• Ocak ayının yirmi beşi. Yıl iki bin on altı. Öğrenciyim. Bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığımda, kendimi yatağımda devasa bir böceğe dönüşmüş olarak bulmayı umutla beklediğim bir dönemin içerisindeyim. Okul, aile tabii bir de Meltem var.

    N'apacağımı hiç bilmiyordum. Sorunlar bir başladı mı hepsi müteselsil. Birbiri arkasına gelir. Dur durak bilmez. Yoruldum dersin, yok der. Yerden yere vurur. Savuşturayım dersin, bize gelişi bu. Mümkünatı yok daha aşağısı olmaz der. Üstüne üstüne gelir namussuz. Sanki bütün bu sorunların hepsini aynı anda çözmen gerekiyormuş ve sonraya sonra kalmayacakmış gibi hissedersin ya öyle bir dönem işte.

    Apartmana giriyorum. Apartmanın sahibi aynı zamanda ev sahibim tüm apartmanı bir başka kişiye satmış. Hiç haberim olmuyor. Apartman girişinde, duvarlarda bir yazı. "Dairelerinizi kısa zamanda boşaltınız, tadilat yapılacaktır."

    Sorup soruşturuyorum. Nedir ne değildir. Doğru mudur, değil midir. Evi devralan yeni ev sahibim, eski ev sahibinin yaşlılıktan dolayı artık uğraşamadığını, öğrencilerin hiçbirinin kirayı ödemediğini bu yüzden de satmak zorunda kaldığını söylüyor.

    Tabii bir de tebrik ediliyorum. Düzenli olarak kirayı ödeyen tek kişi benmişim. Tamam diyorum, şimdi ödül töreni başlayacak ve yılın keriz ödülünü bana takdim edecekler diye bekliyorum ama tık yok. Bari diyorum bu kadar onore edildiğime göre bizi yerleştirecek başka bir daire de bulunur herhalde. Nerede. Biz de kapı dışarı edilmişiz. Hak diyorum, hukuk diyorum, kontrat diyorum. Bana mısın demiyorlar...

    "Hadi sana bir kıyağım olsun sonuçta o kadar kira ödedin. Bir kolaylık yapalım sana. İki hafta mühlet. Mağdur olma bu kış, kıyamette. Sonuçta öğrencisin. Bizim de evladımız şehir dışında okuyor. Anlarız öğrencinin halinden," diyor. "Allah razı olsun, çok düşüncelisiniz. Kaldı mı sizin gibi insanlar," diyorum. O ironiyi anlamıyor. Belki de anlıyor ama işine gelmediği için alaycı alaycı sırıtıyor. Kerizliğimin ödülünü kabullenip çıkıyorum sokağa.

    Deli gibi ev arıyorum. Emlakçıya gitsem dünya para. Zaten mezun olmama dört, beş ay kalmış. O kadar para çıkmaz, diyorum. İşten de olmuşuz o sıra. Sokak sokak dolaşıyorum. Kulaklığımda "Nur Yoldaş"ın "Saki"si çalıyor.

    ...Vakit çok geç, dönemem ki. Yarılanmış yolum saki. Bana öyle mahzun bakma. Gidecek sen, sen misin sanki? Hayat bir gemi, dünya bir liman. Her limanda inen de olur binen de olur, inan ki...

    Girilmedik mahalle, çıkılmadık apartman bırakmıyorum. Gözlerim hep yukarıda "kiralık daire" ilanlarına bakıyor. Tek tek arıyorum telefonla herkesi ama ev sahipleri hep seslendirenleri aynı kişilermiş gibi motomot konuşuyor. Bahaneleri sıralıyor: Öğrenciye daire vermiyoruz. "DÜZELİR İNŞ" yazan bir inşaat şirketinin tabelasının önünden geçiyorum."İnşallah be hacı," diyorum ama bana yine kapı duvar.

    Sokak aralarında esnaflarla, mahalle muhtarlarıyla baya samimi oluyorum. Bir çay gidiyor, bir çay geliyor. İçilen çayın, kahvenin, oraletin haddi hesabı yok. O ara baya bir çevre ediniyorum. Tüm derdi, tasayı unutuyorum. Tavla, okey, batak oynuyorum. Sohbetler enfes. Muhabbetler şahane. Sanki yıllardır aradığım ortam buymuş da ben farkında değilmişim gibi. Kulağımın arkasına bir sigara yerleştiriyorum karışıyorum seslerin arasına...

    ... Bekir dayı amma da yaptın ha tabii ki yine Kadıköy'den eli boş döneceksiniz. Beş atacağız beş cimboma... Koz çıksana be güzel ağbim. Koz çık koz. Benim el dört alır. Sizinkini bilmem. Şu tavlayı al bakalım koçum koltuğunun altına. Çayları Zekeriya ağabeyin hesaba yaz Osman...

    Bir kahvehanenin geçen kış temizlenen camekanından yansıyan tüm her şey bedenime sirayet etmişti. Kahvenin demir küllüğü, mermer tezgah ve rafta duran yıllanmış radyo bana dönüşmüştü. İnceden inceye herkesle de arayı tutturmuştum. O dönem belediye başkanlığı adaylığımı koysam kesin kazanırdım ama benim önceliğim bu olmadığı için direkt rafa kaldırmıştım.

    Günler, ayları kovalıyor. Derslerden birer birer kalıyordum. O süre zarfında kahvede yatıp kalkmaya başlamıştım. Okul uzamak üzereydi. Meltem terk etmiş. Ailem boşanmış. Yollar ayrılmıştı. Bir başıma kalmıştım. Bir çeki düzen vermem gerekiyordu kendime bunun farkındaydım. Nazmi dayı mahalle muhtarıydı. Yapardı bir güzellik. "Nazmi Dayı" demiştim tam pulları tavlaya dizerken. "İtliğe, serseriliğe son artık. Okuyup adam olacağım." "Madem artık düzelmeye karar verdin. Bize yardım etmek düşer. Hele bir gel bakayım, bizim Nurten'in evi var. Yalnız başına yaşıyor. Seni onun yanına yerleştireyim. Düzenli git, gel okuluna," demişti. Hemen eline sarılıp öpmüştüm.

    Dışarısı modern ama içerisi tam bir nostaljik ögeler barındıran Nurten teyzenin evine giriyordum. Duvarda geyikli bir kilim. Balkonda sarı süpürge. Elektrikler gittiğinde yakılan gaz lambası. Rahmetli eşinin fotoğrafının bulunduğu vitrin. Saatli maarif takvimi. Sobanın üstündeki güğüm. Koltuğun altındaki gırgır. Fiskos masası. Yem yiyen horozlu saat. Mutfakta dolabın üstünde duran kırmızı davul fırın. Divan, dikiş makinesi. Görüp görebileceğimiz her yere örtülmüş el işi dantel örtüler...

    İyice yerleşmiştim eve. Her şey düzene giriyordu. Herkesle tekrar arayı düzeltiyordum bir tek Meltem hariç. O da başka duvarın sarmaşığı olmuştu artık. O günden sonra tesadüflerin hep peşi sıra koşmaya başlamıştım. Bazen düşüyordum. Bazen kalkıyordum. Dağılan bir şeyler oluyordu. Toparlamakla vakit kaybetmemek için hiç uğraşmıyordum. Olduğu yerde bırakıyordum. Her şey tam da istediğim gibi gitmese bile bazı şeyler benden yana olmaya başlamıştı.

    Oturma odasına geçip, divana oturdum. Nurten teyze poğaça yapmış. Sıcacık. Getiriyor hemen. Elleriyle besliyor. Poğaçayı ağzıma tam tıkıştırırken, ev ararken sıklıkla dinlediğim "Saki" şarkısının bestecisi "Ergüder Yoldaş"ın vefat ettiğine dair bir haber geçiyor televizyon ekranından. Hüzünleniyorum. Ekran buğulanıyor sanki. Her şey flu oluyor. Gözlerim iyice doluyor. Masanın üstünde duran ışıklı "Sony" müzik çalarıma bakıyorum. Göz göze gelmemeye çalışıyoruz o an bakışlarımızı birbirimizden kaçırıyoruz. Onun da ışığı bozulmuş tabii. Gözlerimden pıt pıt yaşlar damlıyor pofuduk kocaman köpekli terliğime.

    O sıra Nurten teyze "Hayırdır evladım merhum yakının mıydı," diye soruyor. Kafamı kaldırmadan, poğaça dolu ağzım ve nemli gözlerimle, "Evet," diyorum. "Çok yakınımdı."
  • ~Abdülbaki Kömür - Yalnızlığın Türküsü
    Yalnızlığın bestesini söyler gökyüzünde ay
    yeryüzünde ben…

    Ah tutulsam da ağlasam
    gecelerin gözlerine…

    Yorgan olsun istiyorum yüreğime
    ay ışığı…

    Umut açan güllerime ekilmesin kara diken
    vicdansızca…

    Ah haykırsam karanlığa çiçeklerin dilleriyle
    Almasınlar istiyorum penceremden gün ışığını

    Kirlenmesin temiz dünyam yemyeşil kalsın çayırlar
    Ve mavi gök…

    Ah anlatsam düşlerimi bozulmayan renkleriyle
    Çalmasınlar istiyorum kalbimdeki son ışığı…
    *
    https://youtu.be/r9WNpJq8m_s
  • Hadi size 1 iyiliK!
    Önceki hesabımdan bir hemşireyle konuşmuştum. Siyanür daha çabuk öldürür ama baldıran otu daha yavaş zehirlermiş. Kıyağım olsun.