• 424 syf.
    Elif Şafak: Havva’nın Üç Kızı

    Yine din, inanç, bağnazlık, medeniyet, aşk-meşk, hayatın acı ve tatlı gerçekleri sarmalında, Elif Şafak’ın yeni Alamet-i Farikası: Havva’nın Üç Kızı. Doğan Kitapçılık’tan çıkmış 424 sayfalık bu kurgu romanı sizler, yine okumayasınız diye okudum, buyurunuz…

    Esas kızımızın adı Nurperi, ancak herkes ona sadece Peri diyor. Takvimler 2016 yılını gösterirken, evli barklı bir kadın. 35 yaşlarında. Son on dört yıldır kendisine deliler gibi âşık, inşaat şirketi olan Adnan beyle evli. Halleri vakitleri yerli yerinde, çok şükür! Üç çocukları var, iki küçük oğlan ve 13 yaşında bir kız çocuğu. Bir gün Taksim civarında, içinde olduğu arabaya yaşlı bir adam yanaşır, hır-gürden sonra arabadan dışarı çıkar ve yaşlı yankesiciye çantasını kaptırır. Adam önde kadın arkada koştururlar. Bir yerde adamı yakalar ama adam bıçak çıkarıp kadının elini keser. Çantasını yola döker, para-kart nevaleyi alıp toz olur moruk. Çantanın içinden kaldırım taşlarına düşen fotoğraf birçok eski anıyı tetikler, fotoğrafta üç genç kız ve bir de profesörleri vardır. Flash back’ler ardı ardına gelir, Peri, genç kızlık dönemine, 2000 yılına, İngiltere’deki Oxford yıllarına döner…

    Kızımız liseden mezun olmak üzere. Anası sofu, beş vakit namaz, din-cennet fasit dairesinde, şeriat hükümlerine göre yaşamaya çalışan, batıni hayatta biz ölümlerin arasında ruh gibi dolaşan bir zağar, kimseye de zararı yok açıkçası. Babası Kemalist, Makyavelist (bir sürü “ist, izm” işte, anlayın), emekli, kendince aydın düşünceli, dinden uzak, ancak akşamcı bir beyefendi. Kızını çok seviyor; tapıyor adeta. İki de ağabeyi var; hayta, kodes kuşu, milliyetçi –aşırısından-, ipsiz sapsız iki tip işte. Okulla işleri yok, sadece alengirli işler peşindeler. Bir anadan bir melek ve iki de zebani çıkmış kısaca.

    Kızımız çok güzel, feci hem de (sanırım Elif Hanım aynaya bakarak karakterini yaratmış, neticede Elif Hanım da çok güzel bir kadın), yeşil göz ve sarışın bir afetiz. Akıllıyız da, lise birincisi falan. Çoğunu burslu, kalanını da babası ne varsa satıp borca girerek kızımızı İngiltere Oxford’a okusun diye gönderirler. Orada İranlı ateist bir kızcağızla, Şirin’le tanışır, ikisi de yurt arkadaşı, daha sonra aralarına Cezayirli molla mı molla, dinibol kızımız Mona da katılır. Paranın belini kırınca üçü bir eve çıkar, sonra da huzur yoldan çıkar…

    Şirin bizim Peri’ye illa İngiliz hoca, Teoloji ve Felsefe Profesörü Azur’dan “Tanrı” isimli dersi almasını salık verir. Peri dünden razı, zaten kafasında bir türlü oturtamamış bu Tanrı, din, cennet-cehennem meselelerini, uçarak atlar derse. Tanrı neden var, var da neden bir işe yaramıyor, dünyada neden bu denli kötülük var, niye müdahale etmiyor, yoksa Tanrı da bir erkek mi suallerine cevap bulma peşinde kızımız. Ama sonun başlangıcı olduğunun kokusu çıkar kısa bir süre içinde. Şirin ve Azur henüz onun öğrencisi değilken tanışmışlar, hatta yatmışlar da. Peri Azur’un öğrencisi olduğunda hocanın Şirin’le işi pek kalmamış. Neyse, Peri Azur’a sırılsıklam âşık olur. Elbette sadece adamın güzel kaşına-gözüne değil, ucu bucağı olmayan din ve felsefeyle ilgili derya kadar bilgisine de âşık olmuştur. Ancak her ne kadar İngiltere’ye mektep okuyup diploma edinmek ve bir Avrupalının donanımını alarak kendi ülkesinde başarıdan başarıya koşmak için gelmiş olsa da, üçüncü sınıfta bu aşk onu iyice rayından çıkartır. Hocasına duyduğu bu platonik aşk yüzünden bunalıma girer ve bileklerini keserek intihara kalkışır. Elbette hoca okuldan atılır. Kız, okulu bitirmeden ülkesine döner. Babası bu acıya çok dayanamamıştır zaten, o kesin dönüş yapmadan çoktan toprağa karışmıştır. Çok değil, iki sene sonra inşaatçı Adnan ile evlenir ve evinin kadını olur. Her ne kadar kocası onun için delirse de Peri iki ara bir derede, mütereddit ruh haliyle hayatta hemen hiçbir şeye sıkı sıkıya tutunamaz. Varsa yoksa Tanrı! Tanrının varlığını sorgulamak onun tam gün işi olmuştur. Ancak sorgulamaları sonuçsuz, derinliği yok! Bir de anlı şanlı hükümet eleştirileri var, laiklik iyidir, din devlet işleri ayrılmalıdır, ancak mevcut hükümet bunda başarılı değildir eleştirileri de dozunda romana yedirilmiş…

    Geçmişi hatırlamasını saymazsak hemen her şey bir günde olup bitiyor romanda. Metin ne akıcı ne de çok sıkıcı. Ancak üslup kasvetli. Derinlikli incelemeler yerine birçok dala konmuş Şafak. Bazen gereksiz detaylara da inerek sıkıcı olmuş. Sivrisinek sokması tadında siyasi eleştirileri, varoluşçuluk kavramına yeni bir şey getirememesi şaşırtmadı. Ayrıca tamam ben de inanmıyorum Tanrıya ve/veya dine, ya da ama ben inanıyorum da pek emin değilim diye düşünenlerin yaralarına da merhem olmuyor bu kitap. Aşk-meşk, dinsel panik ataklar, aradan vatan kurtarmalar, netice hep aynı Şafak romanlarında. Bana para lazım, ün lazım, ara ara içimi de boşaltmam lazım, bu yüzden bu kitabı yazdım okuyun demiş bize. Okuduk da ne oldu, bilemedim! Okumayın, sonra demedi demeyin, gözlere ve akıp giden zamana yazık…

    Süha Demirel, 13 Ağustos 2016, Altınoluk.

    Not: Bu incelemem, Tefrika Yayınlarına ait olan Tefrika Dergi Kasım-Aralık 2016 Sayı 15’te yayımlanmıştır.

    ***
    Kitabın Künyesi:

    Havva’nın Üç Kızı
    Elif Şafak
    DOĞAN KİTAP
    Yayın Tarihi: 2016-08-19
    ISBN: 6050935370
    Baskı Sayısı: 2. Baskı
    Dil: TÜRKÇE
    Sayfa Sayısı: 424
    Kitap » Edebiyat » Roman (yerli)
  • 160 syf.
    "Louis-Charles Royer: İnsan Harası – Hitler’in Kızları" incelemesi ve kitabın çevirmeniyle röportaj:

    İnsan Harası, ilk kez; Refik Erduran, Ertem Eğilmez ve Haldun Sel’in çabalarıyla 1953 senesinde kurulan Çağlayan Yayınevi tarafından yine aynı sene içinde Türkçeye B.Ersoy tarafından çevrildi.1953 ve 1956 yılları arasında birçok baskı yaptı.1960 yılında,“Gazeteci Kitap ve Yayınevi” ne ait olan baskısı,Oktay Akbal’ın iddiasına göre,yüz binden fazla sattı.Kitap kültürünün tam oluşmadığı altmışlı yıllarda,Türkiye’de böylesine bir satışın olması şaşırtıcıydı.Bu tarihi-kurgu roman, Nazilerin üstün insan ırkı (Ari veya Aryen ırk) yetiştirmek amacıyla kurdukları bir insan çiftliğini anlatmaktadır.Üstün ırk yaratmak gayesi ile Ari ırkının genç ve güzel kadınları ile savaşlarda kahramanlık göstermiş güçlü kuvvetli ve sağlıklı damızlık erkekleri, Führer’in emriyle,bir araya getiren bir tür “Épuration” yani arıtma,arındırma veyahut “Öjen Çiftlikleri”.

    “Pemberotik” ya da diğer adıyla “Rozerotik”[1] kitaplarının yazarı Fransız Louis-Charles Royer,hayalet gibi bir yazardır.İlerleyen satırlarda,2010’da yapılan son çevirinin sahibi,akademiden sevgili Hocam Emine Bogenç Demirel[2] ile yazarı irdeleyeceğiz.

    Tek Kitap,Altı Farklı Çeviri:

    Çağlayan Yayınevi 1953 basımı 135 sayfa ve 1954 basımı 144 sayfa,Çeviri: B.Ersoy
    Başak Kitabevi 1976,168 sayfa,Çeviri:Başak Kitabevi Tercüme Bürosu
    Gazeteci Kitap ve Yayınevi,1960,128 sayfa,Çeviri:Kayhan Taşkıran
    Demet Yayınları,1962,111 sayfa,Çeviri:?
    Eros Yayınları,1977,192 sayfa,Çeviri:?
    İnsan Harası–Hitler’in Kızları,Delta Kültür Yayınevi,2010,159 sayfa,Çeviri:Emine Bogenç Demirel

    Romanın Hikâyesi

    Genç,sağlıklı ve güzel kadınları kendi arzuları dışında-zorla;İkinci Dünya Savaşında kahramanlıklar gösterip madalya kazanmış sağlıklı ve tabiri caizse damızlık askerleri (eğitim veya zekâ seçici bir ölçüt değildir,yeter ki güçlü-kuvvetli olsunlar) ise kendi komutanlarının emriyle;iki Alman subayı-biri Albay Kont Gunther von Kolz ve bir diğeri Tabip Subay Doktor Heinrich Würzer-Führer’in yazılı emri eşliğinde tüm Almanya ve Fransa’daki cephelerden toplayıp,İnsan Harasına dönüştürülmüş,Bavyera’daki Venüs Köyünde bulunan W… Manastırı’na göndermektedir.Haradaki askerler,beğendikleri güzel ve sağlıklı bir kadını seçip (sanki bir genelevde kadın seçer gibi) on gün boyunca bu kadınları maddi ve manevi hizmetlerine almaktadırlar.Tek görevleri vardır askerlerin:Kadınını gebe bırakmak!Zira gebe kalan genç bakireler ya da kadınlar (kızlar için ölçüt;yaşları 25’in altında olmalı),Führer’lerinin ırkçı-sapık fikirli yeni model Almanya’sı için topuz gibi oğlanlar ve nur yüzlü kız çocukları doğurup bunları eğitimleri için orduya teslim etmek zorundadırlar.Bu tuhaf çocuk fabrikasında,hemen her türlü cinsi sapıklık ta mubahtır:Kadınlar arasında eşcinsel ilişkiler,kalabalık seks partileri vs.İnsani tüm duyguları dışlayan,adeta bir savaş makinesine yedek parça üreten “İnsan Haralarını” anlatan,kısmen erotik bir hikâyedir “İnsan Harası”.

    Neden Farklı Çeviriler?

    Altı farklı yayınevinden çıkan bu romanın iki çevirisini inceleme şansı yakaladım.İlki B.Ersoy’un 1953 tarihli “İnsan Harası” adıyla yayınlanan çevirisi;ikincisi ise Sayın Hocam Emine Bogenç Demirel’in 2010 tarihli “İnsan Harası-Hitler’in Kızları” adıyla basılan çevirisidir.Aynı romanın iki çevirisi arasındaki farklar ciddi boyuttadır.Orijinal metindeki birçok olayın-1953 basımında-çevriye hiç alınmaması düşündürücüdür.Elbette 1953 yılı,Menderes Hükümeti,o günün konjonktürel durumu,Almanya Hükümeti ile bizimkilerin iyi geçinme telaşı ve tabii ki erek okuyucu kitlenin beklentileri göz önünde tutularak ilk baskıda yapılan çok kritik SANSÜRLER göze çarpmaktadır.

    İncelediğim iki çeviri arasındaki çok kritik fark;birinci çeviride –normalde kitapta üç ana bölüm ve her bölümde alt dört kısım vardır-ilk bölümde bir kısmın neredeyse tamamı,çeviriye hiç alınmamıştır (sayfa 15-20 arası,BE çevirisi).Ayrıca yine ilk çeviride bazı paragraflar hiç çevrilmemiş ve atılmıştır (sayfa 45 veya 105 gibi).Yine ilk çeviri,ortalamanın epey altında edebi bir yazınsal dildedir.Duygular,betimlemeler çok mekaniktir.Ama Demirel’in çevirisinde,hem tüm orijinal metnin birebir çevirisi yapılmış,hem de bu vasat ama irrite edici hikâyeden oldukça edebi bir çeviri metni ortaya çıkarılmıştır.Demirel’in çevirisinde 143-144 numaralı sayfalarda SS subaylarına atıf yapılmakta,kader mahkûmu çocuk makinesi iki genç kız,sevgililerine mektupla feryat ederken,bu anlatılanlar B.Ersoy’un çevirisine–ilginçtir-hiç alınmamıştır.

    1953 çevirisindeki sansür;1.Bölüm-2.Kısımda,Öjenizm yani “Irksal Temizliğin” tarifinin ve tarihi durumunun açıklamasının yapıldığı ama çeviri metne hiç alınmadığı görülmektedir.Demirel’se;1895’te Alfred Ploetz’in eseri olan Irksal Temizliğin Temel Taslağı (Grundlinien Rassenhygenie) kitabında Öjenizm biliminin,Führer’in de yardımıyla,1934’den itibaren Alman üniversite eğitimine adapte edilmesi konusu aynen orijinal metinde olduğu gibi çeviri metne almıştır.Hatta B.Ersoy kendi çevirisinde,bir nevi otosansür yapıp–muhatapları Alman asker ve kadınları olduğundan sanırız-“Pezevenk hiç vakit kaybetmedi” (Sf.112 EBD,Sf.96 BE) ya da “kapatma,orospu” demekten bile kaçınmıştır.

    B.Ersoy çevirisinde hiç olmayan dipnotlar,Demirel’in çevirisinde okuyucunun yardımına koşmaktadır.Fransızca metinde Almanca yazılan veya savaşla ilgili Fransızca teknik sözcükler,çevrilmeden aynen yazılıp dipnotlarla açıklanmaktadır.Ayrıca Demirel,kitabın hemen sonuna “Birkaç söz” başlığında bir sonsöz notu ekleyerek,kitabın geçtiği süreçleri,macerasını,toplumsal gerçeklerle uyum içinde bazı göndermelerin sansüre maruz kalmasını,sade bir şekilde kitabın okuyucularına aktarmak istemiştir.

    ***

    İNSAN HARASI–HİTLER’İN KIZLARI’NIN ÇEVİRMENİ EMİNE BOGENÇ DEMİREL İLE YAPTIĞIM RÖPORTAJ

    Nereden aklınıza geldi bu kitabı çevirmek? Hikâyesi nedir çeviri sürecinizin?

    Bu kitapla,Lisans Bitirme tezim sayesinde tanıştım.Fransızcadan Türkçeye çevrilmiş yapıtlarla ilgili bir bibliyografya çalışmasıydı.Çeviri Sosyolojisi alanındaki çalışmalarıma ilk itiş gücünü veren de bu tezdir.Oradaki kitapların yıllara göre dağılımı,yeniden üretimleri ve arkalarındaki politik,sosyal,ekonomik, kültürel değişkenler,kaynak/erek araştırmalarına yöneltti beni.1950-1975 yılları arasında Türkiye’de popüler ürünlere olan ilginin artması ve Louis-Charles Royer’nin yapıtlarının tekrar tekrar çevrilmesi,Doçentlik çalışmamı bu konular üzerine yapmamda etkili oldu.Daha sonra,Delta Yayınevi de yazar Royer üzerine yapmış olduğum bu çalışmalar nedeniyle bir çeviri önerisi getirdi.

    Yazardan biraz bahseder misiniz? Kimdir Louis-Charles Royer? Ve kimin yazarıdır,kimler için yazmıştır?

    Yazar,sizin de söylediğiniz gibi uzunca bir süre benim için de hayaletti.Ancak Paris’te Milli Kütüphane’de ve IMEC’de yapmış olduğum araştırmalar sonucunda döneminin önemli yazarlarından biri olduğuna fark ettim ve ayrıca birçok kez sansürlendiğine de.İnternet ortamındaki araştırmalarımla Fransa’nın Rennes şehrindeki bir kitap satış sitesinden yazarın kitaplarının orijinallerine ulaşma olanağı buldum.Özellikle roman,öykü,tarihsel öyküler yazan Louis-Charles Royer 1885 yılında doğmuş;ancak ölüm tarihiyle ilgili hiçbir bilgi yok.Dünyanın her köşesinden esinlendiği AŞK’ı yazan Louis-Charles Royer,kadını aşkın,arzunun, tutkunun,baştan çıkartmanın nesnesi olarak görür.Tenten’in Hergé’si gibi anlatılarında farklı ülkelerden beslenen yazar,döneminin modasına uygun,kadın kahramanlarıyla egzotik yolculuklara çıkar.Bu yapıtlarıyla geniş okur kitlelerine ulaşmayı da başarır.

    Romanın vermek istediği mesaj sizce nedir? Kurgusunu nasıl buldunuz?

    Roman,Nazilerin üstün ırk yetiştirmek amacıyla ne kadar insanlık dışı ve akıl almaz projeleri düşünüp,gerçekleştirdiklerini vurguluyor kuşkusuz.Her ne kadar popüler bir ürün görünümünde olsa da döneminin bilimsel,sanatsal gelişmelerine gönderme yapan,politik değişimleri anlatan ilginç bir kitap.Yazarın sürekli kullandığı devrik cümlelerle örtüşen bir kurguya sahip olup,bölümlerin başlıkları okuru sürükleyici bir örgü içine alıp götürüyor.Bu arada,“Hara” terkedilerek başka ülkelere kaçırılan oralı çocukların yıllar sonra öykülerini fark etmeleriyle ilgili yazılar da uluslararası dergilerde konuyu tekrar gündeme taşımayı başarmıştır.

    İki çeviri arasındaki bu derece ciddi farklar,“Sansür” için ne diyeceksiniz?

    Zaten bu fark beni çeviri yapmaya yöneltti diyebilirim.Hele diğer çeviriler tam kopyala/yapıştır yöntemiyle yapılan ürünler.Yüksek Lisans öğrencilerimle diğer beş çeviri üzerine yapmış olduğumuz çalışmalar,arkalarındaki dönemlerin koşulları konusunda ilginç karşılaştırmalar yapabilme olanağı da verdi bize. Sizin de değindiğiniz gibi çevirideki eksiltmelerin politik nedenleri olduğu kuşkusuz.

    Çevirinizde bu derece özenli bir dil kullanmanız takdire şayan. Dili bu derece duygulu kullanma edimini nasıl elde ettiniz?

    Yazınsal çeviri,tabi ki özel ve çok emek isteyen bir alan.Edebiyat sevgisi ve bilgisi olmadan olmaz diye düşünüyorum.Burada,kariyerim boyunca dille sürekli uğraşmamın getirdiği bir avantajdan da bahsedebiliriz.

    1953’te 1 TL’ye satılan bu tip metalaşmış kitaplar günümüzde de var.Herkes okusun diye siparişle yazılan ya da kolaya kaçılıp intihal yapılan ve sudan ucuza satılan kitaplar var.Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

    Bence o günkü koşullar çok farklı;aynı arka plan geçerli değil.1953’te Refik Erduran’ın dediği gibi öncelikle saygın kitaplar basmak üzere kuruluyor Çağlayan Yayınevi.Nazım Hikmet’in isteği de zaten bu doğrultuda.Ertem Eğilmez’in Louis-Charles Royer’yi keşfetmesiyle yayınevinin de biraz sermaye oluşturması serüveni böyle bir ürün macerasına taşıyor yayınevini.Şimdiki yapıtların,bu kadar bilinçli edebiyat sevgisiyle,bilgisiyle,gerçek edebiyatçılarla yani gerekli kültürel alt yapıyla ve aynı önceliklerle yaratıldığını sanmıyorum.

    Edebiyatın Felsefe ile Sosyoloji arasındaki bağı sizce nasıl olmalı?

    Bu üçlü,ayrılamaz ve birbirini sürekli besler. Felsefe olmadan düşünemeyiz;edebiyatın tadını alamayız;sosyoloji olmadan hiçbirinin arasında ilişkisellik kuramayız.Dolayısıyla günümüz gençlerinde sıkça tanık olduğumuz,merakları oluşamayan ya da olanak bulamayan,bilgilerin ayrı ayrı çekmecelere kullanılmadan depolandığı durumdan bahsediyorum.Bilgiler arasındaki geçişliliği olanaklı kılmak ve bu bilgileri günlük pratiklerimizde kullanabilmek için, söz konusu alanları içselleştirmek gerekiyor diye düşünüyorum.

    Yeni çeviri çalışmalarınız var mı? Bahseder misiniz?

    Çeşitli çeviri önerileri alıyorum; ancak şu anda akademik önceliklerimden dolayı zaman ayıramıyorum. İlk fırsatta tekrar bir çeviri yolculuğuna çıkmak istiyorum.

    İnceleme ve Röportaj: Süha DEMİREL, 26 Ocak 2014

    Not: Bu inceleme ve röportajım, 31 Ocak 2014 Cuma günü, Aydınlık Gazetesi Kitap Ekinde yayımlanmıştır.
    ***

    Kitabın Künyesi:

    İnsan Harası
    Hitler’in Kızları
    Louis-Charles Royer
    DELTA KÜLTÜR YAYINEVİ
    Çeviren: Emine Bogenç Demirel
    Yayın Yılı: 2010
    160 sayfa
    13,5×21 cm
    Karton Kapak
    ISBN:9944216364
    Dili: TÜRKÇE

    [1] Prof.Dr.Emine Bogenç Demirel’in türettiği bir sözcüktür.

    [2]Prof.Dr. Emine Bogenç Demirel, Yıldız Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalı Öğretim Üyesi’dir.
  • Herkesin kafasında bir eş profili var.. Hayalimdeki adam/kadın diye tutturmuş gidiyoruz.. Belki çok klişe olacak ama hangimiz hayallerdeki hanım veya bey/efendi olmayı başarabiliyoruz? Yazdıklarımız, söylediklerimiz ve yaşantımız ne kadar uyuşuyor.. Hayatlarına girdiğimiz insanları değiştirmekten başka gaye edinmiyoruz sanki. Kabullenmek yerine tek doğru benim doğrum mantığı ile dayatmalara gidiyoruz. Kabullenemediklerimizde de bu iş olmaz demeyi bilmiyoruz. Yalnız eş için değil bu söylediklerim elbette. Hayatın her alanında geçerli ama gönül işlerinde biraz daha baskın hale geldi..
    Hanım ablamız ferace giymeli.. O feracenin ucu yerlere sürünmeli ve hatta renkli eşarp dahi örtmemeli.. O eşarbın kenarları hep önde olmalı omuzları kapatmalı.. Benim yanımda yürürken hep bir adım arkadan gelmeli. Pantolon kat’iyen giymemeli.. Okumalı ama çalışmamalı.. Benden çok kazanmamalı, hafız olmalı… Gidiyor da gidiyor bu liste.. Uzun uzadıya isteklerine sıralayan beyler hiç kendilerine soruyorlar mı bu isteklerin neresindeyim ben diye? Hep bir hödhödcülük.. Aman çok bir şey istenmesin, aman çok masraf yapılmasın, bu zamanda nerde imanlı kız, bu zamanda nerde gözü yükseklerde olmayan hanım gibi dayatılmış ve ezberletilmiş cümlelerle bezeniyor artık ilişkiler.. Ebu Cehil düğünü yapanlar Hz. Ali ile Hz. Fatıma saadeti arıyorlar.. 

    Beylerin gözü hep yükseklerde.. Güzel olsun, itaat etsin, dili uzun olmasın, çok konuşmasın, bilgili olsun ama benim yanımda bunu belli etmesin.. Hadi hepiniz şu kör olası nefsinizi susturun da öyle okuyun bu yazıyı.. Ben bunu yapmıyorum düşünmüyorum diyen bey neredeyse yok. Her gün okuyor, duyuyor ve şahit oluyorum konuşulanlara.. Evliliklere ve ayrılıklara.. Karşınızdaki hanım sizi büyütsün istiyorsunuz. Kaç yaşına basarsanız basın benim dediğim olacak dayatmasını yapan şimarık çocuklar gibisiniz. Ayaklarınızın sağlam yere bastığı zamanlar var mı var elbet.. Var da iş işten geçmiş oluyor o zamanlarda.. Bırakın size gelen kendi yanlışları ile gelsin. O yanlışları kendi doğrularınızla düzeltmeye çalışmayın.. Bırakın bu yanlışları kişi kendisi telafi etsin. Ben bu yanlışlara tahammül edemiyorum diyorsanız o halde bu yola hiç girmeyin.. Biraz olsun anlayışlı olun abilerim.. Görgünüzü, saygınızı ve sevginizi karşınızdaki hanıma (helalinize) gösterin. Allah’ın emirlerini bilen elbet emanetinin kıymetini de bilecektir güveni ile size kapılarını açmış hanımları hayal kırıklığına uğratmayın. Bırakın tripleri hanımlar atsın. Her şeye rağmen varsanız eğer devam edin bu yolda.. Ben yaparım erkeğim, şartlar bunu gerektiriyor gibi bahanelere sığınmadan yaşayın islamı.. İsteklerimin ne kadarı makul, karşı tarafa bunlar ne hissettirir diye sorun kendinize. Yemeği acısız yap demek yerine ben acılı yiyemiyorum deyin mesela.

    “Üzdüğünüz insanların kalbini tekrar kazanmak için saatlerce uğraşmak zorunda kalırsınız. Bunun yerine, yemek ile ilgili fikriniz sorulduğunda ya Peygamberimiz (sav) gibi sessiz kalınız ya da kibar bir şekilde fikrinizi söylemenin yollarını bulunuz. Mesela; ‘yemek güzeldi ama belki bir dahaki sefere ‘x’ eklerseniz, daha lezzetli olabilir’ gibi birşeyler söyleyebilirsiniz.“

    Karşınızdaki insan sizin köleniz, yardımcınız, bakıcınız değil.. Olmayacak. O sizin ahiretinize vesile olacak insan.. Cennetinize kapı olacak kadın.. O’na Allah’ın emaneti gözüyle bakmayı öğrenin..
    “Biz on beş sene evli kalalım, yedi sekiz çocuğumuz olsun, Sonra ölünce de toprak oluruz diye değil. Nikâhlanalım, cennette keyif süreriz.” diye evleniyoruz. Bu, ucu olmayan bir koşudur… (2)
    mantığında olabilmemiz gerekiyor.. Ne isterse istesin, zaten benim kendime ve aileme denk diye seçtiğim hanımın benden isteyeceği şeyler benim ölçülerim dahilinde olacaktır mantığında olun beyler. Aksi taktirde bu kendi seçimlerine dahi güvenmeyen biri olduğunuzu gösterir ve lütfen karşınızdaki hanıma ilgi gösterin. Hakiki bir mümine sizden huzur dışında hiçbir şey istemez.. Onun istediği bir miktar huzur, bir parça sadakat ve biraz güvendir.. Geri kalan her şey bunları çevresinde şekillenir..
    Bilmem kaç milyarlık gerdanlık istediler, ev eşyalarını şu markadan yaptılar, nişan alışverişinde şu kadar para harcattılar diye cümleler kurmaya başlıyorsanız evvela karşınızdakini hemen sonra da kendinizi sorulayın.

    Ve hanımlar..
    Birçok genç kızı töhmet altında bırakan, beyabilerin korkulu rüyası olan, gözü doymak bilmeyen, o gelinliği değil daha pahalı daha gösterişli olanı alınca mutlu olacağını sanan, bilmem kç milyarlık tek taş olmazsa evlenmem, evlensem mutlu olamam diyen hanımlar.. Bu saydıklarımın varlığına inanmıyordum bir zamanlar.. Sonra yaş biraz ilerleyince tabi, bu işlere biraz kıyıdan köşeden girince gördüm ki bu hanımlar kesinlikle hayal ürünü değil.. Bu hanımlar kanlı canlı varlar.. Gerçekten nişan elbisesi, kına elbisesi, gelinliği, bindallısı derken herbişeyi en pahalısından diktiren sonra onları gardrobunun bir köşesinde küflenmeye terkeden, nişan alışverişlerinde bilmem kaç milyarlık makyaj malzemesi aldıran hanımlar var.. Bugün gelin sayfalarına girip bakın.. Alınan malzemelerin fiyatlarına, evlere döşenen takımların şaşaalarına.. İnsan bazen inanamıyor ve inanmak istemiyor.. Ellerimizle mezarımızı süslüyoruz her şeyden habersiz. Kaldırılamayacak borçların altına giriyor sonra da o borçlarla debelenen bir ailede huzur arıyoruz. Bulamıyoruz elbette.. Son çare bizde çalışalım, eve katkımız olsun diyoruz.. Eee canım evlenmek kolay mı diye başlanan ve bize de ezberletilen cümleler var elbette.. Kolay mı evlenmek? Kolay olmalıydı oysa.. Zina bu kadar basit ve bu kadar ucuzken, evlilik kolay olmalıydı.. Anne ve babalar, evladım okusun adam olsun telaşesinden kurtulup rızkı verenin Allah olduğunu kabul etmeliydiler.. Diplomalara tapılmamalıydı. Öyle olsaydı belki bugün ileride rahat eder, okumuş biri ile evlenir düşüncesi ile değil de; tahsilini yapsın, edebini, görgüsünü alsın, evlatlarını bu edeple donatsın düşüncesi ile kız çocukları okutulurdu. Ne farkı var Allah aşkın.. 12 yaşındaki bir ‘çocuğu!’ üç kuruşa bilmem kaç yaşındaki adama satmakla, 23 yaşındaki bir genç kızı onca çeyizliğe satmak arasında.. Aile bu kadar çeyize, paraha, refaha açken hanımabla elbet gelinliğin en kabarık olanını, konseptin en pahalısını istiyor. Evlerimiz padişah evleri gibi süsleniyor.. Evliliğin dışı süslendikçe içi boşaltılıyor. Aker marka eşarp alınacak o nişan bohçasına diye direten kızlar biliyorum. Vallahi bunlar hayal ürünü değil.. Bu kızlar yarın sizin evlatlarınıza anne olacaklar.. Evlatlar yetiştirecekler.. Çünkü modernler.. Çünkü baba evinde böyle bolluk içerisinde yetiştirildiler. Yokluk görmediler. Bu sebeple yemek takımlarını karacadan isterler.. Bir de büyümemiş kızlar var.. Ben gibi, benim gibi.. Ciddiyete gark edilemeyenler.. Hep kendimi yargılıyorum ben zaten yazılarımda.. Kimseye yazmıyorum.. Biliyorum çünkü herkesin nefsine ağır gelecek yazdıklarım..

    Biliyorsunuz değil mi, daima imtihan içerisindeyiz.. Allah bazen hayatımıza gönderdikleri ile bazen de göndermedikleri ile bizleri imtihan ediyor..
    Vermeyi yaratan, istemeyi de yaratır. Yani Allah, vereceği şeyi istetir. Evet, kabulümüz bu şekilde. Fakat, bazen verilmeyecek bir şeyi de isteyebiliriz, istetilebiliriz. Bunun böyle olmasında da “istediği şey verilmediğinde bakalım nasıl davranacak” imtihanı gizlidir.Her şeyin imtihan olduğu bir dünyada istemekte böylelikle imtihan olabilir. Neyi ne zaman isteyeceğimize dikkat etmek gerekiyor bu yüzden.. Dört dörtlük bir hanım/bey isteyebiliriz evlilik için.. Peki biz bu evliliğin neresindeyiz.. Dörtte kaçlık bireyleriz?

    Olgun bir müslüman bilir ki:
    İyi bir şey olduğunda bunda bir hayır vardır. Kötü bir şey olduğunda bunda da bir hayır vardır ve her ikisi de birer imtihandır.

    O halde nasıl bir imtihana maruz kalırsak kalalım bize düşen sükunetle ve özveri ile sonucunu beklemek olacaktır.. Pişman olacağımız cümleler sarfetmek yerine kararlılıkla susmayı denemeliyiz.
    “Şeytan bir gün Hz. İsa (as)‘ın yanına gelip der ki:
    - Ey İsa! madem Rabbin'e bu kadar güveniyorsun, at bakalım kendini şu uçurumdan, seni kurtaracak mı?
    Hz. İsa (as) cevap verir:
    - Ey İblis! kul Rabbini imtihan etmez!” Rabbimizi imtihan etmeye teşebbüs etmeyelim..
    Artık inanamıyoruz; ama inanana inanıyoruz. Artık sevemiyoruz; yalnızca seveni seviyoruz. Artık ne istediğimizi bilmiyoruz, ama bir başkasının istediğini isteyebiliyoruz.. Müjdeleyelim nefret ettirmeyelim ancak sevdirelim diye de yeni din icat etmeyelim lütfen.

    -Alıntı
  • Manisa 'da bir teyze KIZ ÇOCUKLARI OKUSUN DİYE EVİNİ SATMIŞ. TEYZEM SEN NE GÜZELSİN.
  • 416 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    Lütfen incelemeyi bu kitabı okuyanlar ve okumadan önce farklı bakış açısı kazanmak isteyenler okusun...

    "Kendi kendimizle mücadelelerimiz de bile kendilerimiz birbirine karşı yalnızdır." Evet kitap kendisini yine kendi bünyesinde çok güzel bir şekilde özetlemiş. Kitabın ana çizgisi bunun üzerine ilerliyor. Kendi kendimizle mücadelemiz. Ve yalnızlığımız. Öncelikle kitap enfes ruhsal tahlillerde bulunuyor. Okuma zevkini yükselten ana etkenlerden birisi bu. Araya giren birçok yabancı terim olsa da okuma bütünlüğümüze bir zararları yok. Hatta durumların açıklanmasında önemli dayanak noktaları bu terimler. Şimdi kitabın asıl anlattığı ama tam olarak çıkaramadığımız o duruma gelelim. Yani kitabın alt metni. Neredeyse her müzikte,her filmde ve her kitapta bir alt metin vardır. Aslında asıl düşüncenin altta kalmasının sebebi gerçeğin hazmedilemez korkunçluğudur. Ve sanatçı bizi bu gerçekle direk yüz yüze getirmez. Getiren eserler de toplum tarafından damgalanır. Toplum demişken romandaki karakterler üzerinden ilerleyelim. Tüm karakterlerden bahsetmek lüzumsuz. İki karakter dısındakiler tamamlayıcı karakter. Ama bazı tamamlayıcı karakterlerin temsil ettikleri kavramlar önemli olduğu için bahsetmek gerekiyor. Bunlardan ilki Besim. Besim temel iç güdüleri temsil ediyor. Açlık ve şehvet. Biz romanda şehvetten çok oburluğunun baskınlığını görüyoruz. Açlığı dışarı muazzam bir gevezelik olarak yansıyor. Bu gevezelik onun hazcı yapısının temel tepkisi. Her ne kadar hazlarına göre yaşasa da bundan herhangi bir utanç duymuyor. Aksine cemiyetle dalga geçer gibi bir hali var. Tüm bu alaycılığına karşın içinde içinde herhangi bir gizli kapaklı iş çevirme dürtüsü veya gereksiz kompleksleri yok. Kitaptaki en açık sözlü karakter denebilir. O ikinci kişiliğinin izinden gitse de onu yalancılıkla itham edemeyiz. Bu arada kişilik demişken Samim'den bahsetmemiz gerekir. Samim aslen toplumun ulaşılmasını istediği aydın kesimi ve toplumun kendi kural ve mantık düzeneğini temsil ediyor gibi görünse de asıl olarak insanın ilk kişiliğini yani mantık ve sağduyu ile düzenlenmiş,iç güdülerin ortaya çıkardığı tutarsız duygudurumlarından uzak bir ruh yapısını temsil ediyor. Birinci kişiliğine bağlılığı onu yalan söylemekten uzak tutuyor. Ulaştığı dingin ve rasyonel ruh yapısı ona insan tahlillerinde güçlü bir avantaj veriyor. Fakat tüm bu meziyetlerine rağmen kendisiyle çelişen bir tarafı var. Meral'in kendi kızı olma ihtimali. Bu ihtimalin varlığı bile temsil ettiği tüm cemiyet kurallarını yıkacak güce sahipken o tüm o ideallerini bir kenara bırakıp kısacası unutup Meral'i sevmeye devam ediyor.Kendi deyimiyle "Unutmak için en iyi çare unutmaya çalışmak değil unutmamaktır." Kitapta Samimden bu hususta en küçük bir unutma çabası görmüyoruz. Sonuç kaçınılmaz olarak unutmak. O her ne kadar kendi cemiyetinin kurallarını alt üst edecek bir bilgiye sahip olma ihtimaline sahip olsa da bu cemiyete bir ihanet değil. Kitapta ne diyor. " Yalancılığa da doğruculuğa da tahammül etmeyen bir dünyadayız. Sırasına göre yalanla doğruyu kombine eden bir cemiyet ve ruh yapımız var. " Kısacası Samim'in temsil ettiği cemiyet, gerçekliği manipüle ederek onu işine geldiği gibi kullanıyor. Yani bu bir kendi kendine yalan söyleme meselesi. Bu açıdan bakıldığında Samim'in kendisiyle olan kavgası Meral'in kendisiyle kavgasından çok daha ağır. Lakin bu kavga kendi iç diyaloglarına bile yansımayacak kadar derinlere çekilmiş. Ve bir de Samim'in gençliğinde Meral'in annesiyle olan bir ilişkisi var. Meral annesine sarsıtıcı bir şekilde benziyor. Sadece ruhsal yapıları değil yaşam çizgileri de benzeşmeye başlıyor. Bu noktada belki de yazar kaderin veya zamanın kendisini sürekli tekrar ettiği bir yaşam çizgisine değinmiştir. Ters açıdan bakarsak Samim her ne kadar arkasında bırakmış da olsa ikinci kişiliğine bürünmüştür. Yani eleştirdiği şeye dönüşmüştür. Ha dün olmuş ha yarın. Romanda bize sunulan aslında karmaşık bir zaman örgüsü mevcut. Çünkü insan bilincinde zaman farklı bir şekilde işliyor. Bu zaman algısındaki kırılmayı kitabın tam da son sayfasında görebiliyoruz. Ve gelelim Meral'e. Meral iki kişiliği arasında muazzam bir çatışma yaşıyor. Bu çatışmayı cemiyetin kuralları körüklüyor. Cemiyet yani Samim. Yalana sığınan ve hatta kendi varlığını yalan üzerine kuran bir yapısı var. Bu bize iki kişilik arasındaki dengesizliğin dış dünyaya yansımasını gizlemek için yalanı kullandığını gösteriyor. İki kişilik arası kutuplardaki dengeli gidip gelmeler herhangi bir soruna neden olmazken hangi kutuba ağırlıklı olarak ait olduğunu bilememe hissi iki kişiliği de parçalıyor. Meral yalancı,düzenbaz, ikiyüzlü hatta ve hatta Samim'in ifadesiyle iradesiz olabilir ama bu onu kötü birisi yapmaz. Sadece keskin gidiş gelişler yaşıyor. İntihardan önceki anlarında bile bu böyle. O malum kaza olmasa belki kendini öldürmeyecek. Yaşama bağladığı o dengesiz hovarda tutku tesirini gösterecek.
    Samim'le ilişkisine gelirsek, Samim'in kendi babası olduğu ihtimalinden haberi bile olmamasına rağmen kitapta da bahsi geçen hatta sırf bu yüzden kitaba konduğunu düşündüğüm " kolektif şuursuzluk" kavramından dolayı bir terslik olduğunu seziyor. Ama bunu kitap boyunca asla Samim'e yormuyor. İntihardan önceki birkaç düşüncesinde abisine yalvarıyor. "Bu damgayı sil alnımdan" diye. O düşüncenin bize görünen yüzü bu. Fakat hatırlayın. O düşüncede abisinin karyolasını sallıyor. Ferhat şıçrayarak uyanıyor. Biraz geriye gidersek. Arnavutköy deki o kabus geceyi hatırlayın. Bu arada söylemeden edemeyeceğim muhteşem bir bölümdü. O parapsişik olayın olduğu gece Meralin annesi karyolasının bilinmeyen bir sebeple sallanmasından dolayı uyanıyor. O bölüm zaten kolektif zihin fikrini güçlendirmek için yazılmış bir bölüm. Peki bu iki sallanış arasındaki bağ ne olabilir. Anne oğul ve kız arasında bir üçgen oluşuyor. Ortada bir meçhul var. Kardeşlerden birinin çarpık bir ilişki içerisinde olma ihtimali ve aynı zamanda asıl babanın temsilcisi olan Ferhat'ın kızkardeşine aşırı öfkesi. Dediğim gibi kitapta kolektif zihin fikri ortaya atılmış. Bu demek olur ki bilinmeyen bir şeyi sezebilir ve doğal olarak ona tepki gösterebilirsiniz. Bilinmez,belki de Meral'in içindeki bu çatışma sırf bu histen doğmuştur. Bu arada Meralin ölüm şekli de ilginç. Yanarak ölüm. Tam bir cehennem tasviri. Ve kitapta bunun üzerinde yani neden farklı bir biçimde kendisini öldürmediği üzerine çok kafa yoruluyor. Her ne kadar bir kaza da olsa Einstenin dediği gibi " Tanrı zar atmaz" değil mi? Ve kitapta da geçtiği gibi "Meçhulun karnından istediğimiz çocukları doğurtabiliriz." Peyami Safa'nın bu kitabı insana dair birçok vasfı bizlere sorgulatıyor. Ve içerisinde çok ağır bir alt metin barındırıyor. Kapanışı yine kitaptan yapalım. "Yalnızım,evet herkes yalnızdır,yalnızız..."