• Albert Einstein denilince ilk aklınıza gelenler nelerdir? Hepinizin ortak cevabını duyabiliyorum. Kara tahtaya tebeşirle sayısal işlem yazarken dil çıkararak poz veren fizikçi...Modern fiziğin kuramlarının oluşmasında katkıları olan bilim adamı...Nobel fizik ödülü sabihi ...Bunlar bildiğimiz klasik cevaplar. Peki ya Einstein hakkında bilmediklerimiz yada yanlış bildiklerimiz...İşte bu soruların hepsinin cevabı @kanesyayinlari'ndan #otekieinstein kitabında gizli.

    Kitap, Einstein'in ilk karısı ve 3 çocuğunun annesi Mileva Maric'in hayat hikayesini anlatıyor. 1800 yılların sonuna doğru Sırbistan'dan İsviçre / Zürih'e, Federal Teknoloji Enstitüsü'nde matematik ve fizik okumak için gelen Mitza'nin öyküsü...Babası ile birlikte buraya gelirken tek hayali Avrupa'nın sayılı kadın fizik profesörlerinden biri olmaktı. Bir kadının da bilim insanı olabileceğini herkese kanıtlamak istiyordu. Amacı, hayatını evrenin gizemlerini çözmeye adayarak onunla aynı tutkuya sahip diğer kadınlarında bunu başarabileceğini onlara göstermekti. Fakat sinif arkadaşı Einstein ile tanışmasi onun kaderini ve kurduğu hayallerin yönünü tamamen değiştirdi. 20. yüzyılın dahisi ile evli olmak ona bir lütuftan çok külfet olarak geri döndü.

    Kitabı okuyunca bazı önemli konuları ayrıntılı olarak araştırmadan ve yalan yanlış öğrendiğimizi farkettim. Genel bir bilgi olarak Einstein'in karısı olduğunu biliyordum ama bu kitapta okuduklarım fazlasıyla ilgi çekiciydi. Mileva'nin da müthiş bir zekaya sahip olup, İsviçre'nin en seçkin okuluna girmeyi hak eden sayılı kadınlardan biri olması, bazı bilimsel konularda Einstein'i zekâsını bile geçecek kapasitede olması, kocası ile ortak ve belki de daha fazla emek ve bilgi sahibi olmasına rağmen adının bu kadar silik anılması beni gerçekten çok şaşırttı ve aynı zamanda çok sinirlendirdi.

    Bir kadın olarak aşk için tüm mesleki hayallerinizden vazgeçebilir misiniz? Söz konusu çocuklarınız bile olsa eşiniz için ne kadar fedakarlık yapabilirsiniz? Sizin bilgi birikimizini kullanarak ve umursamaz bir tavırla ezip geçerek tarifsiz başarılar elde etmesine sessiz kalabilir misiniz?

    Tüm bu sorulara nasıl cevap verirsiniz bilmiyorum ama Einstein'in gölgesinde kalan kadın deha Mileva Mitza Maric'in hayatını okumanızı tavsiye ederim.
  • En Popüler Bilim Kitaplarından

    Einstein'dan sonra Newton'un klasik fizigi terk edildi. Hawking'de Einstein fizigini gelistiren teorik fizikçilerden biri.
    Özellikle karadelik konusunda yaptigi calismalar cok önemli.

    Kitap diger bilim kitaplarina göre sade ve anlaşılır cinsten bol örneklemeli bir kitap. Bilimkurgu ya da teorik fizik meraklilari kesinlikle okumali.
    Karadelikler, zamanin göreliliği, sicim teorisi(henüz varligi kanitlanmadi), solucandelikleri(henuz varligi kanitlanmadi) gibi teorik fizigin temeltaslari hakkinda bilgi sahibi olunabilir. Hawking, ozellikle bu teorilerini laboratuar ortaminda degil de dusunerek bulmus bir biliminsani. Bazi varsayimlari- karadelik hawking ışıması v.b-sonradan kanıtlandı da.
    Özellikle Hawking, karadelik sevgisini kendisini yasama baglayan ve depresyona sokmaktan alikoyan bir olgu olarak görmüstür.
  • Yazar: https://1000kitap.com/lwoH
    Hikaye Adı : Kaybedilmiş Savaş
    Link: #30249707

    Yalnızlığın eli kapı kolunu tutar olsaydı ona kapıyı kendi elleriyle açar mıydı? Hayır, yalnızlık tüm işlerini başkalarına yaptırmayı beceren, karşı koymayı her an istediğiniz ama buna asla cesaret edemediğiniz, doğuştan dominant ve alçak kimseler gibi kapıyı ona açtırmıştı. Yalnızlığın en büyük dostu da sessizlik. Yine de ondan kurtulması bir nebze daha kolay. Yani en azından şu büyük ve ince ekranlı televizyonlarınız veya hoparlörü olan herhangi bir aletiniz varsa elektriğiniz olduğu sürece sessizliği kafanıza takmanıza gerek yok. İnsanlar yalnızlıklarının yerine de böyle cansız çözümler üretiyor ama bu çözümler içinde bir yerlerin daha karanlık ve daha yalnız hissetmesine sebep oluyor. Siyah bir boyanın içine hangi renkleri karıştırırsanız karıştırın sonunda kararacaklardır. Siyahtan kurtulmanın tek yolu onu ortadan kaldırmak. Ama fizik size der ki var olan bir şeyi yok edemezsin. Asla kazanamayacağınız bir düşmana karşı savaşırken, bana da söyler misiniz yüreğinizi alevlendiren bu umudu hala neden taşıyorsunuz göğüslerinizde?

    Koridorun havasına kazınmış bu düşünceler burada içine çektiği her nefeste beynine bunları düşünmek üzere emir veren bir nefes-hafıza tekniğiyle iletilenmişti. Evine her girişinde bunlara tekrar ve tekrar maruz kalan Enola, ormanından zor kullanılarak Kroy Wen’e getirilmiş bir gorilin medeniyetten haberdar olduğu kadar başına gelenlerden haberdardı. Bu kadar sefil durumda olan bir tek o sanıyorsanız veya sandıysanız aynı sefil durumda olduğunuzu söylemem belki sizler ile Enola arasında bir duygudaşlık kurmanıza sebep olur. Enola, bir yetim olmasına rağmen kendine ait bir özel adı vardı. Bu ismi o seçmemiş ve ne anlama geldiği hakkında hiçbir fikri yoktu. Ve bazı şeylerin anlam kazanması için durup baktığınız yeri değiştirmek gerektiğini bilmediği için adının ne anlama geldiğini öğrenmesi epey bir zaman alacaktı. Yine de özel bir ismi olması Enola’yı özel kılmıyordu. Otuz üç katlı beton blokların kırk iki metrekarelik kapsüllerinde Dünya Hükumetinin belirlediği on iki farklı alternatif temadan biriyle döşeli evinde kendini özel hissetmiyordu. Her sabah işe giderken ve akşamları eve gelirken bu gri binalardan dışarı attığı ilk adımında üzerine çıktığı yürüyen bant ona kendini birazdan seri numarası vurulacak bir ambalajlı yer fıstığı gibi hissettiriyordu. Ve hemen ardından hareketsiz bir şekilde onu takip eden diğer yürüyen cenazelerle arasındaki tek fark belki onların ekstra tuzlu fıstıklar olmasıydı. Dünya Hükumeti vatandaşlarını kendi belirlediği kişilerle evlendiriyor, çocukları dünyanın ihtiyacı olan belirli iş alanları için eğitiyor, çocuklar belirlenen iş alanlarında çalışacak kadar büyüdüklerinde ailelerinden en az on beş eyalet öteye Enola’nın şu an salonunda oturduğu evlere yerleştiriliyorlardı. Senede sadece yedi gün izin yapabilen vatandaşlar var olan en hızlı ulaşım aracı enordlarla bile yedi günde on dört eyalet yolu gidip gelebilirler. Bu nedenle hiçbir vatandaş kariyerine başladıktan sonra ailesini iletişim araçları dışında görüp konuşamıyordu. Enola’nın en azından böyle bir derdi yoktu çünkü daha önce söylediğim gibi kendisi bir yetimdi.
    Annesi veya babası kariyeri değil hayatı başladığı gün onu yalnız bırakmıştılar. Aslında böyle bir olayın olma olasılığının imkânsıza yakınlığını bilse Enola’nın küçük dili içeri kaçardı. Ama Dünya Hükumeti vatandaşlarını sistemin işleyişine kafa yormayacak şekilde zihinsel ve fiziksel her açıdan manipüle ediyordu. Ve Enola bu küçük cahilliğiyle salonunda oturmuş insanların birbirlerini roastladığı yani onları var eden her türlü özelliklerini edepsizliğin uç noktasında birbirine sataşarak dillendirdikleri akşam kuşağı programlarını izliyordu.

    İnsanlık bundan dört yüzyıl önce 1851 yılında Jean Bernard Léon Foucault’un deneyi ile ilk defa somut olarak Dünya’nın döndüğünü gözlemlemişti. Ufak bir hava dalgası bile Foucault Sarkacının hareketini ve bırakacağı izi değiştirebilir ama bu dünyanın hala döndüğü gerçeğini değiştirmez. Enola’nın varlığı tüm kapıları açık bırakmış, rüzgarı olduğu gibi içeri almıştı ve sarkaç hiç hesaplanmadığı izler bırakmak üzereydi. Evet, dünya hala dönüyordu ama hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. En azından Enola İçin.

    Dünya Hükümeti kurulduğu ilk zamanlarda evlerin kapılarına ziller yapmıştı ama daha sonra yapılan binalarda buna gerek duymamıştı. Çünkü yürüttükleri ekonomik, kapital ve kariyer odaklı sistemler ve evlere yerleştirdikleri kendi manipülatör ileti vericileri insanları birbirlerinden koparmış bunun yerine yapay, cansız ilişkiler ve yalnızlıklara bağlamıştı. Bunun sebebi de var olan düzeni korumaktı elbette. İnsanlar güdülmesi gereken koyunlar haline getirilmeliydi. Kendi başına sınırları aşan biri tehlikeli gerçekleri öğrenebilir ve Dünya hükümetinin kusursuz işleyen çarkına çomak sokmak isteyebilirdi. Ama insanlar kendi kapsüllerine hapsedilir, ruhlarına melankoli işlenir, kronik hal alan depresyonlara sokulur ve yüreklerinden umutları sökülüp alınırsa başkaldırmaları imkânsız bir hale geliyordu. Dünya Hükümetinin ilk psikoloji bakanı olan S’dlanodCm ruhlarını ateşleyen her şey insanlardan sökülüp alındığında toplu intihar eylemlerinin önüne geçmek ve insanları umutsuz bir şekilde de olsa canlı tutmak için bir serum geliştirmişti. Serum kusursuz çalışıyor ve vatandaşların devlet tarafından desteklenen yiyeceklerine karıştırılıyordu. Zaten başka bir şekilde yemek yemeniz mümkün değildi. Her şeyiniz Dünya Hükümetince karşılanıyordu. Serumun tek kusuru aşırı tüketimde obeziteye sebep olmasıydı. Ama Dünya Hükümeti ilk yüzyılını devirdiğinde teknoloji o kadar gelişmişti ki bir insanın ölmek için Dünya Hükümetinden izin alması gerekirdi. Zaten Dünya Hükümetinin amacı da buydu insanları yaşatmak. Eski Dünyanın klasik eser yazarlarından biri bugün hayatta olsa yaşamakla özgür olmanın aynı şey olmadığını yazardı. Ama hiçbiri yaşamıyordu ve ruhlarını yaşatabilecek hiçbir vücudun da o ufka sahip olunmasına izin verilmiyordu. Dünya hükümeti vatandaşları yaşatıyordu çünkü yapılması gereken işler vardı. Daha doğrusu on iki bakan ve bir yöneticiden oluşan on üç kişilik Dünya Hükümeti heyetine ve kutsal ırk olan, Dünya hükümetinin kurulmasını sağlayan, insanlara bu şartları dünyanın birkaç milyonluk tarihinde yavaş yavaş kabul ettiren İben halkına hizmet ve enerji gerekliydi. İben halkı milyonlarca yıllık bu süreçte insanların yaşam enerjilerini zorla elde etmeye çalışmış ama bu şekilde elde ettikleri enerjinin hiçbir işlerine yaramadığını çünkü verimsiz olduğunu fark etmiş ve vatandaşları bugün içinde oldukları koşullara kendi gönül rızalarıyla kabul ettirmeyi başarmışlardı. Daha sonra avuçları içine aldıkları tüm dünya halkını bir afyon bulutuna hapsedip tüm yaşam enerjilerini sömürmeye ve artık kendi kutsal topraklarında milyonlarca yıllık emeklerinin meyvelerini yemeye koyulmuşlardı.

    Bu Dünya’nın kısa tarihini okumanız ne kadar zamanınızı aldı bilmiyorum ama bu dünyada sadece birkaç saniye geçti. Ve Enola hala zili olan bu eski binalarda yaşıyor olmasının doğumundan önce hazırlanmış bir planın gizli bir parçası olduğunu bilmeden çalan zilin sesiyle bir anda irkildi. Yirmi iki yıllık ömründe ilk defa böyle bir ses duyuyordu. Sadece o değil, dünya hükümetinde de yüz elli küsur yıldan beridir bu sesi duyan olmamıştı. Öyle ki Enola sesin geldiği yeri takip edip kapıya vardığında kapıyı açması gerektiğini değil, kapının neden böyle bir ses çıkardığını düşünüyordu. Zil bir kez daha çaldı. Ve Enola ne yapması gerektiğini bilmeden ve hayatı boyunca hiçbir tehditle yüz yüze kalmamış bir sapiens olarak korunma içgüdüsünü tamamen kaybetmiş bir şekilde kapıyı açtı.

    Enola kapıyı açınca iki saniyeliğine bir siluet ile karşılaştı. Sonrasını ise hatırlaması biraz güç. Çünkü kapısına dayanan babası tarafından bayıltılıp Dünya Hükümetinin hava sirkülâsyonlarında hareket eden atomları bile izleyebildiği güvenlik sistemine yakalanmadan kaçırılacaktı. Enola hafif hafif kendine gelip ayılmaya başladığında burnuna deniz kokusu geliyordu ama Enola denizi hiç görmediği için beyni kayıtlı kokulardan bu kokuyu çıkarıp tanıyamadı. Kendine gelmeye başladıkça ayaklanmaya çalışan Enola kendini bir kafesin içinde buldu. Geminin üzerinde öylece kafeste duran Enola’nın kendine geldiğini fark eden babası yavaş ama canlı adımlarla ona yöneldi. Ona babası olduğunu, annesi ona hamileyken bir isyanın öncüsü olduğunu ama başarısız olduğunu, o doğduğu gün annesinin öldüğünü, çocuğunu da Dünya Hükümetinin Yöneticisine kaptırdığını, aslında babası olarak kendisinin de bir Dünya Hükümeti bakanı olduğunu söylemek istedi ama bunca yıl süregelmiş sessizliği bozmak için en uygun kelimeyi bir türlü seçemiyordu. Bu yeni dünyanın insanları olmasalar zaten asla uygun bir kelime olmadığını bilirlerdi. Akıl duygusallık içinde boğuşurken ağız dile gelen her kelime ile çırpınırdı. Ama isyan lideri babası sustu. Öylece çocuğuna bakmakla yetindi. Enola bir şeyler sormak istiyordu ama ilk defa günlük rutininin çok dışında aklının henüz kavrayamadığı bir gerçekliğin içindeydi. Gözlerine far tutulmuş tavşan gibi öylece dona kalmıştı. images.jpgOnlar baba ve çocuk yakınken uzak bir şekilde böyle özlem giderirken gemi Atlantis okyanusu açıklarında yol alıyordu. Gökyüzü ise birazdan olacakların habercisiymiş gibi boğucu ve iç sıkıcı bir hal alıyordu. Doğanın bu önsezili halleri tesadüfün de bu kadarı dedirtebilir ama bu bir tesadüf değildi zaten. Dünya Hükümetinin Yöneticisi bizzat kendi buraya doğru geliyordu ve bu doğa olayı tamamen onun kontrolünde gelişiyordu. Enola’nın babası bakanlık yaptığı yöneticiyi yakından tanıyor olabilirdi ama yapabileceklerinin sınırından asla haberdar değildi.

    Pro me the us!
    Ağzından çıkan her hece ile geminin güvertesine ağır bir aura çöktüren Yönetici sanki hiçlikten bir anda var olmuştu. En yakın kara enordlarla bile günlerce uzaktaydı ama Yönetici işte orada duruyordu. Evet, Hükümetin vatandaşlarla paylaşmadığı kendine has teknolojisi vardı elbet. Ama Enola’nın babası Prometheus eski bir bakandı ve bu teknolojiden haberdardı. Çünkü bizzat kendisi Teknoloji Bakanıydı. Onun yokluğunda Hükümet ne kadar ileri gitmiş olabilirdi ki? Gökten ağırlığı yokmuş gibi süzülerek güverteye doğru inen Yönetici görünürde hiçbir alete de bağlı gözükmüyordu. Sanki bizzat kendisi kontrolü zihninde olan bir helyum balonu gibiydi. Güverteye adımını attığı an gemi sanki denizin dibini boylamak istiyor gibi ağırlaşmıştı. Ve Prometheus onun burada olmaması gerektiğini kendine anlamsızca tekrarlayıp duruyor, soğukkanlı olan son kısımlarıysa şoku atlatmaya çalışıyordu.
    Ooo sevgili Prometheus onca yıllık birlikteliğimize rağmen beni bu kadar küçümsemiş olman gerçekten bende büyük hayal kırıklığı yarattı. Şimdi de o küçük aklında burada olmamam gerektiği en az birkaç günümü daha seni aramakla heba etmem gerektiği geçiyor demek. Bu birkaç gün içinde de sen, kendini ve çocuğunu bana yem yapmışken yıllardır gizlendiğiniz fare deliklerinden çıkan isyancı grupları da hükümeti devirecek ve katledecekti.

    İki parmağını avuç içlerinde şaklatarak alkış tutan yönetici çıplak ayaklarıyla Prometheus’a doğru yürüyor ve konuşmasına devam ediyordu. Baba ve çocuk lafına odaklanamayacak kadar neyin içinde olduğunu kestiremeyen Enola ise öylece durmuş ve kafesinin içinde bu iki yabancıyı seyrediyordu.

    Siyah taşın üstündeki siyah karıncanın hareketini bile izlememize olanak sağlayan bu güvenlik sisteminde herhangi bir vatandaşımızı kaçırmayı başarabilecek tek kişi kim olabilir dersin sence Prometheus? Tabii ki de onu geliştiren senden başka kim olabilir. Gerçekten bizden saklanabildiğini mi sandın bu arada? Bu ufak yolcu gemisini sistemden izole etmek için kaç yılını harcadın? Ama seni yine de buldum hem de elimle koymuş gibi. Neden biliyor musun Prometheus? Şu an burada neler döndüğünü anlayamayacak kadar salaklaştırılmış çocuğun sayesinde. Böyle bir şeyi kurtarmaya değer miydi? Bu maymunlar için kalkıştığın onca şey gerçekten mide bulandırıcı Prometheus. Ve onları asıl layık oldukları gibi kafese tıkmış olmanı da kutluyorum. Çok anlamlı bir tablo oluşturmuşsun.

    Yönetici yüzünde eski dünyanın yedi milyar insanını aynı anda tiksindirecek sırıtmasıyla sözlerine aralıksız devam ederken Prometheus’un neden onun sözlerine karşı çıkmadığını bağırıp çağırmadığını merak edebilirsiniz. Yönetici, sözlerinin kesilmesinden hoşlanmadığı için beş yıl önce bir empat silahı geliştirmiş ve iradesini hâkim kılacağı kendi ve İben ırkı dışındaki tüm insanlığın zihinlerine onun zihniyle uyumlu manyetik alıcılar yerleştirmişti. Yönetici ile yirmi üç metrekarelik bir alan içinde kalan herkes onun istediği gibi davranmaktan asla kaçınamazdı.Bu mutlak gücün karşısında Prometheus gerçekten isyan etmeyi amaçlamış, başkaldırmış ve Yöneticinin tek parça elbisesine bulaşmış kan lekelerinden anlaşılacağı üzere başarısız olmuş bir devrim mi tertiplemişti. Bunu hangi insani yönle yapmıştı? Gerçekten kazanabileceğini umut etmiş miydi? Bariz şekilde öngörülebilen bir sonuca rağmen insanı hayatının son anına kadar çabalamaya iten şey umut muydu? Olası sonucu görmezden gelmeyi sağlayacak insani kör edecek, işkenceyi, acıyı uzatacak şey umut muydu? Prometheus tüm ömrünü bugünkü devrime adamış ama çizmenin altında kalmış bir karınca gibi çiğnenmişti. Yönetici Prometheus’un dibine kadar gelmiş ve sözlerine devam ediyordu, o insanı çıldırtacak kadar sakin ve ruhsuz sesiyle.

    Onu kurtarmaya geleceğini biliyordum. Hadi ama o eski binalardaki zillerin durmasına göz göre göre izin verdiğimizi sanmıyorsun değil mi? Zihinleri yıkamak için büyük bir çaba sarf ederken onları berraklaştıran melodileri düzenden silmemiz gerektiğini öğrendiğimiz halde zilleri öylece orada bırakacak kadar alık olduğumuzu düşünmemişsindir değil mi Prometheus? Melodiler, mırıldanmalar, ritim hiçbirine bu yeni dünyada yer yok. Müzik, gerçekten bilimin ötesinde bir yerde ve insanları olmalarını istediğimiz bulanıklıktan kurtarıyor. O zile bastığın anda ufacık bir an için evlerine döşediğimiz nefes-hafıza ileticilerinin kontrolünden çıktı ve onu kaçırabildin. Ama bunların hepsi zaten sana izin verdiğimiz bir hareket alanıydı. Hem ona baksana ne kadar aptal. Babası olduğunu bile bilmiyor. Onu o kadar salaklaştırdığımız için gerçekleri ona itiraf etsen bile sana inanmayıp denize atlayacağını düşündüğün için onu kafese tıktın değil mi? Sonra da onu şu fare deliğiniz olan kayıp kıta Atlantis’in derinliklerindeki yere götürecektin. O yerin ismi neydi? Zeyan, zian, zeon? Her neyse orada onu şu zihni temizleyen aletlerinle eski saf insan benliğine kavuşturup babası olduğunu açıklayacaktın değil mi? Yirmi iki yıl sonra gelen bu gerçeklik sence de biraz sanal değil mi Prometheus? O senin çocuğun değil. Kimsenin çocuğu değil. İçime çektiğim şu havadan bir farkı yok. Beni ve İben halkını yaşatmak için var olan nesnelerden sadece biri o. Neyse Prometheus yıllardır bu kadar konuşmamıştım. Bu dili de pek sevmediğimi biliyorsun. İlkel insanların yaratısı bir leş yığını. Anlamları kelimeleştirip kalıplara sokarak boyutlarını barbarca küçültüyorlar. Oysa sessizliğin lisanını kullanmayı akıl edebilseydiler belki de asla bu hale düşmezlerdi. Bu arada çapulcu arkadaşlarına gelince hepsini katlettim. Sonuçta ya onlar beni ya ben onları katledecektim değil mi Prometheus? Kişisel bir problem olarak algılamanı istemem. Hiçbirini öldürmekten zevk almadım. Dünya Hükümetinin sloganını bilirsin. ‘’İnsanlık yaşamalı!’’ Nasıl ve niçin olduğunun bir önemi yok. Ve seni buraya kadar izlerken kaybettiğim zamana değdi sanırım. Şu iğrenç fare yuvanızın tam üstünde duruyoruz değil mi? Varlıklarını hissedebiliyorum. Hepsiyle ilgileneceğiz eski dostum. Acısız ve hızlı olacağına söz veririm. Henüz gazabım merhametimin önüne geçmedi.

    Yönetici sözlerini Promethus’un etrafında ufak adımlarla dönerek söylerken bir elini de işaret parmağı ona temas edecek şekilde tutuyordu. Son sözlerini söylediğinde Prometheus’un tüm yaşam enerjisi vücudundan Yöneticinin vücuduna geçmişti. İşaret parmağındaki kılcal damarlar enerji yüzünden başta kararmış sonra eski halini almıştı. Tüm enerji akışı tamamlandığında Prometheus’un olduğu yerde sadece birkaç eski giysi kalmış onlar da rüzgârla etrafa savrulmaya başlamıştı. On iki bakan içinden ilk defa birisi yok olmuştu. Artık Prometheus diye biri yoktu.

    Prometheus ile işi biten yönetici bu sefer yüzünü kafeste duran Enola’ya çevirdi. Ona ne olduğunu merak ediyorsun değil mi? Büyü gibi duruyor olmalı ama sadece ileri teknoloji. Bu arada ismini hiç merak ettin mi vatandaşım? Biliyorsun ki senin dışında hiçbir vatandaş harflerden oluşan bir isme sahip değil? Aa bilmiyor musun? Doğru ya sadece bilmeni istediğimiz şeyleri bilebilirsin. Çünkü zihnin duvarları ellerimizde. Aşamayacağın duvarların içine hapsedip seni sonrada böyle hakir görmek hiç ahlaka sığan bir şey değil haklısın. Ama ben de ahlaklı biri değilim zaten. Sana bu ismi ben koydum. Eski dünya kendini yok etmenin eşiğine geldiğinde nükleer silahlarla tüm dünyayı yok etmeye çalışan o eski maymun atalarını zapt edip onlarla bir anlaşmaya vardığımızdan beri bu dünyada her şeyin ismini ben koyuyorum zaten. Mesela eskiden bu okyanusun adı Atlastı. Senle neden bunları konuşuyorum ki nasıl olsa hiçbir şeyi anlamıyorsun. Dur da anlamanı sağlayalım.

    Yönetici elini kafesin içine uzatıp Enola’nın kafasından tutup öylece bir iki dakika durdu. Prometheus’un eğer yapabilseydi onu zihin açıcıya sokup aklının kontrolünü tekrar kazanmasını sağlayacağı şeyleri yönetici sadece sağ eliyle Enola’nın kafasını tutarak yapıyordu. Enola yöneticiden aktarılan tüm bilgileri delirmeden zihnine alabiliyorsa bu Dünya Hükümetinin akıllara sığmaz teknolojisi sayesindeydi. Yönetici Enola’nın kafasından elini çektiğinde Elona başını havaya kaldırdı ve gözleri artık boş boş bakmak yerine her şeyin bilgisine vakıf olmuş biri gibi bakıyordu. Babasını, isyanın neden, nasıl başladığını, yöneticinin eline nasıl düştüğünü, dünyanın neden bu hale geldiğini, insanların İbenlerle o anlaşmayı neden ve nasıl kabul ettiğini kısacası her şeyi biliyordu.

    Şimdi daha iyi anlaşabiliriz sanırım Enolacım yoksa Alone mu demeliydim. Ooo benim yalnız çocuğum. İsmini koyarken fazla yaratıcı olmadığım için özür dilerim. Seni sadece bir proje ve yem olarak gördüğüm için üstünde pek durmamış olabilirim. Eski tanrıların bile birçok kusurlu yaratıları var sonuçta. Bir gün babanın senin için geleceğini ve beni bu yanlış programlanmış nesnelere götüreceğini biliyordum. Hatta baban tüm bu isyanı kendi iradesiyle düzenledi sanıyor olsa da az önce zihnine aktardığım gibi annenle tanışmasını, bu sayede senin doğmanı, babanın senin böyle bir dünyada yaşayamacağını düşünmesine sebep olacak kitaplar okumasını, bu kitaplarla özgür bir dünya yaratma aşkını aklına koyan bendim. Çünkü Dünya hükümeti ne kadar güçlü ne kadar büyük olursa olsun hala öğrenen ve az da olsa hata yapan bir topluluk. Yıllar önce bir hata sonucu bazı insanlar eski yazarların ruhlarını bedenlerinde tekrar uyandırdılar ve başkaldırıya kalktılar. Elbette onları bastırdık ama yok etmeyi başaramadan elimizden kaçtılar. Asla kazanmayacakları bir savaşın içinde böyle biçare savaşmalarına anlam veremedim. Bunu hangi insani yönle yaptıklarını anlamak için eski yazarların tüm kitaplarını okumam gerekti. Buna umut diyorlar. Umut, tüm ömrünü alacakaranlığın ortasında geçirsen bile yarın güneşi göreceğine inanmak. Atalarının o anlaşmayı imzalayıp boyun eğdikleri güne tanık olsaydılar böyle şeyler hissetmekten uta…

    Az önce hiç kimsenin beklemediği bir şey oldu ve Yöneticinin sözü öylece havada asılı kaldı. Çünkü zihni Yönetici sayesinde berraklaşan Enola Yöneticinin empat silahına karşı koymayı başarıp bu sıkıcı monolağa biraz renk katmak istemiş olacak ki Yöneticinin sözlerini haykırarak kesti.

    İnsanları atalarının günahlarıyla, boyun eğmeleriyle yargılayamazsın. Hata yapan sadece siz Dünya hükümeti değilsiniz. Her gelecek nesil kendi kaderinin iplerini ellerinde tutma ve hata yapma hakkına sahiptir. Geçmişte yapılmış hiçbir seçim onların adına işleyemezken siz kendi kurduğunuz düzende insanları mahkûm ediyor ve gelişimlerini engelleyip kendi rahatınız için sömürüyorsunuz. Karanlığınız ne kadar büyük olsa da umut hayallerden ışıyan ışıkla bile zihinlerimizde filizlenecek. Ve sonunda kaybedecek olsak bile kazanmaya olan inancımızla öl m ü ş ola ca ğız.

    Enola’nın söyleyeceklerini daha fazla duymak istemeyen Yönetici sağ elini onun göğüs kafesinden içeri daldırarak kalbini yerinden söküp alarak sırtından çıkmasına neden oldu. Tüm hayatını aptal bir robot gibi geçiren Enola asla hayal edemeyeceği bir asil ölümle bu yeni dünyaya veda etmişti.

    Aptal çocuk. Oysa seni öldürmek istemiyordum. Hatta seni Proje Alone’a götürürken sana okumak için yanımda bir kitap bile getirmiştim. Sen İşleyen düzenin son kusurunu kapatacak olan projemdin. Nesnelerin ebeveynleri olmadan yaşayabileceklerini kanıtlarsan artık aile tipi üretimden birey tipi yalnız üretime geçilecek ve fabrikadaki yumurtalıklarda her özelliği önceden belirlenmiş nesneler halinde üretilecekti. Gerçi ölmüş olsan da proje başarılı olmuş sayılır. Ben zihnini açmadan önce kafesin içinde bir maymundan farksızdın tıpkı eski ataların gibi. Ellerimle sana bahşettiğim irfanla seni babanın eski koltuğuna bile oturtabilirdim. Ama sen bana boyun eğmek, şükretmek yerine babanın izinden gitmeyi seçtin. Biliyor musun her şeye rağmen yine de sana bir şiir okuyacağım. Eski dünyanın yazarlarından senin adına yaraşır bir şiir. Edgar Allan Poe adında biri. Gözlerindeki iblis olarak cesedine armağan ediyorum bu şiiri.

    YALNIZ

    Olmadım çocukluğumdan beri
    Başkalarının olduğu gibi
    Görmedim dünyayı, nesneleri
    Başkalarının gördüğü gibi
    Kandırmadı hüznümü, tutkuları
    Aynı ortak pınarların suları
    Aynı zevki duymadı yüreğim
    Aynı şevkle uyanmadı yüreğim
    Sevdiğim her şeyi yalnız sevdim
    Çocukluğumda, çocukluk çağında
    Fırtınalı bir ömrün derinliğinden
    Çıktı hâlâ tutsağı olduğum gizem
    Çıktı sellerden ya da pınarlardan
    Dağlardaki kızıl kayalıklardan
    Gölgesi dolanan güz güneşinden
    Onun sonsuzdaki altın renginden
    Çıktı gökyüzünün yıldırımlarından
    Yanımdan uçarak geçtiği zaman.
    Ve kasırgadan, gök gürültüsünden
    Ve buluttan ve bulutun sisinden
    (Havanın kalanı mavileştiği an)
    Gözlerimde iblis şeklini alan.

    Umutmuş! Zamanı geçmiş bir devrim asla amacına ulaşamaz. İnsanlar o anlaşmayı kabul edip özgürlüklerini basit nesneler için pazarladıkları günden beri bir nesne olmaktan daha fazlası değiller. Ve bu halinizi size bir başkası dayatmış gibi hala ağlak bir edebiyat peşinde olmanız ne büyük acizlik. Hükümet Cellatları size koordinatları gönderiyorum. Geride bir şey bırakmayın. O karanlık fare deliklerinde güneşli günlerin özlemini çeken herkese bu savaşı çoktan kaybettiklerini tekrar hatırlatın.
  • İlk baskısını 2006'da yapan Histerik Bilinç kitabında Tura, çalışmasının amacını şöyle açıklıyor: "Bu kitapta bilincin doğa bilimi tarafından ele alınabilir bir olgu, bir doğa olayı olarak düşünülebilmesini sağlamayı hedefleyen öncü çabalara katkıda bulunmayı amaçlıyorum." Kitap oldukça bilgi yüklü ve özellikle deneysel felsefe alanında ilerlediğinden sunulan tezler arasında bir yoğunluk yaratıyor bu nedenle incelemenin daha dertli toplu durmasını istediğimden bölüm bölüm ilerleyerek çalışmanın içeriğine dair özet geçmeye çalışacağım.
    Birinci kısımda Chalmers'ın yaptığı gibi bilinç problemine minimalist açıdan yaklaşıyor Tura. Bilincin davranışa yansıyan yönleriyle, bilincin 'ne' liğiyle, bilincin doğabilimsel yanına eğiliyor. İkinci kısımda ise Dennet'ın da yaptığı gibi bilince onun 'nasıl'lığıyla devam ediyor ve doğabilimsel bir olgu olarak ele alınabileceğini göstermek adına tezler öne sürüyor Dennet'dan farklı olarak.

    2 Beyin-Bilinç Problemi
    Öncelikle "Fenomenal Bilinç" nedir buna bakalım. Fenomenal bilinç bireyin öznel iç yaşantıları olarak duyguları, düşünceleri, rüyaları, hatta algılarıdır. Bununla birlikte aslında şunu deriz, dışarıda algıladığımız şu masa göründüğü gibi ahşap, dikdörtgen ve kahverengi bir masa değildir aslında. Benim onu algılama yolum onun bilincimde temsil ettiği görsel algılar aracılığıyla mümkündür bu da ona atfettiğim özelliklerin aslında masaya ait değil de kendi bilincimde oluşturduğum fenomenlere ait olduğunu gösterir. Peki ya fenomenlerimden hareketle kalkıp masaya dokunursam ve onun tam da orada algıladığım şekliyle olduğunu teyit edersem ona nasıl olur da dış gerçeklik diyemem? Bu fenomenal bir gerçekliktir çünkü dış gerçekliği bilincimde temsil eden bütünsel, holografik ve panaromik bir fenomenal uzam, harita mevcuttur. Bu harita her ne kadar 1/1 ölçekli görünüyor olsa da bu bire bir'liğin içinde gedikler mevcuttur. İçi su dolu bir bardağa kaşığı bırakınca kaşığın kırık bir görüntü aldığını yahut bir doğru üzerinde ard arda yanan farklı renklerdeki ışıklandırmaları nasıl da yol aldıkça renk değiştiren bir tek ışık olarak algıladığımızı düşünün. Peki fenomenal bilinç burada ne tür bir problem oluşturuyor ve onu hangi açılardan ele alacağız? İlk soru, tamamen atomlardan oluşan bir varlıkken ben ve şu masa, neden benim içim de o masa gibi karanlık değildir, neden o da benim gibi acı çekmiyor, aşık olmuyor, neşelenmiyor? İkinci soru ise şu, özgür iradeyle bağlantılı olarak fenomenal bilinç beyindeki maddi-nöral süreçleri etkiliyor mu? Eğer etkilemiyorsa özgür irade büyük bir yanılsama mı?

    3 Bir Fenomenal Bilinç Hastalığı:"Gizemli" Histeri
    Yukarıdaki soruları cevaplamak adına bilinçdışını göreceğiz burada ve hareket noktamız Histeri olacak. Tura histeriyi çıkış noktası olarak seçmesini şöyle belirtiyor:"Histerik beyin sadece normalden farklı bir şekilde çalışmaktadır ve bu farklılık fenomenal bilincin şu ya da bu şekilde bozulmasına yol açmaktadır. Eğer normal beyin ile histerik beyin arasındaki farkı saptayabilirsek fenomenal bilincin beyinle ilişkisini daha iyi tanımlayabiliriz muhtemelen. "(s. 54) Örneğin histerik körlük vakaları. Eğer bu kişiler hiç bir şekilde görmemelerine karşın uygun şekilde motive edilirlerse kendilerine gösterilen insan yüzlerindeki duygu durumlarını doğru şekilde ifade edebilirler. Nasıl? Histerik bilinçte görsel enformasyonların fenomenal bilinç alanına çıkmadan işlenmesi mümkündür. Yani bu hastalarda örtük bir görme olayı yaşanıp yüz ifadelerindeki duygu durumlar doğru tahmin edilebilse de fenomenal bilinçte bir görüntü oluşmuyor. Neden?

    4 Bilinçsiz ve Bilinçdışı
    Fenomenal bilince çıkmayan görüntüler Freud'un terimiyle bastırmaya modern nörobilimle ise söndürmeye uğramaktadır. Bu da beynin motivasyon-dikkat sistemleri çerçevesinde dikkatin belli bir psikolojik aktiviteden çekilip başka bir zihinsel aktiviteye yöneltilmesi, böylece ilk aktivitenin bilinçdışı düzeyde kalması biçiminde ifade edilebilir. Bu söndürme olayının nedenini ise kısaca otomatik kaygıdan kaçma olarak söyleyebiliriz.

    5 Beyin ve Psikoloji
    Beynin psikolojik işlevlerini nasıl yerine getirdiğine dair ganel açıklamalarda bulunur.

    6 Loş Bilgi
    Beynin nöro-psikolijik süreçleri anlatılmaya devam eder. Şu örneğe bakalım. Sağ beyin yarıküresi hasarlı hastaya her bir elinde bir madeni para olan doktor, karşısına geçip iki elini kaldırıyor ve kişi burada yalnızca sağdaki parayı algıladığını söylüyor. Yani sol uzamla ilgili algı sönmüştür fakat doktor bir elinde madeni para diğer elinde anahtar tutunca hasta her ikisini de algıladığını söylemiştir. Demek ki beyin henüz dikkat yöneltmeden her iki uzamsal alandan da enformasyonlar beyne ulaşırken bunlar benzer özellikler taşıyorsa sol tarafı ihmal etmekte fakat farklılık arz ediyorsa da bunların her ikisine dikkat yönelterek fenomenal bilinç alanına taşımaktadır. Peki ya doktor bu kez bir elinde gümüş çatal tutarken diğer elinde plastik çatal tutarsa? Hasta bu kez de iki çatalı da algılayabildiğini ifade etmiştir. Yani beyin bu loş bilgileri modal özelliklerinin yanında bir de semantik düzeyde işlemektedir. Demekki bilinçsiz bir anlam mümkündür. "Öyleyse beyin birbiriyle yarışmacı, hatta çatışmalı tarzda işleyen, her biri kendi içinde entegre iki zihinsel süreçten birini bilinç alanına taşırken diğerini ihmal edebilecek bir sansür(!) işlemi yapmaktadır. (s. 107). Öyleyse şunları çıkarsayabiliriz;
    a) beyin bilinç eşiğinin altında da bilgi işleyebilmektedir.
    b) bu işlemin dikkatin yönlendirilmesinde dolayısıyla da bilinç alanının belirlenmesinde önemli rolü vardır.
    c) bu dikkat ve enformasyon işleme sürecinin enformatik düzeyi semantik bir düzeye ulaşıyor.

    7 Duygular
    Önceki bölümlerde dikkati çevresel-bilişsel özellikleri bakımından inceleyen Tura bu bölümde daha ziyade dikkatin bedensel-duygusal-motivasyonel yanına eğiliyor. Aynı zamanda klasik dürtü kuramının eksik hatalı yanlarını da modern nörolojik bulgularla eleştiriyor. Duygu-motivasyon sistemlerini de şu başlıklar altında inceliyor;
    Temel duygu-motivasyon sistemleri
    a) Araştırma duygu-motivasyon sistemi
    b) Öfke duygu-motivasyon sistemi
    c) Korku duygu-motivasyon sistemi
    Sosyal duygu-motivasyon sistemleri
    a) Şehvet duygu-motivasyon sistemi
    b) Bakım(sevgi) duygu-motivasyon sistemi
    c) Panik duygu-motivasyon sistemi
    d) Oyun duygu-motivasyon sistemi
    e) Kendilik duygusal-motivasyonel düzenleme sistemi

    8 Deney ve Sezgi
    Daha önceki bölümlerdeki tezlerin bir aradalığını görebiliriz bu bölümde. "Fenomenal bağlanma"ya dair deneysel sezgiler ortaya konur

    10 Madde ve Bilinç

    Bundan sonraki bölümlerde psikodinamiklerden ve nörolojik aktivitelerden maddi varlığın fiziksel boyutuyla ilgilenir. Fenomenal bilinç özelliği taşıyabilen maddi varlık bir doğa bilim olgusu halinde düşünülmeye çalışılır. Occam'lı William'ın usturasına göre de yok yere evrendeki varlık sayısını arttırmak gerekir.

    11 Birinci Varsayım:Bir Doğa Olayı Olarak Fenomenal Bilinç Nasıl Mümkündür?
    Eğer fenomenal bilinç beyin kendisinde geçen nöral süreçleri algılamasıyla oluşuyorsa bütünlüklü fenomenal dünyamız(bilincimiz) beynimizin kendindeki bir yanılsamasından ibaret. (s. 187) Peki ya bilinç zihinsel süreçlerimize etkide bulunuyor mu yoksa yalnızca buna paralel olarak yer alan bir epifenomen mi?

    12 İkinci Varsayım:Özgür İrade
    Özgür iradeye fizik yasaları müsade ediyor mu acaba? Çift yarık deneyinde ışık nasıl hem dalga hem de foton gibi davranabiliyor? Dalga halinde ilerleyen ışık ekrana foton halinde düşebiliyorsa özgür irade dediğimiz şey kuantum düzeyinde fiziksel belirlenimciliğin ortadan kalktığı bu aşamada mı ortaya çıkıyor. Sonuç olarak Tura şöyle kapatıyor bölümü:"Sonuç itibariyle Pratik Maksatlarımız Gereği ve şimdilik kaydıyla özgür iradenin olmadığı varsayımını güçlü bir şekilde, epifenomenalist varsayımı da zayıf bir şekilde tercih etmeyi öneriyorum." (s. 220)

    13 Üçüncü Varsayım:Bilinç ve Zaman
    Bilinç fenomenlerinin uzay-zaman fiziği tarafından incelenemeyecek yer kaplamayan sadece zamanda geçen doğal olaylar oluşumlar olduğunu fikrini savunur Tura.

    İçindekiler

    Birinci Kısım:Uzlaşımsal Yol
    1 Giriş
    2 Beyin-Bilinç Problemi
    3 Bir Fenomenal Bilinç Hastalığı:"Gizemli" Histeri
    4 Bilinçsiz ve Bilinçdışı
    5 Beyin ve Psikoloji
    6 Loş Bilgi
    7 Duygular
    8 Deney ve Sezgi
    9 Birinci Kısmın Değerlendirilmesi

    İkinci Kısım:Teorik Yol
    10 Madde ve Bilinç
    11 Birinci Varsayım:Bir Doğa Olayı Olarak Fenomenal Bilinç Nasıl Mümkündür?
    12 İkinci Varsayım:Özgür İrade
    13 Üçüncü Varsayım:Bilinç ve Zaman
    14 Ne Yaptık:Genel Bir Değerlendirme

    Sonsöz
    Kaynakça
  • Bir şeyi arzu ve taleb etmenin dört mertebesi vardır:
    1. Meyl (eğilim)
    2. İrade (istek)
    3. Muhabbet (sevgi)
    4. Aşk (tutku)
    Bu dört terim de duyguların hareketini tanımlamakta.
    Meyl, Klasik Fizik'te hareket'ten ziyade hareketin başlangıcını ifade eder. Dolayısıyla elde etmeye, ele geçirmeye, avucunun içine almaya 'meyl' etmedikçe, o şeyin, kişinin muradı hâline gelmesi düşünülemez. Meyl şiddetlendikçe isteğe dönüşür. İstek arttıkça muhabbete dönüşür. Muhabbet de şiddetlenirse bir süre sonra tutku hâlini alır.
  • Yine Dan Brown yine etkileyeci mükemmel bir kitap. Roman okumak isteyip de klasik sıradan kitaplardan sıkıldıysanız size önerebileceğim nadir kitaplardan olabilir. (Eser miktarda spoiler içerir ona göre)Etkileyici betimlemeleri sıradışı kurgusuyla elinizden bırakmak istemeyeceğiniz türden bir yapıt. Hani nasıl anlatılır kendinizi bir an romanın içinde hissediyorsunuz okurken hem heyecenlanıp hemde üzülebiliyorsunuz. Araştırmayı sevenler için Dan Brown eserlerinin hepsi birer harika kitabı okurken kaç kere telefonu elime alıp romanda geçen yerlere teorilere bakıp araştırdığımı inanın hatırlamıyorum bile. Hem size bir şeyler katıp hemde hoş vakit geçirmenizi sağlayan muhteşem bir kitap. Ve eminim ki Dan Brownun nerdeyse tüm eserlerini okumuş biri olarak bu son kitabı diğerlerinin sanki bir tık üstüne çıkmış. Dan Brownun ana karakteri Robert Langdon ve yine onun başından geçen birbirinden ilginç tehlikeli ve karmakarışık olaylar silsilesi. Ne çektin bee Langdon:)) Kitabı okurken ön yargılarınızı bir kenara bırakmanızı şimdiden söylüyorum yoksa kitabın sonuna doğru ya saçmalık diyip elinizden atarsınız yada dinsiz ateist bunlar diyip Dan Brown eserlerine cephe alırsınız. Yapmanız gereken kitabı okuyup kendi değerlerinizi objektif bir şekilde sorgulayıp gözden geçirmek. Din ve teknoloji savaşında acaba galip kim olacak? Gerçekten bir Yaratıcı var mı yoksa bir kaostan gelip düzene sonra tekrar kaosa doğru mu gidiyoruz? Peki tüm bunlar bi yana bu kaosu meydana getiren güç nedir?Fazlasıyla düşünmek günlük hayatın telaşından kaçıp kendine bir şeyler katmak isteyen teknoloji,fizik,astrobilim,biyoloji,ilahiyat kısacası tüm bilimlerden bir parça alıp NEREDEN GELİP NEREYE GİTTİĞİNİ sorgulayan koyun gibi yaşamayıp düşünen araştıran ve inanan beyinlere gelsin. Bu kitabı okuyup inceleme yazmamak bana göre büyük bir saygısızlıktı umarım bir nebzede olsa içinizde okuma dürtüsü uyandırmışımdır. Dan Browndan en kısa zamanda yine mükemmel bir eser ortaya çıkarmasını temenni ederek emeğine sağlık diyorum. Bol okumalar:))