• Bireyin zihinsel özgürlüğünün olmaması
    ilişkileri de özgür kılmıyor!
    Sevgilisi ile veya eşi ile özgür,rahat
    ve kompleks yapmadan cinsellik
    konuşabilen çiftlerin sayısı çok azdır!
  • Ahmed Hüseyin Deedat (Rahimahullah) :

    ALLAH (Celle Celalühü) bize ne verdiyse size de verdi! Kur'an-ı Kerim'de " Sizin Dininiz tüm Dinlerden üstündür! " diye buyuruluyor. Tüm hayat felsefelerinden! Yahudilik, Hinduizm, Budizm, Hristiyanlık, Komunizm! İslam sonu -izm olan her şeyden üstündür! Kafirler bunu sevmezler! Aynı cümleyi tekrarladıktan sonra şöyle biter: "Müşrikler bundan hoşlanmasa bile bu İslam'ın kaderidir!" Aynı şeyi Kur'an-ı Kerim'de yine 3 kere tekrar eder! " O ( Celle Celalühü ) Elçisini ( Sallallahu Aleyhi Ee Alihi Ve Sellem) Rehberlik Ve Hak Din ile gönderdi! " " Doğruluk Dini " " Diğer tüm Dinlerin hükmünü alacak, hepsini ezecek kadar üstün bir Din! " Allah bu Din'in galip geleceğine Şahit olarak yeter! Siz olsanız da olmasanız da! Ama biz bir işe yaramayan insanlar! Hepimiz! ALLAH (Celle Celalühü) Din'i Tebliğ için bize fırsat vermiş! Allah Kur'an-ı Kerim'de tüm sorulara cevap veriyor. İnkarcılara yardım edin, yardım ederken siz de yardım bulacaksınız! İnsanları değiştirin dünyayı değiştireceksiniz! Batı da, İslam bilgisi ALLAH (Celle Celalühü) bilgisi yükselecek. Ve burda maneviyata aç bir nesil var. Ne verirseniz alırlar! Burda herşey gider! Güneşe, aya tapıyorlar. Guru Bahaaraj'a Swami Prubhupada'ya tapıyorlar. Mharishi'ye tapıyorlar Divine Baba'ya tapıyorlar (eskiden taparlardı, öldü). Ayinler düzenleyip şeytana tapıyorlar! Herhangi bir şey! Her şey! Manevi yönden açlar, bunalıma girmiş ne yapacaklarını bilmiyorlar! Boğazlarına kadar pislik içindeler önüne gelene tapıyorlar! Peki sizin derdiniz ne? Sizin derdinizin ne olduğunu söyleyeyim Müslümanlar! 2 milyon kişi var burda hepiniz hadım edilmiş gibisiniz VAllah i ! Akıl almaz derece de aşağılık kompleks içindesiniz hepiniz! Burda, bu ülke de dünyanın en gelişmiş teknolojileriyle donatılmış uygarlaşmış bir ülke de! Korkudan ödünüz kopuyor VAllah i korkak Müslümanlar! Özellikle bu doğudan gelenler için söylüyorum. Arap, Pakistanlı Bangladeşli ya da Endonezyalı... Hepiniz korkaksınız! 77 yaşıma geldim, benim için ne yaptınız? Ne yaptınız! Size bakınca, cesaretsiz, korkak, çaresiz insanlar görüyorum! Ne isteğiniz ne enerjiniz ne ruhunuz ne de hırsınız var! 77 yaşındayım. Konferans turuyla geldim buraya. New York'tan, batıdaki Müslüman derneğini aradım... "Oraya geliyorum" dedim. "Ne hakkında konuşacaksın" dediler. Konu: " İncil Hazreti Muhammed (Sallallahu Aleyhi Ve Alihi Ve Sellem) hakkında ne diyor? " Dinleri kıyaslamak için çok basit bir konu, çok kolay bir giriş yapılır. "Tamam" dediler. Zamanı geldi, konferansa gittim. Nasıl bir ilan vermişlerdi? (galiba broşürü veya afişi alır) Bir broşür verdiler bana. Bunun gibi değil ama daha küçük, ne derler... Afiş. Afişte: " İncil'de bir Peygamber (Aleyhis Selam) " yazıyor... "Ahmed Deedat İncil'deki bir Peygamber (Aleyhis Selam) hakkında konuşacak..." Üniversite öğrencisi olacaksınız bir de İngilizce bilmiyor musunuz siz? Maymunlar! " Bir Peygamber (Aleyhis Selam) " Nedir " Bir Peygamber (Aleyhis Selam) ? " " Bir " ne demek biliyor musunuz? Bilmiyorsunuz! " Herhangi Bir Peygamber (Aleyhis Selam) " belirsizlik zamiri... Yani herhangi bir Peygamber (Aleyhis Selam) demek... Burda 75 tanesinin adı geçiyor... Bunlardan herhangi biri... (galiba İncil'i alır) İncil'deki herhangi bir Peygamberin adı sizin ilginizi çekiyor mu? Herhangi bir Peygamberin adı bir Hristiyanın, Yahudinin ilgisini çeker mi? (öne doğru işaret eder işaret parmağıyla) Hayır! İşte bu sizin aşağılık kompleksinizin göstergesidir! Ben " İncil'de Hazreti Muhammed (Sallallahu Aleyhi Ve Alihi Ve Sellem) " diyorum. Siz, bunu yazmaya korkuyorsunuz! Diğer bir grup: "Mükemmel İnsan Hazreti Muhammed (Sallallahu Aleyhi Ve Alihi Ve Sellem) " Oraya gidiyorum; İlanı: "Büyük Hazreti Muhammed (Sallallahu Aleyhi Ve Alihi Ve Sellem) " diye vermişler! Benim Peygamber'imi (Sallallahu Aleyhi Ve Alihi Ve Sellem) Büyük Alfred'le bir tutuyorlar, şu kekleri yakan adam... Ya da Büyük İskender Pagan olan... Sizin derdiniz ne hasta insanlar! Şu halinize bakın! Acizler! Hepinize söylüyorum... Ama ALLAH (Celle Celalühü) şöyle buyuruyor... " Allah'ın (Celle Celalühü) Rahmetinden umudunu kesme! " Eğer umudumu kesseydim Müslüman şimdi olmazdım... Ama sizde bir problem var! Uyansanız iyi olur! VAllah , bu çağda bu zamanda yaşamak, Allah'ın (Celle Celalühü) size verdiği bir Nimettir. ALLAH (Celle Celalühü) böyle bir teknoloji çağında göndermiş sizi bu dünyaya... Bu sizin neden bu çağda gönderildiğinizin en geçerli nedenidir! Ne büyük bir fırsat... Hristiyanlar size bakınca ağızları sulanıyor. Bakın bu gece Hristiyanlar size dergi dağıtıyorlar burda... Size bakınca ağızları sulanıyor... Sizi burda gördüklerinde birbirlerine: "Bak bunlar kolay lokma, taze et" diyorlar. Hepiniz basit taze etsiniz! Size Hristiyanlığı bildiri için, Malezya'ya, Endonezya'ya Bangladeş'e gitmiyorlar! Kendi ülkelerinde yapıyorlar! Evlerinde yatıp uyuyorlar sonra gelip size burda bildiri yapıyorlar... Dil... Onlar sizin dilinizi öğrenmiyorlar, siz onların dilini öğreniyorsunuz. Kültür... Hepiniz batılılaşmışsınız... Her yönden, sizin Allah'ın (Celle Celalühü) onlara bir ikramı olduğunuzu düşünüyorlar... Tabii ki, onların da bildirmeye (galiba Hristiyanlığı bildirmeye kastediliyor) hakkı var... Değiştirin! Her önüne gelene tapan insanlar Allah'a (Celle Celalühü) neden tapmasın? Niye tapmıyorlar? Sebebi sizin ağzınızı açamıyor olmanız! Peki niye açamıyorsunuz, biliyor musunuz? Çünkü ödünüz kopuyor! Tepeden tırnağa saplantılar içindesiniz! Önce bunlardan kurtulun! Kur'an-ı Kerim'i açın! Okuyun! Allah'la (Celle Celalühü) konuşun! (alkış) Ötesini ALLAH (Celle Celalühü) halleder... Kur'an-ı Kerim'in kalbinize işlemesine izin verin... (galiba Kur'an-ı Kerim'i alır). Kur'an-ı Kerim , sana bana sokaktaki insanlara herkese hitap ediyor. Bırak seninle de konuşsun. Ama, hiçbir şey yapmadan öylece arkana yaslanıp diğer insanların seni çöp haline getirmelerini beklemeyeceksin... Seni kum torbası gibi paspas gibi kullanmalarını, kafanı karma karışık hale getirmelerini mi bekliyorsun? Senin rolün bu mu? ALLAH (Celle Celalühü) : " Hayır " diye buyuruyor... " ALLAH (Celle Celalühü) gerçekte bu Din'in galip geleceğine Şahit olarak yeter... " Bu devirde Tebliğ ALLAH 'ın (Celle Celalühü) sizlere sunduğu bir ayrıcalıktır... Kıymetini bilin... (alkış) (oturur)

    (Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=W88yYnx-7Ts)
  • Seçkin insanların veya bizden modern olduğunu kabullendiğimiz toplumların Kola içtiğini görmekle başlayan kompleks, herhangi bir karşılaştırma yapmadan tad alma zevkimizin ona (Coca Cola'ya) doğru yönelmesine sebep olur. Hatta kola şişesi ve onu üreten ülke de, zevkimize etki etmektedir.
  • 1 Aralık tarihinde Japonlar'ın özel bir hücum filosu, henüz karşı tarafça yeri saptanmamış olarak uluslararası karasularını geçmişti. O gün Japon uçak gemilerinden birinde görevli bir Komutan 2 Aralık tarihinde günlüğüne şunları yazıyordu: "Ne burada ne de orada, ne keder ne de sevinç gözleniyor." Tokyo şifrelerin yok edilmesi için elçilik ve konsolosluklara tahrip emri vermişti. Bu işlem sırasında hazır bulunmak için Washington'daki Japon Elçiliği'ne giden Amerikalı askeri gö­revli, Sefarethane'nin arka bahçesinde kağıt ve yazılı evrakın yakıldığına tanık olmuştu.
    6 Aralık Cumartesi günü Roosevelt, gökyüzünü kalın bir perde gibi sarmış "kara bulutları" dağıtmak ümidiyle doğrudan doğruya İmparator'a hitaben kişisel bir not göndermeye karar veri­yordu. Mesaj aynı günün akşamı saat dokuzda gönderilmişti. Bu yazının gönderilmesinden hemen sonra Roosevelt'in orada bulunan ziyaretçitere şu sözleri söylediği bilinir: "İnsanın oğlu olan kar­şınızdaki ben, Tanrı'nın oğlu olan İmparator'a son bir mesaj göndermiş bulunuyorum." 7 Aralık günü öğleden sonra Washington saatiyle saat 12.30'da Roosevelt Çin Elçisi'ni ka­bul ediyordu. Elçi'ye Asya'da "birtakım kötü olaylar" beklediğini söylecekti. Ayrıca, içinden bir sesin, kırksekiz saat içinde Japonlar'ın "Menfur" bir harekete girişeceklerini söylediğini de söz­lerine eklemişti. Washington saatiyle gece yarısından sonra saat 1'de Roosevelt hala Çin Elçisi'yle konuşmaktaydı. Tam o anda, 8 Aralık'ta, Japonya saatiyle saat sabahın üçünde Roosevelt'in me­sajı nihayet şahsen İmparator'a ulaşıyordu. Pasifik'in orta yerindeyse, vakit 7 Aralık sabahının er­ken saatleriydi ve Japon filosu Hawaii Adaları'na doğru yol alıyordu. Amirat gemisi sancağına Ja­pon bayrağı asılmıştı. Bu bayrak 1905'te Japon filosunun Tsushima Bağazı'nda Rus donanmasını tahrip ettiği gün bir Japon savaş gemisine asılmış olan aynı bayraktı. Uçak gemisinin güvertesin­ de bulunan uçaklar birer birer gemiyi terk etmeye başladı. Mürettebat kendilerine söylendiğine göre Japonlar'ı hile yoluyla dünya yüzünden silmeye çalışan Amerika'nın bu gücünü yok etmeye gidiyordu. Hawaii saatiyle sabah saat 7.55'te Pearl Harbor'daki Amerikan filosu üzerine bomba yağma­ ya başladı... Pearl Harbor baskınının başlamasından bir saat sonra Japon Büyükelçisi Nomura, yanında­ ki başka bir diptomatta Dışişleri Bakanlığı'na geldi. Hull bu sırada Başkan'la çok ivedi bir telefon konuşması yaptığı için iki diplomat bir süre diplamatlara mahsus odada bekletildiler. Başkan'la Hull arasındaki konuşma şöyle geçmişti: Başkan telefonda tereddütsüz fakat titrek bir sesle şöyle diyordu: "Japonlar'ın Pearl Harbor'a taarruz ettiklerine dair bir rapor aldık." Hull'ın cevabı şu olmuştu: "Rapor teyit edildi mi?" Başkan "Hayır!" diye yanıtladı. Roosevelt ve Hull her ikisi de büyük olasılıkla bu haberin doğru olduğuna inanmışlardı. Yi­ne de Hull, yüzde bir ihtimalle de olsa haberin doğru olmayabileceğini düşünüyordu. Bu ümitle iki Japon diptomatı odasına çağırttı. Taarruz haberini radyo bülteninden öğrenmiş olan Nomura, mahçup bir tavırla Amerikan Dışişleri Bakanı'na elindeki uzun belgeyi veriyordu. Hull, Tokyo'nun yapmış olduğu hareketin gerekçelerini sıralayan belgeyi okumaya çalışıyor, bu ara renkten ren­ge giriyordu. Sonunda öfkesine hakim olamayarak şöyle söylediği duyuldu: "Kamu hizmetinde ol­duğum şu elli yıl içinde bugüne kadar bu derece yalan ve tahrifatta doldurulmuş bir belgeye rast­lamadım. Bu belge o derece rezil yalan ve tahrifatla doldurulmuş ki bugüne kadar bu gezegende yaşayan hiçbir hükümetin bu sözleri söyleyebileceğine ihtimal vermezdim." Şimdi Hull, bu iki Japon diplomatı, bir vakitler kendisi ad unculuktan devlet adamlığına geldiği için "koyunlarına hü­cum eden iki katil köpek" gibi görüyordu. Onca ay Namura'yla kendi apartınanında bir araya ge­ lip özel konuşmalar yapmaları boşuna gitmişti. Dışişleri Bakanı belgeyi okuyup söyleyeceğini söyledikten sonra iki Japon daha fazla yorum yapmadan odayı terk ettiler. Toplantı bitmişti ve Japonlar ayrılıyordu; ancak bu defa kimse onla­ra yol gösterip kapıyı açmayacaktı; çünkü artık bu ikisi düşmandılar. Hull'un ofisindeki kapıyı ken­ dileri açarak dışarı çıktılar ve bekleyen boş asansöre binip kendilerini sokağa attılar. O gün, akşama kadar Washington'a Pearl Harbor'dan üst üste rapor akınaya başladı; bunlar birbirinden kopuk, parça parça ve son derece ümit kırıcı haberlerdi. O uzun pazar gününün so­nunda Stimson günlüğüne şunları yazacaktı: "Bizim halkımız çok evvelden savaş konusunda uyarılmıştı ve tetikteydi. Buna rağmen, yine de, bu iş hiç beklenmiyormuş gibi şaşırıp kalmaları doğ­rusu hayret verici... " Böyle bir bela nasıl olmuştu da onları bulmuştu?
    Üst düzey Amerikalı bürokratlar gerçi bir Japon hücumunu çok yakında beklemekteydi. An­cak bu saldırının Güneydoğu Asya'da oluşacağını zannediyorlardı_ Kesinlikle hiç kimse Washing­ ton'da veya Hawaii'de, Japonlar'ın Amerikan filosuna karşı, kendi yurdundaki üssünde böyle bir saldırı tertipleyeceğini ciddi olarak düşünmüyor, hatta böyle bir şeyi aklından bile geçirmiyor­du_ General Marshall'ın 1941 Mayısı'nda Başkan Roosevelt'e söylemiş olduğu gibi, Pearl Har­bor'un bulunduğu Oahu Adası'nın "dünyadaki en sağlam kale" olduğuna inanmışlardı_ Anlaşıl­dığına göre Amerikalı bürokratların çoğu önemli bir gerçeği unutmuşlardı; Rus-Japon savaşında Japonya'nın kazanmış olduğu büyük zaferin Port Arthur'da yaptıkları sürpriz saldırıyla başladı­ğı gözardı edilmişti. Olay, temel düzeyde ele alındığında her iki tarafın da birbirinin kuvvetini küçümsediği gö­rülür_ Nasıl Japonlar Amerikalılar'ın teknik olarak kendilerinin en gizli şifrelerini çözebileceğine ihtimal vermemişse, Amerikalılar da Japonlar'ın teknik açıdan bu derece kompleks olan bir ope­rasyonu başarabileceğine ihtimal vermemişti. Saldırıdan sonra derhal yapılan bir durum saptama­sında Roosevelt'in başdanışmanlarından bazıları saldırının bir "Alman düzenlemesi" olduğu gö­rüşünü savundu_ Japonlar'ın kendi başlarına bunu yapamayacağı kanısındaydılar. Bu saldırıda ta­rafların ikisi de diğer tarafın psikolojisini yanlış yorumlamıştı. Amerikalılar Japonlar'ın bu dere­ce cüretkar, hatta pervasız bir şey yapabileceğine inanmamıştı_ Ama yanılmışlardı_ Japonlar da ken­di açılarından Pearl Harbor'un Amerikalı'nın moralini yerle bir edeceğine güvenmişlerdi ki bu ko­nuda da onlar yanılmıştı. Çünkü bu baskın tam tersine Amerikan milletinin moralini yükseltmiş, ülkenin birlik ve beraberliğini daha da pekiştirmiştir. Japonlar bu konudaki tahminlerinde en bü­ yük yaniışı yapmıştı. Artık baskın bir gerçekti. Bu gerçekten sonra, Birleşik Devletler hükümetine ulaşan onca istihbaratın da yardımıyla ki buna Japonya'nın gizli haber şifrelerini çözen "Magic" de dahildi­ Japon niyetleri kolayca anlaşılacaktı. Saldırıdan evvelki o gerginlik dolu aylardaysa sinyaller "gü­rültü" içinde kayboluyor, akıl karıştırıcı, birbirini tutmaz, çelişkili ve müphem haberler alınıyor­du. Ayrıca o günlerde Japonlar'ın Sovyetler Birliği'ne saldırmak üzere olduğuna dair bazı işaret­ler de vardı_ Magic'in zaman zaman beceriksizce kullanılması ve verdiği haberlerin yanlış anla­şılması bazen tehlikeli olabiliyordu. Bu husus da Amerika açısından ciddi bir başarısızlığın, Ame­rika taraftarları arasında ciddi bir haberleşme kopukluğunun göstergesidir. Sonuç olarak Pearl Har­bor trajesinde "Magic" faktörünün böyle bir saldırıya inanmamaktan sonra en büyük ikinci etken olduğu söylenebilir.
  • 56 syf.
    ·2 günde
    Zaman: 2500 yıl öncesi
    Yer: Yunanistan

    Düşünelim birlikte...
    Bir kraliyetiniz var. Kral ve kraliçe olarak çocuğunuz olsun istiyorsunuz ama olmuyor. - Günümüzde çocuğu olmadığı için ayrılma noktasına gelen nice güzel çifte gizli mesaj içerir bu destan- Bir gün bir oğlunuz oluyor ama bir kehanet de onunla birlikte hayatınıza giriyor. Kehanete göre yeni doğan oğul büyüyünce babasını öldürecek, annesiyle evlenecek ve ondan çocukları olacak. Ne yapardınız?

    Kaderin gerçekleşmemesi için bebeğinizin ayak bileklerini delerek iplerle bağlayıp bir dağa mı atardınız yoksa kadere karşı durup geleceğinize iradenizle sahip mi çıkmak isterdiniz?

    İşkenceyi normalleştirerek öz oğlunuzu kendi hayatınız uğruna Kithairon dağına atıp kurda kuşa yem mi ederdiniz yoksa ölümünüz pahasına Tanrı'lara karşı mı gelirdiniz?

    Ahlaki ikilemler...

    Düşünmeye devam edelim....
    Adınız Oidipus ve anlamı "şiş, su toplamış ayak". Neden? Düşündüğünüzde anlam veremeseniz de mutlusunuz. Çünkü insan mutluysa irdelemez nice şeyi.

    Kraliyetin bir başkasına geçelim. Bu kral ve kraliçenin de çocukları olmuyor ama bir gün çobanın biri onlara bir bebek getiriyor. Öyle bir sahipleniyorlar ki bu bebeği, büyüdüğünde duyduğu uğursuz kehanetin karşısında onlara zarar vermemek için tüm sevdiklerini ve yuvasını terk etmek zorunda kalıyor. İşkencelerle terk edilen bebek ile sevgiyle büyütülen bu bebek aynı kişi ise kötülük inanmak zorunda hissettiğimizde midir inanmayı seçtiğimizde midir? Oidipus iyi midir kötü müdür?
    Oidipus kehanetin gerçek olmaması için Tanrı'lara ve kehanete isyan ederek sevdiklerini korumayı seçer öz ana babasının aksine. Kimdir kötü olan?

    Yurdunu terkeden Oidipus Thebai yakınlarındaki üçyol kavşağına gelir ve karşıdan gelen arabanın sürücüsü ona kırbacıyla vurur. oidipus sürücüyü ve korumalarıyla birlikte kralı öldürür. kurtulan tek kişi thebai'ye dönüp olanları kraliçeye anlatır ve uzaklara gitmek için izin ister. Gücün sarhoşluğuyla yoldan geçen Oidipus'a vurma hakkını kendinde gören arabacı tetiklemeseydi hayatta olur muydu? Büyük ihtimalle. Hayatımızdan pek çok örnek verilebilir bunun gibi. Gücün ediciliğine boyun eğmeyen ve onların dilini daha sert konuşanlar...

    oidipus thebai kentine ulaştığında bir canavar kentin girişini kapatmış ve bir bilmece sorarak bilemeyenlerin canını almaktadır. Soru "Sabah dört, öğle iki, akşam üç ayaklı yaratık nedir?"dir. Cevabın insan olması ve insanın ömrü boyunca durumlarına işaret etmesi düşündürücüdür. Kimse bilemez çünkü insan kendini tanıyamamaktadır. Kendini tanımayan insan hayatı hak etmemektedir ve canavar onu yemektedir. Metaforik olarak düşünürsek canavar zamandır ve insanları avlamaktadır. Cevabı bulan ise hayatla bebekliğinden itibaren kumar oynayan ve zamana isyankar Oidipus'tur. Krallığı hak eder ama Sophokles kral olmaktansa kral gibi yaşamayı över eserde. Manidar...

    Oidipus krallığı ve kraliçeyi sahiplendikten sonra bir kurtarıcı olarak yıllarca sevilerek yaşar. Bir gün thebai'de felaketler başlar ve ahlaksız bir durumu bunun sebebi görürler. insanlar sarayın önüne gelirler. oidipus onları dinler, çözümler arar. Detaylar detayları çorap söküğü gibi getirir ve kaderinin acı kehanetini öğrenir. Felaketlerin sebebini bulsa onu sadece sürgün edecekken kendisinin olduğunu öğrenince kendi gözlerini kör eder. Kendini öldürmez ama ölmekten beter eder. Belki de Tanrı'lara öyle öfkelidir ki onların huzuruna çıkmamak için bir acı seçimdir bu. İstemeden öldürdüğü babasına, sevdiği annesinin kendi canına kıyması da eklenir. Başkasına merhametli bir liderken kendisine bu kadar acımasız olması, insanın en adaletsiz yargılamayı kendisine yaptığının göstergesi sayılamaz mı?

    Politik bir yorum olarak da Oidipus'un adaletsiz bir buyruğu olunca " Adaletsiz krala boyun eğilmez!" diyebilen bir yurttaşın (amca Kreon'un) varlığı ile güce boyun eğilmesinin temelinin sadece adaletli olunması şartına bağlanması binlerce yıl öncesinde Yunanistan'daki yönetim ve adalet anlayışına bakış açısı İle bugüne bakıldığındaki insanın değişimini görmek üzücü.

    Kader belki değişemez ama kadere karşı çıkmak elimizde!
  • .."Burada gene bir şeyler kayniyor Muazzez." diye içeri sesleneyim ve bana"Kaynadığını görüyorsun altını kıs Cemil Bey."denilsin ve ben de hic bir şey yapmadan mutfaktan çıkayım.
    Burada açıkça babanın yerinde olup anneyle birlikte olma isteği yani Ödipal kompleks göze çarpıyor.Ayrıca yazar bir cok yerde babasına benzediğini belirterek babasının annesine karşı olan bazı hareketlerini içerlediğini ve benimsemediğini görüyoruz burada babasına karşı ödipal dönemden gelen bir haset sezilebilir.