• Kitap hakkında konuşmadan önce beni Hesse amcanın etkinliğine davet edip Demian kitabını hediye eden Goca Angaralı, Çocukların beyinlerini yakan dersin öğretmen adayı, Atlara fısıldayan ve Pozitifliği ile insanların içini ısıtan Beyza ‘ya teşekkür ederim. O olmasa bu kitabı büyük olasılıkla en az 1 yıldan önce tanışmazdım. Değişik değişik karakterlerle tanıştırarak öğrencilerden önce beynimi yaktığı için kınayacağım ama kış ayında olduğumuz için ısı boşuna gitmediği için kınamıyorum. :P :D Şimdi gelelim kitap hakkında konuşmaya. Bu kitabı başlamadan önce Bozkırkurdu ile kendimden bol parça bulduğum için gönlüme taht kuran kitabı, Siddhartha ile hayatın anlam arayışını oradan oraya siddhartha ile beraber koştuğum doğu mistik yolcuğumun kitabı, Knulp ile hayatımda çok takdir ettiğim kitap karakterlerden biri Knulp’un köksüz yaşamına kısa bir bakış attığım kitabı ile 3 tane kitabı ile muhabbetim olduğu yazar Hermann Hesse amca. Bu okuduğum 4 kitapta benim için öncelikli kitap sıralaması yaparsam yukarıdaki belirttiğim Bozkırkurdu birinciliğini koruyor. İkinciliği Demian kapıyor. Demian gelmesi ile üçüncülüğe düşen Knulp ve dördüncülük ile siddhartha kapatıyor şimdilik. Genel olarak kitapları hakkındaki düşüncem toplum ile uyum sağlayamayan, içsel yalnızlığı ile bunalım geçiren, duygusal arayışta zeki insanların yaşamlarını anlatıyor okuduğum 4 kitabında. Kitap hakkında genel konuşacak olursam. Dili genel anlamda akıcı ama ikili konuşmalarda derin sorgulamalar olduğu için biraz yoran, kurgusu genel olarak tatmin edici bulsam da bazı noktaları geçmesi beni rahatsız etti. Örnek verecek olursam aile bağlarının kopması kısmı çok hızlı gelişti. Kardeşi ile bağı tanımlaması ile kopmasında geçen süre mantığıma ters düştü. Demian ile kurulan bağ kuvvetli olmasına rağmen, zamansal kopmalar zihnimi tatmin etmedi gibi. Konu bakımında ise 8 yaşındaki Emil Sinclair’in yaptığı yanlışın iç dünyasında büyüterek çıkılmaz duruma geldiğinde bir arkadaşının yardımı ile hafif düzlüğe çıkması ama arkadaşının toplumsal standart düşüncelerden aykırı düşünceleri ile zihninin yoğrulması ile topluma yabancılaşması, ondan sonra zihinsel araftalığının sürüklediği inişli çıkışlı hayatını anlatan bir kitap. Bundan sonrası bende kitabın neler hissettirdikleri ve kaç boyutlu olacağını bilmediğim ama bol boyutlu olacağını kesin gözüyle baktığım zevkkaçıranlarla doludur. Ondan yakın zamanda okuyacaklar ve fil hafızalı zevkkaçıran sevmeyen okurlara son uyarımdır. Kulağımı boşuna çınlatmayın. :D

    Kitabın başındaki girişteki ,her insanın hayatı özeldir, kısmı bende yaşama hakkının kutsallığını getirdi. Hem doğadan hem de insanların yapısından örneklerle belirteceğim yaşama hakkının kutsallığı düşüncesinin yapay olduğunu düşünüyorum. Doğa olarak bakarsak avcının ve avın hedefi daima yavru ya da en zayıf türdür. Bu durum avcının durumu içinde geçerlidir hatta erkek hayvanların gen aktarımı veya diğer avcıların rekabeti azaltmak için sadece öldürülüp orada bırakılır. Bütün hayvanlarda bir başka geçerli olan durum ise beslenmedeki eşitsizlik ve kardeş katli de geçerlidir. Kabil’den önce nice hayvan oyun oynarken ya da yuvada alan darlığından öldürdü. Bu konuda isteyen herkesle örneklerle tartışabilirim. Göbeğim ve siz ikiniz ben tek bile olur. :P :D İnsana gelecek olursak başlı başına kölelik tarihi var. Kölenin işe yarar olduğu sürece yaşadığı, ağır cezalarla ile işkencelerle birçok insan öldü. Sadece bu değil ekonomik yönden güçlü olanların yaptığı sapkınlıklardan dolayı ölenleri veya basit kavgalardan ve kıza kadına tecavüz edip üstüne namusu kirlendi diye öldürmeye töre kılıfına örttüklerini saymıyorum bile. Bu örnekler genel ve spesifik olarak attırılabilir. Birinin vücut eksikliğine veya kötü durumuna kendimde yok diye şükür etmek zihinsel olarak yukarıdakileri ufak benzerlik görüyorum çünkü bana dokunmayan yılan yaşasın mantığı bu durumlara getiriyor. Böyle düşünmeme rağmen av avcı sistemi olmayan bir dünya sisteminde, belli bir düzeye kadar eşit öğrenme ve kişiliğin özelliklerine ve yeteneğine göre yönlendirilmiş bir insanlık tarihi olsa dünyanın ve insanlık tarihinin, insanlığın, bilimin, sanatın ve teknolojinin nereye geleceğini çok merak ediyorum. Bu merakıma dokundu ilk kısım.

    Gelelim devamında karakterimize karşı düşüncelerime kendisi tabiri ile ilk dünyadaki hali ruhu saf, temiz ve ailesi tarafından korunaklı bir hayatında yaşayan, hayal gücü yüksek ve zekası ortalama ama gelişebilecek birisi, bu kısımdaki kardeşleri ile ilişkisi tanımı ve bağı beni kıskançlığa itti. Bu dünyada merak ettiğim ve asla deneyimleyemeyeceğim kadınların kadınsal sistemlerinden dolayı fizyolojik çektiği acılarının psikolojik etkisini ve kendi karnında yaşam üreten doğal döngüyü yani hamileliği(Doğum sancı acısını ve yapay erkeklerin doğum yapmaları asıl durumu öğretmeyeceğini düşündüğüm için niyetim yok ama çatlaklıkta ve merakta sınır tanımadığım için büyük olasılıkla doğum sanıcısı acısını deneyimlerim. :D Diğeri için çocuğu umursamazsam yapabilirim ama yapay annelik içgüdüm engel oluyor. :P :D) ile doğal kardeş kavramını hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. Ama erkek ve kız kardeş, abi, abla, tek yumurta ikizi, kız ve erkek çift yumurta ikizi kardeşliklerin bir, iki, üç ve dört kardeş tüm varyasyonlarını(Beş ve üzeri kardeşte mirasta kayıp olduğu için istemem. :D On bir futbola yetenekli erkek kardeşe(Kadınların futbolda pek para yok. Tek derdim ilerideki çocuğum amca ben bir şirket kuracağım bir milyon dolar ateşlese diyebilecek bir amcası olması. On bir ise evet olasılığının artması için. :P :D) hayır demezdim. :P :D) da merak edeceğim(Bu varyasyonların matematiksel formülünü çıkaracaktım ama üşendim. :D) için gene tatmin olmazdım kardeşim olsa hatta o zaman en çok tek çocuğu bile merak ederdim. :D Eyy paralel evrendeki benler bir durum mektubu gönderseniz de merakımı gidersenize bea. :P

    Neyse karakterimizin durumu böyle devam ederken birden arkadaşları ile kaynaşma arzusu veya bir gruba ait olma içgüdüsüyle yaşamın dayanılmaz çekiciliği ile sosyal sistemlerin açığı(Bug’u) olan serseriliğin toplumdaki gizli saygınlığa sığınarak gruba kabul edilme çabasıyla ortaya bir vandallık hikayesi atmasıyla hayatının birinci dünyasının kapanmasına neden olay zincirine neden olur. Burada kilit nokta insanlarından biri olan Franz Kromer ile tanışır. Kromer hakkında söz etmek gerekirse serseri, zeki ve kötü niyetli birisi. Kromer hakkında daha fazla konuşmak isterdim ama iyilik ve kötülük hakkında düşüncelerim tam net olmadığı için boşa ahkam kesmek olacağından es geçiyorum. Kromer hakkında detayları öbür taraf varsa ve Hesse amca ile eş keza karşılaşırsak başının etini yiyeceğim öğrenmek için. :D Sinclair gerçekçi olsun diye kurduğu hikayedeki yerde gerçekten öyle bir olay olup öyle bir ödül olduğunu merak ediyorum. Zeki kötü insanın anlık kurduğu plan olasılığı bana ağır basıyor ama bu dönem için bile hırsızlık yaygın iken o zamanda daha rahat olduğu için gerçekte olabilir bilemedim. Bence Kromer anlattığı hikayeye inanmaz ve iyice kabullenmesi için sürekli onaylaması ve yemin etmesi için sıkıştırır. En son iyice benimsedikten sonra ince bir zeka 10 Frank itirafından dolayı zaten kazandım ama sen verirsen polis veya annen öğrenmez kendi yalanına hapseder Sinclair’i. Burada koruma altında yaşayışının verdiği hata yapınca cezanın ne kadar olacağını bilememe ve ailesinin gözünden düşüp sevilmeyeceği düşünceleriyle aklında olayı çıkılmaz noktaya sokar ve hayatında ilk büyük fiili hatayı yapar kendi kumbarasını soyup Kromer’in sesini kısa süreli kesmek için. Bu noktadan sonra ikinci hayatı başlamış olur. Bir yandan kendi yalanının hapsinde kumbarası ile hizmetçinin gereksinimlerini alması için verilen paranın para üstünü çalmaya başlayarak ve Kromer’in kendi üstündeki iktidarı ile istemediği şeyleri yaparak kendi iç eziyetini katlar. Kar topu gibi büyüyen olaylar aile bağını koparmaya yüz tutar. Burada kardeşlerinin ilgisizliği çok ilgincime gitti. Kardeşlerinin ruhsal eziyetini hiç umursamamaları ilk başta belirttiği bağın tek taraflı olduğunu düşündürdü. İlk bir iki gün içerisinde neyin var kardeşim diye sorsalar Sinclair’in döküleceğini düşünüyorum. Hesse amca keşke kardeşleri hakkında daha geniş bir bilgi verseydi de yorumlama olasılığımız olsaydı. Hesse amcanın bir tane daha başının etini yiyeceğim nokta buldum. :D Bu suçluluk duygusu okul hayatında zaten yüzeysel ve kabul edilmek isteği ile dolu arkadaşlıklarını kopardı ve iletişim kurma isteğini ortadan kaldırdı.

    Sinclair’in hayatı eziyetlerle geçerken hayatının kilit noktalarından biri olan Demian şehirlerine taşınır annesiyle. Demian hakkında kısaca konuşursak dünyaya bakış açısı farklı, çok zeki, duruşu ve kişiliği ile insanların yanaşmaya çekindiği biri(Bende bozkırkurdu kitabındaki ana karakteri çağrıştırdı. İç dünyası ile daha barışık bir hali gibi geldi.). Demian’nın okula gelmesi varlıklı olmasından büyük bir ilgiye neden olur ama duruşu ve kişiliğinden dolayı okuldaki öğrenciler dalga geçmeye ve öğretmenleri ondan uzak durmasına neden olur. Bunun sebebi insanların genelinin anlayamadığı veya tanımlayamadığı şeylerden içgüdüsel olarak korkmasıdır. Sinclair de yukarıdaki nedenden dolayı çekinir ama Demian gözlemlerinden kurtulamaz. Demian bir gün ,ilerde de nedenini belirteceği, Sinclair ile birlikte eve doğru yürümeyi teklif eder. Bu teklif Sinclair’in zihin dünyasının unutulmaz bir iz bırakan Habil ile Kabil olayının Demian yorumudur. Demian’nın yorumu şöyle; aslında Kabil’in anındaki nişan hep var olduğu ve onun için herkesin ondan korktuğu veya çekindiği için uzak durduğu hatta öyle fiziksel bir nişanın bile olmadığı, Habil’in kardeşi olup olmamasının bir önemi olmadığı zayıf bir insanı öldürdüğü için insanlar tamamen korkuya kapıldığı gibi özetlenebilir. Bu bakış açısı bana ilginç geldi. Öykülerde gerçeklik payını hesaba katarsak Hesse amca’nın yorumu daha mantıklı geldi. Habil ile Kabil olayını hakkında düşüncelerim olayın eksik tarafları olduğu ve mantıksal olarak kabul etmediğim kısımlar var. Demian’ı 2-3 yıl sonra tekrar döndüğümde ilk başta Habil ile Kabil olayını okumaya düşünüyorum ve tavsiye ederim. Bu ilk muhabbet Demian’nın zihinsel sorgulama sürecini ve zekasının gelişmesinde önemli bir rol oynadığını düşünüyorum. Babasının sığ ve dar açıklamasının da katkısı su götürmez. Bu kadar etkilemesinin bir nedeniyse kafasında dönüp duran kendine ettiği eziyetten farklı bir düşünceye sarılması bana kalırsa. Bir günlük Kromer kafasından çıksa da hala gerçek bir sorun halinde duruyor. En son çağırdığında eziyetini kardeşini asılmak için beraber getirmesini söyleyerek eziyeti en üst noktaya getiriyor. Çünkü Kromer’in kötü niyetini anlıyor ve kardeş bağlarının kopma derecesinde olduğunu bildiği için kardeşinin durumu sorgulayacağını sırrının açığa çıkacağından korkuyor(Son kısım benim yorumumdur.). Kromer’i ikna edemeyip kara kara düşünerek eve giderken Demian ile karşılaşıyor ve sırrının ortaya çıkacağını korktuğu için kaçmaya kalkıyor. Burada tesadüfen karşılaştıklarını düşünmüyorum. Demian arkadaşının bir derdi olduğunu bildiğini düşünüyorum. Bunu çözmek içinde takip edip konuşma bitince derdine derman olmak için konuşmak istiyor. Demian Sinclair’in hal ve tavırlarından Kromer ile sorunu olduğunu çözüyor ve sorunu yüzleşerek çözmesini istiyor. Sonradan Sinclair’in kendi başına çıkamayacağını düşündüğü için kendi çözeceğini söyleyip ayrılıyorlar. Bu olayda dikkatimi çeken Demian tamamen duygusuz mantıkla Kromer’i öldürme teklifi ve teklifinin nedenini düz mantıkla acıkması. Burada arkadaşını şoklayarak durumu dikkati düşünmesi için yorumlanabilir ama belirli bir zekanın üstünde insanın problemi kökten çözmek için böyle duygusuz teklif yapacağını düşünüyorum. Demian’nın Kabil yanının azımsanmayacak kadar olduğunu düşünüyorum. Diğer dikkatimi çeken ise Demian Sinclair’in hatasını hakkında kendisini yargılamayacağını ve yorum yapmayacağını belirtse de Sinclair bir türlü açıklamaya yanaşmaması. Demian’nın yargılamayacağı içten bilse de gene de yargılayıp ondan uzaklaşacağı korkusunu yenemiyor. Sinclair’in çok ciddi bir özgüven sorunu var. Bunun nedeninin ailesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Sinclair’in bu durumun arkadaşı ile arasında açıklığa neden olacağını bildiği halde yapması da garip gelmişti.

    Demian sözleri ile rahatlayan kahramanımız ailesine açıklıyor ve fazla bir tepki almıyor ama aralarındaki Sinclair tarafındaki bağ bir türlü düzelmeyecek kadar hasar alıyor. Burada aileyi eleştirme aklımdan geçiyor ama o zamanın şartları ve aile bilinci orta seviye aile için yüksek olduğunu düşünmek yanlış geliyor. Annem İstanbul’daki bir Fransız okulunda hemşirelik okumasına rağmen bende ciddi hatalar yapmasını göz önene alırsak garipsememek gerekir. Kromer ile ondan sonraki gün karşılaştığındaki tepkisi dolayı Demian nasıl bir yöntemle ikna ettiği çok merak ettim ama Hesse amca bu konuya değinmemiş. Öbür tarafta sorgun artıyor eyy Hesse amca kork benden. :P :D Bundan sonra Sinclair’in rahatlama ve Demian ile arasındaki sırdan dolayı aralarının açılması beni rahatsız etti. Sinclair’in karakter yönünden çok zayıf olduğunu böylece iyice ikna oldum. Sinclair yavrucuğum annen sana hiç yürek yedirmedi mi. Karakter dağıtılırken vefa konusu gelince ayak yolunda mı gizlendin gibi sorular oluştu kafamda. :D Gerçi vefa kısmı çok zayıf değil. Aklından çıksa da bilinçaltından hiçbir zaman kaybolmuyor. Buradan gelelim dini görüşü yüzünden baskıdan dolayı zorunlu olarak bir cemaate girme hissetmeye. Bu yüzden dinlerin bilinçsizce veya bilinçli bir şekilde baskı altına alma özelliğini sevmiyorum. Ölüm korkusu yaşatarak, farklı bir din görüşü olduğu için küçümsemek, farklı bir dinde olduğu için eşitsiz bir uygulama uygulamak gibi durumlar dinlerin zayıf taraflarının olduğu düşüncesi oluşturuyor. Keşke dinler söylediğim yöntemlerle yayılmasa da fikir ve akılın düzeyli bir şekilde tartışılıp saygılı bir şekilde anlaşıp anlaşamama ile gelişse. Gerçekten tanrı varsa ve onun gönderdiği din varsa beni mantık yönünden etkilemesi lazım bütün insanlara gönderildiğini ikna ediyorsa. Mustafa hariç herkese yolladım derse onu bile kabul ederim sıkıntı yok. :D Konfirmasyon törenini baskılardan dolayı iki yıl geç göndermesi Sinclair’in laneti mi yoksa bir nimet mi ciddi merak ediyorum. Eğer göndermeseydi eninde sonunda normal bir arkadaş edinebilir miydi ve iç burhanlarını giderebilir miydi? Bu paralel evren sorgulamak gereksiz çünkü o zaman Sinclair tanıdığımız Sinclair olmazdı. Kahrolsun bağzı meraklar der romana dönerim. :D

    Bu Konfirmasyon töreninde Demian’nın Sinclair’i ürkütmeden akıl dolu yaklaşmasını çok taktir ettim. Kişiliğiyle resmen kendini davet ettirdi. Buradan sonra Sinclair’in beynini Deima’nın kendi düşünceleri ile inşa etmesi ve farklı bir seviyeye çekmesi ile geçer. Bu törenden sonra artık Sinclair karakterini büyük bir çoğunlukla bozkırkurdu kitabındaki ana karakter Harry amcaya benzetiyorum. Bu kısımda etkilendiğim Sherlock Holmes tarzı düşünme ile insanların ne yapacağını kestirmesi ve az çok manipüle edebilmesi. Farklı düşünmelerin önemli olduğu düşündüğüm için böyle şeyleri pek merak etmiyorum ama Holmes gibi dikkatle inceleyip elde edilen verilerden doğru sonuçlar çıkarmaya isterdim. Gerçi o zaman Holmes’in kibri benim yanımda önemsiz bir durum olurdu. :P :D Burada birde Sinclair’in evinin önündeki posta kutusunun üstündeki kuş heykeli tasvirleri ilgimi çekti. Burada Demian’nın o heykel ile ilgilenmesi bana Eski Roma’nın görkemli zamanındaki sembolün öneminden dolayı olduğunu düşündürdü. Bir ara kartal’a benzettiği söylediğini hatırlıyorum ondan böyle düşünmüş olabilirim. Bundan sonra Sinclair ile Demian arasına ayrılık girdi. Bu ayrılık öncekinden farklı olacak çünkü artık Sinclair zihinsel olarak bağlandı ki ayrı olsalar bile zihinsel olarak kopamaz. Bu ayrılık Sinclair’e pek yaramaz. Burada Sinclair’in mektuplarına cevap vermemesi Demian’nın bende biraz hayal kırıklığına uğrattı. Bu kadar etkisi altına aldıktan sonra sebebini bildirmeden kendinden uzak tutması Sinclair yanından büyük bir haksızlık.

    Sinclair başka şehirdeki liseye gitmesiyle yalnızlık burhanları içinde geçirirken bir başka kritik noktaya adım atar. Kendi şehrindeki bir lisede olsa nelere bulaşırdı diye bir düşünce geldi aklıma. Gene kahrolsun bağzı meraklar kısmı oluştu. :D Bu adımı Heinrich Heine adlı pansiyondaki en büyük çocuğun meyhaneye davet edip şarap içelim demesiyle başlıyor. Heine hakkında konuşmaya gerek görmüyorum çünkü ara ve pek önemli karakter olmadığını Sinclair’in hayatına çok kısa sürede girip çıkmasından anlaşılıyor. Buradaki kilit nokta alkolün verdiği yetki ile düşüncelerinde Deiman’dan başka konuşmadığı konuları Heine’e boşaltıyor. Bu kısımda Heine tepkilerinden pek anlamadığı düşündüm. Sonra kendi anladığı konulara çektiğini gördüğüm için böyle düşünüyorum. Oradan her yaştan erkeğin içgüdüsel olarak yöneldiği konuya kadın ve cinsellik konusuna geçiliyor. Şu ana kadar bu konuda baya deneyimli ve deneyimsiz birçok erkek arkadaşımla konuşmaların bir şekilde buraya gitmesinin nedenini merak ederim. Bu kadar baskın bir içgüdü olması garip geliyor. Birkaç kız arkadaşım bu konulardan açık açık konuşması ve kızların da bu konular hakkında çok konuştuğunu duymakta garip gelmişti. Gerçi kızların konuşmaları daha duygusal erkeklerin konuşması daha hayvansal olduğunu göz ardı edemem. Burada Sinclair’in en büyük hatası cinselliğin kutsallaştırması nedeni ise kendimden biliyorum. Hangi konuda olursa olsun her şeyin fazlası zarar olduğu genellemesinin tek doğru genelleme olduğunu düşündürüyor. Burada diğer dikkatimi çeken Kırtasiyeci kadın Jaggelt hakkında söylentinin direk gerçek olarak alması ve bir ara karşılaştıklarında aklına gelip utanması. İnsanların anlatılan şeylerin direk doğru kabul edip benimsemesi garip geliyor. Özellikle cinsellik konusunda yaftalamalar konusunda. İnsanların doğasında karşı tarafı direk referans olarak alma doğru kabul etme var sanırım. Akşamları kabaca gün değerlendirmesi yaptığımda es keza fark ettiklerimden biliyorum. Ne kadar farkında olursan ol etkilenmek kaçınılmaz geliyor. Bu insanın inanma içgüdüsü olarak yorumluyorum ve gerçekten ateist olanları bu konuda içten kutluyorum.

    Romana geri dönersek meyhaneden sonra sonra alkolün Sinclair’in üstündeki yıkıcı etkisine rağmen benimsemesi ve bu etkisini görmezden gelmesi, zayıf karakterdeki ve iradesiz insanların alkolden uzak tutmak ve ruhsal kargaşada alkolün çözüm olarak görülmesinin mantıksız bir hareket olarak olan düşüncemi destekliyor. Atatürk’ün durmak bilmeyen zihnini rahatlatması ve uyumasını sağladığı gibi arada freni patlayan beynimi rahatlattığı için alkolü seviyorum. Her gün içilmesi ve sarhoş olmak için içilmesi son derece mantıksız zaten belli bir zamandan sonra etkisi kaybediyor ve kolonya içmeye kadar giden mantıksız olay zincirine neden oluyor. Yani ağzı ile içmeyeni eşek sudan gelesiye kadar dövülmesini insanlık görevi olarak görüyorum. :D Burada dikkatimi çeken bir diğer nokta farklı bakış açısının çok çabuk milleti sıktığı ve serseri hikayelerinin ve tavırların milletin genelinin saygı duyulması. Sinclair burada bir tık ileri gidip gerçekten serseri oluyor.

    Bir diğer dikkatimi çeken hocaların nedenini niçin konusunda düşünmektense ceza ve dışlamalarla serseriliğe itmesi ve okuldan atmak tehdidi ve niyeti ile çözüm konusunda saçma bir çözüm ve problemi topluma ötele niyeti. Empatisiz nasihatlerle ve geçmişte denenmiş ama çözüm olmamış çözümlere başvurmalar gibi bu çözümsüzlüğün devam etmesi garip geliyor. Kendi hayatımda örnek verecek olursam. İlkokuldan beri hiçbir zaman dersler ilgimi çekmedi ve karnemde ilkokulda bile 3-4 notları doluydu. Beden dersini bile sevmezdim şişman olduğum için o bile 3 olurdu. :D Hiçbir hoca, ailem ve bol bir şekilde öğretmen olan ve en az %90’ı üniversite mevzunu akrabalarım neden böyle oluyor, sorun nerede demedi. Bu arada boş çocukta değildim. Tübitak yayınlarını çok severdim. Tübitak çocuk dergisini 1-2 yıl aksatmadan aldığımızı hatırlıyorum. Depremler, Vücudumuz Tanıyalım, Makinalar ve Uçaklar kitaplarım olduğunu ve ismini şuan hatırlamadığım bir iki böyle kitabımın olduğunu hatırlıyorum. Hiçbir şeyi benimsememe özelliğim ve eşyalara karşı ilgisizliğimden olayı kayboldu hepsi. Sanırım üretim hatası olduğumda kabul edebilirim. :D Dinazorlar hakkında aşırı bir merakım vardı. Satrancı bilgisayardan öğrendim ve bir yıla varmadan babamı sürekli yenmeye başladım. Burada hevesim kırılması için arada yenilmeler değildi. Tam hatırlamasam da ortaokula gelmeden satrançta turnuvalara gitmemle oluşan ukd(ulusal katsayı derecesi) oluştu ve ukd puanım ortalamanın üstünde idi. Ailemin en büyük hatalarından biride profesyonel bir takıma kayıt ettirmemesi. Oysaki Gençlik ve Spor Müdürü ile arası iyiydi ve Gençlik ve Spor Müdürü satranç turnuvalarına özel bir ilgi gösteriyordu. Ortaokulda satranç seçmelerinde birinci gelip lisanlı bir oyuncu bile olmuştum(Bu kısım pek bir önemi yok aslında. Okulda pekiyi oyuncu yoktu. Bir tek çok iyiyim diye böbürdenen çocukla bir maç yaptığımı ve yendiğimi. Hırsla bir maç daha istediğini ve o maçta da yendiğimi hatırlıyorum. O zamanlar pek insafsızdım. :D) .Bütün eğitim hayatım boyunca matematik, geometri ve fizik(onlar 5 oluyordu. Oda hocaya sevmezsem 3 veya 4’de düşüyordu. Lise ikide iki dönemde 5 tane sözlü notu 100 almama ve tam adını hatırlamadığım bir konuda farklı yönden çözmediğim için 100’ümü vermeyen fizik dersinde iki dönem ortalamam 4 düşmüştü. kendi cevap kağıdına 70 veren fizik öğretmenimdi. Kendi yazısını tanıyamamıştı. Biri adını yazmamış diye çemkirirken sınıfın yazılı kağıdı tam olduğunu gördü ve gayri ihtiyari cevap anahtarımmış dedi.) dışında genelde notlarım 2-3-4 arasında gezindi. Çok nadir arada 5’e yükseliyordu. :D Lisede geometricim işlem yapmadan çözüyorum diye 3 düşürmüştü(Benim çözdüğümü adı gibi biliyordu.) ve kopyaya aşırı hassas olduğu için g’ye kadar grup yapmıştı. Tek hatası en arkaya beni koymasıydı. Etrafımdaki 5 kişiyi dersten geçmesini neden olmuştum. :D Onlarda işlemi yapıp kendimde yapmayarak garip bir salaklığım vardı. :D Birde hayatımda liseye kadar 3 okul 4 sınıf öğretmeni orta okuldan lise son ve sistemin değişik mat2 ve Fen2 birden başıma getirmesi ve pek parlak öğrenci olmayışımdan dolayı +2 dershane ve hatırladığım kadarıyla 7 farklı dershane, 3-4 farklı İngilizce kursu, 2-3 yıl etüt merkezi ve 2 yıl bol bol özel ders öğretmeni ile normal bir öğrencinin 3-4 katı öğretmenle tanıştım. Birçok öğretmenim hayatımda etkisiz elemandı. Birkaçı ciddi olarak hakkımı yedi. Okul puanım 68’dı ve o öğretmenlerim hakkımı yemese idi en kötü olasılıkla 69 olurdu(Kabul ediyorum berbat bir öğrenci idim ama yukarıdaki olay gibi birkaç olayım daha var.). 0.7 puanla gazi üniversite makine mühendisliğine giremedim. Biliyorum çok fazla detaya boğdum ama hayatımda bir öğretmenimi çok büyük olumlu katkısı var onu belirtmeden geçemeyeceğim. Orta okul öğretmenim Zerrin Etyemez Türkçe öğretmenime teşekkür ederim. İlkokul 2 sınıfta bilgisayarım oldu ve önceden kuzenimin bilgisayarı olduğu 4-5 yaşı arasında bilgisayar oyunu ile tanışmışlığım vardı. Oyunlar yüzünden zamanla kitaptan kopmuştum. Tekrar kitaplara ilgi duymama vesile oldu. Son ilginç bir anekdot ekleyeceğim. Lafı fazla uzattığım için dövmek isteyenlere kapım açık sadece görünen yerlere vurmayın. :D Ders aralarında öğrenciler hakkında konuşurken konu bana gelmiş. Zerrin öğretmenim benim hakkımda vasat bir öğrenci olduğumu söylemiş. Bunun üzerine Arzu(Hayatımda sevdiğim öğretmenlerimden biri olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim.) öğretmenim maalesef adını hatırlayamadığım fen bilgisi öğretmenim ciddi bir şekilde itiraz etmişler. Ondan sonra bende ilgilenmeye başladığını söylemişti öğretmenim sonradan. Bu olay sadece benim için değil tanıdığım akrabalar çocukları içinde geçerli. İkisi de öğretmen olan tanıdıklarda durum farklı değildi. Sanırım Türkiye’nin eğitim sisteminin kötü olmasının en büyük nedeni olumsuz bir olayın nedenini düşünmektense kaderi böyleymiş deyip geçmek. Kalabalık sınıflar olduğu içinde çok yüklenmek de doğru değil öğretmenlere kabul ediyorum.

    Bu arada nerede kalmıştım. Daha karpuz kesecektik demi. :D Sinclair’in bu serseri yaşam ucuz olmadığı için giderek borç batağına batması ile devam ediyor roman. İnsanların borç vermesi bir yandan kötü bir olay olduğunu fark ettim. Tabii kritik bir hastalıkta tedavi ücretine yardım gibi önemli konularda dışındakini diyorum. Ülkelerin veya insanların yaptığı borç para almalarının tek farkı resmi durum olmaması. Borç alıp ödemeye gelince çirkefleşmek veya yüzsüzleşmek gibi insanların dışında geleceğinden çalmaktır böyle gereksiz harcamalar. Hatta Ülke veya insan fark etmez çok fazla ileri gittiğinden borçlanma torununun torunu bile olumsuz etkileniyor. Bu da hak yemenin en iğrenci bana göre çünkü borcunu ödemeyerek o ülkenin veya insanların hakkının yemenin devamında vatandaşlarının veya ailesinin hakkını yiyorsun hem de kendi çocuğunun hakkını yiyorsun. Tabii ülke olayından birçok farklı parametreler var ve zengin ülkelerin kazançlarında çok büyük haksızlıklar var ama neticeyi değiştirmiyor. O yönden Sinclair’a karşı bir soğuma hissettim. Hayatın getirdikleri ile böyle bir noktaya gelmesi bu konuda düşüncemi çok yumuşatmıyor. Babası durumu öğrenip oğlu ile konuşmaya gelmesi ve diyalogları da ilginç gelmişti. İlk başta yumuşak konuşarak ikna etmesi sonradan tehdit ederek durumu düzeltmeye çalışması da son derece saçma gelmişti(Yumuşak konuşma kısmı tam çağrıştırmadı. Uydurma olasılığım var. :D). Öncelikle duygusal olarak davrandığını her zamanki gibi neden veya niçin sorusunu düşünmeden bodoslama daldığını çağrıştırdı. Yumuşak konuşma ile sert konuşma gibi iki uç nokta için saygınlığını kaybetmiş biri yapıyorsa etkisi olmaz. Bunun öz baban olması sonucu etkilemez. Orta yolu bulmak empati yaparak konuşmak gerekir. Tabii baba olmadığın için bol keseden atıyorsun diyebilirsiniz. İncelemeyi boş vermişler sallıyorum işte. :P :D Kronolojik sıra ile gitmeye çalışıyorum ama şuan bakmayı üşendiğim için sapmış olabilirim. Tembellik başa bela. :D

    Merakımı uyandıran bir diğer olay ise tatilde ailesi ile geçirişindeki ilişkileri ve Demian ile karşılaşmasındaki ilişkileri. Ailesi ile geçirdiği tatillerde birbirleri ile kopuşlarındaki çaresiz kabullenme olayı beni etkiledi. Kardeşleri hakkında ağır eleştiri yapmayı düşündüm ama kardeşimin olmama ile elimde kendim deneyimlediğim verinin olmayışı ve çevremdeki insanların kardeşleri hakkında olumlu veya olumsuz eleştiri yapacak kadar bilgim olmadığı için birde kardeşlik konusunda mangalardan edindiğim gözlemlerin, arkadaşlıktan edindiğim veriler gibi ütopik ve gerçekten uzaktan yakından alakası olmayacak bir veri gibi olacağı için vazgeçtim. Yalnız Hesse amcayı yakalarsam kardeşleri hakkında neden bu kadar az işlediği hakkında bir güzel çemkireceğim. Eyy Hesse amca elimden çekeceğin var duy beni. :P :D Burada anne için gerçekten üzüldüm. Aşamayacağı bir bariyer oluştu ve çaresizce kabullendi gibi geldi. Bu bana çocuğunu yaşarken kaybetmek gibi geliyor. Bunu yoksa ölüncedeki acı daha ağır merak ediyorum ama iki durumu da annelerin yaşamamasını dilerim.

    Demian ile yaşadığı karşılaşmaya gelince. Sinclair haklı bulduğun bir kini var. Kendini reşit olarak kabul edeceği düşündüğü meyhaneye davet etmesi çocukça geldi yalnız. Tabii Demian tepkisi ile belirtmese daha iyi olurdu. Demian önceki davranışından dolayı burada haksız konumda şuan. Sinclair ile Demian arasındaki konuşma ise sensizde efsaneyim tarzı hareketleri Sinclair’in kuyruk acısının fazla olduğunu gösterdi. Hafif uyarıları ile Demian burada da sınıfta kaldı. Arkadaşını bence biraz sert sarsacak konuşma yapması gerekiyordu. Gerçi sonradan itiraf ediyor kendi yolunu bulacağı ile ilgili ama bana samimi gelmedi. Üzgünüm Demian şuan bizimle değilsin. :P

    Buradan sonra en enteresan kilit noktası ise sadece duruşu ve güzelliği ile Sinclair’in hayatını değiştiren bir karakter geliyor. Bu hatunun gerçek ismi bilinmiyor çünkü kendisinden çok çağrışıma önem veriyor. Bu kısım için bana çağrışım önemli ayakları yapıyor ama bence içgüven eksikliğinden dolayı yanaşamıyor. Bizde yedik. :P :D Merak ettiğim bir konu o kişi ile tanışsa zihninde oluşturduğu kişi olsa veya olmasadaki paralel hayatları merak ediyorum. Sinclair bu hatuna Beatrice adı takıyor. Burada hatırladığım kadarıyla Dante’nin karakterinin çağrışım yaptığı tablodan esinlenerek takması çok ince bir dokunuş gibi geldi. Burada tasvirlerini hatırlamıyorum. Bende iz bırakmamış bu kısım. Bu simgesel olayın serseriliği bitirmesi ve belirli bir hedefe yönlendirmesi ilginç buldum. Burada bir şeye bağlanma isteğini gösteriyor. Kendi yolunu kendi bulamayanlardan biri Sinclair. Bu kısımda beni rahatsız eden bir nokta vardı ama hatırlayamadım. Beynim büyük birader ile birleşti komplo kuruyor. Eyy beyin biliyorum göbeğim aklını çelmeyi çalışıyor kanma bu oyunlara. :P :D Burada dikkatimi çeken Beatrice’nin tasvirleri bir zaman sonra Demian yapısı ile harman etmesi ve gelecekte öğreneceğimiz gibi Demian’nın annesine çok benzemesi. Burada Demian ile tanıştığından beri bir merak içerisinde olduğunu düşündüm ve sonradan aklıma evlerine hiç gitmediğini söylediği aklıma geldi. Orada sitem olduğunu fark etmemiştim. Buna ailesinden koptuktan sonra yeni bir anne figürü olarak içgüdüsel olarak benimsediğini düşünüyorum. Sonradan cinsellik arzusu oluşması ile sevgili düşüncesine girmeye başlaması farklı geldi. Bunu babası ölünce annesine sahip çıkma psikolojisi ile babası figürüne geçmesi gibi geldi(Bu gerçek bir olay bir dergide okumuştum. Hatta annesi ile evlenmek isteyenler olduğunu da okumuştum.).

    Bir diğer konu ise evinin önündeki kutunun resmini yapıp göndermesi ve Demian’dan geri dönüş için ilginç bir not bırakması kitabına. Burada notu kendisi mi bıraktı yoksa bir arkadaşına mı bıraktırdı merak etmiştim ve her iki olayda neden temas kurmadığını anlam veremedim çünkü Sinclair’in büyük bir bunalım içinde olduğunu biliyor. Üstünde güçlü bir etkisi olduğu için yolunu kendi bulmasını tercih ettiğinden dolayı yorumlanabilir ama not ile zaten belli bir yöne çekiyor. Eyy Demian beyin kıvrımları ile ne derdin var da böyle gizemli davranıyorsun. Sayende hunimin boyutları uzaydan gözükecek. :P :D Bu notun doğu mistiğinin din öğretilerin biri olan Abraxas yönlendiğini kısaca söyleceğim. Bu kısım bir araştırmam gerekiyor ve yoğun bir zamanımda denk geldiği için bir dahaki okuma araştıracağım. Birde hayatında kilit noktalarından biri olan Pistorius’un konuşmaları referansını kullanabilirim ama aklımda başka düşünceler döndüğü tam benimseyemedim.

    Sinclair gezinirken şans eseri Pistorius’un kilisede çaldığı org’un müziğini duyar. İlk başta pek önemsemez ama sonradan Bach’in aynı parçasını çaldığını fark edince dinlemek ister. İlk başta kiliseye girmek ister ama kilitli olduğu için dışarıda dinlemeye başlar. Burada fark etmeye başlar Pistorius’un nişanı olduğuna bence. Kiliseden çıktıktan sonra takip etmeye başlar. Pistorius meyhanede oturduğunda hiçbir tereddüt etmeden karşısına oturur. Bizim pısırık birden aslan yürek kesilir. Burada Sinclair evrim geçirir. Bu zamana kadar hep başkaları yanaşması ile arkadaş edinirken ilk kez kendi birine yanaşır. Kitapta şaşırdığım kısımdan biri oldu bu tavrı. Burada Pistorius olumsuz tepki verir ama bu olumsuz durum Abraxas kelimesi geçmesi ile hava birden değişir. O ortamda konuşmak istemez ve sonra konuşmayı önerir ve birşeyler yemesini ister. O zaman farklı bir kişilik olduğunu kesin kanıt getirmiş gibi geldi Pistorius’un. Bu kısımda garip gelen her şey iyi giderken birden Sinclair’in garip bir şekilde Pistorius’un en zayıf yerinden vurması Sinclair’in. Belirli bir düzene girince içgüdüsel olarak rahatsız oluyor gibi geldi. Kaos durumunu bilinçaltında sevdiğini ve özlem çektiğini düşünüyorum. Bu bölümü bir daha okuduktan sonra detaylı bir şekilde ele alınmasını hak ettiği için yarım yamalak bahsetmeyi düşünmüyorum. Bundan sonra merak ettiğim yüklü borcu ne yapıldığı. Düzeldikten sonra ailesi tarafından kapatıldı mı yoksa hasır altı yaptı mı? Burada açıklık beni rahatsız etti. Hiçbir vicdan azabı çekmemesi Sinclair karşı hoşnutsuzluğu mu arttırdı. Eğer ailesi borcunu ödedikten sonra tatil gezisini çıkartıyorsa orta halden daha zengin bir olduğunu düşünmeme neden oldu. Başka ki orta halli bir aile olduğunu düşündürmüştü. Bu belirsizlikte çok hoşuma gitmedi. Gerçi kendi hüsnü kuruntum olabilir emin değilim.

    Tatile çıkmadan Sinclair’in Demian takıntısı devam ettiğini büyüdüğü şehirde Demian ve annesinin yaşadığı eve giderek görüyoruz. Burada artık evin sahibi yaşlı kadın kalıyor. Burada merak ettiğim yaşlı ev sahibinde Demian ve annesine karşı insanları adeta büyüleyen dayanılmaz çekiciliğinden dolayı mı yoksa geri dönerlerse veririm dolayı mı albümlerini sakladığı. Hesse amca Sinclair’in takıntısını arttırmak içinde ara bir karakter yaratmış olabilir. Burada ufak bir sır perdesi var. Albümden Demian’nın annesini görünce adeta beyninden vurulmuşa döner çünkü Beatrice ve Demian’nın harmanlamış zihnindeki kişiyi görür. Buraları sonradan fark ettiğim Hesse amca’nın doğu mistiğinin hayranlığının üst sınırı olabilir. Bunu sonradan açıklayacağım. Demian’nın annesinin resmini gördükten sonra tatili zehir olacaktır Sinclair’in çünkü gezeceği şehirlerin bir önemi kalmamıştır. Sadece Demian’nın annesine rastlamak umuduyla şehirden şehre atlamaya başlar. Her kadını Demian’nın annesini aramak için çok dikkatli bakarken Sinclair’in tabiri ile bir yosma dikkatini çeker ama Sinclair dünyadaki diğer kadınlar önemli değildir. Burada Sinclair’in artık tamamen simgeler ve zihinsel dünyaya hapis olduğunu söylebiliriz. Burada bence ilk girişi Demian’a değil Kromer’a borçludur. Kromer Sinclair’in açığını yakalamayıp ailesinden koparmasaydı Sinclair nişanı hiç oluşmayabilirdi veya Demian’nın dikkatini çekecek kadar parlak olmayabilirdi. Burada Sinclair’in rüyasında Demian’nın annesini görüp beyhude bir uğraş olduğunu anlamasıyla yaptığının delilik olduğunu anlar ve geziyi bitirir. Burada da gelecek bölüme selam çaktı gibi geldi Hesse amca.

    Bundan sonra H. Üniversitesine yazılır ve gittiğinde hayal kırıklığına uğrar. Derslerin ve öğrencilerin boşluğu ve monotonluğunu direk dikkatini çeker. Burada benzer bir durumu bende yaşadım. Girdiğim senede sınıf arkadaşların bilgisayar dersinde ikilik sayı sistemini ve uygulamadaki excel’i fizikte vektörleri bölüm sonu canavarı gibi zorlu göründü için birde hocaların bunları detaylı anlattığı için lisedeki gibi yatarak okulu bitireceğim gafletine bulundum. Meğer isem devamı bölümlerde önemli derslerde varmış ve zihinden yaptığında veya işlem hatası yaptığında sorunun 0’dan fazla etmediğini beşinci yılımda öğrendim. :D Birde okuldan soğumama katkısı olan 2. veya 3. haftada ayrı ayrı 5 ile 10 dakika arası bölüm başkanın odasında iki fırça yediğimden öğrendim. :D Olay söyle gelişti. Fizik dersinde baktım liseden pek bir farkı yok. Hocanın yanına gittim ve hocam neden laboratuvar dersimiz yok dedim. Bunun üzerine bölüm başkanı ile konuş bunu bizim bölümde laboratuvar var dedi(Bize istisnasız hep fen edebiyattan geldi ortak derslerde ve paü’de okuyan bilir o damlama yöntemi ile mezun olunur. Birde nedense bizim fakülteye fazladan bir takıntıları vardı. Hatırladığım 10 kişiden fazlası genelde geçemezdi.). Bende bu lafın gazıyla bölüm başkanının yanına gittim. Kapıyı çalıp müsait misiniz dedikten sonra kafa işareti ile girdim. Sonradan düşününce fark ettim pek benle konuşmak istemediğini yüzü aklıma gelince. :D Dik dik bakarken önündeki koltuğa oturmuş bulundum. İlk fırçamın nedeni buydu. 5 ile 10 dakika arası fırça kaydı. Üniversitede oturmanın zararlı bir şey olduğunu orada öğrendim. :D Ondan sonra sabaha kadar ayakta dikecek olsa da otur demedikten sonra hoca dikilmesini öğrendim. :D Neyse sonra aklına geldi neden geldiğimi sormak. Neden fizikte laboratuvar yok dediğimde başladı ikinci fırçaya ve yaklaşık aynı süre sürdü birinci fırça ile. Orada sudan çıkmış balık gibi dinlerken “Size pratik uygulama ne gerek var. Teorik uygulama yeter” dediği garip geldiği için unutamadım. Sonradan öğrendiğim para yüzünden arada top gibi oynanmışım. Laboratuvar olursa bizim Fen-Edebiyat Bölümü öğrencisi gibi kayıt gözekecekmişiz fizik hocalarının kesesine ödenek verilecekmiş. Tabii böyle olunca bizim bölümden kesinti olacakmış. Bunu öğrendikten sonra ikisinde de nefret ettim ve ikisinin verdiği derslerden hiç geçemedim. :D Yani dağ dağa küsmüş dağ çokta tın demiş olayı oldu. Bu olayın tek zararı bana olduğunu ise 7. yılımda öğrendim. Bazı şeyleri kavrama da biraz gerizekalıyım. :D

    Sinclair gelecek olursak okuldan özgür takılmaya başlar ve Nietzsche’nin kitapları takılır. Keşke kitapların isimlerini ekleseydi de Hesse amcanın Nietzsche amcadan hangi kitaplarından etkilendiğini kitabından öğrenseydik. Bu kısımdan da elimden kurtulamazsın Hesse amca duy sesimi. :D Özgürce şehri gezinirken birden tanıdık ses duyar. Demian tekrar sahneye çıkacağının işaretidir ama ara karakter olan Japon öğrenciyi eklemek ve gene doğu mistiğine selam çakmak için Sinclair pısırık moda geçer sadece takip eder. Japon elemandan ayrıldıktan sonra Sinclair mod değişikliği yapar ama Demian zaten senin takip ettiğini hissettim deyip artistik yapar. Burada aklımda böyle kalmış ama gördüğünü söyledi gibi bir şey çaktı zihnimde velakin benimkisi daha artistik olduğu için burnu havada Demian’a yakıştığı için böyle bırakıyorum. :P Orada muhabbetlerini tam hatırlamıyorum ama annem seni merak ediyor bize gelsene diyerek az daha eşekler cennetine gönderecekti Demian Sinclair’i. :D İnsan yavaş yavaş verir haberi veya birkaç gün Sinclair’i çağırmayarak kudurtur ama bu kadar işkence yeter diye düşünür herhalde Demian. :D

    Sinclair dünyası gene değişeceği ondan sonraki tepkilerinde belli olur çünkü önceki takıntılı zamanında uykusuz içinde geçen günlerde bulma umudu düşükken. Yarın gidip görmenin heyecanına rağmen derin bir uyku geçirir ve hayatındaki en önemli gün gibi betimlemeler yapar. Neyse akşam olup gittiğinde ilk girişte kendi resmiyle karşılaşır ve resmini huşu içinde bakarken Demian’nın annesi gelir ve kırk yıllık ahbapları imiş gibi Sinclair ile muhabbet eder ve kendisine sayısı az olan dostlarının seslendiği Bayan Eva demesini ister. Burada bu kadın gibi güçlü karakterin çevirmenin bayan kelimesi kullanılması hoşuma gitmedi. Orijinal halini koruyup Mrs. Eva deseydi veya Google amcanın çevirisinde ikinci anlamı hanım kelimesini kullansa daha şık olurdu diye düşünüyorum. Ben hanım kelimesini kullanacağım. Buradaki hızlı samimiyet bence Sinclair için iyi olmaz çünkü zaten çevresi ile olan kopukluğun bitme şansı bile kalmaz. Hanım Eva çok kunduz bir karakter olduğunu şimdi fark ettim. İleride göreceğiniz gibi Sinclair uydusu olmasını daha başında garantileyen hamleyi hemen yapmış. Eyy Sinclair Hanım Eva ile aramızı girdiğin için seni düelloya davet ediyorum. :P Şaka şaka sanal karaktere bağlanacak kadar delirmedim. :D Hanım Eva Demian’nı görmesi için bahçeye yollamasıyla burada japon karakterin Demian’nın vücut yapısının nedenini açıklamak için yaratıldığını görüyoruz çünkü Demian boks antrenman yaparken görüyoruz. Dünyanın en zor sporlarından birini 3-4 ay deneyimleyen ve bu işkenceyi yakında tekrar başlayacağımdan biliyorum. :D Uzun süreli yapan insanların boks torbalarından çıkardıkları sesler kulağımda olduğu için gücünün de kaynağını öğrenmiş oluyoruz. Siz siz olun hafif salınma hareketi eden ve düzgün bir şekilde gardını alan bir rakip gördüğünüzde gözünüzü hastanede açmamak için çark etmenin yolunu bulun. :D Demian ile buluşunca annesinin adını öğrenmesini şaşıran ve ilk tanışan insanların ender olarak adını öğrendiğini söyler. Sinclair hadi çok şanslısın gerçi bu romanda ben olsam Hanım Eva benden başkasına gözü görmeyeceği ve seni sallamayacağı için orada olmamamdan dolayı daha şanslısın kerata. :P :D Bu kısımdan sonrasında bir iki olay dışında pek sevmedim çünkü doğu mistiğine boğmuş gibi geldi ve telapatiyi az daha buluyordu Sinclair. :D Burada düşünce olarak çelişkili bir düşünce yapısına sahibim. Her insanın zihinsel yapıda farklı frekans ve güçte elektrik alan yaydığını ve yakın frekans veya güç yayan kişilerin farkında olmadan çektiğini. Birde düşünmeyi kelime olarak yapıldığında her harf karakterin farklı bir frekans yaydığı için düzgün bir çevirici ile bir insanın düşüncelerini okunabileceğini düşünüyorum. Hatta bu konu üzerinde çalışmaların belirli bir aşama kaydettiği hatırlıyor gibiyim ama bilim kurgu diziler ve filmler çok izlediğim için oradan da aklımda kalmış olabilir emin değilim(Çalışmalar yapıldığını eminim ama belirli bir aşama kaydettiği konusunda emin değilim.). Bunu insanın zihninde doğru bir çevirici olacağı konusunda emin değilim. Çok isteyip de olan şeylerin rastlantısal olduğunu düşünüyorum ama zihinsel yayılan enerjinin kozmik enerji ile iş birliği yapabileceği veya karşı tarafın elektrik alanını etkileyip yönlendirebileceği olasılığını da ihmal edemem. İnsanın evriminin devam ettiğini ve ileride makinelerin yardımı ile sayborg yapısına gelince gerçekleşme olasılığını yüksek görüyorum ama emin değilim.

    Burada kıskandığım olay zihinsel olarak uçuk insanların geçmiş dönemlerde yaşayan insanların dilinden yazılan kitapların Hanım Eva, Demian ve Sinclair’a çevirmesi ve nezih bir şekilde tartışmaları. Bu durumu hazırlayan Hanım Eva’nın annem veya aile dostumuz veya eşim olmasını çok isterdim. İnanın herhangi biri olması yeterli benim için Sinclair gibi sapık değilim. :P :D Demian’nın böyle zihinsel yapıya sahip olmasının nedeni bu olduğunu düşünüyorum. Zaten annesine duyduğu derin saygıdan bunu anlayabiliyoruz. Garip bulduğum bir olay ise Hanım Eva ile Sinclair arasındaki ilişkinin karmaşıklığı. Sinclair son evriminden sonra zeki ve uçuk insan olduğunu kabul ediyorum ama Hanım Eva gibi sürekli böyle insanları yanına çeken birisinin Sinclair gibi yeni yetmeden etkileneceğini düşünmek mantıksız geliyor. Tamam burada yükte hafif pahada ağır olan kıskançlığım var olduğunu kabul ediyorum ama bu kıskançlığını integral ile toplarsak ihmal edilebilir seviye de olduğunu düşünüyorum. :P :D Birde böyle tavırlarını tek Sinclair üzerinde olduğunu düşünmüyorum. Burada Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabındaki Tomas karakterine benzettim biraz. Hayatı oyun gibi gördüğünü düşünüyorum Hanım Eva’nın ama saf bir temiz duygularla görüyor. Sinclair zehirleyebilirsiniz Demian asabilirsiniz ama Hanım Eva’ya yedirtmem. :P :D Birde Demian’nın savaşı gördüğüne dair düşüncesi pek aklım ermedi ama meditasyon ile kozmik enerji ile frekans tutma olasılığı düşündüğüm için eleştirmiyorum. Meditasyon kısmı da yukardaki düşünceme benzer. Kitabın son kısımdaki Sinclair ile Demian sahnesi ise kitabın gerçekçi yapısını çok yumuşattığını ve Siddhartha kitabına benzerliğini ciddi bir şekilde arttırdığını. Gerçi bu yapısı Bozkırkurdu kurdu için söyleyebilirim ama ot çektiği için çok rahatsız etmedi. Bu kitapta çok fazla mistik bir yapıya sahip olduğunu için efsanevi kitap kategorisine girmiyor benim için ama çok değerli bir kitap ileride efsanevi kitaplığımın hemen altında olan önemli kitap olarak duracaktır. Bu kitabı bana hediye eden ve beynimi düşüncelere boğan geleceğin beyin yakan çılgın öğretmeni olacak Beyza tekrar teşekkür ederim. Böyle giderse beni Budist yapacak kendisi. :P :D
    Kendime Not = İleride tekrar kitabı okuyup yorumuma bakarsam düşen cümlelerimi kaldırmamı uçan cümleleri sakin ol iyi çocuk diye sakinleştirerek alçaltıp çatlaklık kapasitemi çok belli etmememi salık veririm. :P :D Birde yoruma hak eden cümleleri de incelemeye katıp okuyanı eziyetimi tabana çıkarıp sonuna da Darth Vader amca temalı kötü adam gülüş ses kaydını koymayı unutma. :D
  • 2000 yılında yetişkin nüfusun en zengin %1’lik bölümü dünyadaki zenginlerin %40’ına sahipken, en zengin %10’luk kısım dünyadaki toptan mal varlığının %85’ini elinde bulunduruyordu. Söz konusu nüfusun daha fakir olan yarısı küresel varlıkların sadece %1’ine  sahipti.

    Katar'da kişi başına düşen gelir en fakir ülke olan Zimbabve' dekinin 428 katıdır.

    Hayatta kalmak ve  kabul edilebilir bir yaşam sürmek için gerekenlerin gittikçe zor bulunur ve zor ulaşılır olması bunları tedarik edenler ile terkedilmiş muhtaçlar arasında gırtlak gırtlağa mücadeleye yol açacağından Rocard ve arkadaşları eşitsizlik uçurumunun derinleşmesinin başlıca kurbanının demokrasi olacağı konusunda bizi uyarıyor.

    Daily Telegraph’ın editör yardımcısı Jeremy Warner, “ABD'de en zengin %10’un ortalama geliri en fakir %10’unkinin şu anda 14 katıdır” itirafında bulunuyor ekliyor: “Artan gelir eşitsizliği sosyal açıdan istenmeyen bir durum olsa da eğer herkes zenginleşiyorsa sorun yaratmayabilir. Ancak ekonomik gelişmenin nimetleri zaten yüksek gelirli olan nispeten az sayıda kişiye gidiyorsa, ki esasen bugün olan da budur, bir sorun olacağı barizdir.

    ABD deki milyarderlerin sayısı 2007'ye kadarki 25 yılda 40 katına çıkarken, en zengin 400 Amerika'nın toplam varlığı 169 milyar dolardan bir buçuk trilyon dolara yükseldi. 2007'den sonra ekonomik krizi ve artan işsizliği takip eden kredi çöküşü yıllarında bu eğilim katlanarak arttı; kırbaç, beklendiği ve söylendiği gibi herkese eşit darbeler indirmek yerine seçimlerinde son derece acımasız ve ısrarcı oldu: 2011'de ABD deki milyarderlerin sayısı tarihi bir rekora imza atarak 1210’a çıktı ve bunların 2007 yılında  üç buçuk trilyon dolar olan toplam varlıkları 2010'da  dört buçuk trilyon dolara yükseldi.

    Uluslararası Çalışma Örgütü 3 milyar kişinin günlük 2 ABD doları olarak belirlenen yoksulluk sınırının altında yaşadığını belirtmektedir.

    Günümüzde nüfusun en zengin %20’si üretilen malların %90’ını tüketirken en yoksul %20’lik kesimde bu oran %1’dir. Ayrıca dünyanın en zengin 20 insanının en yoksul bir milyar insanla eşit kaynaklara sahip olduğu tahmin ediliyor.

        Dünyanın hemen her yerinde eşitsizlik hızlı bir şekilde büyüyor; zenginler, özellikle de çok zengin olanlar varlıklarına varlık katarken; fakirler, özellikle de çok fakir olanlar daha da fakirleşiyor.

        1979 yılında Carnegie’de yapılan bir çalışma çocukların geleceklerinin kendi akılları, yetenekleri, çabaları ya da hırsları ile değil, büyük ölçüde sosyal çevreleri ile doğdukları coğrafi konumla ve ailelerinin toplumdaki yeri ile belirlendiğini açıkça gözler önüne sermiştir. Büyük bir şirket avukatının oğlunun kendisini 40 yaşından önce ülkesinin en zengin%10’una dahil edebilecek bir maaş alma ihtimali, ara sıra iş bulabilen kıdemsiz bir çalışanın oğlununkinden 27 kat fazladır. Bunlardan ikincisinin ortalama bir gelir elde edebilme şansı bile sadece 8 de 1 dir.

    Kongre Bütçe Dairesi’nin yaptığı bir çalışma Amerikalıların en zengin %1’inin varlığının toplam 16,8 trilyon dolara ulaşarak nüfusun alttta kalan %90’ ınun toplamı varlığını 2 trilyon geride bıraktığını ortaya koymuştur.

    Dünya nüfusunun en fakir %10’u sık sık aç kalıyor. En zengin %10 ise ailelerinin geçmişinde herhangi bir açlık anı hatırlamıyor. En fakir %10 çocukları için en temel eğitimi bile zar zor sağlarken, en zengin %10 çocuklarının sadece kendi düzeyindekilerle ve hatta daha üsttekilerle kaynaşabilmesi için gerekli okul ücretlerini ödemeye hazır; çünkü çocuklarının diğer çocuklarla kaynaşmasından korkar hale geldiler. En fakir %10 neredeyse sürekli hiçbir sosyal güvenliğin ve işsizlik geliriinin olmadığı yerlerde yaşıyor, en zengin %10 ise işsizlik geliri ile yaşamaya çalıştıklarını hayal bile edilmiyor. En fakir %10 şehirde günlük işler bulabilirsen ya da kırsal alanlarda çiftçilik yaparken, en zengin %10’un aylık maaşı garanti altında. Bunların da üstünde, zenginlerin zengini olanlar varlıklarının ürettiği faiz dururken maaşla geçinmeye tenezzül bile etmiyor.

    Aynı zamanda, Steward Lansey, “Eşitsizlik: ekonomik sorunlarımızın esas nedeni” başlıklı son demecinde Stiglitz ve Dorling’in görüşlerini destekleyerek, zenginlerin daha da zenginleşerek topluma katkı sağladıkları yönündeki zorlama dogmanın hiçbir ahlaki tutarlılığı bulunmayan kısıtlı bir yalandan başka bir şey olmadığını belirtiyor.

    Son 30 yılda aldığımız temel ders toplumun en zengin üyelerinin pastadan gittikçe daha büyük pay almasına izin veren bir modelin önünde sonunda kendi kendini yok edeceğidir. Öyleyse görünüyor ki bu dersi almak için daha gidecek çok yolumuz var.

    The Spirit Level: Why More Equal Societies almost Always Do Better (Örnek Seviye: Daha Eşit Toplumlar Neden Her Zaman Daha İyi İşler) adlı aydınlatıcı çalışmanın yazarları Richard Wilkinson ve Kate Pickett, Dorling’in kitabına ortaklaşa yazdıkları önsözde “nadir yeteneklerin topunun geri kalanına fayda sağladığı gerekçesiyle zenginlere astronomik maaşlar ve primler ödemenin haklı olduğu” inanışının düpedüz yalan olduğunu belirtiyor. Günahı boynumuza, itidalle ve nihayetinde, canımız pahasına yuttuğumuz bir yalan…

    Bireylere değer vermemizin nedenlerinden biri tümünün aynı olması değil, hepsinin farklı olmasıdır. Bence eğer bunu yapabilecek potansiyelleri varsa çocuklarımızın uzamasına, bazılarının uzayarak diğerlerini geçmesine izin vermeliyiz. Çünkü hem kişinin kendi çıkarı hem de bütün olarak toplumun menfaati için her bir vatandaşımızın potansiyelini tam olarak kullanabileceği bir toplum  yaratmalıyız.

    Thatcher tıpkı boylarımız gibi farklı yeteneklerimizin de doğuştan kaynaklandığını açıkça kabul ederek insanda kaderin hükmünü değiştirebilecek kudret olmadığını veya çok az olduğunu ima ediyor.

    Çoğumuz çoğu zaman isteyerek (bazen neşeyle, bazen isteksizce, sövüp sayarak veya öfkeden dişlerimizi gıcırdatarak) bize sunulana kucak açıyoruz ve hayat boyu görevimiz olan,  elimizden gelenin en iyisini yapmayı terk ediyoruz. Peki, yolumuzu değiştirmek için düşüncemizi; gerçeği değiştirmek içinse yolumuzu değiştirmek yeterli mi?

    İstekayı tutanın bilardo masasında canı nereye isterse gönderdiği bilardo topları değiliz; deyim yerindeyse, özgür olmak için yaratılmışız ve seçim yapmanın zahmetlerinden kendimizi ne kadar kurtarmak istersek isteyelim, önümüzde daima, gidebileceğimiz birden fazla yol olacak.

    Atalarımız tarafından alınan ve uygulanan kararlardan mıdır bilinmez, 21 yüzyılın başında dünyamız beraberlik ve dostça işbirliği şöyle dursun, barış içinde yaşamaya bile elverişli değil.

    Yaygın bir şekilde “bariz” olduğu ( kanıt gerektirmediği) düşünülen,  burada daha yakından incelenmek üzere  seçilmiş üstü kapalı varsayımlardan birkaçı aşağıda sıralanmıştır;

    İnsanların bir arada yaşamasından kaynaklanan tüm sorunların (ve her bir sorunun) üstesinden gelmenin ve bunları çözebilmenin tek yolu ekonomik büyümedir.

    Sürekli artan tüketim ya da daha doğru bir ifade ile yeni tüketim nesnelerinin dolaşımını hızlandırmak insanın mutluluk arayışına tatmin etmenin belki de tek, muhtemelen esas ve en etkili yoludur.

    İnsanların eşit olmaması doğaldır ve insan hayatındaki olasılıkları kaçınılmazlıklara göre düzenlemek hepimiz için faydalıdır; yaşamın kaideleri  ile oynamak herkese zarar getirir

    Rekabet (iki yönüyle: hak edenlerin yükselmesi ve hak etmeyenlerin elenmesi/alçalması) hem sosyal adaletin hem de sosyal düzenin sağlanması için aynı anda gerekli ve yeterli koşuldur.


    Ekonomik Büyüme


    Seçmenlerin diğer kriterleri ve tercihleri ne olursa olsun, seçimleri belirleyen şey diğer etkenlerden ziyade, “ekonomik büyümenin” varlığı ya da yokluğudur.

        Doğru dürüst tatmin edici ve onurlu (kısacası yaşamaya değer) bir hayat sürme ihtimalinizin resmi “ekonomik büyüme” rakamlarına bağlı olduğu yönündeki, son zamanlarda iyice yaygınlaşıp yerleşik hale gelen kanı göz önüne alındığında Yukarıdaki ifadeye şaşırmamak gerekir.

    Keynes’e göre “para hırsı ahlaksızlıktır,  tefecilik suçtur ve para tiksindiricidir... Bir kez daha amaçları araçların üzerine taşıyacağız ve iyi olanı faydalı olana tercih edeceğiz.”

    Evrensel refah için çalıştığı hayal edilen “piyasaların görünmez eli” (devletin serbestleştirme politikasının daha önce özgürlüğü ve hareketini kısıtlamak için taktığı yasal kelepçelerini çıkardığı el) gerçekten görünmez olabilir; ancak bu elin kime ait olduğuna ve komutlarını kimden aldığına şüphe yok. Bankalar ve para akışı üzerindeki “düzenlemelerin kaldırılmas”ı zenginlerin istedikleri gibi hareket etmelerine, sömürmek için en uygun, en iyi ve en çok kar getiren alanları arayıp bulmalarına ve böylece servetlerine servet katmalarına olanak tanıyor; bununla birlikte, işgücü piyasalarındaki “düzenlemelerin kaldırılması” ise fakirlerin bu nemalanmaları takip etmesine ve sermaye sahiplerinin (borsa dileğiyle yatırımcıların) hareketlerinin durdurulması bir yana, en azından yavaşlatılmasına bile fırsat vermiyor; bu nedenle fakirleri daha da fakirleştireceği kesin. Gelir seviyelerine indirilen darbeyi ek olarak iş bulma ve yaşamlarını sürdürebilme şansları da servet peşinde koşan sermayedarların keyfine kalmış durumda. Artan rekabetin neden olduğu istikrarsızlık, akut ruhsal rahatsızlıklar sürekli endişe ve kronik mutsuzluk ise, kısa süren güvenli dönemlerde bile fakirlerin yakasını bırakmıyor.

    Gün ışığına çıkarmak yerine saklıyorlar. İstatistiklerin gizlemeye çalıştığı en önemli gerçek “toplam varlıktaki” artışın derinleşen sosyal eşitsizliğe paralel giderek, sosyal piramidin üstü ile altının varoluşsal güvenliği ve genel refahı arasındaki kapatılmaz farklı daha da genişlettiğidir.

    Aslında 2007'deki kredi çöküşünden bu yana ABD'de Gayri Safi Milli Hasıla’daki artışın  neredeyse tamamını, %90'ından fazlasını, Amerika'nın en zengin %1’i kaptı.

    julie Kollewe’nin yakın tarihli hesaplamalarına göre, uçurumun genişlemesi ve “ekonomik büyüme” den aslan payını alan  mültimilyarderler grubunun arayı gittikçe açması  hızlanarak ve önlenemez bir biçimde devam ediyor. Dünyanın en zengin sadece 10 kişisinin varlığı 2,7 trilyon dolara ulaşarak büyüklükte dünya beşincisi olan Fransız ekonomisini neredeyse yakaladı. Bu kişiler arasında yer alan, Indıtex’in kurucusu ve Zara mağazalarının sahibi Amancio Ortega 2011 Ekim’inden bu yana sadece 12 ayda servetini 18 milyar dolar (günde ortalama 66 milyon dolar) ekledi. İngiltere'deki yüksek ücret komisyonu tarafından açıklanan resmi verilere göre ülkedeki üst düzey yöneticilerin kazançları son 30 yılda 40 katına çıkarken ülkedeki ortalama maaşlar sadece 3 katına çıkıp şu anki 25.900 pound seviyesinde durdu. Yüksek Ücret Komisyonu Genel Başkanı Deborah Hargreaves şöyle diyor: “İngiltere'de iş dünyasının zirvesinde kriz var ve bu durum ekonomiyi kemiriyor. Üst düzey yöneticilerin maaşlarının Kapalı kapılar ardında belirlenmesi ve şirketin başarısını yansıtmaması büyük bir eşitsizliği tetikleyerek  toplumun üst tabakasından yayılan derin bir rahatsızlık yaratıyor.” Benzeri görülmemiş bir tasarruf döneminde toplumun yüzlü 0,1’lik  kesimine ait servetin inanılmaz derecede artması geriye kalan 99,9 un yarasına tuz basmak dan başka bir şey değildir.

    Küresel eşitsizliğin gelecekti resmi hayli iç karartıcı.  Her şey olduğu gibi kalırsa değişim için neredeyse hiç umut veya ihtimal yok. Gerçekçi bir açıdan bakacak olursak eşitsizlikler sürecek ve ulus devletler bunları meşrulaştırmaya devam edecek gibi görünüyor.

    Ekonomik büyüme çoğumuz için daha iyi bir gelecek vaat etmiyor Bunun yerine, hızla artan sayıda insan için daha derin ve şiddetli eşitsizliğe şu ankinden bile daha istikrarsız koşullara ve dolayısıyla daha fazla çöküşe, hüsrana, hakarete, aşağılanmaya, sosyal bir yaşam için daha fazla mücadele işaret ediyor. Zenginlerin daha da zenginleşmesinin, varlık ve gelir hiyerarşisinde aşağıda kalanlar şöyle dursun sıralamada kendilerinden hemen sonra gelenleri bile faydası yoktur; varlığın yukarıdan aşağıya yayılacağını söyleyen hayali “merdiven” gittikçe tıkanmış bir eleğe aşılmaz bariyeri dönüşüyor.

    Tüm bunlardan çıkarılabilecek sonuç şudur; “Kredi veren ve finansal kuruluşların serbestleştirilmesi ve özelleştirilmesi yüksek kazançlar,  komisyonlar ve primler sağlayarak finans endüstrisinin tepesindekilere kolay para kazandırırken” “ reel ekonomide”  yaşayan ve çalışan, aynı zamanda hayatlarının seyri ekonomideki iniş çıkışlara bağlı olan milyonlarca kredi lehtarının zaten yetersiz olan varlıklarını daha da kurutmaktadır.

    Tek bir ses komutu ile harekete geçen veya 2 parmak hareketi ile resimleri büyüten elektronik aletler gibi, piyasadaki teknoloji ürünleri sevdiğimiz nesnelerden beklediğimiz ancak nadiren,  Belki de hiç alamadığımız her şeyin ete kemiğe bürünmüş halidir.  Bunların en değerli özelliklerinden biri de asla çok uzun süre piyasada kalıp kendilerinden bıktırmamaları ve Başımızdan savdığınızda size musallat olmamalarıdır. Elektronik aletler sevgiye hizmet etmekle kalmazlar;  diğer sevgi nesnelerine gösterilip karşılık bulamayan sevgileri de kabul edecek şekilde tasarlanmışlardır.  Sevgi için en sakıncasız nesneler olan elektronik aletler Aşk ilişkilerinin başlatılmasında ve bitirilmesinde, ister elektronik ister canlı, ister hayvan ister insan olsun, sevgi yönetilen diğer nesnelerin göz ardı edebileceği standartları ve kalıpları belirler.  Tek riskleri elenmek ve reddedilmektedir.

    Sevginin elektroniği uydurulmuş halinin sevgi ile hiçbir ilgisi yoktur;  tüketicilere yönelik teknolojik ürünleri insanların narsisizmini tatmin etme  yemiyle müşterileri yakalar.

    Aldatıcı iddiaların aksine, tükeitici piyasalarının sömürüye açtığı en son alan sevgi değil,  narsisizmdir.

    Gelgelelim,  aynı mesajlar ekranlardan ve hoparlörlerden her gün aralıksız sel olup akmaya devam ediyor.  Mesajlar bazen göze batacak kadar açık,  bazen de zekice gizlenmiş oluyor; fakat ister aklı, ister duyguları, ister bilinçaltındaki arzuları hedeflesinler, her seferinde,  mağazalarda satılan ürünleri satın almanın,  sahiplenmenin ve kullanmanın içine yedirilmiş mutluluğu, vaat ediyor, öneriyor ve ima ediyorlar.

    Mesaj daha açık olamazdı:  Mutluluğa giden yol alışverişten geçer.  Mesaj hem tepedekilere hem de en altta kalanlara,  ayrım yapılmaksızın herkese gönderilir.

    11 eylül saldırısının ertesi günü George W. Bush’ un, travmadan kurtulup normale dönmeleri için Amerikalılara seslenirken bulabildiği en iyi tavsiye “alışverişe devam edin” olmuştur.

    Beşikten mezara kadar, mağazaları yaşamlarımızın ve ortak yaşamların tüm hastalıklarını ve ıstıraplarını iyileştirecek ya da en azından hafifletecek ilaçlarla dolu eczaneler olarak görmeye alıştırılıp, bu yönde eğitiliyoruz.

    Alışveriş yapmamak,  güncellenmiş versiyonlara sahip olmayan kusurlu tüketiciler için,  değersizliğin ve işe yaramazlığın bir işaretidir, yaşanmamış bir hayatı simgeleyen çirkin ve cerahatli bir lekedir.  Sadece  zevkten yoksulluğun değil, insan haysiyetinden yoksunluğun da lekesidir. Nihayetinde, insanlıktan, kendine ve başkalarına saygı zemininden yoksunluğun lekesidir.

    Zengin ülkelerdeki sosyal eşitsizlik,  eşitsizlik doktrinlerine inancın sürmesi sayesinde hayatta kalabiliyor ve yaşadığımız toplumun ideolojisinin büyük bölümünde yanlışlıklar olabileceğini fark etmek insanları hayrete düşürebiliyor.  Tıpkı kölelik zamanında çiftlik sahibi ailelerin kölelere sahip olmayı doğal gördüğü gibi  ya da kadınlara eskiden oy hakkı verilmemesinin “doğanın bir kanunu” olarak görüldüğü gibi, günümüzdeki çok büyük eşitsizliklerin çoğu da normalliğin fotoğrafı içinde kendine yer buluyor.

    Örneğin,  ortaçağda köylüler kendi yaşam koşulları ile  efendilerininkiler arasında bariz eşitsizlikle genel anlamda barışıktı  ve ne kadar zahmetli,  ne kadar gereksiz olursa olsun kendilerinden beklenen  kölelik hizmetlerine ve angaryalara itiraz etmezlerdi; fakat efendilerin talep baskılarındaki en ufak artış bile,  saldırıya uğrayan mevcut durumun,  diğer bir deyişle “ geleneksel hakların” savunulması için köylülerin ayaklanmasını  ateşleyebilirdi. Bir diğer örnekte, modern fabrikalardaki sendikalı işçiler benzer özellikler gerektiren, aynı sektördeki  başka bir fabrikada çalışan işçilere verilip de  kendilerinden esirgenen zamma tepki olarak ya da beceri bakımından kendilerinden daha aşağıda gördükleri işçilerin maaşları kendilerininkinin  seviyesine çıkarıldığında greve giderlerdi: her iki durumda da itiraz ettikleri ve karşı koydukları “adaletsizlik”, “normal” veya “doğal” olarak görmeye alıştıkları statü hiyerarşisinde istenmeyen bir değişikliktir, nisbi kayıp durumudur.
  • Sitede 60-70’lerin Türk öykücülüğü üzerine bir etkinlik (#34011871) düzenleyen ve değişim-gelişim konusunda özverili çabayla daha pek çok güzelliğe vesile olan Erhan Bey’e teşekkürle ithaf olunur.

    Bilge Karasu, 1930 doğumlu İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunu… burası işte beni çok heyecanlandırdı, en başta biyografisini okurken. Çünkü felsefe okumuş ve edebiyata girmiş kişilerden güzel, özgün eserler okuduk (Bknz. İhsan Oktay Anar , Necip Fazıl Kısakürek , Salâh Birsel ,... ) Biraz acaba da dedirtti ama. Çünkü bu, üslubuna yabancı olduğum Karasu’ nun, yorucu ve karmaşık bir tarza sahip olabileceği ihtimalini de doğuruyordu. Her iki beklenti de yerini buldu. Özgün ve biraz yorucu bir anlatımı var Karasu’nun, bu eserden edindiğim izlenime göre. Daha sonra yaptığım araştırmadaysa; Karasu’nun tek bir metinde farklı türleri iç içe geçirebilen başarılı bir yazar olduğunu, Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümünde, henüz o zaman eğitim sisteminde yer almayan “metin okuma yazma“, “imbilim” ve “üst-mantık” dersleri vererek onlarca öğrenci yetiştirdiğini, ama aile kökeni ve tercihleri dolayısıyla edebiyat çevresinde istenilen kabulü göremediğini öğrendim. Yalnız ve yabancı adam nitelemelerine maruz kalan yazar, döneminde dikkat çeken ve öne çıkan eserler vermiş.

    Gelelim esere…

    Uzun süren bir günün akşamı nasıl olabiliriz? Yanıtını yazarın şu fotoğrafı çok güzel özetliyor:

    http://hizliresimyukle.com/image/yJwQ7

    Evet, eseri okuduğumda ben de uzun süren bir günün akşamındaydım. Farklı bir deneyimdi. Eser, 1971 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanmış. Bunu görünce de, “acaba Sait Faik’in dünyaya pek eyvallahı olmayan o serseri ruhlu karakterlerinden bulur muyum?” sorusunu sordum ister istemez. Ama pek öyle olmadı.

    Kitapta biri uzun biri kısa olmak üzere iki öykü var ve ben uzun öykü üzerinde durmak istiyorum. Çünkü diğeri açık bir üslubun kullanıldığı, anlatı şeklinde ilerleyen bir öykü ve vasat nitelikte. Kitaba adını veren öykü; yalnızlık, inanç-inançsızlık, korku-cesaret ve pişmanlık temalarında ilerliyor. İki kısımdan oluşan bu öykü, iki keşiş üzerinden anlatılıyor. İlk kısım, Ada, Andronikos’u odağına alıyor. Baştaki tasvirlerle, öykünün ilerleyişini başarılı ve ilgi çekici buldum. An be an bir sal yolculuğu yaparak, bir adada yolu bulmaya çalışıyorsunuz. Bu sayede hikâyenin içine sanki mekân boyutuyla dahil olmuş oluyorsunuz. Ancak sonrasında zaman ikiye bölünüyor, Belirsizleşen ve kaygan geçişler yapan zamanı, Andronikos’un bilinci kontrol ediyor. Hikâye bir yandan ileri doğru ilerlerken bir yandan da Andronikos’un geçmişi hatırlamasıyla ani geri dönüşler oluyor. Bu geçişlerin belirsiz ve ani oluşu, okurun dikkatini gerektiriyor tabi. Ama nispeten ilk bölüm o kadar yorucu sayılmaz. Asıl yorucu kısım İoakim’ e odaklanan Tepe kısmı yani ikinci kısım. Bu kısımda yoğun bir imge, sembol ve metafor kullanımı var. İoakim’in tilkisinin dahi sembolik bir anlamı var. Ayrıca anlatım, kesif bir bilinç karmaşasının rehberliğinde ilerliyor. Bu bölümde anlatım tarzı olarak tercih edilen; sonunda üç nokta varmış gibi biten cümleler, ardı ardına gelen ucu kesik, yarım cümleler de anlatımı zorlayıcı kılıyor.

    İki bölümde de dikkatimi çeken ortak noktalar var. Karakterlerin ikisi de inancını sorgulayan, korkak, kendini arayan ama cevabı her ne pahasına olursa olsun bulma cesaretini gösterebilen bir yapıdalar. Kişilerin manevi karakteristikleri ve ruhsal durumları, fiziksel detaylarla da desteklenmişti, bu da ilgi çekiciydi. Sürekli tepelere tırmanmaya çalışan karakterler, bu yolculukta ayakları ve dizleri kan içerisindeyken aynı zamanda manevi olarak kendilerine karşı çok zor sınavlar vermekte, buldukları basit cevaplarla tatmin olmayıp kendileriyle çetin bir savaş vermekteler. Burada şairin dizeleri geliyor tabi akla;

    “bir düşü düşlere dalmaksızın kavrayarak
    bulutu kapsayarak açmadan buluta içtekini
    tanıdım Âdemoğlu kimin nesiymiş
    ter döküp soru sormak nereye sürüklermiş kişiyi.”

    Yolda olmak manevi olarak da değişim ve tekamülü simgeler. Yani yolculuk; yer değiştirme, insanın fiziki olarak bir yerden bir yere gitmesiyken, manevi olarak bir halden bir hale gelmesi, hayattaki konumunu etkileyecek ciddi karar değişimlerini de imler. Yolculuğa ve yolda olmaya ben bu yönden de bakarım. Burada da yazar, hikâye boyu karakterlere meşakkatli bir yolda olma haliyle, bizi bu manevi durumun fiziksel boyutunu da yaşatarak atmosferi tamamlıyor. Yine aynı şekilde, karakterlerimizin titreyen zayıf bacaklarla bu yola ve yolculuğa talip olmaları; korkak ve güçsüz olmalarına rağmen inançlarını sorgulayarak tüm hayatlarını alaşağı edebilmeye meydan okumalarını gösteriyordu. Narinlikteki kırılmaz güç, bu tabi mücadelenin de ne kadar çetin olduğunu gösteriyor.

    Sorgulamalar… Kahramanlık, efendi ve kölelik üzerine uzun felsefi sorgulamaları İoakim’in… Ve uzun süren bir günün akşamında sayıklaması İoakim’in “Yoruldum, Tanrı canımı almayacak mı daha?” Andronikos’un ise geldiği noktada sorduğu şu soru vurucuydu: “Tanrım! Sana inanıyor muyum?”
  • “Kölelik yolu= sosyalizm” ve dolayısıyla ”liberalizm = özgürlük” temeli üzerine kurulmuş bir eser. Liberalizm okumalarında “ulusların zenginliği” gibi klasik liberal görüşlerin anlaşılması sonrası okunması daha yararlı olacaktır.
  • Tembellik Hakkı uzun zamandır gördüğüm ha bugün ha yarın okuyacağım diye sürekli ertelediğim bir kitap, 12 gün evvel okumaya başladım yarıladım ve araya sanırım bir çok şey girdi. Bugün yarısını da bitirip bir kaç saat içinde rafa kaldırdığım bir kitap. Tembellik Hakkı evet kapitalist düzen eleştirisinden ziyade biraz da işçi sınıfının eleştirisi gibi algıladım. Çarpıcı bir bölüm vardı. Orada şundan bahsediyordu. Birazda işçi sınıfının çalışmak için fabrikalar kurulmasına yönelik devlete ve sermayeye baskı yaptığını. ^^işçiler, çalışmayı kapitalistlere zorla kabul ettirmeyi kafalarına koydular. Saf yürekli işçiler, ekonomicilerin ve ahlakçıların çalışmaya ilişkin kuramlarını ciddiye aldılar ve bunun uygulamasını kapitalistlere zorla kabul ettirmeye çalıştılar, imanları gevreyerek. İşçi sınıfı "Çalışmayan yiyemez" ilkesini attı ortaya. 1831'de Lyon işçileri, "ya bizi kurşuna dizin ya da iş verin!" diye ayaklandı, 1871 federeleri de ayaklanma eylemlerine İş Devrimi adını verdiler.”^^
    Sanayi devriminden sonra ve Kademeli olarak Köleliğin kalkmasından sonra, işçi sınıfı diye bir sınıf doğmuştur. İnsanlığın fikirsel gücünü yükseltmek için ya kölelere ihtiyacımız var, ya da işçi sınıfına! Her şeklide pislikleri süpürecek,angaryaları yükleyeceğimiz birilerine ihtiyacımız var.
    Çok ilginçtir ki? yıllardır her ideolojiden her fikri savunan kesimin ortak paydası Kapitalizmin eleştirisidir. Evet eleştiriyoruz iyi güzel de karşısına konulan alternatif sisteme gelince bir duraklıyoruz. Karşıt ideolojinin argümanları ile kafası allah bullah olmuş insan yığınları, iş Kominizim ve Sosyalizme gelince bir duraklıyor. Durakladığınıza göre köle gibi çalışmaya devam edelim öyleyse.. Koca karı gibi mızmızlanmayı kesip, yazgınıza boyun eğeceksiniz. Kitapta en sevdiğim 1. bölüm, insanın gelişimi için boş vaktinin olması, okuması dinlemesi, kendi iç dünyasına dönebilmek için zaman ayırması. eee bundan dolayıdır ki birazda düşünsel üretime girmenin yolu, belli kaygılardan uzak olmak!nedir ki bunlar, ev geçindirme çoluk çocuk sorumluluklarını yerine getirecek sürekli sürekli akan bir gelirin olması buda yoksa modern kölelik sizi(bizi)bekliyor. ... Çalışmaya ihtiyaç duymayan sürekli akan geliri olan insana ne yapacak? bence tembellik yapacak fakat buna bile izin yok. Çünkü oluşmuş inanç ve ahlak sistemi tüm algılarla tüketimi bile iş halinde sırtına yüklüyor kişinin. sürekli bir devinim içinde olmanı dikte ediyor. Boş vaktin mi var, oku, öğren, geliş, tüket ve bu süreçlerde bir çalışma şekli ve bir nevi işçilik. Kitabı okumaya meyil ettiğim anlarda. Beklentim oldukça farklıydı. Tembellik, boş boş vakit geçirmenin felsefi yönünün derinlikli bir şekilde inceleneceği düşüncesindeydim ama velakin cümbür cemaatin karşılaştığım şey zaten bildiğim şeyler olduğu için pekte başladığım anlarda ki beklentimi karşılamadı diyebilirim.. Yine de Marx amcanın damadına selam olsun :)
  • İnsan dediğimiz varlık, neredeyse bir hayvan gibi yaşadığı karanlık bir geçmişten uygarlaşarak gelen, bu yüzden de bu hayvani doğayı hâlâ bir ölçüde içinde taşıyan bir mahlûk mudur? Yoksa insan yeryüzünde var olduğundan bu yana hep bir kültür içinde, bir topluluk içinde belirli göreneklere göre mi yaşamıştır? Yani aslında Batı düşüncesinin savunduğunun tersine, ilkel insanla "modern" denilen insan arasında esasa ilişkin hiçbir fark yok muydu? O zaman "modern" insanın üstünlüğü söylemi nereden kaynaklanıyor?

    Marx'ın, Grundrisse'de, "ekonomi politiğin yöntemi" başlığı altında söylediği şu söz, Batı'nın dünyaya, insanlara ve toplumlara bakışının en ilginç özetidir sanırım: "İnsan anatomisi de maymun anatomisinin bir anahtarıdır" [1] Yani, insanı anlamak için maymundan yola çıkanlara, maymunu anlamak için insana bakılması önerilir. Dolayısıyla, geçmiş toplumların anlaşılması için de, anahtar niteliğinde olan, en "gelişmiş" toplum biçimi olan burjuvazi yani kapitalizm'dir. Çünkü bu "gelişmişlik", geçmişin "basitliğini" de içermektedir. Çünkü diyalektik mantık gereği, geçmiş olan, içerilerek aşılmaktadır.

    Bu yaklaşım ise, "bizim" durduğumuz yere topolojik bir üstünlük kazandırmaktadır. O zaman geçmişin olduğu kadar dünyanın anlaşılması için de batı, dünyaya (yani öteki toplumlara) kendi durduğu yerden, yani açıklama gücüne ve niteliğine sahip olduğu o "üst" konumdan doğru bakar. Bu "üst" konum ise kendi üst niteliğini temellendirmek ve buradan itibaren yapılandırılan bir asimilasyon mantığını meşrulaştırmak için öncelikle bir "ilkel toplum" icat eder. Tıpkı ulusların da icat edilmesinde olduğu gibi.

    Bu "ilkel toplum", kültür öncesi bir "doğa durumu"nu tanımlar. Tukidides'ten Hobbes'a, Hegel'den Marx'a, Durkheim'dan Freud'a ve hatta Aziz Agustinus'tan Machiavelli'ye kadar bütün Batı düşüncesi, bu temel varsayım üzerine kurulmuştur. Buna göre, "Doğa zorunluluktur: Kültürün başa çıkması gereken toplum-öncesi ve toplum-karşıtı bencilliktir". (Batı'nın İnsan Doğası Yanılsaması, s. 23) Ve yine insan doğası, "ilk günah" ile de malûl bir doğadır. Oysa "kültür, homo sapiens'ten daha eskidir, çok daha eskidir." ( a.g.e, s. 124) "Kültür insanın doğasıdır" (s. 130) ve insan, yeryüzünde ilk ortaya çıktığı andan itibaren toplumsal ve uygar bir varlıktır. Hatta -şayet böylesi bir zaman varsa- bunun farkına varmadığı ve bilincinde olmadığı zamanlarda bile.

    Hobbes'un da Romalı düşünür Plautus'un "insan insanın kurdudur" sözünü teyit ederek, "herkesin herkese karşı savaşı" olarak tanımladığı bu doğa durumundan yegâne çıkış yolu, Leviathan'ın, yani bir zorbanın (veya bir "hükümdarın") şiddete dayanarak topluma egemen olmasıdır. Bu, nomos'un, (yani yasa'nın) physis'e (yani doğaya); bir başka deyişle kültür'ün doğa'ya egemen olması anlamına gelmektedir.

    "Batı'nın yerleşik folklorunda, 'vahşi'nin (onlar) 'medeni'yle (biz) ilişkisi, doğanın kültürle ve bedenin zihinle ilişkisi gibidir" (s. 123). Bedenin doğalaştırılarak aşağılandığı bu düalist söylem, bu kez Batı ile ötekiler (Doğulular, İlkeller, Zenciler...) arasında yeniden kurgulanarak asimilasyoncu uygulamaların meşruiyet kaynağına dönüştürülür.

    Beri yandan, özellikle Rousseau gibi kültür/medeniyet karşıtları açısından ise, "doğanın sahiciliği ve gerçekliği karşısında nomos sahte bir şey anlamı"na gelmektedir. Bu takdirde doğa durumu, Cennet Bahçesi veya Soylu Vahşi imgelerini canlandırmaktadır. Günümüz burjuvazisinin "organik" beslenme tutkusunda da bu tür bir saflığı ve bozulmamışlığı aramanın izleri yok mudur? (s. 45, 47). Bu tür istisnai fantezilerin ötesinde, "insanın çıkarına düşkün hayvani bir doğaya sahip olduğu yolundaki Batı'ya özgü kavrayış, (aslında) antropolojik ölçekte bir yanılsamadır". (s. 64)

    Batı'nın bu yanılsama açısından ulaşmış olduğu kültürel üstünlük formu, bir yandan şiddetle korunacak, diğer yandansa aynı kültürel form, bu forma ulaşamamış olanlara da bir "insan hakları" standardı olarak ve gerekirse şiddetle benimsetilecektir. ABD'nin "Kurucu Ataları"nın diliyle, "hükümet, tıpkı bir giysi gibi, yitirilmiş masumiyetin alâmetidir; kralların sarayları, cennetin çardaklarının harabeleri üzerinde yükselir". (s. 91) Başkaları (ötekiler) ise, ancak ihtiyaçlarımızı gidereceğimiz (Helvetius'un yaklaşımına göre sevmek de bu ihtiyaca dahildir); Kantçı bir yaklaşımla bakıldığında, onun vasıtasıyla amaçlarımızı gerçekleştireceğimiz birer araçtır. Sahlins, haklı olarak bu yaklaşımı, "Kantçı bir etik felâket" olarak tanımlamakta (s. 103): "Aziz Augustinus'un, kölelik ve aslında ilahi bir ceza olarak gördüğü insanın bedensel arzulara sonsuz boyun eğişi, bugünün neoliberal iktisatçıları, yeni-muhafazakâr siyasetçileri ve çoğu Kansaslının gözünde özgürlüğün temel ilkesi haline geldi" (s. 104). Bunun sonucu olarak özçıkar tanrısal bir hak, mülkiyetçi bireycilik ise temel bir özgürlük olarak burjuvazinin temel prensipleri ve hatta "insan hakları" arasına dahil edildi.

    Temeldeki bir insan-öncesi durumdan -doğa durumu-, Batılı insana doğru evrimleşen bir uygarlaşma tezine karşı, aslında günümüzün giderek vahşileşen (Batılı) insanının, "insanlık"tan bir sapma içerisinde olduğu açıkça ortadadır. Buna karşı üretilmeye çalışılan yanılsatıcı bir söylem, bir insan hakları ideolojisi, günümüz Batılısını tüm insanlık tarihi içerisinde seçilmiş kılmaya matuf, tersinden bir bakıştır. Sadece İkinci Dünya Savaşı esnasında tüm insanlık tarihinden daha fazla cana kıymış ve çok daha fazla şiddet üretmiş olan Batılı ülkeler, her şeye rağmen insanoğlunun vahşetten insanlığa doğru sancılı bir evrimleşme içerisinde olduğu konusunda neredeyse hemfikirdirler. Oysa nasıl ki tüm doğal türler dünyada daha en başından itibaren kendi doğal formları içerisinde bulunmaktaysa, insan da yeryüzünde daha en başından itibaren bir insan toplumu içerisinde bulunmaktadır.

    "Bu durumda şu soruyu sormalıyız: Şayet insanın gerçekten de toplum-öncesi, anti-sosyal hayvani bir eğilimi varsa, nasıl oldu da çok sayıda halk bu eğilimden bihaber kalabildi ve cahilliklerini anlatabilecek kadar uzun süre yaşayabildi? [Oysa] bu halkların pek çoğu, genlerimiz, bedenlerimiz ve kültürümüzde alttan alta iş gördüğü varsayılan hayvansılık şöyle dursun, hayvan olma mefhumuna bile sahip değil." (s. 116) (Yani hayvanları bile insanî toplumun bir parçası olarak görürler. Çünkü hayvanlar bile bu dünyaya ait "dilsiz", ama sembolik varlıklardır. Örneğin Sahlins, pek çok "ilkel" toplumda, hayvanların da insanlar gibi kendi kültürleri olan topluluklar halinde yaşadıklarına inanıldığını aktarıyor.)

    Daha önce dilimize çevrilen Taş Devri Ekonomisi adlı çalışmasında [2] da insanın her daim uygar ve toplumsal bir varlık olduğunu savunan Sahlins, insanların "Taş Devri" olarak tanımlanan dönemde günümüzden daha insani bir hayat sürdüğünü, daha özgür ve mutlu olduğunu ortaya koyuyordu. Biriktirmek, mülk edinmek ve aç kalmak gibi korkuları olmayan eskil toplumun insanları, doğal bir dayanışma ve paylaşma duyarlılığı içerisinde yaşamaktaydılar.

    Marx'ın da katıldığı bir yaklaşımla, "yoksul ülkelerde halk rahattır, buna karşın zengin ülkelerde halk genellikle yoksuldur" (a.g.e., s. 14). "Taş Devri Ekonomisi"nde, Batı-merkezci antropolojinin neredeyse hayvanlarla bir tuttuğu eski toplumun insanlarının, günümüz insanının içerisinde bulunduğu zorbalıktan, hayatını kazanma tutkusundan, güce ve nesnelere köle olmaktan oldukça uzak, sade ve insanca bir hayat sürdüğünü ortaya koyan Sahlins, "Batı'nın İnsan Doğası Yanılsaması"nı ise şu sözlerle bitiriyor: "Benim çıkardığım naçizane sonuç, Batı medeniyetinin sapkın ve hatalı bir insan doğası anlayışı üzerine kurulu olduğudur... Bununla birlikte, bu sapkın insan doğası anlayışının varoluşumuzu tehlikeye attığı büyük olasılıkla doğru."