• Parayla halledilebiliyorsa, mesele değildir. Bu da benim Kominist Manifesto'm. Karl Marx görse “Çak bir beşlik!” derdi.
    Murat Menteş
    Sayfa 81 - April Yayınları
  • Kitabı okumadan önce kitap hakkında internette biraz araştırma yaptığınızda, Dünya edebiyat çevrelerinde yazarın 20. Yüzyılın Tolstoy’u, kitabın da 20. Yüzyılın Savaş ve Barışı olarak anılması, arka kapağındaki politbüro yetkilisinin “kitabın yayınlanabilmesi için en az 300 yıl gerekiyor” açıklaması, yazarın ölümünden ve kitabın yazıldıktan yaklaşık 30 yıl sonra ancak yayınlanabilmesi gibi bilgilere ulaşıyorsunuz.
    Okurun, kitabı kavrayabilmesine kolaylık olması açısından Sovyet döneminin Bolşevik Devriminden II.Dünya Savaşı sonuna kadar tarihini biraz araştırmaları ve ayrıca II.Dünya Savaşının kaderini değiştiren Stalingrad Savaşı hakkında biraz bilgi edinmeleri yararlarına olacaktır.
    Elbette okurda uyandırılan bu kadar meraktan sonra “acaba kitapta ne var ?” sorusunun cevabını aramaya başlıyorsunuz.
    Temelde konusu”şu”yada "şu" diyemiyorsunuz. İkinci Dünya Savaşı, Alman Faşizmi, Stalingrad Kuşatması, Yahudi katliamı, Kominist Rejimin bürokratik hantal yapısı, Troçkist avı, bir anlamda Sovyet Faşizmi, kısaca bu hengamenin içerisindeki insan hikayeleri.
    Kitapta iç içe geçmiş bir dolu hikaye bir arada geçiyor. Tıpkı Savaş ve Barışta olduğu gibi. Alman cephesinden savaşın gidişatı, Führerin geri dönülmez inatçı kararlarının, emri uygulayanlar üzerindeki psikolojik baskısını, Karşı cephede yine Stalin baskısının etkilerini, Ukrayna’daki Yahudi avının yine insanlardaki psikolojik derinliğini, Moskova’daki gerek bürokratik yapının insanlarda oluşturduğu ruhsal işkenceyi, ve gerekse Moskova’daki Stalin baskısının insanlar üzerindeki sonuçlarını, En iyi Stalinci benim yarışına girmiş yalaka takımını, Troçkist paranoyasını yazar öylesine gerçekçi anlatmış ki hikayeler akıp gidiyor.
    Yazar yeri geliyor gaz odasına giden bir kadının son anına kadar yaşadıklarını yazıya döküyor. (Bu arada yazarın annesi gerçek hayatta böyle bir yöntemle ölmüş), yeri geliyor bilim kurulunda deha niteliğindeki bir Yahudi bir Troçkist’in her an tutuklanma paranoyasında bilim yapmaya çalıştığını da anlatıyor.
    Savaşın getirdiği yıkım, açlığın en dip noktasındaki insanların yaşama mücadelesi, Sovyet kışının getirdiği ağır iklim koşullarının insanın iradesinde oluşturduğu ruhsal zayıflıklar en yalın halde anlatılıyor..
    Olayların en derinine kadar okuru kendine bağlayan yazar, her yaşanılan ağır bir hikayenin sonucunda, çıkarmış olduğu felsefik dersleri, en çarpıcı cümlelerle edebiyat severe sunması “baldıran zehrini balla karıştırıp yedirmek” gibi oluyor.
    “Dilsizlerin böğürtüleri ve körlerin konuşmaları, korku, umut ve acıyla birleşen insanların yoğun karışımı, aynı dili konuşan insanların birbirini anlamaması, birbirinden nefret etmesi yirminci yüzyılın felaketlerinden birini acıklı bir biçimde ortaya koyuyordu.”
    Yazar gerçek hayatında Stalingrad savaşında ve Berlin’e kadar savaşın içinde er olarak görev yapması ve savaşın gidişini makalelerle gazeteye aktarması romanın temellerini oluşturmuştur.
    Son bir not ; Tolstoy doğmadan önce yapılan Napolyon Savaşını “Savaş ve Barış” adlı şaheserinde çok gerçekçi bir dille kaleme almış, Grossman ise bizzat içinde bulunduğu savaşın gerçekliğini yazmıştır.
    “Goethe'nin dili, gece vakti küçük Rus istasyonlarında kulağa korkunç geliyordu, ama Alman muhafızlara hizmet eden insanların anadillerinde yani Rusça konuşmaları daha da iç karartıcı geliyordu.”
  • Ey Ali. ..!devrimci koministlerden biri, dostlarına hitaben."dr Ali Şeriati 'iran Kominist hareketini 70 yıl gerilemesine sebeb oldu.
    Ben de derim hak ve adalet uğruna yapılan islami mücadeleyi yetmiş sene ileri taşımıştır.
    Şehit Dr Mustafa Çamran
  • Bu kitap 1945'te yayımlanmış olmasına rağmen günümüz gerçeklerine uyan öyle kompozisyonlar var ki insan hayret ediyor şaşırıyor hatta dehşete düşüyor. Bir yandan bu ironi dolu anlatımlar hem düşündürüyor hem de eğlendiriyor hayvanlar aracılığıyla betimlendiği ve anlatıldığı için bunlar. Harbiden dendiği gibi bir peri masalı :) Kitaptaki olaylar pek tanıdık hem de hiciv dolu. Kitap kominist rejimleri ağır bir şekilde eleştirirken günümüz siyasi ve sosyal alışkanlıklarına da iğne mi dersiniz çuvaldız mı dersiniz batırmayı ihmal etmiyor.

    Hatta her cümlede tanıdık bir şeyleri aklınıza çağrıştırıyor desem doğru olur. Buda biraz insanı korkutmuyor değil açıkçası yada ürkütmek mi desem. Düzenin aslında çok ya değişmediği insanların da çokta değişmediğini gözler önüne seriyor. Kitaba bakıldığında yani arka plandaki hikayesinde politika üzerine bir kara mizah sunuyor ve bunu da çok iyi ve ustaca yapıyor. Depremden sonra sular çekilir ve ardından karayı tsunami vurur ya burada da kelimeler, cümleler öyle öyle vuruyor. Bir peri masalı okuyorsunuz ama beyninize dalgalar ardı ardına çarpıyor.

    Tiyatronun, edebiyatın, sanatın nasıl bir güç ve etkileme sanatı olduğunu bu kitap layıkıyla yerine getiriyor. Herkesin mutlaka okuması ve üzerinde biraz kafa patlatması gerekli kitaplardan biri bu bence Nokta!

    Bu arada Sadi-i Şirazi'nin bir sözü aklıma geldi paylaşmak isterim: "Koyunlar çoban için değildir, Çoban koyunlar içindir."
    İyi okumalar...
  • İki çeşit kominist vardır: Halkı adam etmek, ülkeyi kalkındırmak için bu işe giren mağrurlar; adalet ve eşitlik duygusuyla bu işe giren masumlar. Mağrurlar iktidar düşkünüdür, herkese akıl verirler, yalnızca kötülük gelir onlardan. Masumlar ise yalnızca kendilerine kötülük ederler... yoksulların acısını suçluluk duygularıyla paylaşmak isterken daha da kötüsünü yaşarlar.
    Orhan Pamuk
    Sayfa 117
  • Ahmet Ümit gibi kominist bir yazarın kaleminden çıkmasına imkan tanımadığım bir konu olduğu için beni şaşırttı. Ahmet Ümit'in anlatım tarzını akıcı anlatımını severim. Konunun ilerleyişi insanı merakta bırakması okumayı kolaylaştırıyor. Olayları yaşatıyor. Babası konyalı annesi yabancı olan Karen Kimya'nın iş dolayısıyla Konya'ya gelip yaşadığı serüveni anlatıyor. konu ilgimi çeken bir konu olup anlatımı akıcı olsada rahatsız olduğum ve anlamlandıramadığım noktalar vardı. Allah aşkı için aileyi terketmek gerektiği gibi bir sonuca varmak.. belki Allah aşkını ilk sıraya koyabilir ama bir baba olarak ailesine karşı sorumluluklarını es geçemez ki bizim dinimiz aile nafakasını kazanmak için babanın çalışmasını ibadet olarak sayar. Allah kelimesine de Tanrı denilmesi gözüme batan diğer bir konu da. İnsanın Tanrılaşması vs kavramları da eleştirdiğim konulardan. Tasavvufta varlık içinde yok olmak tabiri vardır. Ama bunun dozu dinimizde gayet nettir. Hiç bir yerde çoluğunuzu çoçuğunuzu bırakın demez.
  • Üniversitelerde Profların bile Karl Marx’ı anlatırken şu cümleyle başladıklarına şahit olmuşsunuzdur: Bir donunuz bile varsa Marx’ın Komünizmi bunu ortak kullanmayı öngörür, hayır efendim! Marx’ın “özel mülkiyet” kavramı hiçbir zaman bireysel kullanım araçlarını kapsamamıştır. Marx daha çok, “sahip olan sınıfın”, yani kapitalistin mülkiyeti ile ilgilenmiştir. Kapitalist sınıf, bütün üretim araçlarına sahip olduğundan mülkiyet sahibi olmayan bireyi kiralayabilmekte ve kendisi için çalıştırabilmektedir. Mülkiyetsiz birey de mecburiyetten çalışma şartlarını kabül etmektedir. Yani kısacası Marx’ın özel mülkiyet kavramını, bireysel kullanım araçları için yorumlamak çok yanlıştır.
    Marx’a göre bireyselliğimizi gerçekleştiren, yaptığımız nesnelerdir(icraatlardır) Nesnelerimiz emeğimizle anlam kazanır, canlanır. Marx, nesnel dünya ile insan üretkenliğini kapsayan bu faaliyet ilişkisine “üretken hayat” adını vermekteydi. Bu üretken hayata için; “Böyle bir hayat, kendi içinden hayat doğuran bir hayattır.” açıklaması yapardı.
    Bu anlamda bizler, dünya tarafından sadece düşüncelerimizle değil üretiğimiz can verdiğimiz nesnelerin varlığıyla algılanır ve doğrulanırız.
    Bir yanılgı da Marx’ın kadın-erkek ilişkilerini toplumsallaştırdığının düşünülmesi; Marx’a göre sevgi, iki insan arasındaki ilişkinin en temel ve doğrudan olanıdır. Yine Marx bu konuda şunları yazar: “Kadını toplumsal şehvetin bir kurbanı ya da bir kölesi olarak gördüğümüz takdirde, insanın uğrunda canını verdiği yüce şeyleri sonsuz biçimde aşağılamış oluruz.”
    Marx, Sovyet ve benzeri devletlerde uygulanan sistem için “kaba kominizim” tanımı yapar. Bu Kavramla(kaba kominizim) Marx kendi yaşadığı dönemde çıkmış bazı kominist fikir ve uygulamalara cevap verir: “böylesi bir kominizimde, işçilerin kötü kaderi çözülmez, yalnızca bu kader tüm insanlar arasında eşit biçimde dağıtılır” der.
    Marx için Sovyet tipi bir devlet kapitalizmi, özel mülkiyet kapitalizmiyle aynı şeydir. Herkesin eşit ücret alması,Marx için öncelikli bir konu değildi sadece çalışan insanların bireyselliklerini yok eden bir çalışma biçimine karşıydı. Çalışanların nesneler haline(makineleşme) gelmelerini engellemeyi ve insanların bu nesnelerin kölesi olmaktan kurtarmayı hedefliyordu. Yani temel amaç bireyin kurtuluşuydu. Marx, bireyin bir süre sonra ürettiklerinin kölesi ve kendine yabancılaşacağına inanıyordu ki şu an zaten öyle...
    Karl Marx’ı her üniversiteli duydu ama çok az kişi onu gerçek anlamda tanıma fırsatı bulabildi. Duyduklarınızla Marx’ı tanımlamayın! Bu Marx gibi bir insana büyük haksızlık olur. Size önerim; Erich Fromm’un bu muhteşem yorumuyla Karl Marx’la tanışın :)