• Atalarımızın bolca geyik eti ve derisi vardı, düzlüklerimiz kadar ormanlık alanlarımız da geyik ve hindiyle, ayrıca koylarımız balık ve kuşla doluydu. Ancak bu İngilizler topraklarımızı aldıkları zaman, tırpanlarıyla otları biçtiler ve baltalarıyla ağaçları devirdiler; sığır ve atları otları yedi ve domuzları midye tarlalarımızı berbat etti, hepimiz aç kalacağız.

    Kızılderili Kabilesi Narraganset Lideri Miantonomo’nun 1642’de kayda geçirilen sözleri.
  • Yorumuma bir kızılderili şiiri ile başlamak istiyorum;
    Geliyorlar ötelerden.
    Başıma garip belalar geldi ama
    yine de benimdir bu koskoca ülke...

    Bartolome de Las Casas, yerli halka hristiyanlığı aşılamak için Amerika’ya gitmiş bir papaz.
    Kristof Kolomb’un yakın arkadaşlarından birisinin oğlu. Ömrünü Kızılderililerin haklarını korumaya adamış ve onların lehinde yasalar çıkartacak kadar da başarılı olmuş.
    Kitapta, yerlilerle İspanyolların nasıl karşılaştıkları ve İspanyolların yaptığı vahşeti aktarmaya çalışmış.

    Örnek olarak adaların birinde yaşananları aktarmak istiyorum;

    İspanya’daki patronlarından birine yazdığı bir mektupta da Kolomb, yerlileri tanıtmak için şöyle diyor: ‘Son derece sade, dürüst ve aşırı düzeyde eli açık insanlar. Herhangi birinden, sahip olduğu herhangi bir şey istenince, hemen veriyorlar. Başkalarına olan sevgileri, kendi özlerine olandan çok daha fazla.

    Ama bu övgüleri sıralayan Kolomb, günlüğün bir yerinde de şöyle diyor: “Bunlardan çok iyi hizmetkâr olur. Sadece elli adamla bütün bu yerlilerin hepsine kolayca boyun eğdirebiliriz ve her istediğimizi yaptırabiliriz.”

    Bu sözleri sonrası çok farklı gelişmeler yaşanıyor Yerli halktan Yararlanmak veya kötüye kullanmak amacıyla karılarını, çocuklarını alıp emek ve alın teriyle kazandıkları besinlere el koyuyorlar bu gelişmeden sonra uğradıkları şiddet ve aşağılama karşısında yerliler, bu adamların gökten inmediğini anlıyorlar. O zaman, bazıları yiyeceklerini, bazıları kanlarını, bazıları da çocukları saklıyor. Diğerleri, böyle gaddar ve korkunç insanlardan uzaklaşmak için ormanlara kaçıyor. Hristiyanlar halkı tokatla, yumrukla, sopayla dövüyorlar, hatta köy beylerini ele geçiriyorlar. Cüretkârlıkları ve küstahlıkları öyle fazla ki Hristiyan bir yüzbaşı, bütün adanın beyi sayılan, en büyük hükümdarın öz karısının ırzına geçiyor. İşte o zaman, yerliler hristiyanları topraklarından kovmak için yollar aramaya başlıyor. Ancak Atlarını, kılıçlarını ve mızraklarını alan hristiyanlar, yerli Amerikalıların daha önce hiç görmediği eziyetlere başlıyor. Köylere giriyor, çoluk çocuk, yaşlı, hamile demeden, ağıllarına sığınmış kuzulara saldırır gibi, karınlarını deşiyor, parçalara ayırıyorlar. Kimin tek bıçak darbesiyle bir insanı ortadan ayıracağı veya tek mızrak atışıyla başını keseceği, ya da bağırsaklarını ortaya dökeceği üzerine bahse giriyorlar. Anne sütü emen bebekleri zorla alıyor, ayaklarından tutup başlarını kayalara çarpıyorlar.Bazıları ise onları yüksekten ırmaklara atıyor, bir yandan da gülerek şakalaşıyorlar. Çocuklarla annelerini ve önlerine çıkan herkesi kılıçtan geçiriyorlar. Hz. İsa ve 12 havariyi kutsamak ve saygılarını iletmek için uzun dar ağaçları kuruyorlar. Ayakları yere neredeyse değecek şekilde, 13 kişilik gruplar halinde onları bağlıyor, ateşe veriyor ve diri diri yakıyorlar. Bazıları ise, bütün vücutlarına kuru saman yapıştırıyor ve bu şekilde ateşe veriyorlar. Diğerlerinin ve hayatta bırakmak istedikleri herkesin ellerini kesiyorlar. Beyleri ve soyluları öldürme şekilleri de aynı. Önce direkler üzerine tahta çubuklardan bir ızgara yapıyorlar. Sonra, onları ızgaraya bağlıyor, altlarına da hafif bir ateş yakıyorlar. Yerliler bu korkunç işkenceler altında, çığlıklar atarak can veriyor.

    Konuyu özetlemek için Nietzsche’nin şu sözlerine başvuralım der ki: “Hristiyanların yeni dünyayı çirkin ve kötü göstermeyi çözüm olarak görmesi, dünyayı kötü ve çirkin hale getirmiştir.”

    Velhasıl Kelam;
    İnsan en zalim hayvandır!!!
  • İngilizler Afrika'da siyahlara ve Boerlere karşı savaşırken, İç Savaş'tan yeni çıkan Amerikalılar, Batı'da geçerli olan sınırı ortadan
    kaldıran ve Birleşik Devletler tarafından yönetilen tüm bölgeye "uygarlık" getiren "yerli sorunu"nu çözdüler. General Philip Sheridan'ın unutulmaz, "gördüğüm yegane iyi Kızılderili ölü Kızılderili'dir" sözleri, Batı'daki "kolluk eylemleri"nde görevlendirilenlerin çoğunun tavrını özetlemektedir.
  • Bilmiyorum, hiçbir şey bilmiyorum, işte bu beni tüketen şey. Hiçbir fikrim yok…
    • Bay Rogers
    Bay Rogers’ın bu sözleri kitabı bitirene dek beynimde dolaşan sözler oldu. Çünkü öyle müthiş bir kurgu vardı ki tahmin yürütmek imkansız hale geliyordu.
    Agatha Christie yani polisiye romanlarının kraliçesi ; yine muazzam bir eserle karşımıza çıkıyor.
    On Küçük Zenci, Agatha Christie'nin  yazdığı romanlar içinde en çok satan romandır. Ayrıca dünya çapında milyonlarca okuyucuya ulaşmış en çok okunan kitaplar arasında 6. sıradadır.
    Kitabın  asıl adı "And There Were None"-“Ve Hiç Kimse Kalmamıştı” şeklindeyken Agatha Christie, bu kitaba  ilk önce  "On Küçük Zenci" adını vermiş, daha sonra ırkçılıkla karıştırılacağını düşünerek "On Küçük Kızılderili" adını koymakta karar kılmış ve sonra adını tekrar değiştirmiş.

    Kalın bir kitap değil. Diğer polisiye romanlarının aksine sayfa sayısı çok az. Bu da şunu gösteriyor; aşırı ayrıntıya, gereksiz betimlemeye, yoğun cümlelere girilmeden de; sade, duru bir şekilde polisiye yazılabiliniyormuş.kitabın kurgusu müthiş okumaya başladığınız an sizi içine çekiyor.

    Kitabın konusu genel itibariyle şöyle;
    “Her birinin gizledikleri ve korktukları sırları olan on kişi, Zenci Adası’ndaki ıssız bir malikâneye davet edilirler. Ancak malikâneye giden grubu bir sürpriz beklemektedir, ev sahibi ortalarda yoktur. Geçmişlerindeki karanlık sırlardan başka hiçbir şeyleri olmayan bu insanlar adada mahsur kalmışlardır. Konuklar bir süre sonra gizledikleri sırları birbirlerine anlatırlar. Ve teker teker ölmeye başlarlar...”
    (ARKA KAPAK YAZISINDAN)

    İşin can alıcı kısmı şu: Adada 10 kişi var. Bu on kişi dışında adada hiç kimse yok. Yani katil içlerinden biri ama kim olduğunu bilmek imkansız.

    Şu an Puhu TV de yayınlanan ve Onur Saylak’ın yönettiği Şahsiyet dizisinde de katilin cinayete başlama sebebi hemen hemen aynı. Bir hastalığa yakalanması ve mahkemelerin adil ceza vermemesi...
    Dizideki katilimiz Agâh Beyoğlu şöyle diyor :
    “Yok haksız tahrik, yok iyi hal… İndire indire bir madalya takmadıkları kalmış sana. Her zamanki gibi gereği düşünülmüş de gereği yapılmamış o mahkemede.”

    Kitaptaki katilimiz de şöyle diyor ;
    “Her şey böyle başladı, izleyeceğim yol önümde belirmişti. Bir değil, bir dizi cinayet işlemeyi kararlaştırdım. Yasaların penceresinden kurtulan suçluları ben cezalandıracaktım. “

    Okumanızı tavsiye eder iyi okumalar dilerim.
  • “Hükümdarlık tahtında oturan bir kral, gözleriyle bütün kötülükleri dağıtır.”