• Sahip olduğun tek şey çekiçse, etrafındaki herşey sana çivi gibi görünmeye başlar.
  • " İşe telefon açıp , "Gelirken buğday al " dedi.
    " Naapıcan buğdayı kızım " diye sormadım... Söylemezdi ki... Dünyanın en sevimli delisiydi...O öyle biriydi işte...Küçücük giz dolu oyunlar başlatırdı...Ne buğdayı,naapıcak acaba,nereden alıcam ben şimdi...
    Merak etmeye başladığım anda kendimi çoktan oyunun içinde bulurdum...Evet oyun başlamıştı...Savaş'a " Buğday almam lazım,nerede satılır "diye sordum...

    -Haa ?
    -Buğday...
    -Eee,nolucak buğday ?
    -Hiç...Tavuk buldum da bi tane...Buğday veririm diyorum...
    -Sittir lan...
    Ciddimiyim diye gözlerime baktı...Ben de çok ciddi baktım...
    -Gültepe'de bir civcivci var ama...Buğday satar mı bilmem...Daha çok suni yem olur onlarda...
    -Yok... Suni yem olmaz,buğday lazım...Yumurtanın sarısı doğal renginde olmuyo o suni şeyle...Pis bi rengi oluyo...en iyisi buğday...
    -Ha bi de yumurtluyo...Harbi tavuk yani,ciddi bi tavuk kimliğine sahip...Bi ara ben de besledim...Spenç Tavuğu diyolar...Tam yumurta tavuğuydu...Bazıları et tavuğu oluyo ya,pek yumurtlamaz onlar...Bak nediycam...Esas darı sever hayvan...Çift sarı çıkarır...Darı al sen ona...

    Oyun böyle bir şeydi işte...O başlatırdı...Hayatınıza aniden buğday,darı,tavuk yumurta ve size " yedi kafayı "diye bakan bir sürü insan girerdi...Komik,sürükleyen,ama paylaşılan giz nedeniyle bir o kadar heyecanlı bir oyun...
    büroda durduk yere başlattığım tavuk geyiğine daha fazla dayanamadığımdan,buğday bulmak üzere çıktım ...Buğday...Noolucak acaba ? Kuruyemişçilerde var mıdır ?

    -Keşkeklik mi ? Aşureye felan mı katcaanız...
    -Ne ?
    -Buğday sormadın mı ?
    -Ha evet...Olabilir...
    -Sonunu dün sattım...Yok...
    Hıyar kuruyemişçi ! Lan madem yok ,niye " aşure mi,keşkek mi " car car ediyorsun...Sane ne...Bu millet de bir tuhaf ha...Buğday var mı var...Ya da yok...Bitti...Bu kadar...Sana ne noolucağından...Az kaldı özel hayatıma giriyordu herif...Hem bir tarım ülkesinde buğday bulmak bu kadar mı zor olur kardeşim...Sinirleniyorum ama...Hani lan bu ilke bir tahıl ambarıydı...Adım başı buğday olması lazım...Kendi kendime gülüyorum...Biliyorum o da gülücek...Gülücez...Öpücem sonra...Sonra...Sonra , noolucaksa o buğdaylar...

    Mısır çarşısına gidiyorum...Ordaki baharatçılarda kesin vardır...Bu arada,kendimi gerçekten tavuk gibi hissetmeye başladım...buğday arayan acıkmış bir tavuk...Bık bık bık...Bıdaak...Aslında içimde garip bir mutluluk var...Her şeyi birden unutup bir avuç buğday için İstanbul'u dolaşmak içten içe hoşuma gidiyor...Zaten onu bu yüzden seviyorum galiba...Bana sıçrayan bir tılsımı var...Her şey bombok giderken,nooluyosa bişey oluyo.Onun yarattığı ilüzyona dalıp oyun oynuyorum...Çocukmuşuz biz...O,mısır saçlı , habire sümüğünü çeken afacan bi kız,ben dizleri yara içinde haşarı bi velet...Dünyanın zillerini çalıp vınn kaçıyoruz...
    Şimdi ne kadar alıcam ki ben buğdaydan...Bir kilo yeter mi acaba? Evde tarım yapıca değil ya karı,yeter heralde...Anlarmış gibi buğdayları karıştırırken yakaladım kendimi...İyilerini seçicem sanki...Neyse aldım işte...Bi kilo buğdayımız oldu...Yanına bi de ufak rakı...Manyağım lan ben...Bariz manyağım...

    " Geldi mi buğday " diye sordu... Gözleri ışık ışık ... Meraktan çatlıyorum ama,belli etmeden " ıhı " diye torbayı uzattım... Cadı ! Alıp torbayı masanın üstüne koydu... Noolucak şimdi bu buğday? Sormıycam ama... "Naaptın" dedi... Elinin körü... Saatlerdir buğday arıyoruz heralde... " Toprak mahsulleri Ofisi'ne gittim gittim canım... Taban fiyattan destekleme alımı yaptım "... gülüyor... Her şey o gülsün diye zaten... Bence onun kadar güzel gülebilen yoktur... Ama bu gerçek yani... Çok gülen insan gördüm ben... İşim gereği... Hakkaten bakın ,ben bu konuda otorite sayılırım... Ben sizinle geyik çevirirken o kayboldu... Birazdan,elinde bembeyaz bir güvercin... " Bak şimdi " dedi... " Bu senin dilek güvercinin... Ona avucundan buğday yedireceksin,sonra gagasından öpüceksin ve bir dilek tutup gökyüzüne bırakıcaksın "...
    Dedim ya... Tılsımı var onun... Aniden güvercin de çıkarır,tutup yaşamınızı bi saniye de masala çevirir... Bitmesin istersiniz...
    " Bitmesin " diye dilek tutup,güvercini gagasından öptüm...Balkona çıktık sonra... Pıt pıt pıt kanat sesi... Pıt pıt pıt iki çocuğun yüreği ... Balkona yıldız tozları mı yağdı ? Çok mu güldük ?.. Peki çok gülmek iyi diil midir gerçekten... Ağlar mı sonra insan ? Babaannem Deli Fedime'nin dediği gibi "Dünyanın düz muradı yok" mu ? "Çok muhabbet tez ayrılık " mı peki ?
    Noolur "öyle diilmiş " olsun... Noolur bitmesin... Pıt pıt pıt... Yüreğim... Gece... Yemin ederim yıldız tozu yağıyor...

    Ertesi sabah Kadriye oldu... Espri olsun diye bahar temizliğine girişti... Kadriye... Onun masal kahramanlarından biri... Söylediğim gibi,yaşam bir oyun onun için... Gerçekle dalga geçer hep,sevmez sanki... İlk Kadriye olduğunda,yeni tanışmıştık... Yine işe telefon edip benden yufka ve çökelek istemişti... Buğday gibi diil ,onları daha kolay buldum ve eve gittim... Kapıyı çaldığımda yerleri siliyordu... " Ayağını çıkar kocacım " dedi... "Yeni sildim"... Çok güldüm... Yufkayla çökelekten " Yanmaz tavada sana böreği " yaptı... Yedik... Sonra eline bir tığ alıp dantel örüyormuş gibi yapmaya başladı... "Delirdi" diye baktım... Saçlarına bigudi tuttururken "Naapıyosun ya ? " diye sordum... "Nooluyo kızım ?" Garfield gibi gözlerime baktı... "Yarın eltimgil gelicek" dedi... Sonra güldü... Nasıl güldüğünü biliyorsunuz... O gün bana annesi gibi olmuştu... Ya da benim annem gibi... Oynuyordu... Başka bir şey... Hekesin "gerçek" diye bildiği şey,onun için sonuna kadar sahte ve saçmaydı... Komikti ama ürkütücüydü... Yani, hep oynanamazdı ki... Eninde sonunda hayat "bööle bişeydi" işte... Yoksa diilmiydi ?... O Kadriye olur "çekirdek aileyle"dalga geçmeye başlayınca,ben de rolümü aldım... "Fehmi" diye bi herif oluyodum... Çizgili pijamamı ayağıma geçirdiğim gibi biraları içip televizyon karşısında pıt pıt pıt zapping yapıyordum... Gülüyorduk sonra... Kadriye ve Fehmi Çekirdek rolünden çıkıp "biz"oluyorduk... Pıt pıt pıt ... İki çocuğun yüreği... Onun masal kahramanları bi tane diildi ki... Bazen Müge ile Furkan olurduk... Aslında onlar bizim arkadaşımızdı... Ama o,Müge ile Furkan'ın ilişkilerini sahte ve anlamsız bulurdu... "Kola alır gibi işte,birbirlerini ve her şeyi tüketiyorlar... O kadar." Müge olduğu zaman, " Eskeyp'e gidelim mi,Trafo'ya zıplayalım mı" diye sorardı... Ama asla gitmezdik... Onu dünyasından asla çıkaramazdım... Ben çıkmak ister miydim peki ? O zamanlar bu soruyu kendime hiç sormadım... O , "dışardakiler"i öyle iyi biliyor ve anlatıyordu ki,ara sıra "dışarı kaçtığımda" bile onunla oyun oynuyomuşuz , o bana "gerçeğin masalını anlatıyomuş" gibi oluyordum...
    Ha bir de,en önemlisi "öpücük balığı" vardı... Onun en yalın ve en sevimli hâli... " Ben öpücük balığıymışım"diyip yanağıma bir tane masum öpücük konduruyor,dakikalrca pıt pıt pıt öpüyordu... Öpücük balığı... Öpücük balığı... Pıt... Pıt... Pıt...
    Masallar biter mi peki ? Biter işte... Arasına reklam girecektir,güzellik maskesi takılacaktır,savaş vardır,birileri öldürülecektir,birini kör bırakacaksınızdır,birinin yüreğini söküp atacaksınızdır.. Zehirlenecek denizler,ağlatılacak çocuklar... İşiniz vardır yani,öyle önemli,öyle vazgeçilmezdir ki...

    Bir gün bana "gitme" dedi... Ama hep böyle derdi... "Yelkovan dokuzun üstüne gelinceye dek... Bu şarkıdan iki şarkı sonra... "Hiçbir keresinde bırakmazdı beni... İyi ,tamam,oynadık,bitti... Dönüşte yine oynarız... Dinlemezdi... "Bak şimdi... Bu çerez tabağını dökücez... Leblebiler saatmiş,üzümler dakika... Fındıklar günmüş ama... Sayalım, o kadar sonra git"... Pazarlık ederdim... "Fındık gün diilmiş... Leblebi saat... Ona tamam"..." Peki" derdi... Sonra aniden nerden bulduğunu bilmediğim tek şamfıstığını çıkarıp "Peki ,bu yılmış... Yıl olsun " derdi... "Yüzyılmış tamam mı,ölüm gelinceye kadarmış."
    Üzümleri,leblebileri filan sayardık sonra... Tek şamfıstık... O yüzyıldı... O ölümün geldiği zamandı... Onu pek tartışazdık... Onu açar,yarısını yer,yarısını bana verirdi...
    Sonra... Sonra öpücük balığı ve ayrılık...

    "Ben gidiyim" dedim... Sesi boğuktu... "Gitme" dedi...
    Ama söyledim... Hep öyle derdi... Giderdim sonra...
    Döndüğümde ordaydı,bilirdim... Yine "gitme" derdi...

    "Gitme" dedi... Gözlerinde yaş tomurcukları,birazdan duracak dünyalar,sanki ölücez hepimiz. " Bu kez gitme"...
    Gitmesem olur sanki... "Ama bunun sonu yok ki "dedim... "Sonu yok işte salak "dedi... "Hep sonunu istiyosun... Sonu... Bittiği yer...Tükendiğim zaman... Yerine yenisini tüketmeye başlıycağın zaman... Bu kez gitme işte... Gitme... "

    Karşısında duvar gibi duruyorum... İçimden bi çocuk o duvara tırmanıp aşmaya çalışıyor ama olmuyor... Birileri yıllarca ördü o duvarı... Annem koydu bi tuğla,sonra babam... Dayım... Örtmenim,komtanım,patronum,radyom,televizyonum... Gidicem ben... İşim var işim... Çıkıp sokak kedilerini tekmeliycem,yalan söyliycem,rakı içicem... Hasan'a borcum var...Tarık'la sözleştik kaçıcaz hafta sonu,karı bulmuş ona basıcaz... İlknur iş atıyo sonra... Resmen işte,aramıştır... Onun yeri ayrı ,ama İlknur'da fena diil şimdi... İşim var... İşiim...

    " Gidiyim ben" dedim... Bu kez gözleriyle "gitme" dedi... Ben de ona " gözlerim sana mı kaldı " gibisinden baktım...Tek sana mı kısmet olacak sanıyorsun benim "çivileyen bakışlarım"... İşi var güzlerimin Kritik pozisyonları izliycem ben o gözlerle... Bardakların dibine bakıcam,topa konsantre olucam,Top Secret'i izliycem,günlük kuru yakından takip edicem... İlknur'un kalçalarına bakıcam... Mtv'nin klipleri,savaşlar,siyah beyaz yerli filmler... İşi var gözlerimin...

    Sonra yıldırımlar çaktı... Hiç susmadım... Hayat masal mıydı lan ? Dışarda millet birbirinin gözünü oyarken, biz burda yanak yanağa... Noolucaktı yani? Leblebiden saat mi olur ? "Vakit " denen nanenin ne demeye geldiğini herkes biliyo artık... İyi... Pıt pıt pıt öpüşelim,sen beni çok seviyomuşun ben seni çok... Eee ? "Anangil,oturma odası takımını erkek tarafı alsın dediğinde ne bok yiycez peki... Öpücük balığını mı satıcaz... " Nefes nefese sustum...
    "Dışardakiler" dedi... "Dışardakiler ,bunu beceremez işte... Öpücük balığını kimse alıp satamaz... Sen bile... Diyelim ki öyküsünü yazdın,beş para etmez... "

    Bir varmıştı... Şimdi bir yokmuş...
    Nevizade sokağındayız,yol boyu meyhane... Masanın altından İlknur'un ellerini tutuyorum... Dördüncü kadehten sonra saymaz oldum rakıları.Bir çingene,yanındaki masaya keman çalıp haykırıyor... "Dönülmeyez akşamıyyn ufuğuğun dahiiiz,vakiyyiyit çook geeyç artıııık..." Elini darbukaya gerilmiş röntgen filmine her patlattığında gözümün önünde bi dudağı yerde bi dudağı gökte masal devleri görüyorum... Gümm !.. Dev... Güm ! Lamba cini... Gümm! Haramiler...

    Kocaman bir davulun üstüne küçük bişey kırıntıları dökmüşler gibi ,belki öpücük balığının yemleri onlar ... Hani onun en yalın ve en sevimli hâli gibi ... Gümm ! Zıplıyor hepsi,gümm zıplıyor her şey... İlknur'un göğüsleri kliplerdeki gibi havalanıp, zıplıyor... Uçuşup tekrar yerine düşüyor,tabaklar,yıldızlar,sigaram...
    Canım yanıyor... Sonra pıt... pıt... pıt... Darbukaya üç küçük parmak darbesi vuruyor çingene... Masalların sonunda gökten teklifsiz düşüveren üç elma bunlar... Ben görüyorum,İlknur görmüyor,kimse görmüyor...

    Müzik bitti... İlknur birşeye gülüyor... Masanın yanı başında,tuhaf,simsiyah gözlüklü,başı sımsıkı bağlı bir kadın var... O hep var Nevizade sokağında... Elinde kocaman bir çerez kavanozu,sormadan avcundaki çay bardağını kavanoza daldırıp,bardak dolusu kuruyemişi masamıza boşaltıyor... Cebimden para bulup kadına uzatıyorum... Aklımda zamanın e acı tadı, "Peki ,kaç leblebi var bunun içinde teyze "diye soruyorum... Kadının suratını yıllar bıçaklamış,sesinde hırıl hırıl alaycı bir öfke; "Manyak mısın sen koçum ? " diyor... İlknur gülüyor,benim gözüme üç elma kaçtı,masalların kötü kalpli cadısı avcumdaki parayı yolarcasına kapıp yan masaya seyirtiyor...

    Az önce bir masal bitti ,kimse bilmiyor... Öpücük balığı bir iskelede,güneş altında çırpınıyor... İlknur'un gözlerinin işi var,benim yüreğim kovulmayı çoktan hak etmiş ,boşta gezer... Uzaklarda küçücük bir çocuk,uyuklamış ninesini sarsıp "Bana masal anlat" diye ağlıyor...

    Diyelim ki öyküsünü yazdım,beş para etmiyor.
    Atilla Atalay
    Sayfa 177 - İletişim
  • Çok para kazansan, bütün dolmaları sarsan, bütün ülkelere bilet alsan da bitmiyor, gitmiyor içinden, bütün pilileri düzgün ütülesen. Haksızlık edilmiş bir kız çocuğu var karnının içinde; silahsızken yakalanmış. Kendini sevdirmek için bir şey daha, hep bir şey daha yapmak zorunda olan küçük kız yerleştirmişler senin içine. Kimse seni sevmeyecek istediğin şeyleri yapsan. Şimdi, kapıyı çeksen çıksan, o adama, o kadına tam da aklından geçen cümleyi kursan, bu sabah fazla renkli bir etek giysen, biraz yüksek sesle gülsen, yalnız başına Meksikaya gitmeyi planlasan... Tatlı kardeşim, ispatlayamayacağın cinayetler işlenmiş, damlaya damlaya göl olmuş can. Durmuş. Canını emmişler baştan, daha evvelden, çocukluktan.
  • Heyhât ki iyi ki bu şanlı topraklarda doğmuşum!İyi ki Türk kanını damarlarımda hissedebilmişim!Bu bayrak alnıma ak,kalbime aldır benim!
    Tüm siyasi partileri,ideolojileri bir kenara bırakıyorum ve ilk kez sizden ,bir paylaşımımı kötü eleştirmemenizi istiyorum.Çünkü ben”Türklük Şerefi” kavramını bu derece taşıyan başka bir insana şahit olmadım.
    Hayatım boyunca saygı ile anacağım ve ömrüme bambaşka bir açı kazandıran,20 yaşında Doğu Türkistanlı soydaşımla,kardeşimle konuşma fırsatını buldum bugün okulda.
    Kendisinin çok güçlü bir duruşu vardı,ne zamandır dikkatimi çekiyordu bu tutumu.Kendi kendime “Acaba medya mı abartıyor zulüm olaylarını?”diye soruyordum.Ve dayanamadım ,yanına gittim:”Ülkemize hoşgeldin güzel insan”dedim.Tebessümle karşıladı ve soru sormak için izin istedim.”Elbette” dedi.
    “Zulüm var mı hakikaten?” dedim.
    Ayağa kalktı asil bir şekilde,durabileceği en dik şekilde durdu ve:”Maalesef,medyanın dahi anlatmadığı şekilde acımasız bir zulüm var.”dedi.
    “Nasıl yani,ne yapıyorlar mesela”dedim.
    “Babalarımızı ve erkek kardeşlerimizi zindana atıyorlar,işkence yapıyorlar.Öyle ki bazılarından hiç haber alamıyoruz,yaşıyorlar mı bilmiyoruz.Annelerimize ve kız kardeşlerimize gelince,her evin başına Çinli birini veriyorlar,yani..”dedi ve sustu.
    Allah’ımm bu nasıl bir zulümdür!Konuyu değiştirmek istedim çünkü onun ailesi de orada..
    “İlk önce âlimlerimizi aldılar içeri,sonra aydınlarımızı.Şimdi ise dışarıda bir tane dahi Türk erkek bırakmamaya adamışlar kendilerini,hepsini alıyorlar.” dedi.
    -“Eğitim durumu nasıl işliyor bu baskı altında ?”dedim.
    Gülümsedi ve:”Eğitim durumu mu?Çince Çin müfredatı veriliyor.Ne isterlerse onu öğretiyorlar.Uygur Türkçesi ve din yasak.”dedi.
    Düşünsenize arkadaşlar,bir millet ki çocuklarını zulüm gördüğü devletin eline bırakmak zorunda!Rabb’im dayanma gücü ver onlara..
    Sormaya devam ettim:”Dinî hiçbir simge yok değil mi?”dedim.
    İç çekti ve tüylerimi ürperten şu cümleyi söyledi:”Ben bayrağımı bile bilmiyordum.Türkiye’ye gelince öğrendim!”
    İnsan kabullenemiyor,20 yaşında bir genç, uğruna canını verdiği milletinin bayrağını bilemiyor!
    “Neden bu kadar önemli Doğu Türkistan toprakları Çin için?”dedim.
    “Petrollerinin %80’i bizden çıkıyor.”dedi.
    “Peki bu nimete rağmen neden kendi sınırlarına almıyor?”dedim.
    “Sizler öyle biliyorsunuz,oysa ki aldı bile.Şu ân ülkemizin adı “Yeni yer”anlamına gelen Çince bir kelime” dedi.
    En sonunda dayanamadım ve isyân eden bir tonla:”Sömürü dünyanın her yerinde var ama bu şekilde bir zulüm uygulanmıyor!Bu devirde size uyguladıkları bu zulüm neden?”dedim.
    Tek ve net bir cevapla:”Korkuyorlar!”dedi.
    “Erkekleriniz zindandayken,kadınlarınız darmadağın olmuşken dahi korkuyorlar mı ?”dedim.
    Asalet kokan bir gülümsemeyle:”Biz milletimizi bırakmayız!Biliyor musun meyve bıçaklarımız dahi zincirle bir yere sabit!”dedi.
    Ve o ân anladım ki,istediği kadar büyük ve güçlü olsun bir devlet,içine vatan ruhu işlemiş bir kadının meyve bıçağı kullanmasından korkar!!
    Sonra :”Bunca işkence hâlindeyken,siz gençler nasıl yurtdışında okuyabiliyorsunuz.Çıkmanıza nasıl izin verdiler?”dedim.
    “2015 yılında bir haber geldi,herkesin pasaport almasına izin verildi ilk kez.O fırsattan yararlandık ve okumamız , söz sahibi olabilmemiz için bizi başka ülkelere gönderdi ailelerimiz.Şaşırdık Çin’in bu tutumuna.Amaçları beklediğimiz gibi kötü bir oyun oynamakmış meğer.O ara izin varken yurtdışına çıkıp da ülkeye dönen herkesi öldürmeye başladılar.Beni de aradılar ve ailemle tehdit ettiler.Ama ben söz sahibi olmadan gitmeyeceğim,ülkemi kurtarmak için okuyacağım!”dedi.
    Benim gözlerim doldu,yüzümü yana çevirdim anlamasın diye.Bizim gurbet dediğimiz şey,onun içini yakan bir kor!Ailesinin hâli belli değil,tek başına bambaşka topraklarda ülkesi için okuyor!Yalnız görüyoruz biz onu ama o biliyor ki yalnız değil,yârı “Allah azze ve celle!”
    “Bu arada sizin WhatsApp ,facebook dediğiniz şeyler yasak bizim ülkede.İletişim onların kontrolünde sadece bir uygulamadan oluyor.Televizyon yasak değil çünkü kendi belirledikleri kanallarla çocuklarımıza babalarını kötülüyorlar.”dedi.
    “Son olarak,en çok neye üzülüyorsunuz?”dedim.
    “Türklerin bizi unutmasına..”dedi.
    İşte o zaman utancımdan yerin dibine girdim,bir tane bile Türkistan kitabı okumamıştım mesela.Yahut ciddi mânâda bir programda bulunmamıştım...

    İşte böyle güzel insanlar.Ey Türk asıllı kardeşim,tarihini oku.Ey Kürt kökenli Türk kardeşim,sana ve kendime sesleniyorum Arnavut kökenli bir Türk genci olarak:”Bu vatanın tarihini okumalıyız,bu vatana hizmet etmeliyiz.Gerekirse canımızı vermeliyiz!Çünkü ancak böyle ödeyebiliriz minnet borcumuzu bu şanlı vatana,o güzel bayrağa..”
    Namusumuz olan vatanımızı her nefeste koruyabilmemizi nasip eylesin Rahmân!Tüm din kardeşlerimizi ve Türk kardeşlerimizi zulümden korusun,güçlenmelerine yardım etsin En Güzel Olan!
    Bu bir ırkçılık değildir!Bu bir vatan sevgisidir.Türk doğmak(Aslen hangi kökenden olursak olalım)Türkiye’de doğup bu cennet vatanın evlâdı olmak bir üstünlük değildir dinimize göre ama muhteşem bir lütuftur!İnanıyorum ki İslâm yükselecekse,Türk yürekli delikanlıların omuzlarında yükselecektir!
  • Çocuklar beyinleri ardına kadar açılmış bir hâlde düşünürler; büyümek ise anladığım kadarıyla o açıklığın yavaş yavaş dikilerek kapatılmasından başka birşey değil.
  • 'Size şunu söyleyeyim: Yalnız biriyle tanıştığınızda size ne anlatırsa anlatsın aslında yalnızlığı sevdiği doğru değildir. Asıl sebep, daha önce dünyayla bütünleşmeyi denemelerine rağmen insanların onları sürekli hayal kırıklığına uğratmalarıdır.'
  • 'Neden bütün sevgi sözcükleri hep yiyecek adıdır? Tatlım, şekerim, balım. Sanki birine yeterince önem vermek sözlerinizi inandırıcı kılmaya yetmiyormuş gibi.'