• 220 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Hangi taşı kaldırsam / Anamla babam / Hangi dala uzansam / Hısım akrabam / Ne güzel bir dünya bu / İyi ki geldim / Süt dolu bir torbayla / Şöylece çıkageldim / Kime elimi verdimse / Döndürüp yüzümü baktımsa / Kısmet kapıyı çaldı / Kör pınara su geldi / Ben şakıyıp durdukça öyle / Gülün kokusu geldi / Bebesi olmayana / Bunalıp da kalmışa / Acılarla yüklü / Dargın yüreklere / Yetiştim geldim / İyi ki geldim.

    "Ezgili Yürek" Ruhi Su, sesindeki içtenlik ve sevgiyle "Yetiştin geldin / İyi ki geldin." Söylediğin türkülerle tâzeleniyoruz...

    "VAN'DAN YARINLARA ENGEBELi BİR YOLDA"

    Bir insanın yaşamında kaç kez olur böylesi, bilemiyorum. Hani, öylesine yoğun bir an yaşarsınız ki, sanki o anı yaşamamış olsanız, eksik, yarım, kolu kanadı kırık, yoksul kalacağınızı bilirsiniz, duyumsarsınız. O yoğun anı yaratan bir görüntü, bir ses, bir söz, bir sessizlik, bir bakış, bir davranış ya da ne bileyim, herhangi bir şey olabilir... Ben böyle bir anı, geçen yıl yaşadım. Üstelik tek başıma değil, ya da bir iki de değil, bin kişiyle birlikte yaşadım. 1983 Şubatı'ydı. Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Haftası'ndaydı. Şan Tiyatrosu'nun koca sahnesinde, o, elinde sazı öylece duruyordu. Ve alkışlar dinmiyordu. Daha ne sazının bir teline dokunmuş, ne bir ses vermişti. Adı söylenmiş miydi, yoksa söylenmemiş miydi, şimdi anımsamıyorum, ama alkışlar bitmiyordu. O, öylece duruyor, kâh çarpan ellere, yüreklere bakıyor, kâh başını öne eğiyor, alkışların bitmesini bekliyordu. Oysa sanki alkışlar hiç bitmeyecekti... Sonunda, baktı ki bu çarpan, çırpınan yüreklerin durulacağı yok, sazına davrandı. O anda bin kişi soluğunu tuttu. (O güne dek ben böyle bir sessizlik duymamıştım.) Neden sonra sahneden gelen ses, oradakilerin sesi, soluğu oldu.

    O, Ruhi Su'ydu. Salonu dolduran insanlar, o gece, o alkış ve alkışın ardından gelen sessizliğin yoğunluğunu, içlerindeki özlemle, hasretle bütünlediler. Özlem, hasret... Çünkü üç yıldır Ruhi Su konser veremiyordu, sahnelere çıkamıyordu.

    Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Haftası'ndaki o yirmi dakikalık özlem gidermeyi saymazsak, dört yıldır, dinleyicileriyle yüz yüze, karşı karşıya gelemiyor Ruhi Su. Ama sesi, türküleri her zamankinden daha çok içimizde, aramızda. (Plakları, kasetleri her zamankinden çok satılıyor şimdilerde.) Ankara'da, Evrensel Kitabevi'nde plaklarını imzaladığı gün yanında olmak, onu izlemek, plak, kaset, hatta korsan kasetleri imzalatmaya gelen gençleri izlemek olanağını buldum. Belki bugüne dek onu sahnede hiç dinlememişlerdi, hiçbir konserine gitmemişlerdi. (Öyle ya, içlerinde çoğu 18 yaşındaydı.) Ama onu tanıyorlar, biliyorlardı. Ruhi Su'nun önünden yüzlercesi geçiyor, bir imza alma, bir iki sözcük söyleyebilme süresini elden geldiğince uzatmaya çalışıyorlardı. Gözlerinde sonsuz sevgiyi, saygıyı görüyordum. Ruhi Su'nun yanında, yakınında olabilmekten duydukları sevinçle, yüzlerinin nasıl güldüğünü görüyordum. Hepsi sayısız soru sormak için yanıp tutuşur gibiydiler. O gençlerin ağzı, dili olmaya çalıştım, bu "konuşa, konuşa"da. Akıllarından geçen her soruyu (özellikle günümüze ilişkin olanları ya da falanca filanca sanatçıyı illaki etiketlemek peşinde olan soruları) irdeleyemedikse, bağışlasınlar.

    Ruhi Su'nun evindeyiz. Kitaplar, resimler, kilimler arasında, söylenenler, söylenebilenler, söylenemeyenler arasında. Çok gerilerden başladık. Çocukluktan. "Bunları şimdiye dek pek kimselere anlatmadım," dediklerinden. "Anlatmadım... Çünkü... " (En iyisi baştan başlayalım. Çünküleri siz kendiniz de bulabilirsiniz.)

    1912'de Van'da doğdu Mehmet. Anasını, babasını hiç tanımadı, bilmedi. Kendi deyişiyle, "Birinci Dünya Savaşı'nın ortada bıraktığı çocuklardandı."

    Çok küçüktü Van'dan Adana'ya bir ailenin yanına geldiğinde.

    Aile çok yoksul bir aileydi. "Amca" diyor, "amca" biliyordu erkeği. Altı yaşına geldiğinde Adana İngiliz ve Fransız işgali altındaydı. İşgalin getirdiği sorunlara dayanamayarak Toroslar'a kaçtılar. Toroslar'a sığındılar, oradan oraya göçtüler. "Kaç kaç" deniliyordu bu olaya. Kurtuluş Savaşı'nın sonunda Adana'ya döndüler. Zaman içinde, "Amca"nın gerçek amcası olmadığını öğrenmişti bile. Ama anasız, babasız, amcasız, teyzesiz öyle çok çocuk vardı ki o sıralar, hiç önemsemedi. Çocuk olmayı önemsemediği gibi.

    "Adana'ya döndüğümüzde on yaşındaydım. Hüseyin adında bir mahalle arkadaşım vardı. Annesi beni çok severdi. Bir gün, "Gel oğlum, seni de Hüseyin'in okuluna yatırayım, daha rahat edersin," dedi. Hüseyin'in okulu dediği, Öksüz Yurdu -Darül Eytam'dı.

    O zamanlar Adana'da, Suphi Paşa derler, soylu aileden, nüfuzlu bir paşa vardı. "Köyden geldi, kimsesizdir," diye bir mektup yazıp "al bunu Öksüz Yurdu müdürüne ver," dedi.

    Cebinde mektupla öksüzler yurduna vardı Mehmet. Müdür, "Banyo yapsın, çocuğa elbise verin," dediğinde, okula alındığını anlamıştı. Amca'nın bu olup bitenden haberi bile olmamıştı.

    "O günden sonra hep yatılı okudum," diyor Ruhi Su. "Oyun diye bir şey varmış, onu öğrendim. Öksüzler yurdunda çocukluğumu yaşamaya başladım." Ve öksüzler yurdunda müzik yaşamı başladı.

    "Önce sesimin farkına vardılar. Marşlar, şarkılar söyleyerek taburun önünde yürüyen gruba aldılar beni... Zaten önceden, konu komşu hep beni çağırır türkü söyletirlerdi."

    Yaşı büyüktü, sınıf atlatıp 3. sınıfa aldılar. Bir yıl sonra öksüzler yurdunun müzik öğretmeni Mehmet Tahir yurda bir keman aldıracak ve Mehmet kemana başlayacaktı.

    Yıl 1925. Ankara'da Müzik Öğretmen Okulu kurulmuştur. Türkiye'deki tüm öksüz yurtlarına bir bildiri yollanmıştır. "Müziğe hevesli, istidatlı çocukları bize yollayın." Bu amaçla sınavlar açılmaktadır. Adana Öksüz Yurdu'nda 4. sınıftan Mehmet ve 5. sınıftan Şaban sınava girer. Mehmet kazanır, Şaban kazanamaz. Okul müdürü Mehmet'i çağırır, "Sen bir yıl daha bu okulda okuyabilirsin, ama Şaban açıkta kalır. Bu yıl onu kazanmış gösterelim, sen seneye nasılsa yine sınava girersin," der. "Peki," der Mehmet.

    "O anda bana çok doğal geldi," diyor Ruhi Su. "Yoo, hiç içimde ukde kalmadı. Müdür doğru söylüyordu. Böylelikle hem Şaban da açıkta kalmayacaktı. Nasılsa, bir yıl sonra sınavı kazanacağımdan emindim. Hiç üzülmedim."

    Bir yıl sonra, beşinci sınıftan Suphi ve Mehmet girdi aynı sınava. İkisi de kazandı. Kayıt işlemleri için dosyaları Ankara'ya gitti. Aynı anda Ankara'dan devrin Savunma Bakanı Recep Peker'den, Türkiye'deki tüm öksüz yurtlarına bir başka tamim yola çıkmıştı: "Okulu bitiren tüm çocuklar zorunlu olarak askeri okullara girecek."

    "Bu karar okula gelince, bizim müzik sınavı sayılmadı. Suphi de, ben de çok üzüldük, ama çaresiz İstanbul'a, Halıcıoğlu Askeri Lisesi'ne geldik... "

    Hayır, o zaman da "Keşke geçen yıl hakkımı Şaban'a vermeseydim," diye içinden geçirmemiş Ruhi Su, ama o andan sonra tek amaç, ne yapıp edip Ankara'daki Müzik Öğretmen Okulu'na girmek olmuş.

    Sürdürüyor anlatmayı:

    "Adana'dan ayrılmadan önce bizi muayene eden askeri doktorlar, isimlerimizi duydukça gülümsüyordu: Ökkeş, Cumali, Ali Merdan, Durmuş vb. Sonunda bize dediler ki: 'Çocuklar, siz bu isimlerinizin yanına bir de kibar, güzel isimler koyun, sonra İstanbul'da size gülerler.' Biz de öyle yaptık. Cumali, Ali Ulvi oldu. Suphi, Suphi Nijat oldu. Ben de Mehmet Ruhi oldum. Ruhi'yi ekledim adıma. Böylece kibar adlarımızla çıktık yola."

    Ve İstanbul'a geldiler:

    "İstanbul bir masal ülkesi gibiydi. Haliç'ten denize girilirdi. İnsanlara bakıyoruz, yapılara bakıyoruz. Askeri Lise'de herkes herkesle dayanışma içine girdi. Yazdı geldiğimizde. İstanbul öksüz yurtlular bize yol gösterdi. Beni, kendi yurtlarındaki müzik öğretmeni Ahmet Muhtar Bey'le tanıştırdılar. Akşamları kantinde toplaşırdık. Ağabeyler, 'Hadi Ruhi çal,' derler, keman çaldırırlardı."

    Akşamlardan bir akşam Ruhi (artık Mehmet unutulacak, Su soyadını alıncaya dek Ruhi olacaktı) yine kantinde ağabeylere keman çalarken, okul komutanı içeri girdi. "Ne bu rezalet!" diye haykırdı. Kemanı kaptığı gibi kırması bir oldu. Keman onun değildi, Adana'dan arkadaşı İsmail'indi.

    "Birkaç gün sonra okul komutanı beni çağırıp kemanın parasını ödemek istedi, ama ben kabul etmedim," diyor Ruhi Su. "Çok ağrıma gitmişti, çok üzülmüştüm. Askeri Lise'den ayrılma yolları arıyordum. Aklım fikrim Müzik Öğretmen Okulu'na girmekteydi. Bir gün Ahmet Muhtar Bey, 'Ankara'ya gelebilirsen iyi olur, gelebilir misin?' dediğinde, hiç düşünmeden gelirim dedim."

    Bilinçaltında düşünmüştü bile. Askeri Lise'den kaçacaktı. Kimliği bile müdüriyetteydi. Ama bir arkadaşının iki kimliği vardı. Onu verdi Ruhi'ye. Öteki arkadaşlar yol parasını topladılar. Ve bir akşam elinde bavulu, cebinde sahte kimlik okuldan kaçtığı gibi kendini trende buldu.

    "O zaman trenlerde sıkı kontrol vardı. Tam Polatlı'ya yaklaşırken polisler geldi, her zamanki soruları sordular. Nereden geliyorsun?. Nereye gidiyorsun? Nerede kalacaksın?... Cevaplarımı tutmadılar ki, kimliğimi alıp yarın merkezden alırsın dediler... Ankara'da istasyonda indim. Sırtımda koca bavul, sora sora Ulus'a yürüdüm, oradan Cebeci'ye yürüdüm, Müzik Okulu' nun önüne geldim. Müzik Öğretmen Okulu'nda Ahmet Muhtar Bey'i buldum. Kaçıp geldiğimi söyleyince, bir 'Eyvah!' çekip beni doğru Askeri Liseler Müdürlüğü'ne yolladı. Oraya gidip diplomamı ve kimliğimi isteyecektim. Sırtımdan bavulu indirmeden oraya gittim. Karşıma çıkan ilk yetkiliye durumumu anlatmaya başladım. Yanılmıyorsam masada bir albay oturuyordu. Hikayeyi ta Adana'dan başladım anlatmaya. Başlamamla birlikte gözlerimden yaş boşandı. Bir taraftan anlatıyor, bir taraftan ağlıyordum."

    (Ey okur, Ruhi Su'nun hala çocukluğundayız, niye bunca ayrıntı, deme sakın. Bir insanın ne istediğini çok iyi bilip o uğurdaki amansız çabasının, azminin, var olabilme mücadelesinin ilk adımlarıdır bunlar. Üstelik, Van'dan Ankara'nın Müzik Okulu'na uzanan yol, uzun mu uzun, engebeli bir yoldur. Sabırsızlanma, biz yolun henüz başındayız.)

    Yetkilinin yanıtı şöyle oldu: "Senin gözyaşlarına kanıp peki dersem, herkes Askeri Lise'den kaçar... Sen şimdi İstanbul'a okuluna dön. Oradan bize dilekçeyle başvur."

    Cebinde sahte kimlik, yüreğinde sonsuz bir sevinç ve umutla gittiği yolu yanında iki inzibatla geri döndü o akşam. Ne raylar, ne vagonlar, ne de karanlık, bir gece öncekine benzemiyordu. Onca yıkılmışlığın içinde yine de yoldan ayva alıp okuldaki arkadaşlarına götürmeyi ihmal etmedi. Okulda arkadaşlarından önce nöbetçiyi gördü. Kaçtığı için derhal hapsedildL Orada kaldığı iki gün içinde daha da bilendi. Artık biliyordu. Bir gün mutlaka Müzik Öğretmen Okulu'na girecekti...

    Şimdi, askeri liselere başvuruların çoğaldığı günlerdeyiz.

    "Öksüz Yurdu'ndan gelen çocukları grup grup Gülhane Hastanesi'ne gönderip sağlık muayenesi yaptırıyorlardı. Çürük çıkanları başka okullara yolluyorlardı. Okul komutanına çıkıp beni muayeneye yollamalarını istedim. 'Oğlum sen demir gibisin, bir şeyin yok,' dedi. Ben ısrar edince, 'Peki, git bakalım' , dedi. Herkes Askeri Lise'ye girmek isterken benim böyle Müzik Öğretmen Okulu diye tutturmama şaşıyordu. 'Oğlum ben burada müzik kısmı da açacağım, seni başına şef yaparım,' diye yumuşak sözlerle beni kandırmaya çalışıyordu. Göz muayenesinde bütün harfleri ters ve yanlış okudum. Ama doktorlar öksüzüm diye bana acıyıp sağlamdır diye rapor verdiler. Kulak muayenesine girdim. Oradaki doktora durumumu, isteğimi anlatıp yalvardım, beni çürük çıkarsın diye. İyi adammış, hiç unutmam, 'iltiha-ı uzeniyesinden dolayı mektebe devam edemez' diye rapor verdi."

    Siz, "Çürük çıkan" Ruhi Su'nun sevincini görecektiniz. Ağabeyler, arkadaşlar hemen bir dilekçe yazdı, müzik okuluna girebilmesi için, yine aralarında para toplayacaklardı ki, dilekçeye yanıt geldi:

    "Mektebimize ek bina yapıldığından, yerimiz yok, alamayız."

    Çürüğe çıktığından Halıcıoğlu Askeri Lisesi'yle ilişkisi kesilen Ruhi Su, Adana Öksüz Yurdu'na geri yollanır.

    Lanet olsun!..

    Şu yukardaki satırı ben söyledim, Ruhi Su değil. Peki, o hiç lanet etmedi mi? Öfkeden çıldırmadı mı, kahrolmadı mı? isyan etmedi mi?... Soru değil bütün bunlar. Sormuyorum. Şimdi karşımda her zamanki gibi sakin, kendinden emin, sıcak, hoşgörülü, inançlı, bilinçli gülümseyen yüzüne bakıyorum ve sormuyorum. Yanıtı biliyorum çünkü: Hayır, Ruhi Su öfkeden çıldırmadı, kahrolmadı, lanet etmedi, isyan etmedi. Çünkü bir gün o okula mutlaka gireceğini biliyordu. Adana Lisesi. Parasız yatılıdır Ruhi Su. Oradan Adana Öğretmen Okulu'na, 15 dakikalık teneffüslerde keman çalışıyor. Çünkü nasılsa bir gün Ankara'daki o tek müzik okuluna girecek.

    Batı müziğini ilk o dönemde tanıdı, Adana'da sessiz filmler oynatan sinemada bir de küçük orkestra vardı. Filmdeki sahnelere göre orkestra müzik yapıyordu. Orkestradaki Avusturyalı kemancı Erwin, Adana Öğretmen Okulu'nun keman hocasıydı. Ruhi Su, Klasik Batı Müziği parçalarını ilk ondan öğrenecekti.

    Yaz geldi mi, evi olan evine, evi olmayan Konya'da bir okula yollanıyordu. O, evi olmayanlardandı. Konya'dadır. Ankara Müzik Öğretmen Okulu'nun öksüz öğrencileri de yazın Konya'ya aynı okula gönderilir. "Orada o çocuklar beni dinleyince şaşırdılar, çalmamı çok iyi buldular. Mutlaka Ankara'ya gelmeye bak, dediler."

    Yine arkadaşlar para topladı. Ruhi Su yine Ankara'ya Müzik Öğretmen Okulu'na gitti. Aylardan eylül. Bir ay sonra giriş sınavı var.

    "Ne çalarsın?" diye sordu öğretmenler. Ben de birtakım morsolar (morceau'lar, Fransızca parçalar demek) dedim. O zaman öyle derdik. Konçerto falan çalmıyor musun dediklerinde çok şaşırdım. İlk kez duyuyordum bu sözü. Armoni, müzik imlası sözlerini de... Öğretmenlerden biri sınava hazırlamam için bir konçerto verdi. Vivaldi. Sol majör keman konçertosu. Birinden bir keman ödünç alıp bir otel odasında gece gündüz çalıştım."

    Sınav günü geldi çattı. Girdiği her dersin sınavını başarıyla verdi. Ulvi Cemal Erkin'in "Son sınıfa girerse zorlanır, bir sınıf aşağısına girsin," önerisine tüm öğretmenler katıldı. Ve Ruhi Su Ankara Müzik Öğretmen Okulu'na girdi.

    Oh! En sonunda oldu işte! demeyin sakın. Ve sıkı durun: Sınavı kazanıp okula alındığına ilişkin belgeye bir de not eklenmişti: "Şimdilik gündüzlü, başarılı olursa, yatılı olmak üzere" diye.

    Hasan Ali Yücel, Orta Eğitim Müdürü, Ruhi Su'yu çağırıp, "Gündüzlü nasıl okursun?" diye sordu. "Arkadaşlar yardım edecek" "Arkadaşların yardımıyla olur mu, sen en iyisi Konya'ya git," dedi Hasan Ali.

    Talim Terbiye Dairesi üyesi Kazım Nami Duru (hepsinin hocasıydı) Ruhi Su'yu teselli etti, "Üzülme, masraflarını ben üzerime alıyorum derim. Sen kal," dedi ve onu Çocuk Esirgeme Kurumu'na yolladı.

    Çocuk Esirgeme'de, "Sen her öğlen kabını al gel, bir yemek verelim sana," dediler.

    Müzik Okulu Müdürü Müderris İsmail Hikmet Bey, "Oradaki yemeklerle olmaz, sen gel bizim misafirimiz ol," dedi.

    Bütün bu gel git'leri, dedi demedi'leri duyan Hasan Ali çok kızdı. "Neden bu çocuk hâlâ Konya'ya dönmedi?" diye sordu.

    İsmail Hikmet Bey, "Çocuk hasta, revirde yatıyor," diye idare etti.

    İdare edile edile, birinci yılı başarıyla tamamladı ve yatılı olmaya hak kazandı Ruhi Su. (Okula girdiği yıl, güzel, sade, söylenmesi kolay ve çok sevdiği için Su soyadını almıştı.)

    1935-1936. Ankara'da Riyaseti Cumhur Orkestrası yenilendi. Müzik Öğretmen Okulu'ndan orkestraya seçilen öğrenciler arasında Ruhi Su da vardı. "Ben öğretmen olacağım diye kararlıydım, ama provalara da katılıyordum. Ankara'da konservatuvar kurulduğunda, bizim ülkemizde hiç geçmişi olmadığından, Opera Bölümü'ne kimse girmek istemiyordu. Hindemit, Karl Ebert gibi hocalarımız başlarına vurur, "Niye bunlar opera istemiyor, opera güzel meslek. Sonunda eviniz, arabanız olacak," derlerdi. Sonunda bana da "Siz yine öğretmen olun, ama Opera Bölümü'ne de girin," dediler."

    1936-1942. Ruhi Su konservatuvarın Opera Bölümü'ndedir. Şan hocası Prof. Hay, "Sesinin bazı tonları zayıf çıkmasın istiyorsan, kemanı daha az çalış," dediğinde kemanı daha az çalışamayacağından tümüyle bıraktı. Konservatuvarı bitirince Devlet Operası'na girdi. (1942-1952).

    1945'te Opera Kanunu çıkınca öğretmenliği bırakacaktı. Öğretmen okullarına geçmeden bir geriye dönüş. Müzik Öğretmen Okulu'na girmeden önce evlenmiş, bir oğlu olmuş Ruhi Su'nun: "22 yaşında evlendim. Evet, çok genç. Ama kararımı vermiştim. Madem bir türlü Müzik Okulu'na giremiyorum, öğretmen olacaktım, sevdiğim hanım ebe-hemşireydi. Hayat benim için tamamdı, yolum çizilmişti..." Müzik Öğretmen Okulu'na girdikten iki üç yıl sonra eşi de Ankara'ya gelecek, Ankara Numune Hastanesi'ne girecek, ancak bu evlilik çok sürmeyecekti.

    Opera'da roller de 1952'ye dek birbirini izledi Ruhi Su için. Bastien-Bastienne, Madam Butterfly, Fidelio, Satılmış Nişanlı, Maskeli Balo, Figaro'nun Düğünü.

    "Opera'dan büyük tat alıyordum. Ama türkü söylemekten de geri kalmıyordum. Benim türküleri dinleyen Avusturyalı çalıştırıcımız Markoviç, "İlk defa Türk Müziği'nin bu kadar güzel olduğunu görüyorum," dedikten sonra, o zaman Radyo Müdürü olan Vedat Nedim Tör'e benden söz etmiş. Her gün bir saat radyoda program teklif ettiler. Ben on beş günde bir olsun dedim.

    1943-1945 arasında, iki haftada bir pazar, basbariton Ruhi Su radyoda türkülerimizi söylüyordu.

    "Müzik eğitimim, müzikteki gelişmem, dünyaya bakış açımdaki gelişmemin türkülere eğilmeme çok yararı oldu. Batı'nın lied'leri gibi, bizim türkülerimiz de çeşitli konulardaydı. Her konunun kendine özgü yorumu olduğunu, olması gerektiğini anlıyordum. Klasik Türk Musikisi'nde konu tekti, hep aşktı. Oysa halk türkülere korkusunu, yangınını, sevincini, pireden rahatsız oluşunu, kısaca dışarıya duyurmak istediği ne varsa, hepsini koymuştu... Türküye eğilişim, gördüğüm eğitim sonucu, farklıydı. Hem sesimi kullanıyordum, hem yorumumu. O güne dek türkücünün eğitimi 'şarkı geçmek'ti. Ses formları, bilgi, müzik kültürü yoktu."

    Radyodaki programları sonsuz tutuluyordu. Söylediği türkülerden sonra, hiç görmediği, bilmediği, tanımadığı insanlar telefon ediyor, "Bir çorbamızı içmeye bize gelmez misiniz?" diyorlardı... Kimi çevreler de bunların halk türküleri olduğuna bir türlü inanmak istemiyordu. "Halkın böyle güzel şeyler düşünebileceğini düşünmek istemiyorlardı. Örneğin, Âşık Ali İzzet'in Bir Allahı tanıyalım/Ayrı gayrı bu din nedir/ Senlik benliği nidelim/ Bu kavga, döğüş, kin nedir'i bunlardan biriydi... Sonra söylentiler aldı yürüdü."

    Ve bir gün, 1945'teydi. Mesut Cemil, söylentilerden söz edip, "Ruhiciğim seni harcamayalım, biraz ara verelim," dedi. Ruhi Su, "Ben bu yolda harcanmaya hazırım," dediyse de, Mesut Cemil, "Senin için şöyle şöyle diyorlar," diye diretti ve Radyo'daki görevi bitti Ruhi Su'nun. Ruhi Su'nun biyografisinde, "1952'de elinde olmayan nedenlerle Opera'dan ayrılmak zorunda kaldı" yazılı. Doğrusu bu ya, hem mapusta olup, hem operada aryalar söylemesi elinde değildi.

    1952-1957. Beş yıl tutuklu kaldı. Mapusta nişanlandı, mapusta evlendi, kendi gibi tutuklu olan Sıdıka Hanım'la. O gün bugün eşi olan insanı evliliğin ilk yıllarında haftada on dakika gördü. Tahliye olduklarında eşi Ankara'ya, kendi Konya'nın Çumra kasabasına yollandı. 20 aylık emniyet gözetimi için. Sonra... Sonra işsizlik, iş arama, işsizlik, ayrılıklar, göçmeler, yine söylentiler, yine işsizlik ve hep türküler. (Hiç unutmaz, Çumra'nın o güzelim insanlarını. Fırında çalışan arkadaşları bir gün gelip, "Biz arkadaşlarla düşündük, sizi bir fırına alacağız, fırından çıkan ekmekleri sayın, ayda birkaç yüz lira verebiliriz" demişlerdi.) Sonra, "Karacaoğlan", "Barbaros", "Lale Devri" filmlerinde türkü söyledi. Sonra işsizlik, emniyet gözetimi bittikten sonra Ankara'da yine işsizlik, sonunda eşini çocuğunu alıp (ikinci oğlu olmuştu) İstanbul'a geldi.

    Yıl 1960. Ruhi Su, Taksim Belediye Gazinosu'nda gecesi 100 liradan (büyük para) türkü söylemeye başladı.

    Bu tarihten sonra sürdürecekti kulüplerde türkü söylemeyi. "27 Mayıs Devrimi, o güne dek kulüplere egemen olan yabancı toplulukları engellemiş, gece kulüpleri yerli sanatçılara, yerli orkestralara açılmıştı."

    Bu arada Yapı ve Kredi Bankası'ndan bir teklif alır Ruhi Su. Bu banka her yıl halk oyunları şenlikleri düzenliyordur. Ruhi Su, bu şenliğe katılan tüm ekiplerin müziklerini banda, notaya alacak ve arşiv oluşturacaktır. Çalışmaya başladı. (Ayda bin liraya.) Arşivin tohumlarını attı. Çalışmalar doludizgin ilerliyordu ki, "Bitmeyen Yol" adlı filmde bir türkü söyledi. Hani, "Serdâri halimiz böyle n'olacak/Kısa çöp uzundan hakkın alacak" türküsü. "Dünya" gazetesinin o dönemin fıkra yazarı öyle öfkelenecekti ki türküye, ertesi gün Ruhi Su aleyhine bir kampanya başlatacaktı.

    "Bir süre sonra bankadan bana çok nazik bir biçimde, 'sen artık bütün aletleri, notaları, bandları alıp evinde çalışsan, buraya uğramasan da olur' dediler. Ben de, 'Peki, anladım' deyip oradan ayrıldım," diyor Ruhi Su.

    Şu yukarıdaki gibi sayısız örnek verebiliriz, ama gereği yok. Yaşamı boyunca yılmadı, sesiyle, sazıyla, türküleriyle yaşadı Ruhi Su. "Halkımın bir desteğini gördüğüm için sürdürdüm ve hep bu işle yaşadım. İşimin hiçbir zaman furyası olmadı, ama sevenler ciddi biçimde sevdiler, derinden bağlandılar. Çünkü halk işime ciddiyetle eğildiğimi biliyor, seziyor ve ileriye dönük olanı benimsiyor."

    Genç yaşlardan başlayarak Ruhi Su'nun dünyaya bakış açısı sanatını, sanatçı duyarlılığı da dünyaya bakışını geliştirdi, biçimlendirdi, güçlendirdi. Ve bu süreç içinde kendi deyişiyle "sanatın ölçüleri dışına çıkmadı."

    "Müziğimiz içinde ileriye açık yeni bir ses getirdiğime inanıyorum. Hiç olmazsa, çoksesli batı müziğinin içinde, bize özgü bir üslubun gerekliliğine inandırdım insanları. Yalnız besteciler açısından değil, tüm yorumcular açısından da türkülerimizin, şarkılarımızın Türk toplumuna özgü bir rengi olmalı. Ben sesimle böyle bir kişilik, böyle bir renk getirdiğime inanıyorum... "

    Bugüne dek binlerce türkü derledi Ruhi Su. Bunlardan ancak birkaç yüzünü söyleyebildi. Çünkü onunki bir "sanat işi"ydi. Eğitimle, bilgiyle, kültürle, bilinçle bütünleşmiş bir söyleyişti. Türküleri seçiminde dünyaya bakış açısı önemli bir etken oldu: "Sözü ve ezgisiyle halkı en iyi anlatabilen türküleri aldım. Zaten ilk şimşekleri radyoda bu yüzden çektim ya!... Bunları seslendirirken, halkın söyleyişinden çok yararlandım, ama halkın ağzına öykünmekten, taklitten, özenmekten kaçındım..."

    "Bir şeyler getirmiyor, ileriye doğru bir şey değiştirmiyorsa, yaşıyor sayılmaz bir sanat. Gelenekler bile yaşayanla zenginleşir. Yaptığımız iş, hem halkın özlemlerini gerçekleştirmeli, hem de halkın özlemlerini geliştirmeli."

    Ruhi Su, dört yıldır işini, sanatını plaklarda, kasetlerde sürdürüyor. (Bu konuşmada müziğe, türküye, daha geniş yer ayırmıyorum, çünkü bu konularda ki tüm düşüncelerini plak kapaklarında kendi yazmış, açıklamış.)

    Aşk duygusu içinde söyledi tüm türkülerini, aşk duygusu içinde yaşadı her yaşadığını. "Bu duyguyu hiç yitirmemeli, her yaşta duyabilmeli insan... İnsanı yaşatan, güçlendiren, hayatı sevdiren bir duygu bu…"

    "Hayır, hiçbir zaman yaşlılığı duymadım. Ancak bazı organIarın işlevleri güçleşti. Ağırlaştım. Günlük yaşamda değil, örneğin saz çalarken: Parmaklarıma istediğim ritmi, hareketi verememek gibi. Bunlar bana yaşlılığı anımsattı... "

    Birkaç ay önce parmaklarında bir ağırlaşma duydu Ruhi Su. Uzun çabalar sonucu teşhis konuldu. (Saz çalmasaydı, parmakları onca duyarlı olmasaydı, bunca erken devresinde asla konulamayacak bir teşhis): Parkinson hastalığı. Şimdi gerekli ilacı alıyor. Hastalığın ilerlemesi önlendi ve sağlığına kavuştu. "Şimdi mutluyum. Saz çalabiliyorum. İşimi yapmak konusunda yeniden umutlara düştüm," diyor.

    (Nerdeyse beş saattir hiç aralıksız o anlatıyor ve hiçbir yorgunluk izi yok.)

    "Demin anlattıklarımı kimselere anlatmadım. Öksüz olduğumu çok kimseye söyleyemedim. Toplumumuzda hâlâ aşiret anlayışı var. İlk iş 'Kimlerdensiniz?' derler. Kendini yetiştirmiş olmanın önemi hâlâ anlaşılamadı... "

    Bu sözleri, tam ayrılmak üzereyken söyledi Ruhi Su!

    İçimden kahkahalarla gülmek geliyor: Ruhi Su öksüz öyle mi!... Hadi canım siz de, alay mı ediyorsunuz!.. Hiç mi türküsünü dinlemediniz, şu Anadolu topraklarında yaşayan anasının, babasının, kardeşlerinin halkının sesini hiç mi duymadınız!..

    Bundan sonra, "Ruhi Su kimlerdendir?" diye soran bir "aşiret reisiyle" karşılaşırsanız, siz siz olun, "Hayatı ve insanları kucaklayanlardandır," deyin.


    Konuşan: Zeynep Oral (Milliyet Sanat Dergisi, 1 Mayıs 1984)
    Konuşmalar s.173-184 (Adam Yayınları, Birinci Basım: Eylül 1985)

    https://www.youtube.com/watch?v=RIXjhcsFkOQ
  • Şu an oturup klasik müzik eşliğinde kitap okuyasım var ama önümde beni bekleyen uzun bir vize haftası var 😒
    Kendimi bu kadar mutsuz ve sıkılmış hissetmem doğal mı anlayamıyorum 🙄
  • TURUNCU

    Soğuk bir kış gecesiydi. Doğa; yeni yılı beklemiş gibi biriktirdiği en sert ve soğuk rüzgarını üzerimize fırlatıyor, dişlerimizin gıcırdamasına yetecek kadar donuk bir hava dağıtıyordu. Rüzgarın uğuldayışı boşlukta süzülüp aceleyle yüzümü yalayarak geçiyor ve sırasını sonraki hava akımına bırakıyordu. Oldum olası bu sert ve kuru havadan nefret etmişimdir, yazın kuru sıcağını sevmediğim gibi.
    Tam da böyle bir gecede ellerim cebimde, başım önümde dar sokakların kendine has sessizliği arasından hızla yürürken, havada ayakkabımın yere çarpan sesi, köpeklerin uzaktan duyulan havlama sesleriyle karışıyordu. "Bu köpekler de son zamanlar da çok çoğaldı. Bu soğukta dışarda nasıl durabiliyorlar. Donmamalarına hayret ediyorum. Karınlarını nasıl doyurdukları ise tam bir muamma." diye içimden geçirdim. Soğuktan en az zarar görecek pozisyonu alıp ilerlerken eve ne kadar mesafe kaldığını hesaplıyordum. Ve bu son sokağı da geçip eve yetişiyorum. Merdiveni basamaklayarak bir üst kata tırmanıyorum. Anahtarı alıp kapıyı açıyorum. Tam içeri girecekken gözüme küçücük bir kedi ilişti.

    Küçük, kırmızı ama yer yer sarı çıkan tüyleri onu turuncu gösteriyordu. Minicik henüz iki haftası olmuştu. Boyu yeni doğan bir kedinin iki katı kadarıydı. O an yanından geçen sıradan bir insan onu görseydi kalbinin yumuşamış haliyle şu cümleyi kafasından geçirirdi: Ne kadar pıtırcık bir kedi bu tam da onu besleyip sevebileceğim bir kedicik. Onu hemen bir yerde kıstırıp kandırarak yakalamalıyım. Ama annem izin verir mi hayır muhtemelen vermez ama ben onu ikna etmeyi bilirim.
    -Pisi pisii gelsene buraya pışş pışş heeyy nereye gidiyorsun?
    Ne kadar da hırçın bir kedi bu böyle.

    O an kediciğin, karşısındakini gördüğünde verdiği tepki fotoğraflanabilseydi, şunlar kareye hapsedilebilirdi: sıçrarcasına korkup turuncu tüyleri diken diken olan ve tedirgin gözleri nereye kaçacağını araştırırcasına sağ tarafına bakan kırmızıya özenen bir küçük baş. Dört ayağının uçlarına basıp sırtı esnemiş gibi kalkan bir kedi.

    Ama korkunun getirdiği bir hesap karışıklığıyla duvara doğru koşup kafasını sertçe duvara çarptı. Hiçbirşey olmamış gibi açık olan kapıdan içeri doğru kaçıp gözden kayboldu. Şüphesiz ki kafası acımıştı ama tabiki bunun acısını çekmeye ne vakti ne fırsatı vardı. Bu davranışı, asalak bir insanın kaldırımda dalgınca yürürken tümseğe takılıp sendeleyerek hiçbir şey olmamış gibi yolunda yürümesine benziyordu. Kedilerin, insanların duygularını okuyabildiğini duymuştum, belki de onu yakalayacağımı anladığı için kaçtı. Ya da annesi, insanları iyi tanımış olmalı ki bu yaratıklara güvenilemeyeceğini yavrusuna da tembihlemiş olmalı. İki ihtimalde de kaçmakta haksız sayılmazdı.

    Peşinden içeri daldım dolabın altına, odalara ve balkona baktım yok. Nereye gidebilir bu yaramaz. Banyoya girdim.
    Hahh! burdasın demek. Hemen banyonun kapısını kilitledim. Ellerimi ovuşturup iştahla onu yakalamaya koyuldum. Eğilip iki kolumu açarak bir hamlede bulundum ama son anda elimden kaçırdım. Öyle yaramaz ve yabani ki duvara tırmanıyor resmen. Kare duvarın etrafında dört dönüyor oraya buraya çarpıyordu. Öyle korkup mücadele ediyor ki onu yakalama şevkimi kabartıyor. Bir kaç kovalamacanın ardından sonunda yakaladım turuncuyu. Kapıyı açıp dışarı çıktım. Ama o mu beni yakaladı ben mi onu, anlaması zor bir görüntü vardı. Durmadan çırpınıp kıvranıyor bağırıp çağrıyordu. Küçük ağzıyla parmağıma dişlerini geçirdi. Elimi tırmıklayıp çizikler atmasıyla yere fırlattım onu. Dışarı kaçıp gözden kayboldu. Turuncunun tartaklamasına uğramıştım elim yara bere içinde kaldı.
    - Bunlara ne iyilik yarar ne bişey bu ne böyle canavar mı kedi mi... Zincirlemek lazım bu yaratıkları!
    Girdiği yer, koridora açılan kapının hemen yanındaki asansör boşluğuydu. Zemini sağlam bir tahtayla kaplı, önünde pembemsi kirli mi kirli bir perde vardı. Bu perde; üstten bir iple uçtan uca perdenin içinden çekilip duvara çivilerle asılmıştı.
    Perdeyi elimle çekip baktım ama içerisi bir yığın eski püskü eşyaların atıldığı dağınık bir hırdavatçı yeri gibiydi. Kısacası insanın ruhu gibi dağınık ve karmaşıktı.
    Bu durumda kedi yüzlerce küçük, karanlık ve ulaşılması karmaşık delikten birine girmiş olmalıydı. Gözlerimle onu ararken isteğimin yarısı ona sahip olmaktan vazgeçmiş gibiydi. Ama hırçınlığına rağmen hala sempatik bir kedi.

    O esnada annesi merdivenden yukarı çıkıyordu beni görünce durdu. Bir kötülük sezmiş olacak ki üzerime diktiği gözleriyle donakalmış bekliyordu. "Hayırdır ne yapıyorsun? Bir rahat bırakmadınız bizi." der gibiydi. Bir an ortada bir kabahatin olduğunu ama bunu benim mi onun mu işlediği ayrımına varamadım. Bakışlarında; üzerime atlayıp beni parçalara ayırmak isteyen bir cesaret, aynı zamanda da bir kıpırdanışımla korkup kaçacak bir tedirginlik vardı. Ben kıpırdamadım. O da kaçmadı. Bir müddet bakıştık. Ben dönüp içeri girdim. O asansör boşluğuna.

    Kapıyı açıp içeri girince Vedat belirdi karşımda. Çatık kaşları ve simsiyah gözleri her zamanki gibi yüzünde ciddi bir iz bırakıyordu. Hali ve tavrı da sürekli öyledir, en basit bir işte bile bu katillere özgü bakışları ondan vazgeçmezdi. Ortanın üzerinde, uzun sayılabilecek bir boydadır.
    Kararları sürekli kesindir, kolay kolay tereddüt etmeyen, heyecanlanmayan...
    -Ne yapıyorsun? Dedi umursamadan mutfağa doğru giderken. Arkasına dönüp ne işler çeviriyorsun yine der gibi bir bakış fırlattı.
    + Hiç... Kedi. Dedim ve odaya geçip sobanın yanına kuruldum. O da arkamdan içeri girdi. Koltuğa oturup önünde sehpada duran meyveleri elindeki bıçakla soyarken,
    - Ne kedisi? Dedi. İlgisiz bir tavırla da olsa belli ki konuşmak istiyordu. Bense yerde oturmuş üşümüş ayaklarımı ısıtıyordum. Aynı zamanda kumandayı bulmaya çalışıyordum.

    +Kumanda nerde? Kedi mi? Yakalamaya çalıştım elimden kaçtı. Bana da soy bir tane.
    -Yahu kediyi yakalayıp ne yapacaktın sanki.
    +Uzatsana bir tane, dedim. Sonra kalkıp kendim alırken, hiç yakalınılacak gibi değildi zaten baksana dedim, elimi göstererek.
    - Çizmiş seni iyice, dedi ve dişlerini göstermek istiyormuş gibi ağzını yayarak güldü. Portakalın yarısını ağzıma attım. Karşısındaki koltuğa geçip oturdum.
    -Nankör kediler! Hiç sevmem. Dedi kaşlarını çatıp yüzüne ciddi bir hava vererek. Değer, kıymet bilmezler. Köpek olsa hadi neyse. Benim kangal'ı hatırlamıyor musun? Nereye gitsem peşimden geliyordu.
    - Hatırlamaz mıyım. Ağzını açıp dilini dışarıya sarkıtarak salyalarını akıtmasını unutur muyum hiç. İğrenç! Nefret ediyorum köpeklerden. Dedim tv kanallarını değiştirip umursamadan.
    +Sen ne anlarsın hayvanlardan. Bir kere köpekler sadakatin kitabını yazmış. Sen ne diyorsun? Bir ıslığımla yanımda biter, bir işaretimle ölüme giderdi. Dedi ve dudaklarına eğri bir gülümseme kattı.
    - Sadakat denemez ona düpedüz köle ruhluluk o. Kişiliksiz, gurursuz hayvanlar. Kediler daha sempatik. Umursamaz ve biraz da nihilist bir hava var kedilerde.
    +Yeni bir kangal alıp üzerine salmazsam! Görürsün sen! Dedi gayet ciddi bir edayla.
    --Hayvanseverlik değil senin kardeşim kendini koruma içgüdüsü. Dedim gülerek.
    Sonra birden, şuraya bak yahu! 20 tane kanal var birinde bir bok yok. Deyip çıktım odadan. Elimi yıkadım. İçeri geçecekken,
    --Oğlum! Dışarda kar mı yağıyor baksana, diye seslendi annem.
    Annem 60'ına merdiven dayamış orta boylu klasik ev kadınları gibi geleneksel giyinen, ev işlerini yapmadan duramayan oldukça çalışkan ve orta göbekli şişmanca bir insan.
    Temizlik konusunda oldukça titizdir.
    Sırf zevk için tüm halıları dama serip yıkamışlığı var. Babamın tabiriyle 'köstebek gibi çaışkan maşallah'. Güler yüzlüdür de ama eski bir alışkanlık olsa gerek, sessiz sessiz ve elini ağzına siper ederek güler. Güldüğünü çoğu kez göbeğinin sallanışından anlarız. Tasarruf konusunda da dünyada eşine az rastlanılır bir insan. Hiç bir şeyi israf etmez, ettirmez.
    Hayvanları da sever ama uzaktan.

    Pencereye yaklaşıp buğulanan camı elimle silerek dışarı bakıyorum. Pencereyi açıp elimle yokluyorum. "Yok değilmiş. Yağmur da değil kararsız bir kar sanki. Karın beyazına hasret kaldık be!"
    - Yağmaz oğlum yağmaz. Yağar mı hiç? Burdaki insanlar çok bozuldu herkes faiz yapıyor, kul hakkına giriyor. Kerkenez doluşmuş bura...
    -Ne alakası var anne ya! O zaman çok kar yağan yerler iyi insanlarla mı dolu?
    + E onlar da güneşli günlere hasret oğlum. Dedi. Sessizlik.
    -Sen o bulaşıkları niye elde yıkıyon? Dedim. Cevap yok.
    -Yiyecek bir şey yok mu kediye verecem.
    Buzdolabını açıp,
    +Vallahi bunlar var al, dedi. Makarnayı göstererek.
    -Yer mi ki bunu?
    +Yer yer. Geçen verdiydim yemiş hepsini. Açsa yer. Al. Hava da soğuk zavallılar...
    -Yakalayamadım tutabilsem içerde beslerim.
    +Annesinin sütünü içiyor küçük daha.
    -Ne sütü ya baksana elime, diyerek yemeği alıp malikanelerine götürüp bırakırken, aklımda yapmam gereken bir şey varmış gibi duraklayıp bekledim, ama neydi? Az önce aklımdaydı diye söyleniyordum.Hep öyle olur zaten! Bir şeyi hatırlamak isterken; bir dalganın kumu aşındırıp tekrar geri çekilmesi gibi, aklımıza gelen o şey de birden kaybolur. Böyle dalmışken kapı kapandı. Kapıyı vurdum. Vedat açtı.
    -Kapatma açık kalsın, dedim.
    +İçerisi zaten soğuk. Ne yapıyorsun burada?
    -Kediye birşeyler verdim. Hahh! Gelsene bak şuraya kedi için bir şey kuralım ısınması için. Etrafa göz gezdirmeye başladık. Bir süre sonra vedat damdan seslendi. Çıktım.
    +Bak bu çekmece nasıl? dedi. 5 6 yavru kedinin sığabileceği eskimiş plastik bir çekmeceydi.
    -Tamam. İyi fikir aferin. Sen bırak bana hallederim, deyip çekmecenin içine birkaç bez parçasıyla kamufle ettim. En azından bezin altına yatabilir. Yemeği de içine bırakıp bıraktım oraya. "Bu turuncuyu bir müddet idare eder heralde."
    İçeriye biricik, sıcacık odamın köşesine kıvrılıp tembelliğin tadını çıkara çıkara saatlerce uzanıp telefonumla vakit öldürdüm. Şüphesiz ki kıyasıya hak etmiştim bunu!
    Geç saatlerde kalkıp asansöre baktım. Plan tutmuş. Yavru kedimiz yemeğini yemiş, çekmecenin içine kıvrılmış, annesine sımsıkı sarılmış uyuyor. Annesi beni görünce hafif başını kaldırdı. Hiç de rahatımı bozamam der gibi bir hali vardı. Demek ben de bir şeyleri değiştirebiliyordum. Onları baş başa bırakıp keyifle içeri döndüm. Telefonuma sarıldım.
    Ertesi gün öğlen, yemeğini götürmek için perdeyi araladım. Turuncu, beni görünce eskisi gibi irkilmedi ama bana hala güvenmediğini gösterir gibi küçük bedeniyle evinin duvarından atlayıp arka tarafa doğru gitti.
    Hemingway, ”Kedinin duygusal dürüstlüğü tamdır. İnsanlar çeşitli nedenlerden duygularını saklayabilirler ama bir kedi asla.” derdi ve sanırım haklıydı da.
    Yemeğini yuvasına bırakırken: "Yaramaz kedi amma da nazlısın." dedim. Sonra da neyse en azından eskisi gibi hırçın değil, yumuşamış. Seni arkadaş olmamıza ikna etmeme az kaldı, diye kafamdan geçirdim.
    Ama bu düşüncemde pek samimi olmayacam ki sonraki güne kadar hiç aklıma gelmemişti. Tamamen unutmuştum onu. Sabah uyanıp yüzümü yıkamaya çıktım. "Bugün de çok soğuk, bitmedi arkadaş bu evin soğukluğu." diye içimden geçirip odaya girdim. İçimde bir işi yarım bırakmışım gibi bir his dolaşıyordu. Bu, iştahımı kaçırdı ve kahvaltıdan keyif almadım. Bir iç sıkıntısının getirdiği huzursuzluk içimde belirdi. Neyden kaynaklandığını bilmediğim bu sıkıntı ruhuma öyle yapışmıştı ki, tıpkı arsız bir çocuğun benimle gezintiye çıkmak istemesi gibi peşimi bırakmadan dolaşıyordu. Neydi bu? Havanın soğuk olması mıydı? Hayır. "Evet! dün... dün çok soğuktu bir şey olmuş olmasın Turuncu'ya düşüncesi yanıp söndü aklımda. Asansör boşluğuna doğru yürürken; içimdeki korkuyu ciddiye almak istemiyormuş gibi, "yok canım ne olacak" diye söylene söylene perdeyi hızlıca çekip gözlerimi aşağı doğru kaydırarak baktım. Bakakaldım. Hareketsizce yatıyordu. Bir an inşallah uyuyordur diye düşündüm ama ona doğru eğildiğim her santim bu düşünce varlığını yitiriyordu. Korkunç bir görüntü vardı. Bir süre kıpırdayamayıp gözlerimi ayıramadan ona baktım. Afallamıştım. Uzun süre hissedilen bir şok etkisi yaşadım. Aklımda; bu nasıl oldu, ne zaman, bu kadar erken... benim yüzümden... Neden?.. Düşünceleri birbirini kovaladı. Bu şoktan kurtulmak ister gibi içimi çekip elimi yüzümde gezdirerek kendime gelmeye çalıştım. Çekmeceyi yavaşça kendime doğru çekip iyice yaklaşarak baktım. Gözlerime inanamıyordum. Kaskatı kesilmiş. Ağzı açılmış. Gözlerinin yarısı açık, incecik, ezilmiş, zemine yapışmış gibi duran hareketsiz bir beden... Çok bitkin görünüyordu, çırpınmış ama kimsenin yardımını alamamış gibi bir hali vardı. Uyuyakalınca da kuru soğuğun acımasızlığı küçük ruhunu bedeninden söküp almış. Donmuş, soğuktan donakalmış. Küçücük daha. Ama o artık ölmüş. Ölümün katı gerçekliği yüzüme bir tokat gibi çarpmıştı. Yapacak hiçbir şey yok. Ölmüş. Telafisi yok. Hiçbir şeyin faydası yok.
    Birden yarı açık gözleri yüzüme bakarak zorla da olsa şunları mırldandı: "Beni bu koskoca dünyanıza sığdıramadınız. Ağır geldim size değil mi? Bana bakamadınız sahip çıkamadınız. Halbuki ben vicdanınızı sınamak için gönderilmiştim. Kaldınız sınavdan hadi hoşçakalın." dedi ve son nefesini verip gözlerini kapattı.
    Evet. Ona daha iyi bakabilirdim. Daha iyi bir yer yapabilirdim. İçeri alabilirdim onu. Ama bu pişmanlıkların faydası yok. Sanki bir rezilliğin tadının, iştahımı kaçırması gibi bir boş vermişlik duygusuyla kaplandı içim. Önümde yok olmuş, beni insanlığın vurdumduymazlığı ile baş başa bırakan ölü bir kedinin gerçekliği vardı. Demek ben içerde ayağımın üşümesine mızmızlanırken bu kedi burda yaşam mücadelesi veriyordu düşüncesi zihnimin karanlık bir köşesini aydınlattı.
    Bir hortumun etrafında kızgınca dönerken çevresindekileri kendine çektiği gibi vicdanımın gücüne kapılıp kendimi bu azabın kollarına bırakarak keskin bir kararla alçak olduğuma karar verdim. Hep başkalarını eleştirirdim. Ama insan başkasını eleştireceğine önce kendi içindeki vahşi bencilliği boğup öldürmeli değil mi?

    Pişmanlığımla baş başa kalmıştım. Ama insan öyle bir mahlukat ki bunu da unutur. Bir kedinin değerli insan hayatı içindeki önemi ne kadar olabilir ki hem de ölü bir kedinin. Bu pişmanlığın doğurduğu öfkenin acısı ne kadar sürebilir? Tekrar tekrar hatırlanarak bu anıya duyulan öfkenin keskinliği zamanla körelecek ve zihinde oluşturduğu etki yavaş yavaş kaybolacaktır. Aynı acının başta yarattığı etki bu süreçle zayıflaşır. Tıpkı suya atılan küçük bir taşın su yüzeyinde oluşturduğu dalga hareketlerinin büyümesiyle yarattığı etki ve git gide yüzeye dağılarak yok olması gibi. Bir insanın yardımseverlik duygusunun yok olması gibi... Turuncu bir kedinin yok olması gibi...

    - The End -
    _ Directed By _
    _ Selman Olcasöz _


    - Tamamen Kurgusaldır -


    “Bir milletin büyüklüğü ve ahlaki gelişimi, hayvanlara olan davranış biçimi ile değerlendirilir.”

    - Mahatma Gandhi -
  • 448 syf.
    ·16 günde·Beğendi·8/10
    Klasik bir aşk hikayesinin farklı ve sürükleyici anlatımı. Kitap için klasik bir aşk dememe rağmen kitap içinde inanılmaz bir hayalgücü ve özgüllük taşıyor.Gabriel Garcia bu aşk hikayesini en derin tasniflerle ve deneyim kokan psikolojik tahlilerle birlikte hiç olmadığı kadar gerçekçi ve yaşanılmış kılmış .
    Kitapta bence tartışmaya en açık konu aşkın anlamı ve varlığı üzerine karakterlerin ( yazarın) düşünceleri.Kitap ilk bakışta aşkı sekse ve zevklere dayandırıyormuş gibi gelebilir ama olaylar ve karakterlerin davranışları dikkatli incelendiğinde olayların ve davranışların aslında daha farklı bir aşk betimlemesi üzerine olduğunu görürüz.
    Sonuç olarak bu kitap okuduğum ilk Gabriel Garcia kitabı ve genel olarak beğendim . Yazarın daha ünlü olan "Yüzyıllık Yalnızlık" ve "Kırmızı Pazartesi " kitaplarına başlamayı düşünüyorum.
    Puanım : Sınav haftası bile okurum.(öyle de yaptım)
  • Mayis ayında ilk bir hafta klasik maratonu yapmayı düşünüyorum...Bir haftada 10 kitap okumayı hedefledim.

    Bunlar;
    1-(Savaş Sanatı)-Sun tzu -43 sayfa
    2-(Bir idam mahkumunun son günü)-victor hugo-77sayfa
    3-(Doktor Ox'un Deneyi)-Jules Verne-90sayfa
    4-(Amok koşucusu)-stefan zweig-60sayfa
    5-(Korku)-stefan zweig-70sayfa
    6-(Santranç)-stefan zweig-83sayfa
    7-(Ay ışığı sokağı)-stefan zweig-74sayfa
    8-(Yakici sır)-stefan zweig-88sayfa
    9-(Gömulu şamdan)-stefan zweig-110sayfa
    10-(Claude'un itirafları)-Emile zola-232sayfa

    Bakalım hedefime ulaşacak miyim....
  • MERHABA
    Merhaba sayın okurlarım, merhaba sevgili okumazlarım, sevenlerim, sevmeyenlerim, can yoldaşlarım, can düşmanlarım, merhaba!
    Sayın bayanlar, baylar merhaba! Sayın olmayan bayanlar baylar, sizlere de merhaba!..
    Bindiği dalı kesenler, öksürüğe göre esenler, çabuk kırılıp küsenler, merhaba! Nerdesin, bir şu dağın ardında kalan umudum, merhaba!
    Baş tacı edilen hazret-i kuyruk, merhaba! Yaban iti bay buyruk, merhaba!
    Atı alıp Üsküdar’ı geçen, kan tükürüp kızılcık şurubu içtim diyen, kendi yağıyla kavrulanlar, el kapılarında savrulanlar, merhaba! Merhaba bal börek, merhaba zehir zemberek!...
    Üçler,yediler,kırklar,cini şeytanı,iti uğursuzu,şeytana pabucu ters giydireni, kıçında altın kaçıran hac yolcusu,pörsük memelerine yavrusu için süt gelsin diye memelerini mıncıklatan ey yurdumun mübarek orospusu,merhaba!
    Babıâli salhanesinde birbirlerini boğazlayıp yiyen kurt kalemli uğraşdaşlarım, merhaba! Gözünü budaktan, sözünü efendiden uşaktan esirgemeyenler, aldatan kaltabanlar, aldanan daltabanlar, merhaba! batı kafalıdoğu gövdeli, doğu kafalı-batı gövdeli, 1961 modeli yerli pan’lar, aralarındaki sandalye dalaşmalarını halka yurtseverlik, özgürlük savaşı diye gösteren politika cambazları, ey tükürdüğünü yalayan, ey her kapıyı açan yalan dolan, merhaba!
    Konuşurken mangalda kül bırakmayanlar, halka talkın verip kendileri salkım yutanlar, dönme dolaplar, çarkıfelekler, rüzgârgülü, sayın dönek, bay fırıldak, yüksek sosyete, alçak sosyete, orta yerde iki arada bir derede kalanlar, ilericiler, gericiler, övüngenler, sürüngenler, ben demiştimciler, neme gerekirciler, hepinize merhaba! Ağızdan dolma, kulaktan kapma, yarım yamalak, üstünkörü, kara aydın, çeyrek aydın, saray soytarısı, merhaba!
    Düşükler, kalkıklar, düşecekler, düşecekleri yere tırmananlar, merhaba!
    Aslanın ağzındaki ekmek, kendinden başkalarına yarayan emek, Zemzem’den çok daha kutsal alın teri, göz nuru, gözümün nuru, caanım efendim, merhaba!
    Ağzına bir parmak bal çalınanlar, bal tutup parmak yalayanlar,halkı uyutan tatlı sesli yem borusu,eğrisi,doğrusu,yakın geleceğimiz çıkmaz ayın son çarşambası,ey geç olsun da güç olmasın,ey şahane tembellik,altı ayda çıkan temiz iş,bugün git yarın gel,ey tek nalımız,bulunacak üç nalla bir atımız,kahrolanlar,kahredenler,merhaba!
    Tatlı dille söyleşeceklerim, diş dişe ,göz göze dövüşeceklerim,canlarım,ciğerlerim,merhaba!
    Yiğitlikte gemi aslanı, ödleklikte tarla sıçanı, kahpelikte eşi olmayan, düşmüşe tekme vuran, kalkmışa el pençe duran, gidene ağam diyen, gelene paşam diyen, bugün dünden âlâsın, evet efendim sepet efendim, ne buyrulur efendim, patlıcanın değil efendim, efendinin dalkavuğu, yiğitliğin harman olduğu yerden çıkanlar, kahpeliğin yasa olduğu yerlerde bitenler, merhaba!
    Ey kutsal zamazingo, günlük işimiz fasafiso, ey alavere dalavere, ey klasik politikamız idare-i maslahat, son baskı fiskos gazetesi, kuyruğa kul köle olan, buyruğa yatıp yuvarlanan düşüncesi sahibinin sesi, düşüp takkesi keli görünen, halk deyip halk cebinde eli görünen, merhaba!...
    Ali’nin başından Veli’nin başına, Veli’nin başından Ali’nin başına geçirilen külah, tek sigortamız maşallah, tek umudumuz “iyi olur inşallah”, merhaba!
    Alicengiz oyunu, politikamız köşe kapmaca oyunu, ilkeniz körebe oyunu, toplumsal adalet uzun eşek oyunu, hayatımız birdirbir oyunu, “alttan verir samanı üstten çıkar dumanı, çattı pattı kaç çattı” hesabımız işte bu, merhaba evdeki hesabı çarşıya uymayanlar, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olanlar,gönderildikleri yabancı ülkelerde unutulan inceleme heyetleri,dokuz köyden kovulup onuncu köyü arayan yoldaşlarım,merhaba! Merhaba ulan körkadı,anamızı belleyen körkadı,merhaba!
    Odun iskelesi müdürü, gusülhane mandalı, apteshane ibriği, merhaba!
    Armudun sapı var, üzümün çöpü var, estekti köstekti, yan yattı çamura battı, çeri var çöpü var, korkaklığımıza, hayınlığımıza, uydurduğumuz pis bahaneler, merhaba!
    Balıklar , batıp yan giden balıklar,kavağa çıkan balıklar,bize gülen balıklar,baştan kokan balıklar,kokusu kuyruğa gelmiş balıklar,dar zamanında yoksula imdat gelen derya kuzusu palamut, iktidarları desteklemek için karaya vuran torik,merhaba!
    Müzik aletimiz gümüş zurna,tek eksiğimiz leğen örtüsü,en iyi anlayışımız mangal tahtası,zavallı bayram haftası,başımızdaki fesleğen,ey olmayan ayranımız içmeye,atla giden çeşmeye,merhaba!
    Ayaklarını yorganlarına göre kısaltanlar,yorganlarını ayaklarına göre uzatanlar, sosyetenin sokak sürtüğü, yüreğimizi ağzımıza getiren lodos üfürüğü,ey büyüklerin kerametli tükürüğü , merhaba!
    Atı alıp Üsküdar’ı geçen, parayı verip düdüğü çalan, arabasını dağdan aşıran, düz ovada yolunu şaşıran, merhaba! Dişini sıkan, kemeri kısan dar gelirli, merhaba! Ey enseler, ey gerdanlar, ey ölçüyü kaçıran göbekler, ey hesabı şaşıran bol gelirliler, merhaba!
    Sırça köşkte oturup komşusuna taş atanlar, on parmağında on karalar, fildişi kulelerinde tüneyen papağanlar, ey kafeste çitleyen dut yemiş bülbüller, teker kırıldıktan sonra yol gösterenler, vakitsiz öttü diye başı kesilen horozlar, suyunu kirletti diye kurdun yediği kuzu uyan artık heeey Üsküdar’da sabah oldu, merhaba!
    Eli işte gözü oynaşta olan,burnu kaf dağında olan, ey zümrütüanka, ey şahmeran, merhaba! Yüzyıllardan beri bitürlü dolduramadığımız incir çekirdeği,tadına doyamadığımız keçiboynuzu,dam üstündeki saksağan, merhaba!
    Gözümün üstünde kaşın var dedirtmeyenler, güneşe karşı işetmeyenler, üstü bıyık altı sakal diye tükürtmeyenler, iki ucuyla ortası pis değnekler, Mersin’e diye tersine gidenler, el dokunmayan zülfiyar, merhaba!
    Kokup bulaşmayan tavşan tersi, etliyle sütlüye karışmayan biçimsel demokrasi teresi, suya sabuna dokunmayan elin pisi, uyuntular, mıymıntılar, sünepeler, süprüntüler, iyiler, kötüler, hem iyi hem kötüler, kısaca bizler, harman olduğumuz kişiler, merhaba!
    Merhaba yoksulum, merhaba mahalle mantarı milyonerler, nerdesin ey sağduyu, sesimi duyar mısın ey özgürlük, merhaba!
    Merhaba verilip de tutulmayan sözler, merhaba doymayan gözler, merhaba dolmayan göbekler, iskemleler, işkembeler, ey özgürlük, merhaba!
    Yurdumun ağaçsız toprakları,topraksız ağaçları,insansız topraklarım,topraksız insanlarım,gözyaşlarım,bu ağrılı yğrek,bu sızılı baş,kanımı yakan ataş,merhaba!
    İçimdeki özlem,yüreğimi dağlayan bu acı gözlem… Merhaba! Merhaba bize gülen balıklar, akıl veren alıklar, merhaba!
    Kardaşlarım ,bacılarım,emmilerim yiğenlerim,koç yiğitim,uyuz itim,sağı sayrısı, yok sözümün ayrısı, hepinize merhaba!
    Merhaba özgürlük savaşında yaralanıp yitenler, merhaba bu yolda dökülüp bitenler, merhaba!
    Merhaba söylenememiş en güzel söz, merhaba güzel yarınlar, merhaba gelecek aydınlar, merhaba!..
    İşte girdik alana, selam verdik dört yana, sözümüz anlayana: Merhabalar, merhaba!...
    (Tanin, 1 Mart 1961)