• 136 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Edebiyata doyuran, sizi içine çeken akıcı hikayeleri ve muazzam üslubuyla okunmaya değer bir kitap. "Kebikeç" ve "Kitapya" en sevdiğim hikayeleri oldu. Yazarın kalemine sağlık.
  • 136 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Bir günde bitirdiğim, hızlı okunan fakat içerik olarak dopdolu bir kitap. Kitapya favori hikayem oldu. Mutlaka okumalısınız. Yazarın üslubu kitabın sürükleyiciliğini arttırmış.
  • İşte yine o vitrinin önündeyim.
    Lacivert bir kutunun içine özenle
    yerleştirilmiş altın sarısı kaleme
    bakıyorum. Yine. Muhabbetle. Birkaç
    ay önce, kütüphane çıkışında,
    buradan geçerken gördüm onu.
    İmrendim. “Benim olsa” dedim.
    Girdim sordum fiyatını. Yoo. Onun
    için cazip, benim için yüksek bir
    ücreti var. Biraz sabır. Biraz iktisat.
    Bir kalem için değer mi?
    E değer.
    Ben kaleme dalmış bunları
    düşünürken bir amca yanaştı
    yanıma. Tanıdım onu. Üç hafta kadar
    önce bana “Gel de Çık İşin İçinden”ihediye etmişti.
    - İçimden geldi delikanlı. Ne olur
    kabul et. Bahtiyar olurum.
    Dualarımda yâd ederim.
    Demişti. Utana sıkıla “peki”
    demiştim.
    - Hayırdır, pek sevdin galiba
    kalemi.
    Dedi.
    - Evet, dedim, pek latif bir
    duruşu var.
    - Bence bakmaktan vazgeçip onu
    edinmelisin, dedi.
    - Beni aşıyor, dedim.
    - Ne kadarmış? diye sordu
    usulca.
    - 5 Tanpınar istiyorlar, dedim.
    - Ooo, aslında makul bu kalem
    için, dedi. İzin ver sana hediye
    edeyim. Ehline gitsin bari şuncağız.
    - İstirham ederim, ben birikimimi
    yaptım. Şu an 4 Tanpınar’ım var.
    Birkaç güne kadar bir tane daha
    edineceğim ve nasipse bu kalemi
    alacağım, dedim.- Peki delikanlı, dedi, bu kalemle
    yazdığın yazıları muhabbetle
    bekliyor olacağım.
    Uzaklaştı. Bir fısıltı gibi...
    * * *
    Birkaç gün sonra yanımda 5
    Tanpınar ile girdim vitrinin
    ardındaki loş dükkâna. Selamı
    kelama kattım, meramımı döktüm.
    - Nasibin gürmüş babam, dedi,
    kalemci. Bugün indirime girdi. Artık
    o 4 Tanpınar.
    Sevindim. Tanpınar’ımın biri
    elimde kalacaktı.
    “Hemen ödemek istiyorum.” dedim.
    - Hay hay Paşam, dedi. Ve
    seslendi arkaya: “Şu pehlivanın
    ödemesini alıver Nevzat”
    Geçtik yan odaya. Nevzat Abi
    bana Tanpınarların hepsi hakkında
    sorular sordu. Gerçekten
    okuduğuma ikna olunca kitapları
    aldı ve kalemimi verdi.
    Şükür.
    ***Elimdeki Tanpınar’ın birazı ile
    kahve içmek istedim. Şazeli Babaya
    gitmeye karar verdim. Şazeli Baba
    buraların en meşhur, en zarif
    kahvecisidir. Diğer kahveciler 5
    dakika okumaya bir kahve verirken
    Şazeli Baba 10 dakika okumaya bir
    kahve verir. Ama el hak, kahvesi de
    kahvedir hani.
    Şazeli Baba beni görünce sevindi.
    - Hah, elinde Tanpınar’la giren
    oldu bir tane. 4 dakika oku, kahven
    hazır mirim, dedi.
    Oturdum. Okudum epeyce.
    Kahvem geldi. Fazladan birkaç
    dakika daha okudum. Kahvemi
    içtim, biraz daha okudum.
    Sonra kalktım oradan. Dedemi
    göresim vardı. Ne zaman burnuma
    kitapla kahvenin kokusu aynı anda
    değse dedem gelir aklıma.
    * * *
    Dedem zengindir. Kütüphanesi
    doludur. İmam Gazali
    Hazretleri’nden Muhyiddin-i Arabi’ye pek çok yazarı ve hatta
    Tefsir-i Kebir’den Tarih-i Taberi’ye
    kadar nice güzel eseri barındırır.
    Hatta geçenlerde bir adam geldi.
    Bir ev mi alacakmış ne alacakmış.
    Sahibi ille de 15 cilt Esbab-ı Nüzul ve
    Mehmed Zihni’nin Nimet-i
    İslam’ının Osmanlıca olanını
    istermiş.
    - Efendim, dedi adam, bende
    Esbab-ı Nüzul’ün 13 cildi var.
    Duydum ki sizde diğer ciltler de
    varmış. Bana bir takım Tarih-i
    Cevdet karşılığında verseniz de şu
    evi alıversem.
    Dedem sessizce dinledi adamı.
    - Kıymetli hocam, dedi, ben bu
    Esbab-ı Nüzul’ü zor tamamladım.
    Sizi kırmak istemem lakin beni
    görünüz. Başka bir dileğiniz varsa
    telafi etmeye çalışayım.
    Üzülerek ayrıldı adam. Dedem,
    özür kabilinden, bir defter hediye etti
    muhtereme.
    * * *Dedeme geldiğimde onu
    Envaru’l-Aşıkin okurken buldum.
    Bana baktı. Tebessüm etti. Dedeme
    heyecanla yeni kalemimi gösterdim.
    - Zevkli adamsın, dedi. Madem
    böyle bir kalem edindin. Ben de sana
    bu kalem hakkı için bir Kısas-ı
    Enbiya hediye edeyim.
    Dünyalar benim oldu. İçimde
    yeniden kanatlandı Hezarfen.
    - Hakkını vereceksin, dedi
    dedem.
    - Söz, dedim.
    Diğer odaya geçtik. Televizyon
    açıktı. Başkâtip açıklama yapıyordu.
    Bu yıl ihracat hedefimiz bir milyar
    kitapmış. Kişi başına düşen milli
    kitabı 300’e çıkarmayı
    hedefliyorlarmış. Merkez
    kütüphanemizdeki kitap adedi 11
    milyonmuş. Bunun 7 milyonu aktif
    olarak okunmaktaymış. Bu oranı
    daha da artırmaya çalışıyorlarmış. Ve
    saire...
    Ardından başka bir haber çıktı: Ömer Seyfettin hikâyelerini,
    sadeleştirme bahanesiyle, tahrif
    ederken suçüstü yakalanan üç kişi
    tutuklanmış. 46 yıl hapisleri
    isteniyormuş.
    Sonra bir başka haber:
    Dolandırıcılar bir profesörü “Kitap
    çaldığınız tespit edildi. Bu yüzden
    hapse gireceksiniz. Elinizdeki Ahmet
    Mithat ve Uzunçarşılı külliyatını şu
    adrese yollamanız gerekiyor. Ki sizi
    kurtaralım.” diye kandırmışlar.
    Profesör, “Hain adamlar, her şeyimi
    aldılar.” diye ağlanıyordu.
    Ve bir başka haber: Uzak bir
    diyarda bugüne kadar hiç kitap
    okumamış olan bir kabile tespit
    edilmiş.
    Doğu’da bir düğünde rekor
    kırılmış ve geline tam üç tane el
    yazması eser hediye etmişler.
    Dünya Klasikleri Partisi ile Milli
    Kitaplar Partisi, Cengiz Aytmatov
    konusunda yine anlaşamamış.
    Ve bir özel haber: Eline geçen kitabı hiç araştırıp soruşturmadan
    sırf vakit geçsin diye okuyan, iyi
    kitabı kötü kitaptan ayırt edemediği
    için bilinçsizce okuma yapan kişileri
    uyarıyordu bir uzman. “Fazla
    Kitaplardan Nasıl Kurtulabiliriz?”
    başlıklı bu haber de ilgimi çekti hani.
    Ortada ne idüğü belirsiz kitaplar kol
    geziyordu. Uzman: “Kişinin ömr-ü
    Nuh(a.s) gibi sermayesi olsa
    durmadan okusun, ne diyebiliriz.
    Ama ömür kısa, zaman dar. Seçip
    okumak gerek.” diyordu. Çalakalem
    kitap yazan kalpazanların da
    cezalandırılması gerektiğini
    söylüyordu sonra.
    Ardından reklamlar çıktı.
    Harfoğlu’nun yaptığı yeni
    konutlar yalnızca 9000 ciltmiş. Ayda
    700 kitap taksitle ödenebiliyormuş.
    Okuma gözlüklerinde indirim
    varmış. Su geçirmeyen kitap, göz
    dolduruyormuş.
    Kapattım televizyonu. Dedemle
    beraber kendi iklimimize döndük.Çay koy da içelim, dedi dedem.
    Bu haberler hep aynı. Geçen gün de
    bir milletvekiline ayda kaç kitap
    verildiğinden bahsediyordu. Millet
    kitapsızlıktan kırılıyor. Bunlar
    kitabın içinde yüzüyor. Hayır,
    millete anlatsalar neyse.
    Anlatmıyorlar da. Hayatında hiç
    Muhibbî okumamış bir sürü insan
    var. Bazıları Yahya Kemal de
    okuyamıyor. Yazık değil mi bu
    millete!
    Haklıydı dedem. Sükût ettim.
    İkrar ettim. Çayı demledim. Karşılıklı
    çaylandık. Sonra müsaade istedim:
    - Can dedem dua buyur gideyim.
    Üniversite sınavına hazırlanacağım.
    Biraz çalışayım, dedim.
    Gözleri parladı mübareğin:
    - Sahaflık gelecek mi? dedi.
    - İnşallah dedem. Bütün hayalim
    o, dedim. İçim dua dua büyüdü.
    - Hadi bakalım. Allah gönlünün
    muradını hayra tebdil etsin, dedi.Eve geldim.
    Sınavda bu yıl Nabi’den soru
    geleceği söyleniyordu. Biraz Nabi
    okudum. Nefi’ye baktım biraz. Sonra
    Yedikıta okudum biraz.
    Tacü’t-Tevarih’e göz gezdirdim.
    Sonra dayanamadım Peyami Safa’yı
    araladım.
    Saatler geçmiş.
    Annem sofraya çağırdı. Yemeği
    yedik. Duadan sonra babam oturdu
    köşesine. Önce takvim yaprağını
    okudu.
    Ardından Cenkname’yi açtı.
    Kuzinede kestane...
    Kitapya’da bir akşam daha oldu.
    Yine şükür.
  • 136 syf.
    Reklamları ile ilk karşılaştığım an, kitap tasarımına hayran olup git gel defalarca takip ettiğim Sükut ile beklediğim bu güzel kitabın kütüphanemin en çok aralanan kitabı olduğunu söylemeliyim.

    Hoş ve latif derin manaların bulunduğu, kelimelerin inci tanesi gibi tek tek dizildiğine inandığım bu eserin bitmesi de bir o kadar üzüntü vericiydi. Öyle ki "Kitapya" da kaldım uzun bir süre. Tatlı bir hayal mutlak bir hakikatti âdeta. İçimde "Darulgül" ün çiçek kokulu bülbül nidaları eşliğinde muazzam bir alemde seyehat etmeye vakıf olduk sayenizde.
    Akıcı üslubu manidar kelamı bir okur severin tam damak tadına layık bir eser. Tekrar tekrar okunabilecek kalbe iyi gelen zihni tefekkür ile besleyen bir kitap...
    Daha çok sözler var içimde lakin Sükutu ele almak lazım haliyle.
  • Sonra Yedikıta okudum biraz. Tacü’t-Tevarih’e göz gezdirdim. Sonra dayanamadım Peyami Safa’yı araladım.
    Saatler geçmiş.
    Annem sofraya çağırdı. Yemeği yedik. Duadan sonra babam oturdu köşesine. Önce takvim yaprağını okudu.
    Ardından Cenkname’yi açtı. Kuzinede kestane... Kitapya’da bir akşam daha oldu. Yine şükür.
  • Sonunda anladım ki
    Bir kitapya resim şart