• 158 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Sokağa çıkıyoruz; bir yerlere yetişmek için ya da keyfimizden yürüyoruz, koşuyoruz, etrafımıza bakıyor muyuz? Sağımızda, solumuzda neler olup bitiyor, biliyor muyuz? Umurumuzda mı?

    Kadıköy’de bizim için sıradan bir gün, yürüyoruz, bir yerlere oturacağız, ama hala yürüyoruz, hava güzel, güneş ışıl ışıl, yürümeye devam ediyoruz, “Açım abi” sesi geldi, önümüzde bir çift, baktılar ve devam ettiler, “çocuklarım da aç abi” diye devam etti ses, kafamı çevirdim, 35-40 yaşlarında, kıyafetler paramparça, bir elinde ufak bir kız, yanında bir çocuk daha, haykırıyor ama son raddeye gelmiş, gözlerden yaş akıyor, “açım” diyor, aç! Durdum, elimi cebime attım, bakmadım, avucuna bıraktım, soluğum kesildi, ettiği teşekkür boğazımda düğümlendi, tek diyebileceğim afiyet olsun, tekrar bir teşekkür, hiç önemli değil, afiyet olsun. Sorgulamadık, tekrar konuşmadık, acaba demedik, içimizi deldi geçti “açım” demesi, insan sorgular mı bunu? Önümüzdeki çift sorguladı, biz sorgulamadık. Tekrar konuşmadık, konusunu açmadık, sadece karnı aç olan birisine basit bir iyilik yaptık, çünkü ben istediğim zaman yemek yiyebiliyorum, istediğim zaman istediğim şeyi yapabiliyorum, evet bunu sağlamış olan benim, ama o insanın başına neler gelmiş bunu bilemezsin, herkes o insana sırt çevirirse ne yapacak onu da bilemezsin.

    Yapılan iyilik anlatılır mı? Hayır, ilk defa size anlattım. Çünkü Knut Hamsun’un Açlık’ı beni kahretti, çevirisini beğenmesem bile her anını yaşattı, her anını hissettirdi. Okurken hikayeler yazdım kafamda, kendimi koydum onun yerine, her şeyi deneyip en son el açmak var ya, insanı bitirir, kolay değildir öyle “AÇIM” demek, kolay değildir insanlardan bir şey istemek. Yolda yürüyen insanı durdurup anket bile yapamazsın, zordur onu durdurup soru sormak. Bir de aç kaldığında AÇIM demek ne kadar zordur bilir misin, ben bilmem, çünkü aç kalmadım. Kaldığım tek açlık bir yemeği sevmemişimdir, inat etmişimdir, annem de kıyamayıp en fazla ekmek arası bir şey yapmıştır. Aç kalmışımdır ama keyfidir, gerçek açlık değildir.

    Evsiz yurtsuz kalmadım ki, sokakta kalmanın ne olduğunu bileyim. Benimkisi keyiftendir, sabahlamışızdır sokaklarda, ama keyiftendir, bilemem bankta yatanın neler çektiğini, bilemem ki apartman boşluğunda kıvrılmış yatanın çektiği acıyı, ben bilemem bunları çünkü sabahladığım günün devamında evime giderim, bir şeyler yemeye giderim, yine keyfi yani, ben ne bilirim ki? Bilmem…

    Ama insana insan gibi yaklaşmayı bilirim, bayramları çocukken kutlardım, büyüyünce anlamı kayboldu gitti. Ben bayramları kutlamam ama, gündüzün kurulmuş pazarın akşamdan kalan pisliğini temizlemek için yolları yıkayan belediye işçisini görüp, arabamı trafiğe rağmen durdurup, camı açıp, iyi bayramlar, iyi çalışmalar kolay gelsin amca deyip, yaşlı amcanın yüzünde şaşkınlık bırakıp, tebessüm ettirebilirim, evet bunu yapabilirim, sana da iyi bayramlar oğlum, teşekkür ederim…

    İnsanlık yozlaştı bunu biliyoruz, belki de yaptığımız iyilikleri kendimize saklamayıp anlatmalı mıyız, insanlar bu iyilikleri duymadığı için mi daha kötü oldular bu yüzden mi sokakta gördüğü her evsizi onu kandırmaya çalışan birisi olarak görmeye başladı, o yüzden mi el açanı sahtekar ilan etti bilmiyorum. Ama şu bir gerçek ki, ihtiyacı olana sırt dönüyoruz ya da öyle olduğuna inancımız yok o yüzden mi en temizi hepsi sahtekar deyip geçiyoruz?

    Karnım aç diyen birisi çıkarsa karşınıza, şüpheleniyorsanız, gidin oturtun bir yere, ne istiyorsa verin siparişi, ödeyin hesabı, diyeceğiniz tek şey “afiyet olsun” olsun. Çok mu zor, yoksa cebinde ki para sana kadar mı var. Paranın olmaması başka bir şey, olup ta şunu yapamamak ayrı şey. Çok yaptım, Kadıköy’de çocuk çok, alıp büfeye oturtuyorsun, sosisli mi istiyor, bir sosisli diyorsun, yanına döner mi istiyor, döner söylüyorsun, kola mı ayran mı diyorsun, çocuk, kola diyor tabi ki, başka bir şey ister misin diyorsun, yok istemem diyor. Bak ben gideceğim, ne istiyorsan söyle diyorsun, yok abi istemem diyor. Peki o zaman afiyet olsun diyorsun ve kalkıyorsun. Çocuk o, karnını doyurdun. Belki çok ihtiyacı yoktu, belki de vardı, sen içinden geleni yap, ciddiyim ölmezsin…

    İyilik yapmak, yaptığın iyiliğin mislinde seni mutlu eder, senin yüzün güler, üzüldüğün kadar sevinirsin de. İnsanlık hem kötülüğün içinde, hem de iyiliğin içinde boğulmuştur. İyi olmak ile kötü olmak arasında ince bir çizgi vardır, seçim insana ve şartlarına bağlıdır. Hamsun bize o sınırda dahi bozulmayan bir AÇLIK bırakmış, bozulmayan bir insan, beş dakika sonra öleceğini bilse ezilip büzülen, AÇ olsa dahi açım diyemeyen, son raddeye kadar zorlayan, o anlarda bile reddedilen, bir kuru ekmek yese yaşayacağı birkaç güne mutlu olan.

    Yaşamak zor elbet, günümüzde belki daha kolay ama yine de zor. O dönemleri düşündüğümüzde açlık dünyanın genel sorunu. Sokaklar evsizlerle dolu, el açanlarla dolu, bir odada onlarca kişi kalıyor ama açlar. İş bulmak kolay değil, sanayi gelişmemiş, fabrikalar çok değil, basit işler var, onlarda sana kalırsa işte. O yılların en gözde işleri memurluk ve askerliktir. Özellikle Tolstoy ve Dostoyevski okuyanlar bilir, memurlar ve askerler eksik olmaz öykülerinden.

    Birkaç iyilik serpiştirdim incelemeye, ben bunları yaptım demek için değil, aldı götürdü kitap beni, okuduğunuzda sizi de düşüncelere daldırıp, kim bilir nerelere götürecek, neler düşündürecek, görmediğiniz neleri görmeye başlayacaksınız bilemem. İşte kitaplar en çokta da bunlar için var, oturduğumuz yerden; hiç misafir olamayacağımız yaşanmışlıklara, öykülere, ülkelere, şehirlere ve birçok şeye konuk oluruz. Sanki oradaymışız gibi yaşarız, kitapta ki karakterlere bürünürüz, yaşarız o anları, en ince ayrıntısına kadar.

    Aziz Nesin açlığını komik hale getirip anlatır, biz güleriz ama o satırlarda gerçek açlık vardır, aç kalmıştır, parasız kalmıştır, işsiz kalmıştır, eş dosttan tekme yemiştir, sokakta kalmıştır… Zordur aç kalmak dediğim gibi, bilmesek bile zordur, ne olduğumuzu bilelim malum sonradan ne olacağımızı bilemeyiz…

    İyi kitaplarla kalın; iyilik sizlerle ve etrafınızdakilerle olsun.

    Sağlıcakla…
  • 96 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Ben Doktor Ox;
    Sizinle paylaşmak istediklerim var.Bu paylaştıklarım da aramız da kalsın kimse ama hiç kimse bilmesin.

    Bir deney yapmalıyım.Bu deneyi bir ülkede yaşayan tüm insanların üzerinde denemeliyim.

    Öyle ki bu insanlar sessiz sakin kendi hallerinde haklarını savunamayan hayır diyemeyen kolay kandırabileceğim cinsten olmalı.

    Onların genleriyle oynamalıyım.Başarılı olabilirmiyim acaba.


    Cevabını bulabilmek için önce tesisatı kurmalı ve halka kendimi kabul ettirmeliyim.

    Önceliğim Belediye Başkanı.Onu dize getirebilirsem diğerleri çantada keklik.


    Hazırmıyız!

    Ben hazırım.Kolay gelsin bana. Sonucu paylaşırım sizinle.

    Kalın Sağlıcakla.
  • Beni istenilen yere çekip götürmek ne kadar kolay? İrademi bu hususta kullanmaya hiç alışmamışım.
  • 11 Temmuz öğleden sonra Ulus’un ertesi sabahı çıkaramayacağı haberi ulaştığında verdiğim ilk tepki, daha sonra iki gün boyunca bu haberi çevreme ilettiğimde herkesin de ilk tepkisiydi: “İşte beklenen, korkulan oldu!” Ulus Baker işsiz ve parasızdı, muhtemelen çok iyi denemeyecek şartlarda yaşıyordu, karaciğeri iflas etmiş, içkinin uzun süredir yediği bitirdiği vücudu düzensiz beslenmeyle mücadele ediyordu. Ama en önemlisi, Ulus kendisine bakmasını bilmiyordu. Hayat, koşullar, yetiştiriliş tarzı, olağan dışı bir beynin getirdiği özgün kişilik yapısı, her neyse ne, ona bunu kimse öğretememişti. Bizler, dostları da öğretemedik, yenildik, Ulus hepimizi yendi. Genelde kimseye ve hiçbir şeye “hayır” diyemeyen Ulus’un en ciddi “hayır”ı işte buydu. Yıllar boyunca, ikide bir Ulus hastaneye kaldırıldıkça, dostları yardıma koştukça, “bu adam kendini öldürecek, bu adam kendini öldürüyor” dememiz şaka gibiymiş. O gün ne çabuk geldi…



    Tüm bunların, hiç kuşkusuz, insan ne yapmış olursa olsun, sevdiği birinin ölümü karşısında içinden atamayacağı, çünkü nedensiz suçluluk duygusuyla, sadece ve basitçe sevdiğiniz insan yokolmuşken sizin hala yaşıyor olmanızın verdiği suçluluk duygusuyla ilgisi var. Ama belki de Ulus’un ölümüne saygı duymasını öğrenmeliyiz. Burada ölüye saygı duymak gibi bilinen ahlaksal kalıplardan sözetmiyorum. Ulus’un ölümüne saygı duymak, onun yaşamına saygı duymaktır. Ulus’u tanıyan herkes bu cümlenin ne anlama geldiğini biliyor, en zor şeyi talep ediyorum, Ulus’un bizden tek istediği, veremediğimiz, veremeyeceğimiz şeyi… Farkın indirgenemezliğinden, ötekinin veya varlığın sesinden sözedebiliriz, hatta otantik bir deneyimden… Peki ya “imkânsız”dan nasıl geçeceğiz? Ulus’un farkını kabul etmek, bu öyle basit bir çağrı değil, çünkü bu çağrıda herkesin kendi vicdanı çağrılmaktadır… Ulus ODTÜ’deyken bir gün odasının kapısı önünde gevezelik ediyoruz. Odanın içi darmadağın, inanılmaz bir kitap ve kâğıt yığını ve tabii pislik içinde, bir şeyi ötekinden ayırt etmek imkânsız. Benim odaya umutsuz bir bakış fırlatmam üzerine, bizimki her zamanki şen şakrak haliyle “işte bak, kendimi görünmez kılmaya çalışıyorum!” demez mi!



    Ulus Baker ve “Ulus Baker”

    Ulus günlük hayatta da çok sevdiği Gilles Deleuze’ün felsefesine böyle bol bol referans verirdi ve 20. yüzyılın en özgün felsefelerinden biri olan Deleuze’ün felsefesini Türkçe’ye tercüme ederek tanıtma yolunda çok önemli bir katkısı oldu. Ama Ulus kendi yazılarında Deleuze’ü ve yine çok sevdiği Spinoza’yı “uygulamaya” kalkışmadı. Daha ziyade onların düşündüğü gibi düşünmeye ve bir aydın olarak kendi sorunlarını kurmaya çalıştı. Bunun nedeni, sanırım, Ulus’un, “uygulama” denilen bilgi biçiminin bir yandan düşüncenin aynılığını sürdürürken bir yandan da hiyerarşi yaratarak farkın ve yaratıcılığın önünü kapamakta olduğunu kavramış olmasıydı. Bu özel anlamda Ulus Baker ne “Deleuze’cü” oldu ne de “yerli aydın” talihsiz adı verilen dünyadan habersizler takımından. Onun Aşındırma Denemeleri’ni veya Siyasal Alanın Oluşumu Üzerine Denemesi’ni dikkatle okuyanlar veya “kanılar sosyolojisi” kuramını, sinema üzerine fikirlerini bilenler, çözümlemelerinin ve düşüncelerinin özgünlüğünün ne referanslarının yabancılığı ne de konularının yerliliği olmadığını anlayacaklardır. Ulus Baker için entelektüel faaliyet, Birgün’de Nilgün Toker’in çok güzel ifade ettiği gibi, “adlandırma değil, adları yerinden oynatma”ydı.



    Buna karşılık Ulus, maalesef, kendi entelektüel gücünden ve özgünlüğünden beklenmesi gerekenden daha az ürün verdi. Daha açabileceği ve çoğaltabileceği, yeniden üretebileceği pek çok özgün başlangıç noktasını herhangi bir yere vardıramadı… Bunun nedenleri pek çoktu, ama sanırım nedenlerden birisi de bizzat Türkiye’nin sağlıksız, verimsiz entelektüel ortamıydı. Eşdeğerleri olması gereken Hintli, İranlı veya Meksikalılarla karşılaştırıldığında aşağı yukarı her alanda entelektüel durumları içler acısı sayılabilecek insanların oluşturduğu, boğucu, marazi, malum “ağbi” dili ve öznelliği, kusmuk seksizmi ve eşcinsel düşmanlığı, içki içmenin aşma (!) ve özgürleşim (!) sanıldığı “kafa çekme” ve “geyik yapma” “yerli” kültürü onu da çevrelemişti. Biricik seçeneği bürokratik pozitivizm olan bir kültür—ama Nietzsche’nin alkolizm eleştirisinin de ima ettiği gibi, bunlar aslında aynı “ethos”un iki yanıdır. Aynı kültür oldukça gülünç ve aslında utanç verici bir “Ulus Baker” efsanesi yarattı: meczup ve derviş, bilge adam, ağır entellektüel Ulus Baker, bilmediği şey yoktur! Topluma bu kadar aykırı düşünceleri olan birisi için hayret verici bir beğenilme düzeyidir bu. (Örneğin Ulus’un sevdiği Deleuze’e veya Foucault’ya bakarsak şöhretin beğenilmeyle aynı şey olmadığını hemen anlarız.) Başkaları ağzına almaya teşebbüs ettiklerinde, hakaret ve dışlanma bedelini ödedikleri fikirler Ulus ifade ettiği zaman mistik bir ulaşılmazlık ve yücelik kazandılar. Elbette bunlar çoğu kez özgün ve aykırı düşüncelerdi, değişik ve sarsıcı bir tarafları vardı. Ama kimse aslında onları anlamaya zahmet filan etmedi—kaç çağdaşı ve meslektaşı Ulus’un bir tane düşüncesini alıp işlemiş ve çoğaltmıştır? Dolayısıyla Ulus Baker kadar bol övülüp, hakkında manzumeler düzülüp ne söylediği konusunda sayılı birkaç kişi dışında aşağı yukarı kimsenin en ufak bir fikri olmadığı bir adam daha yoktur… O nedenle kendi adıma bu yüceltmede hep kuşku uyandırıcı bir nokta bulmuşumdur.



    Ulus, yapısı dolayısıyla herkesle iyi geçinen, kimseyle düşmanlaşmayan biriydi. Şahsen, dostlarının bir kısmı gibi ben de onun bu “melek”liğini en sorunlu yönü olarak gördüm. Dolayısıyla onun özellikle konuşma biçiminde ve genel hal ve tavrında söylediği şeyin keskin ucunu törpüleyen bir yan hep oldu… Özellikle içerikten ziyade “muhabbet” yanlısı hayranlar ordusu için müthiş bir fırsattı bu, çünkü Ulus bir konuşmaya başladığı zaman zor susardı! Üstelik kendine bakmadığı ve hep dağınık, hep parasız pulsuz olduğu için, herkesin çok büyük bir rahatlıkla acıyabileceği ve insani duygular besleyebileceği, kendi insanlığını kendine ispat etmesini sağlayabileceği biriydi Ulus… Bu özelliklerin tümünün birleşiminden doğan “Ulus Baker” efsanesi sayesinde herkes, hem kendini özgün ve radikal fikirlerin sahipliğiyle kaynaştırabildi hem de bu fikirleri üretmenin ve çoğaltmanın zahmetinden ve onları savunmanın getirdiği hakaret ve dışlanma bedelini ödemekten kurtulmuş oldu. Ulus’un kendi de bu efsaneden ister istemez biraz hoşlandı, çünkü böylelikle o da en azından birileri tarafından beğeniliyor, ilgi ve destek görüyordu. Ama bunun gerçek bir insan ve gerçek bir düşünür olarak Ulus Baker’e ciddi bir zararı oldu. İnsan bambaşka bir ortamdaki bir Ulus Baker’i düşünmeye çalışıyor ve keşke diyor, bu efsane yerine, daha az sevilen, daha az meşhur, ama yaşayan, gerçek ve daha çok katkısı olan bir Ulus Baker olsaydı…



    Elbette bu sadece Türkiye ortamının suçu değil, zaten Ulus’u yaşatmayacak bir dünyada yaşıyoruz. Ama yıllar boyunca hep sorduğum soru Ulus’un nasıl olup ta sözünü ettiğim ortama bu kadar kolay kapıldığı oldu. (Ya da bir arkadaşın sorduğu gibi, Deleuze’ü bu kadar seven bir insan nasıl olur da kendi bedenine bu kadar ilgisiz kalır?) Bunun yanıtını bulmak zor, belki de imkansız; her bir birey dipsiz bir kuyu çünkü… Ama 23 yıldır tanıdığım insan Ulus Baker’in davranışında benim gözlediğim, çevresinden, toplumdan—“öteki” de denebilir, çünkü bu terim emekli solcu yazar taklitlerinin sandığı gibi basitçe kötü bir şey değildir—bir talebi olduğuydu: mutlak, koşulsuz sevgi ve ilgi. Ulus’un istediklerini yapmasına izin veren bir koşulsuzluk… Hiç büyümeyen Ulus’un adeta tek tanıdığı “öteki” annesiydi—ve annesini ne çok sevdiğini yakınları bilir. Dolayısıyla Ulus’a ilgi gösteren, ona bakan, onu toparlayan biri veya birileri olduğu sürece mutlu ve üretken oldu. Yazdı çizdi, üretti, konuştu… Ama asıl çözülmesi zor bir sır gibi kalan bu sevgi ve ilgi talebinin kendini yok etme, görünmez olma arzusuyla garip bağı ya da bağlantısızlığı… Çünkü, Ulus’un düşüncesine sadık kalarak düşünürsek, arzunun bilinçte başlayıp orada biten, niyet gibi bir şey olmadığını biliyoruz… Öyle sanırım, belli bir yaştan ve birikimden sonra artan sağlık sorunlarının da katkısıyla, artık bunun böyle gidemeyeceğini, kendisine bakacak birileri olmayacağını anladığında Ulus’un görünmez olma, kaybolup gitme arzusu belki yeni bir boyut, yeni bir gerçeklik kazandı. Yalnız Ulus intihar etmedi. Onun ölümü bilerek seçtiğini söylemek, “insanların öldüğü hayvanların telef olduğu” gibi düşüncelere hayatı boyunca hiç itibar etmemiş ve hatta bizzat bu düşünceyi yazılarında eleştirmiş Ulus’un hayata ve ölüme yaklaşımını hiç anlamamış olmakla mümkündür. Ulus’un bu sonuncu kayboluşuyla ondan öncekiler arasında, bana odasının kapısında söylediği kayboluş arasında hiçbir fark yoktu belki de. Bu insana onun olağan dışı iyimserliğinin ve yaşama sevincinin anlamını bir kez daha düşündürtüyor—bir noktada sona ermiş gibi olsa bile… Ama Ulus yaşarken de bu yaşam sevinci adeta bir yok oluş pratiğinden ayırtedilemiyordu zaten…



    Ulus’un Mirası

    Ulus bir olay üzerine aldığı tavır nedeniyle beni kişisel olarak kırmış, ben de ona kötü şeyler söylemiştim. Her ikimiz de bunun niçin böyle olduğunu bildiğimiz için, sonradan dargın kalmamayı başardık. Yaklaşık üç yıl kadar önce son karşılaşmamızda, Spinoza’ya göre toplumun temelinin sevgi olması üzerine bir şeyler konuştuğumuzu hatırlıyorum. Her zamanki neşeli tebessümüyle Etika’yı savunmuştu.



    Ulus Baker, yaşamı ve ölümüyle bize bir dizi felsefi, etik ve politik problem bıraktı. Yaşam ve ölüm, üretim ve yok oluş, sevinç ve keder birbirlerinden bu kadar kolay ve net çizgilerle ayırt edilebilir mi? Arzu nedir? Sevgi nedir? Sadece düşünmek, okumak yazmak ve biraz da hayattan tat almak isteyen, sadece bunları yapmak isteyen, kimseye zarar vermemiş ve veremeyecek bir insana sağlayabileceği hiçbir maddi ve kurumsal imkânı olmadığı halde, üstelik farklı düşüncelere, başka hayat tarzlarına asla tahammülü olmadığı halde, hümanizmi ve yüksek düşünürlere olan hayranlığıyla övünen bir toplumsal sistemi ve kültürü nasıl değiştirebilirim? Ulus için bu soruların hiç te öyle sanıldığı kadar açık seçik yanıtları yoktu—bırakalım “hayranları” böyle zannetmeye devam etsin! Şimdi bizim görevimiz onun sorularını çoğaltmak, yeniden üretmek, ama belki de onun bize öğrettiği acı dersten sonra bu soruların hep yok olduğunu, hep kaybolduğunu asla unutmadan.



    1984 yılının sonbaharında tanıdığım Ulus imgesi bende hep kalacak sanırım; şairin dediği gibi, her yok oluştan bir şey kalır çünkü: ODTÜ Sosyoloji Bölümünün en üst kat koridorunun tam ortasında ayakta kitap okuyan kalın gözlüklü acaip çocuk, ölümden önce vedalaşılamıyor. Seni son kez kucaklamak isterdim, isterdik, olmadı. Kendi adıma düşüncelerini, sorularını ve hayallerini elimden geldiğince yaşatmaya söz veririm.

    Mahmut mutman
  • + Hep böyle misin? İnsanlara karşı fazla anlayışlı, hiç sitem etmeyen, bağırmayan, hayır diyemeyen, alttan alan, sürekli özür dileyen biri misin yani? Ya da neden böylesin?
    - Korkuyorum.
    + ???
    - İnsanları incitmekten işte. 
    + Neden ama?
    - İncinmenin ne demek olduğunu, incinen insanın neler hissedebileceğini bildiğimden.
    + Çok mu incindin?
    - Pek sayılmaz. Yani gözümü biraz dışarıya çevirdiğimde görüyorum ki ne acılar, ne hasarlar, ne yaralar var. Ben birkaç çizikle yırttım bu hayat denen savaştan. En azından şimdilik. Ama böyle olması gerekmez mi? Ben hiç incinmemiş dahi olsam insanları incitmekten kaçınmamalı mıyım? Sessiz kalmak karşındakini vicdan muhakemesine itelemez mi? Ben anlayışlı olsam ve karşımdaki insan da benim gibi olsa ve diğerleri de, daha az zararla bitmez mi bu savaş? Yani galip gelmek zaten imkansız ölümsüzlük keşfedilmezse; hepimiz yenileceğiz. Hepimiz herhangi bir şeye yenileceğiz. Belki bi arabaya, tutmayan frene ya da sarhoş bi şoföre, belki bi mermiye, belki strese, belki yer çekimine, belki bi hastalığa, belki teröre, belki töreye, bi insana, kimisi uyuşturucuya, belki yanlış teşhise, belki bir jiletin cazibesine, belki suya ya da elektriğe ya da ateşe vesaire işte; elbet yenileceğiz. Ama bugün ama yarın. O halde neden daha az zarar için çabalamayalım?
    + Bu çok ütopik bi hayal.
    - Ama ütopyalar güzeldir.*
    + Bence yanılıyorsun. İnsan incinmeli. İncinmeli ki iyileşirken mutlu olacak bi sebebi daha olsun. Ki insan nankördür Abese’nin 17. ayetinde geçtiği üzre. Yani sen hiç ağlamazsan gülmek ne kadar güzel hissettirebilir ki? Hastalanmazsan sağlığın ne kıymeti var? Her gün her adımında bacaklarının varlığı seni mutlu ediyor mu? Hayır. Onların farkında bile değilsin. Ya da her nefeste bi tüpten yardım almadan doyasıya soluk alabildiğin için, içini mutluluk kaplıyor mu? Kaybettiğinde çoğu şeyin kıymetini daha iyi kavrarsın. Bu fıtratımızla ilgili. Ve doğayla belki. Aydınlık da karanlık da gerekli yani. İncinmeliyiz. Çok klişe olacak ama demir gibi yanarak ve dövüle dövüle şekillenir insan dediğin. Daha az zarar diye bi şey de yok ki güzelim. Aldığın her nefes, uyandığın her yeni gün, hatta bu savaşın ta kendisi zararlı. Hem düşün ki bahsettiğin gibi bi hayatı geride bırakmak mı daha kolay yoksa incindiğin, hırpalandığın, yorulduğun bi hayatı geride bırakmak mı? Buraya bu kadar alışmak, uyum sağlamak bana gülünç geliyor doğrusu. Ölmeye programlıyız, doğmadan dahi ölenlerimiz var hani, o halde ölüm gibi bi gerçeğin karşısında “daha az” zarardan kime ne? Ya da etkisi ne? Susmak ve daima özür dilemek de incitmez mi, yormaz mı insanı? Dışarı çık ve ağız dolusu oksijeni çek içine, sonra bağır! İtiraz et! “Siz beni üzdünüz ulan!” de. Sor; “Beni neden üzdünüz?” diye. Ağlat gerekirse. Çek git birilerini terk et. Gırtlağına yapışsalar son nefesinle küfret. Hayalarına tekme at şu hayatın. O pembe gözlükleri çıkar, at yere, bas üstüne. Bi ağaç gibi gövdene atılan çiziklere haykır artık. O çakıyı al ellerinden, daya boğazlarına, öfkelenmen gereken yerde susma daha fazla. Dilini kesseler ellerinle çığlık at, feryat et, ağıt yak. Şu ihtiyar gezegende bir zelzele de sen yarat, biraz da sen örsele! Nefesinin tükenmesine ne hacet, susuyorsan çoktan yenilmişsindir zaten. Yetmedi mi yitirdiğin vakit?