• Not: Bu incelemede Orhan Pamuk’un ‘’Sessiz Ev’’ kitabını dil, anlatım, kurgu, konu olarak dört başlıkta inceleyeceğim. Kitabın içeriğinden bolca örnek vereceğim. Böyle tafsilatlı bir inceleme okunurken kitabın içeriğinden detaylıca bahsedileceği unutulmasın, ona göre okunsun. Yazarın olayları nasıl ele aldığı ve onun yazarlığı da söz konusu kitaba dayanarak açıklanacaktır. Okumadan önce bu yazının ne bir övgü yazısı, ne de bir sövgü yazısı olduğu unutulmasın. Bu yazı sadece ELEŞTİRİ mahiyetindedir. Okuyucuya duyurulur.

    Bundan daha önce bazı konuşmalarda da bahsettiğim gibi, etrafım Orhan Pamuk’u hiç sevmez. Kişilik olarak, karakter olarak ben de sevmem. Bunu bir kenara bırakarak onun romanına adeta bir roman perspektifiyle yaklaşmalıyız. Öyle ya, ben onun romanlarını da roman olarak saymıyordum! Orhan Pamuk’un nasıl bir romancı olduğunu henüz keşfetmiş değilim. Sessiz Ev kitabı bana yalnızca onun tarzını ve anlatımını öğretti. Oysa daha önemli addedilen diğer kitaplarını okumuş değilim. Yalnız şundan başlayalım: Bir defa bu kitabın yazılış zamanı 1980’li yılların başlarıdır. Tahmin edileceği üzere o yıllarda solun elinde kalan tek cephe olarak edebiyat-sanat cephesi bulunuyordu. Orada da edebiyat otoritelerine karşı(Fethi Naci gibi) genç yeni-sol edebiyatçılar çıkıyor, romanlara farklı bir perspektif getirerek bu otoritelere savaş ilan ediyorlardı. Çünkü edebiyat piyasalaşmaya başlamıştı. Piyasa olan bir şeyin eleştirmenler tarafından beğenilmemesi söz konusu olamazdı; bunlar sanatımızı kısıtlayan, dünyaya entegre olmamızı engelleyen ve artık aşılması gereken şeylerdi. Bir defa eleştirmenlerin edebiyatı artık köhnemişti. Bu sözlerle yola çıktılar; Doğan Hızlan vardı bu işleri yürütenlerden. Orhan Pamuk da daha o yıllardan bu kadronun içindeydi. İşte Sessiz Ev böyle koşullarda, böyle bir iddia taşıyarak ortaya çıkmıştı. O otoriteler de ne yapsınlar? Mecbur bu sürece boyun eğmek durumunda kaldılar. Gene de roman kriterlerinde ve eleştirilerinde ufak bir esneme yapmadılar. Onlar kararlı kaldılar.

    Her şeyden önce Sessiz Ev bir postmodernizm ilanıdır. Sessiz Evin sakinleri olan Recep, Fatma Hanım, Metin, Nilgün, Faruk hep postmodern bir bakışla ele alınmışlardır. Zannediyorum ki yazarımızın her bölümde farklı bir kişinin ağzıyla olaylara yaklaşması, sonra neredeyse her bölümde olan bir iç sorgulama, bir benliğin sorgulanması, ferdi duyguların artık Peyami Safa’ların ötesinde yorumlanması bunun en büyük kanıtıydı. Tabii bir şey daha vardı: Doğu-Batı çatışması. Metnin konusundan ve anlatımından söz açtıysak, devam edelim. Açıkçası bu anlamda ben Orhan Pamuk’un hiç de başarılı bir yazar olduğunu düşünmemiştim. İlk açıklamamda olduğu gibi onun romancılığının da kendisi kadar berbat olduğunu düşünürdüm. Lakin kullandığı dili saymazsak eğer, o gerçekten anlatımda ve kurguda başarılı bir yazardır. Bunu maalesef bu konularda o kadar eleştirimin üstüne söylemek durumundayım. Çünkü o, gerçekten çok az yazarın yapabileceği bilinç akışını farklı bir teknikle yorumlamıştı: Onu diyalogların içerisine serpiştiriyordu(syf.244-245) ve daha önce hiç rastlamadığım şekilde bunu hem anlatımı kopararak(anılarıyla araya devamlı girmesi) hem de nedenselliği(yani anlamı) bozmadan yapıyordu. Yani o anılarıyla sürekli araya girse de, diyalogların kenarına köşesine akıl yürütmeler soksa da metin yine anlaşılıyordu. Bu da benim postmodern romanda/öyküde ilk defa karşıma çıkan garip bir anlatımdır. Zira daha önce öyküde Vüs’at O. Bener’i biliyordum. Bilinç akışı yapacağım diye anlamın canına okumuştu. Bilge Karasu’nun birkaç öyküsünü okulda okumuştuk. Onlara göre bu metin çok daha anlaşılır, hem de anlatım özellikleri açısından da çok nitelikliydi. Bu da yine bize çok önemli bir şeyi kanıtlıyor: Her yazar kendi üslubuyla, tarzıyla okunmalıdır. Mensup olduğu akım, yazar özelinde değerlendirmeler yapmaya yetmez. Yazarların bu özerkliği de daha çok postmodernizmde görülür zaten.

    Velhasıl Sessiz Ev iyi bir ‘’roman’’dı. Tırnak içinde aldım çünkü bundan ve şu yukarıdakilerden fazlası değildi. Kitabın arka kapağında yazdığı gibi ‘’şaheser’’ filan da değildi. Roman olarak iyiydi. İçeriği bakımından ve kurgusu bakımından da güzeldi. Lakin postmodern gericiliğin, o ferdi dünyalara hapsolmuş anlayışın kitabıydı. Kurgu da anlatım da hep buna özgüydü. Türk toplumuna özgü milli, tarihi, edebi(özellikle divan şiirinden aldığı kısımlara bayıldım) unsurlar da barındırıyordu. Ancak bu saydıklarımın hepsi bir dünya görüşü etrafında olmadığından, bir toplum mesajı içermediğinden ne ele alınan konuların bir kıymeti harbiyesi kaldı ne de diğerlerinin. Doğu-Batı gibi o kadar cemiyeti ilgilendiren meseleleri sen tutup Cennethisar’daki köşke hapsedersen belki anlatımından iyi bir romancı olursun ama iyi bir aydın olamazsın! Ele aldığın konu o kadar zengin ama anlattığın çevre o kadar kısıtlı ki bu yüzden konuyu da ancak sathi yönleriyle ele alabilmişsin. O yüzden mesela bu sorunu çok daha incelikli bir şekilde ele alan Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün yanından geçemez bu kitap. Zaten iyi bir aydın olamadığın için, bu konularda söz sahibi olamadığın için de verdiğin mesajlar ancak cahillere göre olmuş. Mesela Batının timsali olarak sunduğun Selahattin Darvinoğlu senin romanınla birebir ters düşen bir karakter. Adam toplumcu bir bilince sahip ama Orhan Pamuk Beyefendi onun bu toplumcu yanını görmüyor, bireysel yanını görüyor ve bunun neticesi olarak tam karakteriyle zıt bir biçimde sayfa 83’te ona ‘’Bırak o İstanbul’dakileri, suçları, acıları ve birbirlerine zevkle çektirdikleri işkenceleri içinde çürüsünler!’’ dedirterek her yere aydınlığı ulaştırmak isteyen adamın söyledikleri bu mu diye düşünmemize yol açıyor. Gerçekten büyük bir tezat ve affedilemez bir kusur olarak görüyorum bunu. Adeta her karaktere alelade yapıştırdığı bu bireysel çıkışlar özellikle Selahattin’de fazlasıyla sırıtıyor. Mesela Metin’e müzikli ve danslı bir mekanda söyletilen ‘’Dizlerini bükerek titriyorlar ve aptal tavuklar gibi kafalarını sallıyorlar! Ahmaklar! Bütün bunları, zevk aldıkları için değil, başkaları öyle yapıyor diye yaptıklarına yemin ederim!’’(syf. 114) sözü anlaşılabilir. Çünkü yazar benzer vakalar karşısında Hasan’a da benzer şeyler söyleterek onların benzerliğine dikkat çekme amacı güdüyor. Ancak Selahattin’e yukarıdaki sözleri söyletirken ne amacı güdüyor, belli değil! Anlatım ne kadar başarılı olsa da bir eserin değerini tek başına anlatım belirlemez. Onu yazarın kültürü ve dünya görüşü de, düşünceleri de belirler. Nitekim eserin bu yönden fakirliğini sayfa 188’de bizzat yazarın kendi görüşü olduğunu düşündüğüm pasajı aktararak da ispatlamak isterim: ‘’Dünya da var olan ve huzurla, olsa olsa bazen coşku, bazen neşeli bir hüzünle tasvir edilecek ve yaşanılacak bir yerdi; eleştirilecek ve değiştirme ve ele geçirme tutkusuyla içinde kızışarak öfkelenilecek bir yer değil.’’ Böylece zannediyorum artık yazara dar bakışlı diyince bana kızmazlar ve bir kere daha düşünürler. Karşıma çıkan en sefil, en berbat ve tamamen postmodern felsefeye uygun olan bu düşünce, Faruk’un ama aslında yazarımızın aklından geçenlerdir. O, değişim ve dönüşümü dünyaya verilmiş zarar olarak görüyor. ‘’Elde olan neyse onunla yetinin’’ anlamına da söylüyor bunları. Ne yazık ki yazarımızın gözü o yıllarda işkencelerle, katliamlarla imha edilen gençleri görmüyor. Üç kuruş para için çalışan işçileri istismar edenleri görmüyor. İşte kültür dediğimiz ve bir aydını aydın yapan şeyler bunları görmektir ve bu haksızlıkları değiştirmeye çalışmaktır, onları aklamak değil. Buralar ise zannediyorum artık iyi bir romancı ve reklamcı olmanın ötesinde bir şeydir. Yani Orhan Pamuk gibilerinin anlayacağı bir şey değildir. Kitap baştan sona bu Cennethisar’daki köşkün hikayesidir. Orada yaşayan babaannelerini torunlarının ziyaret etmesiyle başlar. Onların bu evde bulundukları müddetçe olaylardan ziyade anılar ön plandadır. Onun arkasından yukarıda anlattığım gibi her kişinin kendi bakışından çevre hakkındaki izlenimler gelir. Metin ve Hasan’ın başına gelenleri saymazsak daha çok çevrenin kişiler üzerindeki psikolojik tezahürleri vardır. Tabii bir yandan biz o yıllarda toplumdaki kutuplaşmayı da hissederiz. Bu da Hasan ve Nilgün karakteri üzerinden anlatılır. Nilgün komünisttir, çok fazla kitap okuyan ve düşünen, oldukça nahif bir kızdır. Hasan ise mahkum olduğu yoksulluk içerisinde ülkücüler tarafından kandırılmış, onların yönlendirmeleriyle hareket eden, ama aslında bundan rahatsızlık duyan bir karakterdir. Ülkücüler Cennethisar’da zorla para toplarlar, vandallık yaparlar. Hasan da maalesef onların zoruyla bu eylemlere iştirak etmektedir. Kitabın bu kısmı çok eleştirilmiş. Ancak ben burada eleştiriye uygun bir kısım göremedim. Ülkücülerin ve komünistlerin tanımlanması gayet de gerçekçi. Günümüzde de gerçekçi. Zira hepimiz ülkücü denilen kişilerin aydınlanmayla, okumayla uzaktan yakından bir ilgisi olmayan, ancak kırıp dökmeyi bilen 3-5 cahil ya da kandırılmış yoksullardan teşekkül ettiğini az çok biliyoruz. Hatta denebilir ki romanın bu kısmı toplumsal kutuplaşmaya değindiği için artık bireyin sınırlarını aşmıştır. Bu bakımdan eleştiriden ziyade bir övgüye mazhar olmalıdır. Bu kutuplaşmayı bir yana bırakarak ben Hasan karakterine ayrıca değinmek isterim. O, aynı zamanda bulunduğu maddi koşulların ve toplumsal bakışın dışında oldukça idealist biridir. Ben onu Mai ve Siyah’taki Ahmet Cemil’e ziyadesiyle benzettim. Mai hayaller kuran ama siyah gerçeklerle muttasıl yüz yüze olan biri. Kitapta onunla benzerlik taşıyan bir karakter de Metin’dir. Metin de para sahibi olmakla övünen ama bir yandan da elindeki paranın kendisini memnun etmediği açıkça ortada olan biridir. Yukarıda müzikli ve danslı bir ortamda söylediği sözlerden alıntı yapmıştım. Ona dayanılarak aslında iç huzuru aradığını, bunca gürültü patırtıdan ve sahtelikten uzak kalmak istediğini görürüz. Nitekim Ceylan’a olan aşkının sonuçlanmaması da bu isteği doruk noktasına çıkartır. Fark edilirse Hasan da benzer bir biçimde bulunduğu çevreden ve onun iradesini zorla elinde tutan ülkücülerden memnun değildi. Yazarın bu anlamda ikisi arasında kurduğu bağlantı aşikardır. Yazarımız kendi fikirlerini beyan etmek amacıyla bir de Faruk karakterini yaratmış. Faruk, tarihçi olan ve ekseriyetle alkol alarak yalnızlığını tatmin eden biridir. Mesleğine çok sıkı bir şekilde bağlı olması, başka bir uğraşısının olmamasından ve yalnızlığını tatmin eden yegane şeylerden biri olmasından ötürüdür. Karısı tarafından terk edilmiş ve o da elbette sistematik bir biçimde yalnızlığa itilmiştir. Zaten kitapta bir anlamda yalnızlık çekmeyen herhangi bir karakter yok. Bizim tüm bu kişilerden ziyade en çok Selahattin-Fatma ilişkisine değinmemiz gerekir. Çünkü yazar burada romanının temel çatışması olan doğu-batı meselesini ele almıştır. Yazarı ben daha çok bu kısımda eleştirmiştim. Selahattin karakteri Allah’a inanmayan, inananları da küçümseyen ve o da bu şekilde yalnızlığa itilmiş, fakat nasılsa bu yalnızlıkla tezat oluşturacak biçimde aynı zamanda insanları aydınlatmayı temel ülkü edinmiş biridir, bir doktordur. Şimdi benim eleştirim bu noktada şöyle oldu: Bu kişi hem toplum tarafından kenara itilmiş hem de topluma hizmet etmeyi amaçlayan biri nasıl olabilir? Bu kişi eğer topluma hizmet etmeyi, onları eğitmeyi amaçlıyorsa yalnızlaşması boşunadır. Ancak yalnızlaşmış ve tamamen yazacağı ansiklopediyle kabuğuna çekilmiş biriyse de(ki romana göre böyle) toplumcu düşünmesi mümkün değildir. Nitekim Selahattin’in de bazen toplumcu, ilerici düşündüğü, bazen de bireyci bir bocalamayla sarsıldığı romanda görülüyor. Ancak Selahattin’in hangisini seçtiği(toplumculuğu mu bireyciliği mi?) konusunda yazar çok müphem davranıyor. Bence bu davranış ele aldığı çatışma açısından değerlendirilirse romanın bir kusurudur. Zira sen burada doğu-batı çatışmasını anlatmayı amaçlıyorsun, doğu ve batıyı net kişiliklerin temsil etmesi lazım. Evet doğuyu temsil eden Fatma karakterinde bir sorun yok, o gayet net. Romanı okuyan muhtemelen çoğu kişinin nefret ettiği ya da yaşlılığına vererek müsamaha gösterdiği Fatma karakteri, oldukça gelenekçi, acımasız ve geri kafalı bir kadındır. Selahattin’le olan birlikteliğinden başlayarak tüm hayatında bu gericilik kendini gösterir. Hizmetçisi Recep’e olan kini de iç sorgulamalarında sürekli ortaya çıkar. Yazar, Selahattin’in karşısına çıkarttığı Fatma karakteriyle gerçekten de doğu-batı çatışmasını bir ucundan yakalamıştır. Ancak yine de toplumcu yaklaşmadığı için başarısız olmuştur. Hizmetçileri Recep’ten de bahsetmek isterim. Tüm bu doğu-batı çatışmasından ya da toplumdaki kutuplaşmalardan zerre kadar etkilenmeyen(nasıl işse bu?) Recep, evin hanımına hizmet eden ve evi geçindiren bir ‘’robot’’tur. Kitabın ilk kısımlarında biraz onun duygularına şahit olsak da genele baktığımızda sıradan bir hizmetçi parçasıdır. Zaten Orhan Pamuk’un hizmetçilerin ya da işçilerin iç dünyasını incelemesi de çok garip olurdu. Zenginlerin dışına çıkamayan Pamuk, tutup da işçilerin ya da hizmetçinin dünyasını yazamaz. O halde kitapta bu karakter fazlalıktır, madem anlatmıyorsun süs olsun diye mi oraya koydun. Keza aynı şekilde onun kardeşi İsmail de hiç üzerinde durulmayan biridir. Bunların hepsi işte kitaptaki fazlalıklardır. Yani genel anlamda oluşturulan karakterleri ve onların iç dünyasını ele alış biçimini beğendim. Fazlalıkları çıkartırsak bence kitabın 150-200 sayfa civarında olması gerekirdi. Bunlara rağmen gene de hem kurgu açısından hem de anlatım açısından iyi. Ancak dediğim gibi, konuyu ele alış biçimi açısından ne yazık ki yetersiz.

    Bu kadar şeyden sonra son olarak kitabın dilinden söz etmek isterim. İlber Ortaylı, Orhan Pamuk’la ilgili olarak ‘’Onun Türkçesi bozuk, öğrencilerime hiç tavsiye etmem’’ diyor. Haklılık payı var. Zira Orhan Pamuk kurduğu cümleler açısından hem çok garip bir cümle yapısı, hem de gereksiz yere uzun cümleler kullanıyor. Böyle cümlelerde Türkçe cümle yapısının bozulması da kaçınılmaz. Aynı zamanda çok fazla bağlaç kullanıyor, lüzumsuz yere eylemsiler kullanıyor. Bu da elbette metnin akıcılığını kısmen yok eden şeyler. Bir yazarın böyle hatalar yapmasını tasvip etmiyorum. Örneğin sayfa 240’ta kurduğu bir cümlenin başında: ‘’Cesetlerimiz, toprağın iğrenç ve buz gibi sessizliğinde çürürken ve savaş kurbanlarının, içinde yumruğum kadar delikler açılmış gövdeleri ve paramparça olmuş kafatasları ve toprağa dağılan beyinleri, akan gözleri ve kan içindeki yırtık ağızları beton yıkıntıları arasında kokarken, bilinçleri, bilinçlerimiz ah, Hiçliğin bu başsız sonsuz karanlığına gömülüyor;…’’ derken yazarın kitabın genelinde kurduğu cümleleri görmüş oluruz. Aslında yazar bu hataları genelde bilinç akışını kullanırken yapıyor. Yani bilinç akışı yapacağım diye dili bozuyor. Nitekim benzer bir örnek sayfa 82’den verilebilir: ‘’Ilık uykudan kalkışın sıcaklığı yanaklarımda ve aklımda: Rüyayı düşündüm; rüyanın hayalini: Küçükmüşüm, İstanbul’dan çıkıp giden bir tren içindeymişim, tren gittikçe bahçeler görüyormuşum, birbirinin içinde, güzel, eski bahçeler: İstanbul uzakta, biz o bahçeler bahçeler içindeki bahçelerdeyken.’’ Ne demek oluyor bu ‘’Bahçeler bahçeler içindeki bahçeler’’? Yazarın kimi yerlerde bu şekilde saçmaladığını da görmekteyiz. Başka bir yerde, sayfa 45’te yazar düşünüyor, sonra ‘’Düşündüğüne inandığına inanıyor’’. Anlatımı bu şekilde dolaylaması elbette akıcılığa zarar vermiş. Sonra sayfa 239’da ‘’İki saat önce, gazetedeki ölülere dalgın dalgın bakarken, Tıbbiye’de, hastanelerde kırk yıl önce kadavralara bakarken duyduğum korkusuzlukla bakarken,…’’ diye devam eden bir cümle kuruyor ki akıllara zarar. Eylemsilerin bu şekilde tekrar etmesi de metnin akıcılığını zedeliyor. Bunun gibi bir yığın örnek var. Orhan Pamuk’un kitap yazmadan önce çok ciddi bir dil eğitimi alması gerektiğini düşünüyorum. Zira roman böyle yazılmaz. Ancak bu konuda yapılan eleştiriler çoğu sefer sınırı aşmış, eserin kendisine yönelik bir eleştiri haline gelmiş. Ben buna karşıyım. Eserin dili de önemlidir ama hep dediğim gibi tek başına önemli değildir. Nitekim diğer kriterlere yukarıda değindik.

    Nihayet yaza yaza bitiremediğim Sessiz Ev incelemesinin sonuna geldim. Eserin neyi anlattığından, yazarın konuları nasıl ele aldığından, dilinden ve anlatımından detaylı olarak bahsettim. Muhtemelen bunu yaparken okuyucuyu da sıktım, ancak detaylı bir incelemede asla atlanmaması gereken şeyleri anlattım. Yazıya başlamadan önce dediğim gibi, bu bir övgü ya da sövgü yazısı olmadı. Bir eleştiri yazısı oldu. Kitap hakkındaki genel kanaatim 10 üzerinden 6’dır. Puan verirken olaylar zincirinden, kurgudan, anlatımdan verdim. Puan kırarken konudan, yazarın ufuksuzluğundan ve dilinden kırdım. Genel anlamda iyi bir romandı ancak ufkumuzu genişleten, bizi derin düşüncelere sevk eden bir kitap değildi. Ancak boş zamanlarımızda okuyabileceğimiz, yorgun zamanlarımızda bize eşlik eden bir kitap olabilir. Bu yüzden kitaptan çok fazla bir şey beklemeyin. Anlatımını ise taktir ettiğimi söylemiştim zaten. Sessiz Ev kitabı hakkında söyleyebileceklerim bu kadardır, umarım bu inceleme faydalı olmuştur. İyi okumalar.
  • "LEYLİM" bir insan sevdiğine en güzel nasıl seslenebilir? Hem onun adından uzaklaşmadan hem de kendi kalbini katarak nasıl çağırabilir ki? Bir Ahmed Arif'in Leylim'i olmak nasıl bir duygu? Peki ya, Leylim'in Arif'i olamamak? Böyle diyordu Leyla Erbil'e, Leyla'sına Leylim, Sevgili Canım, Canım Leylâm, Ömrüm diye başladı mektuplarında böylesine içten böylesine yürekten, böylesine sıcak, böylesine samimi bir dille.

    Bıkmadı usanmadı canı Leylim'ine yazmaktan ne kadar zor durumda olsa da. "kahrolası boşluğunda, ben garip, ben duyan, ben yirmi dört saatte, yirmi dört bin parça olan, ne yapardım?" dediğinde Ahmed Arif o boşluğu ben hissettim buz gibi ve karanlık içimde sanki. Yapma Leyla, Ahmed Arif böyle söylerken yokluğunla onu bin parçaya ayırma :(

    Her mektubun sonunda gözlerinden öptü sevdiğinin. Yanlış hatırlamıyorsam bir mektubunda yazmıştı gözlerinden öpmeyeceğim birine yazmam diye. Ah! Bu nasıl bir duyarlılık, güzelliktir böyle?
    "Gözlerinden öperim cânım. En çok da burnundan. Gülme, ciddi söylüyorum.
    Yarı parçan" sen en tatliş şair cümlesi olabilirsin mesela.

    Sonra "Hal, yani şimdiki zaman seninle başlar" diyen bir adama "Yazma! Sevme! ne demek?" Hakikaten ne demek bu? Leyla farkında mısın öl diyorsun ona hatta öl deseydin daha iyiydi ama yazma, sevme demeyecektin, kelimeleriyle sana tutunan bu insana. Koparamazsın ki onu ne kendinden ne de her defasında seni anan ve anlatan tüm o sözcüklerinden. Biliyor musun? Ahmed Arif duysaydı beni, çok kızardı bu söylediklerime eminim, Leylim'e bunu söylemeye hakkın yok derdi. Seni incitecek ufacık bir kelimeye dahi katiyen izin vermezdi. Bu kadar "delin divanenken" o böyle diyordu ya sana, sen ona karşılık veremedin.
    "Hep, yaz diyorum ama hiç yazmıyorsun."
    "ister dostum ol ister sevgilim, yeter ki hayatımda ol."
    "İhtiyarlayacak olsam bile, seni bekleyeceğim."
    Üzdün Ahmed Arif'i o böyle bir şeyi her ne kadar kabul etmese de tam aksine senle yücelmiş sade. Beni de üzdün :/
    Gittin evlendin başka biri ile
    "Evleneceksin demek? Herhal çocuğu sevdin! İnşallah mesut olursun canım. Ama müstakbel kocan bana yazdığına kızmayacak cinstendir inşallah. Yoksa seni kaybetmek, sesini duymamaktansa gebereyim daha iyi olur."
    Ağlanmaz mı bu cümlelerde sen söyle Leylim, bunu yazan kalem kırılmış mıdır bu cümlede?
    "Anlat bana. Senden bir şeyler ummak... Umutların en olmazı da bu belki."
    Offf umutsuzluk en sevmediğim şey benim. Bu cümle umutsuzken bile umutla göz kırpıyor buna. Ne ettin sen Ahmed Arif'e Leylim şair ettin, viran ettin, mafettin :((
    "Ne güzel şey, sana inanmak! Bunu bir anlatabilsem." dedin çok güzel anlattın o kadar güzel anlattın ki ben de ona inandım. Ama bilir misin Leylim'e senin gözünle asla bakamadım, bakamazdım zira ben sen gibi kalp ateşiyle bu şiirleri, mektupları yazamazdım.
    "Sana mahkûm kalmak güzel." dedin sen;
    "Kalbindeki yerim en güzel esaretim. Bilirim sonsuza kadar kalsam yüreğinde, sevginin sıcaklığı bu kadar güzelken, ordan hiç çıkmak istemem ki. Sensiz özgürlükse zindan bana. Tıpkı kanatsız bir kuşu, soğuk ve karanlık bir gökyüzüne terk etmek gibi." demiştim ben de, aynı anlamlarda farklı satırlarda buluştuk bak gördün mü seninle? :)
    "Hasret ile gözlerini öpeyim. Orası öyle ya, bu hasret böyle biter mi?"
    Bitmez, bitmedi
    "Canım Benim,
    Bilir misin, “canım” dediğimde içimden canımın çıkıp sana koştuğunu duyarım hep."
    Bundan mıydı Leylim'e bu denli çok "Canım" demen mektuplarında?
    Araya gönderdiğin şiirler de iliştirilmişti kitapta:
    "Bilsinler!
    Sana nasıl yandığımı..." diyor Ahmed Arif.
    Bildik, bilmeyen kaldı mı daha, sanmam. Kalmasın da :)
    "Müthîş özledim seni." Sen müthişsin asıl biliyor musun? Hayır şair olarak zaten öylesin ama onu demiyorum ben insan olarak, kalbin işte çok müthiş diyorum. Bu zamanlarda kimse kimseyi müthiş özlemiyor. :/
    "Evrenin seninle ilgili olmayan hiçbir neni beni sarmıyor zaten."
    "Şiirse içimde uyur. Sen gibi, içimde büyür."
    Evren=sen, şiir=sen. Her şey sade sen, sen olmayan tüm nenler hiç. Bunu diyor Arif, anla be Leylim.

    "Ya, sensiz edebilmeğe mahkûm eder misin beni?"
    "korkuyorum, sen uzakken. Gitme!"
    "Söyle yittin mi? Söyle! Yitebilir misin?"

    Senin de suçun yok elinde değildi belki ama Leyla mahkum ettin onu, üzgünüm gittin belki de yittin :(
    Oysa seni sevdiğini haykırmıştı, sana rağmen defalarca
    "Seni seviyor, seviyor, seviyorum."
    "SEVİYORUM. Başkaca da yokum." demişti.

    "Kazağın sırtımı, canımı, sevdan evrenimi sarmışken böyle nasıl üşürüm?"
    Neden bilmem, ben üşüdüm bu satırlarında...

    "Seni öper, öper, öper, öperim."
    Senin yalnız senin diye mektupları bitirişlerin, yandırdı içimi benim.
    "Gözlerinden, gözlerinden öperim -Bir umudum sende- Anlıyor musun?"
    Anlaşılmak istedi hep sevenler anlamadı kimi zaman sevilenler ve en iyi şairler böyle yetişti inanır mısınız? En çok acı çekenlerdi zira gerçekten sevenler...

    Son olarak en sevdiğim alıntılardan
    "Ne güzel şey senden gayrisini tanımamak, takmamak!"
    "Ve seni, canımın gizlisindeki candan aziz sakınır, düşünürüm."
    "Zaten, senden gayrı güzel düşün olur mu ki."
    "Ne zaman bu düşüne kapılsam, aklıma hep senden açmak gelir."
    "Seni anlamak, seni sevmek mühim ve aziz bir iştir."
    ...

    Yazacak o kadar çok şey, söylenecek nice cümlelerim var da ellerim varmıyor devamını yazmaya ben susayım, siz daha da fazlasını anlayın olur mu?

    Kitapta küfürlü kısımlar vardı, keşke olmasaydı bunun dışında çok sevdim.
    Ahmed Arif Ve Leylim'ine ithafen bu incelemem. Okuyan ve hisseden güzel yüreğinize sağlık.
    Sevgilerimle,
    Şiirle kalın...
    Üzdüysem sizi affola.
    "Nasıl bitireyim, umutlu mu, sevdalı mı, yoksa ağlamaklı mı?"
    Benimki hepsinden biraz oldu işte :)

    NOT: Kitap linki aşağıda mevcuttur, okumak isterseniz oradan indirebilirsiniz :)
    Bu arada kitaptan epey alıntı yapmam rahatsız ettiyse üzgünüm gerçekten. Kendi cümlelerimle anlatsam da onları eklemem kitabın güzelliğini gerçekten görebilmeniz içindi o yüzden onlar olmadan benim satırlarım eksikti :)
  • Geçenlerde çok beğenerek okuduğum "Gece Kelebeği" kitabının arkasında ki bir yazı dikkatimi çekmişti.
    Gün Zileli şöyle diyordu;
    "Hayatta beni üç roman ağlattı. Biri, 1965 yılında, on dokuz yaşındayken okuduğum, John Steinbeck’in Gazap Üzümleri romanı; ikincisi, dört-beş yıl önce okuduğum ve tanıtımını yaptığım, Robert Sabatier’in İsveç Kibritleri; üçüncüsü ise, şu anda elinizde tuttuğunuz Perperık-a Söe."
    Bahsettiği 3 kitaptan 2 sini okudum ve 3. sü olan bu kitabı da okumasam olmaz diye düşündüm.
    Bir de Gün Zileli'yi bu yorumdan sonra tanıdım dersem yalan olmaz galiba.
    Çocukluk dönemini anlattığı "Ev" kitabını da pdf olarak okudum ve çok beğendim.

    Gelelim kitaba ;
    İsveç Kibritleri, Fransız yazar Robert Sabatier'in çocukluk yıllarını ve o dönemin Paris'ini anlatıyor. Çok yalın ve de çok güzel bir dili var.
    Benim de enlerim arasına girdi diyebilirim.
    Pearl S.Buck'un Ana kitabında aldığım tadı aldım dersem de yalan olmaz galiba.

    Yazar gibi yetim büyüyen Olivier'in, annesini kaybettikten sonra sokaklarda geçen hayatı anlatılıyor kitapta.
    Sokaklar öyle güzel aktarılmış ki yazar tarafından...Sokaktaki arkadaşları, komşuları...
    Belki çok durgun sıradan gelebilir kitap size, fakat ben çok beğendim.
    Yetim bir çocuğun sokaklarda geçen yaşantısını, yalnızlığını iliklerimde hissettim diyebilirim.
    Zaman zaman annesi ile yaşadıklarını hayal meyal aktarmaları, o tuhafiye dükkanı önünden geçerken annesinin orada olduğunu görmesi, onu hayal etmesi, dalıp gitmesi... çok güzel aktarılmış.

    Annesinin ölümünü belki de asla kabullenememiş 10 yaşında bir çocuk,
    ve bu cümle ne kadar güzel özetliyor durumunu:
    "Görünmez, gizli, erişilmez bir Virginie, makasların, çekmecelerin, ipliklerin arasında yaşamakta devam ediyordu hâlâ. Olivier gittiği anda o da gerçekten ölecekti."

    Bir noktaya da değinmek istiyorum. Kitap tanıtımında genelde çocuk ile anarşist olarak belirtilen Bougras'ın dostluğundan bahsedilmiş ama, kitapta o kadar az yerde rastlıyoruz ki Bougras baba'ya, keşke daha çok yerde olsaydı ve daha çok dostluklarına tanık olsaydım demeden geçemedim bazı yerlerde.


    Bu arada ilginçtir, yazar hakkında bilgi edinmeye çalıştım ama çok fazla bilgi bulamadım.
    Sadece 1923 doğumlu Fransız bir şair, romancı ve eleştirmen olduğu, ayrıca da 1971'de goncourt akademisi üyeliğine seçildiği bilgisine ulaşabildim.
    Bugüne kadar 21 roman, 10 şiir, 3 deneme kitabı ve 9 ciltlik anıt eseri (Fransız şiirinin tarihi) yayınlanmış.
    Kitap kimi yerlerde seri olarak görünüyor. Serinin ikincisi "Nane şekerleri", üçüncüsü ise "Yaban Fındıkları"...Baskıları devam etmediği için sahaflardan araştırıp bulunabilir.
  • Türkiye üzerine kurulan bir komplo teorisini tesadüfen öğrenen arkadaşların bunu herkese duyurmak için bir ulusal kanalı basıp yayınlamaya çalışmasını anlatıyor kitap. Konusunu ilk okuduğumda epey heyecanlanmıştım. Cd eki olmasıysa heyecanımı artırmıştı. Çok aradım bu kitabı. Fakat elime alıp da okumaya başladıktan sonra yaşadığım şey tam bir hayal kırıklığıydı. Cd'yi izleyince hayal kırıklığım daha da arttı. Kitabın içerisinde yayına vermek için uğraştıkları video kaydı güya cd ekindeki görüntü ama tam bir fiyasko. Böyle bir konu daha güzel şekilde işlenebilirdi. Daha heyecanlı ve ilginç olabilirdi. Örneğin bu konu ve kitabın sonunun cd ekinde olması fikri Ahmet Ümit gibi bir yazarın elinden çıksa muhteşem olur. Yazarın cümle kuruşundaki hataları, anlatım bozuklukları da cabası. Bu hatalar zaten sıkıcı olan kitabı okumayı o kadar zorlaştırıyor ki... Sayfalarca okuyorsunuz ve olan şey kocaman bir hiç. Teknik olarak Murat Menteş tarzı denemeye çalışmış sanırım ama onda da başarılı olduğunu söyleyemem. Kitaplığımda olduğuna pişman olduğum bir iki kitaptan birisi. Kesinlikle önermiyorum.
  • Herkese selam. Sonunda ben de inceleme yazmaya karar vermiş bulunuyorum. Bu ilk inceleme de, okuduğumda beni
    derinden etkileyebilen ve gözlerimi kendisinden alamadığım, Nikolay Vasilyeviç Gogol'un, Palto kitabı olacak. İyi okumalar dilerim şimdiden.

    Kısa bir araştırma yaptıktan sonra çok etkilendiğim bir şey okudum ve bunu size de aktarmak isterim. Nikolay Vasilyeviç Gogol, Palto kitabının hikayesini bir arkadaş ortamında duyuyor.Herkesin güle eğlene anlattıkları bu hikayeye başka bir gözle bakıyor ve ilham alarak, bu sayfa sayısı az ama içeriği bir çok kitaptan daha etkileyici eseri bizlere kazandırıyor. Neden etkileyici derseniz, Gogol herkes gibi gülüp geçebilir, ertesi gün kimse bunun üzerinde durmayabilirdi; biz de böyle bir eseri hiç görmemiş olabilirdik. Ama gerçek bir sanatçı olduğunu kanıtlarcasına bir düşünce ve eylem sistemine geçerek şahsen beni derinden etkiledi.

    Gogol'un kalemi, Palto'su kadar nahif. Kitap 65 sayfa değil, 650 sayfa olsa yine de okunacak türden. Şahsen kitabı okurken baş karakter ile bağ kurmayı, kendimi onun yanında veya onun yerindehayal etmeyi ve bu şekilde okumayı çok seviyorum. Bunu her yazarın başarabildiğini düşünmüyorum, ki bu imkansız bir şey. Ama Gogol, fantastik bir sahneyi yaşıyormuşuzcasına, bizi kitabın içine çekiyor resmen. Karakterimizin başına gelen her olayı biz de yaşıyoruz. Onunla üşüyor, onunla acı çekiyoruz. Bu yüzden de etkisinden kurtulamıyoruz bir süre. Bu his, şahsımca bir kitabın verebileceği en güzel hislerden biri.


    Ahmet Şerif İzgören'in, Süpermen Türk Olsaydı Pelerinini Annesi Bağlardı kitabının önsözünde ilk cümle, "Bazı kitaplar vardır sizinle konuşur. Okumaya başlayınca fark edersiniz"dir. Biraz devam ettikten sonra şu cümleyi göreceksiniz, "Çok az kitap sonsuza dek yaşar." Gogol'un Palto'su, sonsuza kadar yaşayacak olan kitaplardan biri. Okumak çok zamanınızı almayacak. Vereceği etki ise ters orantılı. Umarım o Palto her okurun evine girer.
    ----------------------------------------------------------------------
    -BURADAN SONRA OLAYIN GİDİŞATI HAKKINDA UFAK DA OLSA SPOİLER ALABİLİRSİNİZ. BELKİ DE ALMAZSINIZ BİLMİYORUM. SONUÇTA BURADAN SONRASINI HENÜZ YAZMADIM.-

    -----VAZGEÇTİM BUNDAN SONRA SPOİLER OLACAK-----

    Hikayemizdeki dostumuz Akakiy Akakiyeviç devlet dairesinde, yazıları temize çekmek ile yükümlü, haliyle maddi durumu ve geleceği pek parlak olmayan bir adam. İş yerinde sürekli dışlanan, dalga geçilen ve zorbalığa uğrayan Akakiy'in “Bırakın beni, neden bana böyle eziyet ediyorsunuz?” cümlesi bir çok şeyi açıklıyor aslında. Akakiy, eskiyen ve artık kullanılamayacak hale gelen paltosu yerine, yeni bir palto almak istiyor. Biz de o meşhur palto için, Akakiy'in yaptığı fedakârlıklarına tanık oluyoruz.
    -------------SPOİLER BİTTİ-----------------

    Son olarak aklıma gelen bir kaç fikir daha yazacağım. Gogol, kitap içinde bir takım eleştriler de yapmış. Bu yüzden bir çok sorgulama durağı bulabilirsiniz kitapta. Ayrıca Gogol'un biraz da mizahi yönü olduğunu belirtmek isterim. Bir klişe olarak, "güldürürken düşündürüyor" diyemem ama güldürdükten sonra, hüzünlendiriyor diyebilirim.

    Benim adıma Rus Edebiyatı'na, Palto ile giriş yapmak muhteşemdi. Belki uzun yıllar boyunca tavsiye edeceğim kitapların başında geliyor ve ilk sizlere tavsiye ediyorum. Şimdiden iyi okumalar diliyorum. Saygılar sevgiler.
  • Öncelikle bu kadar güzel bir kitabı çok geç okuduğum için kendime kızıyorum. Yaklaşık 2 senedir kitap rafimda okunmayi bekliyordu. Bir kere başladım ve içerisinde çok fazla Osmanlıca kelime olduğu için okumayı daha ilk sayfalarda bıraktım ve başka bir kitaba geçtim. Şimdi okudum ve bitirdim ve iyi ki okumuşum. Öncelikle kitabın ilk sayfalarında çok fazla yabancı kelime ile karşılaşacağınız için kağıt , kalem ve sözlüğünüz yaninizda olsun ki benim 2 sayfa olarak haznem gelişti :) tabi ki kitabın her sayfasında muhakkak karşılaşıyorsunuz ama bir süre sonra kelimeler mi azalıyor siz mi alışıyorsunuz onu anlayamadım , fazlaca sözlüğe bakmiyorsunuz. Kitap çok sürükleyici bir kitaptı. Herkesin hayatına bir Hayri İrdal girmeli bence. Ama onun yaşadığı hayal kırıklığı da kitabın en hassas noktası bana göre. Kitaptan bir çok ders alınabilir. Öncelikle kadınların aslında ne kadar etkin olduğunu çıkarttım ve kitapta fazlasıyla yer vermiş Ahmet Hamdi . Onun dışında zamanın bir saniyesi bile ne kadar değerli , bunu anladım ki zaten biliyorduk belki ama yine yeniden hatırlatıyor bize. Çalışmanın ne güzel bir erdem olduğunu da anlıyoruz yaninda. Hayri İrdal insanlara guvenmisti ama sonuç istediği gibi olmadi ve dirayetli adam sonunda pes etti. İnsanlar kendi emniyetleri kendi menfaatleri söz konusu olduğunda değişirler . Kitapta da geçiyor bu cümleye benzer bir cümle. Katılıyorum. Geç kalmayın , okuyun ! Sakın yabanci kelimeler yaniltmasin sizi , sabredin ve okuyun .
  • Nereye gidiyor bu gençlik? Sahi geleceğimiz kimlere emanet? Eyvah! Bu gidişat hiç hayra alamet değil! Vah vaah! Zamane gençleri de pek bozuldu… Sürekli duyduğumuz, zaman zaman da kullandığımız serzeniş ifadeleri değil mi bunlar? Peşin peşin söylemeliyim; ben bunların çoğuna katılmıyorum.

    Ama bu kitapta da genel olarak böyle bir eleştiri havası hakim, her ne kadar gençliğin bazı meziyetlerine de değinilse de durum böyle. Kitaptan paylaştığım 80 kadar alıntıda bu karanlık tablo hemen göze çarpmakta.

    Öncelikle kitabın etrafında döndüğü temel düşünceleri kısaca özetlemek, daha sonra bu düşünceler üzerine konuşmak daha iyi olacak. Hadi başlayalım öyleyse…

    Öncelikle İ-Nesli ifadesi 1995 ve sonrasında dünyaya gelip internetli bir hayat yaşayan genç kuşağı niteleyen bir yakıştırma. Gerçi Amerika merkezli düşündüğümüzde 1995 sınırı geçerli. Başka bir ülke için 2000 veya başka bir alt sınır da belirlenebilir. Bu farklılıklar bir tarafa, yazarımız yaptığı araştırmalar sonucunda gençlerin artık daha yavaş büyüdüğü, gerçekte oldukları yaştan 4-5 yaş geriden gelen bir gelişim gösterdikleri sonucuna ulaşmış (#36807328). Bu duruma yol açan en önemli etken de yazara göre yetişkinlerin korumacı tutumları (#36958236). Netice olarak, son derece hassas ve dayanıksız zayıf bir gençlik çıkıyor karşımıza (#36958074). Öyle ki kar tanesi nesli, pısırıklar nesli gibi sert eleştirilere yer veriliyor kitapta (#36894419). Telefonlarına gömülmüş gençlere dikkat çekiliyor sonra (#36816510). Gençliğin internet ve sosyal medya ile imtihanı uzunca ele alınıyor. İnsanlarla iletişimlerinin zayıflamasından (#37170549) ve ileride insanların yüz ifadelerinden bile anlamayan bir kitle ile karşılaşabileceğimizden bahsediliyor (#36851051). Diğer sorumlulukların ihmal edilmesinden (#36806482), sanal beğenilerin ne kadar önemsendiğinden, internetteki sahte hesapların onlar için nasıl bir tehdit oluşturduğundan (#36845823), yalıtılmışlıklarından, yalnızlaşmalarından, sosyal medyanın gençlerde intihar eğilimini artırmasından (#36852522), teknoloji ve uyuşturucu bağımlılığından ve güvensizlik paranoyasından söz ediliyor sonra. Bu güvensizliğin gençleri farklı düşüncelerle yüzleşmekten bile korkar hale getirdiğinin altı çiziliyor önemle (#36919256). Bir grup üniversite öğrencisinin karşıt bir görüş karşısında düşüncesini savunmak yerine ağlamaya başlaması gibi komik ve aynı zamanda içler acısı bir örnek veriliyor bu konuda. Kaygılı bir nesilden dem vuruluyor sonrasında (#36852276).
    Buna rağmen gelecekleri, geçim sıkıntıları ve iş imkanları konusundaki kaygıları haklı görülüyor ve bu konudaki gerçekçilikleri övülüyor. Aynı zamanda bireyciliklerinin önemli olduğu öne çıkarılıyor. Dini fikirler, siyasi görüşler, cinsel yönelimler vs. gibi konularda insanlara saygının, insan haklarının gençler için ne kadar önemli olduğundan; modaya uymama çabalarından ve farklı olmaya çalışmalarından bahsediliyor… Bu örnekler çoğaltılabilir elbette ama genel bir fikir vermesi açısından bu kadarı yeterli bence.

    Yukarıda sıralanan genel içerik hakkında kendi düşüncelerime geçmeden önce şunları da eklemek istiyorum. Kitabın ABD merkezli araştırmalar sonucunda oluşturulduğunun gözden kaçırılmaması gerek. Çok sayıda tablo, grafik kullanılmış kitapta ama bunların Türkiye için ne kadar geçerli olduğu tartışılır. Her kitapta olduğu gibi bu kitabı okurken de cümle aralarına soru işaretleri serpiştirerek okumak önemli. ‘Acaba böyle midir? Bizim toplumumuz için ne kadar geçerlidir bunlar?’ gibi sorular eşlik etmeli okuduklarımıza. Genel olarak bu gibi konularda nisbeten derin bir bakış kazandıracağını söyleyebilirim bu kitabın. Tavsiye de ederim.

    Hadi gelelim meselemize. Gerçekten durum bu kadar mı vahim? Doğruluk payı olmakla birlikte yazılan, çizilen, söylenen kötümser ifadelerin tamamına katılmıyorum ben. Milattan önce de vardı böyle söylemler. Bundan bin sene sonra da olacak. Orhun kitabelerinde de gençlikten yakınılıyordu, dedelerimiz ninelerimiz de gençlikten dert yanıyor, yarın da böyle olacak... Bu değişmedi ama değişen bir şey var: Zaman. Onlarca yeni uyarıcıyla büyüyor yeni nesil. Teknolojik gelişmeler, onlarca büyüleyici uygulamalar, farklı tehlikeler… Biz sadece karanlık tarafı görme eğilimindeyiz. Pırıl pırıl gençler yokmuş gibi davranıyoruz hemen genellemelere giderek. Çeşitli spor dallarında başarılar elde eden, dergiler çıkaran, kitaplar yazan, robotlar geliştiren, yardım faaliyetlerine koşan, matematik şampiyonu olan, kodlamada dahi olan ya da tüm bu başarılar bir tarafa güzel kalpli, iyi yürekli, insan gibi insan niceleri… Demek ki gençlik bir yerlere de gitmiyormuş. Biraz anlaşılmaya, biraz iyi örneklere, biraz da desteğe ihtiyaç duyanları var…

    Diğer bir konu da şu: Ortada bir tehlike olduğu doğru ama sadece gençler için mi? Sanki yetişkinlerimiz, yaşlılarımız çok farklı. Yetişkinler arasında, gelişen teknolojiyle, akıllı telefonlarla ve yeni uygulamalarla aldatmalar, ahlak zafiyetleri, insan ilişkilerinde kopukluklar yaygınlaşmadı mı? Otobüslerde, metroda elinden telefon düşmeyen, başını Facebook’tan, İnstagram’dan kaldırmayan dedeleri, teyzeleri görmeye başladık mesela. Biri okeye dönerken heyecanla, diğeri şekerleri patlatıyor şevkle. Öyle ki yanında oturan ve inmek için yol vermesini bekleyen genci fark edemiyorlar bile. Bu yetişkinler nereye gidiyor, ne olacak bizim halimiz diye düşünenimiz ne kadar az…

    Yanlış giden bir şeyler olduğu aşikar. Ama biz bu sorunun neresindeyiz? Belki de sorunun bir parçasıyız. Ya da çözüm için neler yapıyoruz? Mesela örnek olabiliyor muyuz telefonuyla bütünleşen çocuğumuza. Kendini yetiştirmeyen, okumayan, ömründe eline bir kitap alıp iki satır okumamış ebeveynlerin suçu yok mu? Ya da insanlara pencereler açması gereken ama bundan çok uzak kalan eğitim sistemimizin..?

    Sorulacak o kadar çok soru, düşünülecek o kadar çok mevzu, aranacak o kadar çok çözüm var ki…

    Ben sizi bu sorularla başbaşa bırakıyorum. Bu konuyla ilgili fikrinizi yorum olarak paylaşırsanız diyalog şeklinde daha çeşitli açılardan bu konulara yaklaşma imkanı bulabiliriz.

    Son olarak okuyup değerli zamanınızı ayırdığınız için teşekkür ediyorum.
    Hayırlı, mutlu günler dilerim...