• Sen en sevdiğim kitapta çizgi çektiğim cümle, kenarını katladığım sayfasın
  • Kitabın ilk 60-70 sayfasında inanılmaz sıkıldım ve sevgili Mert Ali Akcan ile konuşurken de kendisi ”Kitabı bitirmeden benimle sakın konuşma’ dedi. Eh, mecbur kitabı okumaya devam etmek zorunda kaldık

    Başlamadan önce kitabın konusu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Bu yüzden ana olaya gelene kadar ( 60-70 sayfa oluyor) dediğim gibi baya bir sıkıldım. Kitap kesinlikle akmıyordu ve çok kara bir hava hakimdi açıkçası. Heatcliff’in kendisi insanı darlamaya yeten bir karakter zaten. Her neyse, bu karaltı diye adlandırdığım bölümü geçtikten sonra evdeki hizmetçinin ağzından bir hikaye dinlemeye başlıyorsunuz ve açıkçası kitap da o zaman başlamış oluyor. Tek tek karakterler kafanızda oturmaya başladığında daha çok zevk alıyorsunuz.

    Kitabın başkahramanlarından biri Heatcliff. Kendisi tam bir ruhsuz, duygusuz, sinsi, yılan gibi bir şey. Adamın üç beş cümle dışında doğru düzgün bir iyilik yaptığını okumadım. Açıkçası tam anlamıyla bir ”kötü”. Thanos falan hak getire. Öyle bir kötü. Tamam arkadaşım hoş şeyler yaşamadın ama bu kadar da kötü olunmaz. İntikam alma aşkıyla yanıp tutuştu bütün kitap boyunca. Belki çoğu insan evet intikamını aldı diye düşünüyor ama bence bu hırsıyla kendi kendini yedi.

    Catherine’e gelecek olursak, yapacak yorumum yok. Şımarık, egoist, kendini beğenmiş, şuursuz. Oysa ilk başlarda ki Cathy ne kadar da tatlıydı! Heatcliff ile gülüp oynaştıkları bölümler en azından bir parça içimi ısıtmıştı. Tabii Cathy 270 derece dönünce Heatcliff’in de pusulası şaştı. Bu yüzden Heatcliff’e hak verebilirim aslında. Cathy bu kadar keskin bir değişim yaşamasa adam belki de bu kadar kötü olmayacaktı.

    Linton hakkında hislerim biraz karışık. Çocukluklarının anlatıldığı dönemde inanılmaz derecede gıcık bulmuştum. Fakat büyüyüp, o malikaneye geçtiğinde aslında ne kadar sevgi dolu bir insan olduğunu gördüm. Kalan sayfalarda da kötü hiçbir şeyini görmedim zaten. Kendisi kitapta en sevdiğim karakter oldu. Onun dışında bir de Hareton’ı sevdim zaten
    Azcık Hareton’dan da bahsedecek olursam kitap boyunca antipati beslemediğim tek karakter. Ne olursa olsun o kadar lanet bir kişi olmadı hiçbir zaman. Yüreğinde az da olsa iyilik kırıntısı hep vardı. Bu yüzden kendisine bayıldım.



    Linton ve Hindley’den bahsetmek istemiyorum. İkisi de Allah’ın cezası, huysuz, sevimisizler. Bir Heatcliff değiller ama canımdan bezdirdiler beni. Linton’ı başta sevmiştim, sonra babası gibi oldu beni çileden çıkardı. Bir de küçük Cathy var o da pek farksız değildi gerçekten. Hepsi mi huysuz olur ya!



    Character dışında kitabı genel olarak yorumlamak gerekirse, evet ilk başlarda çok sıkıldım. Sonra kitap açıldı, ilgimi çekti. Okumaya devam ettim fakat Cathy ile Heatcliff’den sonra Linton ve küçük Cathy’nin hikayesi beni boğdu. Çünkü resmen aynı hikayeyi iki kez okumuş gibi oldum. Çocuklar anne babalarının kopyası olduğu için aynı hikaye döndü de durdu. Bu da beni baya yordu açıkçası. Bir de çok fazla betimleme ve uzun, gereksiz ayrıntılar vardı.

    Bronte’nin Viktorya döneminde yaşayan bir kadın olarak böyle bir roman yazmış olması ve bu kadar yükselebilmesi gerçekten takdir edilecek bir başarı. Fakat günümüz çerçevesinde değerlendirince ne yazık ki o kadar da etkilemiyor insanı. Üstelik o dönem yazılmış çok daha iyi kitaplar da varken, insanın beklentisini biraz boşa çıkarıyor diyebilirim.

    Benden şimdilik bu kadar, okuyanlar varsa yorumlarını bıraksınlar da sohbet edelim. Herkese mutlu günler diliyorum
  • Evet herkese merhaba ;

    Sitedeki ilk Orhan Pamuk incelememi yazıyorum, umarım hakkını verebilirim. Orhan Pamuk'un kalemine olan sempatim, saygım yakın çevrem tarafından az çok biliniyor. Kevser (NigRa) ile sohbet ederken etkinlik fikri çıktı ortaya yapalım mı yapalım, gerek insanların ön yargılarını kırmak adına, gerek okuma listemizdeki Pamuk kitaplarını okumak, tekrarlamak istediklerimizi tekrarlamak adına böyle bir işe giriştik. Bknz; #35053256

    Bildiğiniz üzere Orhan Pamuk ülkemizde Nobel edebiyat ödülünü alan ilk yazar. Elbette ülkemizde bu ödülü hak eden çok değerli edebiyatçılarımız var fakat bu ödülü aldığı için Orhan Pamuk'un eleştirilmesini saçma ve yersiz buluyorum. Ülkemizde en çok eleştirilen, kitabı çok satıldığı halde okuru az olan, çokça ön yargıya maruz kaldığı için bir çok okurun okumadan es geçtiği hatta düşmanlık ettiği bir kalem Pamuk. Evet Orhan Pamuk politik bir kişilik. Bu ülkede yaşayıp siyasete, politikaya bulaşmayan var mı ki? En politik ve benim de en sevdiğim kitabı Kar içinde en çok siyasi hiciv barındıran eseri. Fakat gözden kaçmaması gereken bir detay var Orhan Pamuk siyasetçi değil bir edebiyatçı ve bir edebiyatçı gördüğünü, duyduğunu, hissettiğini yazar edebiyat bu değil midir? Babamın Bavulu kitabında şöyle yazıyor sevgili Pamuk;

    ''İyi bir roman gücünü yapısından, ruhundan ve özünden alır, karakterlerin siyasi inanışlarından değil.'' sf (54)

    Kara Kitap (1985-1989) yılları arasında yazılıp 1990 yılında basılıyor. Bir çok edebiyat otoritesi Kara Kitap'ın ülkemiz edebiyatında büyük bir çığır açtığı yönünde görüş bildirmiştir o dönemde. Üzerinden 28 yıl geçmesine rağmen Kara Kitap okunmaya ve gizemini dağıtmaya devam ediyor. Kitabı yaklaşık iki, üç saat evvel bitirdim sarsıldığımı ve karmakarışık duygular içinde uzun bir süre duvara bakakaldığımı itiraf etmeliyim. Kitap Galip'in eşi Rüya ve Rüya'nın üvey ağabeyi Celal Salik'in ortadan kaybolması üzerine başlıyor. Celal Salik milliyet gazetesinde köşe yazarı, zaman zaman kaybolmayı seviyor. Galip bir polisiye romanın içinde iz sürerek, hem Rüya'yı hem Celal'i aramak için Celal'in gazetede yayımlanan köşe yazıları okumaya başlıyor. Celal'in köşe yazılarının içine sakladığı şifrelerden yola çıkarak ipuçları arıyor. Pamuk romanlarında sıkça karşımıza çıkan doğu mistisizmi, bu kez ''Hurûfilik'' ile karşımıza çıkıyor.

    Hurûfilik terimsel anlamıyla; Hurûfilik ya da Hurûf’îyye (Arapça: حُرُوفِيَّة), adını Arapça hurûf (Türkçe “harfler”) kelimesinden alan, kutsal metinlerde harf ve kelimelerin sayısı, sırası ve diziliminin belirli şifreler barındırdığı iddiasıyla bunlardan ve kelime, cümle veya cümlecikleri oluşturan harflerin ebced değerlerinden metnin düz anlamı ile ilgili olmayan, telmih, ima, işaret gibi ikincil anlamlar çıkartan ve bu anlamlar üzerinden yeni anlayış ve kavrayışlara yol açan yaklaşımlara verilen addır.

    İslam öncesi tarihte Yahudi kabbalizmi bu yöntemi kullanmıştır. İslam tarihinde hurufilik mezhep olarak İran, Azerbaycan ve Türkiye'de 14. ve 15. yüzyıllarda etkin olan bir inanç akımı ve tarikattır.
    Kaynak Bkzn; http://www.wikizeroo.com/...dpa2kvSHVyw7tmaWxpaw

    Galip, Rüya'yı ve Celal'i ararken Celal'in evinde çözülmeyi bekleyen bir sürü fotoğrafta, hangi harflerin hangi anlama geldiğini, hangi yüzde hangi anlamın bulunduğu aramaya başlıyor. Bu anlam aslında en başından beri Galip'in kendini arayışı, Celal'de kıskandığı özgüveni, özveriyi, ve yalnızlığı arıyor esasında Galip bilmeden. Ve Orhan Pamuk kitaplarının vazgeçilmezi İstanbul sokakları, kaldırımları. Yine sokak sokak hüznü, kuşkuyu, yılgınlığı, umutsuzluğu, gizemi, kederi, karı, soğuğu, isi, pası içinize çeke çeke arşınlıyorsunuz sokakları. Bir cellat hikayesi var ki sadece bu hikaye için bile bu kitaba on üzerinden on verilmelidir. Pamuk kitaplarını bazen matruşka bebeklerine benzetirim. Çünkü hikayeden, hikayeye bağlanır Pamuk, bu bağlamda çokça alt metin yazarı olduğunu düşündürür bana, okuru afallatır. Sizi Nişantaşı'nda bir apartman dairesinden alıp padişahın sarayında bir odaya bırakabilir. Bu tarzda iç içe geçmiş bir sürü hikaye yer alıyor kitapta.

    Yeni Hayat'tan sonra okuduğum en gizemli ikinci Pamuk kitabı, hala farkedemediğim bir çok noktası olduğunu düşünüyorum. Hatta Kara Kitap'ın Sırları şöylede bir kitap basılmış 2013 yılında henüz okumadım ama kitabı daha anlamak adına faydalı olacağını düşünmekteyim. Çünkü kolay bir romanla karşılaşacağınızı sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Velev ki okuyucuyu, gizemlerle dolu, soyut, mistik, kederli, retorik iç monologların olduğu bir kitap bekliyor. Başlangıç kitabı olarak yorucu olabilir, fakat okuyanı pişman etmez.

    Etkinliğe katılım sağlayan arkadaşlara teşekkür eder ve okumayı düşünen arkadaşlara şimdiden keyifli okumalar dilerim.
  • Genellikle popüler kitapları, klasik dahi olsa, okumayı sevmem. Fakat öyle methiyeler düzdüler ki dayanamadım aldım okudum. Tabi haliyle beklentilerde arttı. Evet güzel bir taşlama ve bunları hayvanlarla oluşturmuş olması, betimlemeleri gayet başarılı. Ama ruhuma dokunan o kitaplardan biri değildi. Kitapta en sevdiğim karakter Benjamin oldu. Domuzlar kadar iyi okuyabilen ama bu yeteneğini kullanmayan bir eşek, “Ben okumaya değer bir şey göremiyorum.” sözü yine güzel bir göndermeydi.Mevcut sistemin eleştirisini artık çoğu kitapta farklı anlatış biçimleriyle okuyoruz. Hayvanlara yüklenen roller ve karakterler ince bir zekanın göstergesi hiç şüphesiz ve bu kitabı farklılaştıran da o. Beni benden alan ise son cümle oldu. “Dışarıdaki hayvanlar, bir domuzların yüzlerine, bir insanların yüzlerine bakıyor; ama onları birbirlerinden ayırt edemiyorlardı.” Bir günde bitirilebilen bir kitap. Güldüğüm yerler, şu anki siyasetle benzeştirdiğim yerler oldu. Tarih tekerrür eder diye öğrettiler bize ve bence bu siyasetin tekerrür etmesinden dolayı gerçekleşiyor. Bu kitapta bana böyle bir perspektif kazandırdı. Herkese iyi okumalar
  • Herkes, içgüdüsünün onu sürüklediği yere
    doğru koşturuyor, dünya, üstü böcek dolu bir kadavra gibi kalabalık
  • 12 yıl Orphalese kentinde yaşayan El Mustafa, kentten ayrılıp evine gitmek üzereyken, Orphalese halkı kendisini durdurur. Gitmeden kendisinden aşk, evlilik, çocuklar, çalışmak, özgürlük, acı, öğretmek, zaman, güzellik, din ve en son olarak ölüm gibi birçok konuda bir şeyler anlatmasını isterler. El Mustafa bunlara tek tek cevap verir.

    Kitapta her konunun ayrı ayrı anlatıldığı 24 başlık var. Her başlıkta altı çizilecek ve yaşam felsefesi haline getirilecek birçok cümle var.

    Kitabın orijinal ismi “The Prophet”. Kelime karşılığı peygamber (nebi) demek. El Mustafa’yı kitabın isminden dolayı ermiş olarak düşünmüştüm ama kelime karşılığı ve kitabın içeriğiyle peygamber olduğu açıkça belli oluyor.

    Şiirsel bir anlatıma sahip olan bu kitabı çok beğendim. Kitaptaki en sevdiğim ve beni en çok etkileyen paragrafla yorumuma son veriyorum. Herkese keyifli okumalar.

    “Hayatı çalışmak yoluyla sevmek hayatın en derin sırrına ermek demektir. Fakat eğer ıstırap çekerken, doğduğunuz güne lanet edip bedeninizin yükünü taşımayı alnınızın kara yazısı sayıyorsanız, o zaman size cevabım şudur: Yazılanı silecek olan sadece alın terinizdir.”
  • Okuduğum ilk İskender Pala romanı ve çok fazla olmasa da sevdiğimi belirtmek isterim. Ben tarihi sadece Ahmet Ümit okurken sevebiliyorum. Beni sadece sürükleyebiliyor tarihe. İstender Pala' da da aynısı oldu, yazarın dilini, tarihi akıcı ve merak uyandırarak anlatmasını sevdim. Biraz gereksiz diyebileceğim konular vardı. Sanırım kitabı yazarken biraz kendisiyle çelişki yaşamış.. "Komünist veya faşist değil, insan olmak gerekiyordu." diye güzel bir cümle geçiyor kitapta. Fakat kitapta yansıtılan tam tersi. Sağcı olan Sadullah olabildiğince suçsuz, mazlum bir karakter. Solcu karakter ise olabildiğince suçlu, kendi yararına olan şeyler uğruna herkesi ateşe atan bir karakter. Çok kötü bir insan tiplemesi. Kitapta 2500 yıl öncesinde Lidyalılar ve sonrasında 1980 lerde sağcı ve solcu gruplar anlatılmış. İkisi birbirleriyle çok bağlantısız konular gibi aslında ama yazar güzel işlemiş diye düşünüyorum. Sadece karakterler ve yaşadıkları şeyler çok fazla aynı. Bu olaya biraz absürtlük katmış. Kitapta tarihin tekerrürden ibaret olduğu yazsa da bu kadarı biraz abartı olmuş gibi. Kitabı sevdiğimi söylemem ise konusundan ziyade yazarın yazım tarzı. Akıcı bir üslubu olması konuya fazla takılmamamı sağladı. Yinede bir çelişki içerisinde olduğunu bu kitabı okuyan herkes anlayacaktır diye düşünüyorum.
    Kitap bana göre sadece hırs üzerine yazılmış bir roman. İnsanların kendi hırsları yüzünden başkalarını ateşe atması ve en sonunda "taktir-i ilahi" denilen şeyin gerçekleşmesi. Genel olarak sevdiğim bir kitap oldu. Biraz fazla gözümde büyüttüğümü düşünüyorum ama İskender Pala'ya bir şans daha vereceğim. Umarım diğer kitaplarında sadece tarih işliyordur çünkü tarih dışındaki konularda pek başarılı olduğunu düşünmüyorum.