsa, ülkeyi yönetenler zevküsefa denizinde yüzüyorsa, zengin olmak herkesin hayalini süslüyorsa, zengin olan kişi “adam” muamelesi görüyorsa elbette bu milletin genleriyle oynarsınız. Yazarın katılmadığım bir iki görüşüne de değinerek yazıyı bitireyim. Birincisi, Türk lirasının logosunu Ermeni parasının logosuna benzetmesi. Logoların birbirine benzemesi bu logoyu hazırlayan Tülay Lale isimli kişinin Ermeni logosunun esinlendiği anlamına gelmediği gibi esinlenmediği anlamına da gelmez. Bu işin için içinde bir çapanoğlu aramaya gerek yok bana kalırsa. (Yeri gelmişken logomuzu ilk gördüğüm günden beri beğenmediğini ifade edeyim. Daha iyisi çizilebilirdi.) İkincisi ise 382. sayfada sanki Atatürk’ün resimleri banknotlardan atılmış gibi bir yanlış anlaşılmaya yol açması. Atatürk resimleri güya Türk lirasından çıkarılıp yerlerine Türk büyüklerinin resimleri konmuş. Yarısı doğru, yarısı yanlış. Türk büyüklerinin resimleri arka tarafta, ön yüzde de Atatürk var. Ön yüzde zaten Atatürk resimleri olduğu için “Atatürk’ün etkisinin azaltıldığı” fikrinin bir ağırlığı yok. Ancak ne zaman ki Atatürk banknotların ön yüzünden kaldırılır, işte o zaman işin rengi değişir. Henüz AKP hükümeti buna cesaret edemedi. Ama vardır padişahımızın aklının bir köşesinde. Dolapta bekliyordur. Uygun şartlar oluştuğunda kuvvetle muhtemel bunu da göreceğiz. Bu da benim tahminim, kehanetim olsun.
kamera
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
Nostradamus'un Bir Kehaneti Üzerine
Peter Lemesurier "Nostradamus" incelemesinde meşhur kâhinin bir dörtlüğüne yer vermiş. Dörtlük şu: "İran iyi bilir yağmuru, açlığı, sonsuz savaşları / Aşırıcı dincilik hükümdarı yerinden oynatacak / Fransa'da başlayan orada son bulacak / Kader dokunduğunu başa geçirecek." Bu dizeler 1979'daki İran devrimini resmen ilan ediyor. Ayetullah Humeyni devrimi gerçekleştirmek için sürgünde bulunduğu Fransa'dan yola çıkıp İran gitmişti. Ondan sonra kimse onu deviremedi. İşin gerçekten hayret edilecek iki yanı var. Biri Nostradamus'un İran'da aşırı dinciliğin hüküm süreceğine değinmesi, diğeri ise Fransa'dan bahsetmesi. Kitapta yanıldığına dair örnekler verilse de Nostradamus gerçekten de incelenmeye değer bir kâhin. Bazı dörtlükleri net olarak anlaşılmasa da anlaşılan dörtlükleri insanda hayranlık uyandırıyor.
576 syf.
·
Beğendi
·
7/10 puan
Pandora’nın Kutusu Açıldı Bir Kere
“Cehennemin en karanlık yerleri, buhran zamanlarında tarafsız kalanlara ayrılmıştır.” Dante Alighieri’nin bu cümlesi “Cehennem”in bir nevi ana fikrini yansıtıyor. Dan Brown, âdeta buhran zamanlarında tarafsız kalanların ne hâlde olacağına dair bir roman kaleme almış. Her romanında olduğu gibi çarpıcı bir konuyu ustaca ve sürükleyici bir kurguyla harmanlayarak okuyanları her sayfada merak içinde bırakan bir eserle külliyatına bir yenisini daha eklemiş. Bu sefer dünyadaki insan sayısının çok fazla olduğunu, böyle giderse insanlığı büyük bir felaketin beklediğini, dolayısıyla dünya nüfusunun azaltılması gerektiğini düşünen ve bu düşüncesini hayata geçirmek için bir virüs üreterek dünyanın ömrünü uzatmayı amaçlayan bir bilim adamı ile onun yaymak üzere olduğu salgını durdurmaya çalışan, yolları farklı noktalarda kesişen insanların başından geçenleri konu ediyor. Başkarakterden biri her zamanki gibi Robert Langdon. Sienna ismini de onunla beraber baştan sona kadar görüyoruz. Adları Ferris, Amir, Sinskey, Brüder olan dört karakter ise romanda sıkça rastladığımız, hikâyenin olmazsa olmazları olarak nitelenecek önemli isimler. Olaylar bu isimler etrafında şekilleniyor. Romandaki olayları tek tek anlatıp okurun heyecanını ve merakını söndürmek istemediğimden daha çok ana mesele etrafında düşüncelerimi anlatmayı uygun buluyorum. Bir romanda olaylardan ziyade o romanın ne anlatmaya çalıştığı, dikkatleri hangi yöne çektiği, hangi konu üzerinde durduğu daha önemlidir. Temel mesele dünya nüfusunun fazlalığı. Gerçekten de dünya nüfusu tehlike çanları çaldıracak kadar artıyor. Şu sıralar ölümcül korona virüsünden dolayı eskisi kadar artmasa da dünya nüfusu artık -koronaya rağmen- dünyanın taşıyamayacağı kadar fazla. Küresel ısınmayla birlikte de su kaynakları kuruyor, ormanlar yok oluyor, buzullar eriyor, bazı hayvan türleri yok oluyor, mevsimler yer değiştiriyor. Havayı ve su kaynaklarını kirletmemiz, zaman zaman kıtlık yaşamamız da cabası. Bütün bu olumsuzlukların üzerine insan nüfusu da büyük bir hızla arttığında dünya uçuruma doğru hızla sürükleniyor. Bu yüzden Bertrand Zobrist adında bir genetik mühendisi bu gidişe dur demek için yola çıkıyor. Temel amacı insanları öldürmek değil, kısırlaştırmak. Bu amacını gerçekleştirmek için de bir virüs geliştiriyor. Ve bu öyle bir virüs ki herkese değil, nüfusun bir bölümüne etki ediyor. Virüsü İstanbul’daki Yerebatan Sarnıcı’nın altındaki suda bir müddet sonra çözünecek şekilde saklıyor. Kahramanlarımız Dante’nin şiirlerinden yola çıkarak bunu engellemeye çabalasalar da başarılı olamıyorlar. Saldırdığı hücreye genetik bilgi aşılamak üzere tasarlanan, insan DNA’sını değiştiren bu virüs insanın nefes alıp vermesiyle, öksürmesiyle, hapşırmasıyla ağızdan çıkan solunum yolu damlacıkları aracılığıyla yayılıyor. Bir de başka bir birey tarafından solunana kadar havada asılı kalıyor. 2013 yılında 12 ülke ile birlikte aynı anda Türkiye’de yayımlanan “Cehennem” son bir senedir yaşadıklarımızı sanki öngörmüş. Malumunuz bir seneden fazla süredir “COVID 19” adı verilen bir virüsle meşgul dünyamız. Bu virüse karşı çeşitli aşılar geliştirilse de salgın yeni mutant virüslerle kılık değiştirerek daha da güçleniyor. Üretilen aşıların da mutant virüslere karşı (İngiliz varyantı, Brezilya varyantı gibi) etkili olup olmadığı tam olarak bilinmiyor. Dan Brown son bir yıldır yaşadıklarımızı tam olarak anlatmasa da virüsün hava yoluyla bulaştığından ve havada asılı kaldığından bahsederek yedi yıl sonrasını bir yerden yakaladığı şaşırtıcı bir şekilde göze çarpıyor. Ama yine de ben, dünyayı yöneten güçlerin böyle bir virüs çıkacağına dair Dan Brown’un kulağına fısıldadıklarına ihtimal vermiyorum. Çünkü Brown’un kendi hayal dünyasında böyle bir olayı kurgulaması uçuk, anormal, inanılmaz, olağanüstü bir durum değildir. “İspanyol gribi”ni, “ebola”yı, HIV ve daha başka birçok virüsü okuyup öğrenen bir adam hayalinde başka bir virüsü canlandırmakta zorluk çekmeyecektir. Dünya nüfusunu hastalık olarak görüyor Zobrist. Bu nüfusa dur denilmezse dünya nefes alamaz hâle gelecek. Bu yüzden “bu artışı nasıl engellerim” diye düşünüp bir virüs üreterek dünyanın ömrünü uzatmayı amaçlıyor. Nüfusun üçte birini kısırlaştıran virüsü üretip insanların üreme, çoluk çocuk sahibi olma hakkını ellerinden alıyor. Özcesi insanları dünyaya feda ediyor. Ne var ki bu girişimin ahlaka uygun olup olmadığı tartışmaya açık. Dünya yıkılmasın, yaşlanmasın, çürümesin, capcanlı olsun, dimdik ayakta dursun diye insanların çocuk sahibi olma hakkını, özgürlüğünü elinden almak faşist bir yaklaşımdan farksızdır kanımca. Buna karşın dünya nüfusunun özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonraki artışı göstermektedir ki dünya için tehlike çanları çalmaya başladığı gerçeği de yadsınamaz. 1802’de bir milyar, 1927’de ise iki milyar nüfusa ulaşan dünya, 1961’den itibaren neredeyse her on yılda bir bir milyar artacak şekilde gitgide kalabalıklaşmaktadır. Bunun sonu böyle nereye varacak bilinmez, ama bilinen bir şey var ki o da dünya nüfusunun bu kadar hızlı artışı hayra alamet değildir. Nüfus artış hızının yavaşlaması gerektiği gün gibi ortadadır. Her on yılda bir dünyanın üzerine binen bir milyarlık artışın tehlikeleri zamanla daha açık olarak görülecektir. Dan Brown kurgu yoluyla dikkatleri bu gerçeğe çekerek insanları dünya için düşünmeye ve bilinçli davranmaya çağırmıştır. “Cehennem”i ayrıntılara ve betimlemelere aşırı ölçüde yer verdiği için biraz sıkıcı bulsam da (Hakikaten bazen o kadar bunaldım ki bazı paragrafları hiç okumadan atladım.) dünyanın geleceğine dair kaygı ve hassasiyet taşıdığından, insanoğlunun dünyaya verdiği zarar üzerine kafa yorduğundan vasatın üzerinde bir eser olarak değerlendiriyorum.
kamera
Cehennem
kamera
Dan Brown
ucnokta_yatay-1
yildiz
8.8/10 · 21,1bin okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
Victor Hugo'ya Göre Hayat
"Hayat; talihsizlik, yalnızlık, terk edilmişlik, yoksulluk; çok kere de meşhur kahramanlardan daha çok meçhul kahramanları olan bir savaş meydanıdır." (Victor Hugo)
323 öğeden 31 ile 40 arasındakiler gösteriliyor.
;