• İhsan Yüce 1991 yılında vefat ettiğinde, Can Yücel, Salacak’taki cenaze evinde düzenlenen ufak törene katılır. Daha sonra, kendisini Üsküdar’a götürmesi için Yusuf Ekşi’ye ricada bulunur.

    Yusuf Ekşi, ricayı kabul eder. Ama meraklıdır da, Can Baba’ya neden mezarlığa gelmediğini sorar. Can Yücel, sararmış bıyıklarını ve sakallarını okşayarak cevap verir o tok sesiyle: “İnsan arkadaşını hiç gömebilir mi yahu?”

    Çoğunuzun aklında Kemal Sunal’ın filmlerinde oynadığı kayınbaba ya da muhtar rolleriyle canlanır muhtemelen. Belki de hiç canlanmazdı, üstteki fotoğraf olmasa. Şöyle söyleyeyim; Kibar Feyzo’da Gülo’nun babası Hüso’dur mesela, Çöpçüler Kralı’nda da Hacer’in babasıdır. Bu örnekleri tek tek çoğaltmak istemiyorum, çünkü çok fazlalar. İstatistiksel bir bilgi vermek gerekirse 150’den fazla filmde oynamıştır, bunların 56’sının senaryosunu yazmış, 6’sını da yönetmiştir. Kameranın önünde olduğu kadar, kameranın arkasında da büyük işler başarmış bir emekçidir aynı zamanda. Yeşilçam’ın o en parlak yıllarında yazdığı filmler, oynadığı roller ile iyi paralar kazanmıştır ama kazandığı parayı da yine sinemaya ve tozunu uzun yıllar yuttuğu tiyatroya harcamış, yatırımlar yapmış, gençlere el vermiş ve onları yüreklendirerek bu vefasızlıktan geçilmeyen yollara adını derin derin kazımıştır. “İyilik yap denize at,” demiş atalarımız ama yaptığı iyilikler ne kadar geriye dönmüştür, İhsan Yüce ne kadar hatırlanıp anılıyordur bilemiyorum. Doğruyu söylemek gerekirse unutulan, yitip giden bir değerdir Yüce İhsan. Adını söylediğinizde, insanların hatırlamadığı bir karakterdir artık…

    Elazığlı bir Alevi ailenin çocuğu olarak 1929 yılında dünyaya gelir İhsan Yüce. İzmir Atatürk Lisesi’nde okur, sonra İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni bitirir. Bir süre kendi mesleğinde çalışsa da içinde çocukluğundan beri taşıdığı hislerin peşinden koşar. Ufak tiyatrolarda oyunculuklarla başlar sanat hayatına. Tiyatroculuğun yanında resim ve heykel çalışmaları da başlar o yaşlarda. Gençtir, heveslidir, içi sanat için üretmekle doludur. 1968 yılında üç arkadaşıyla Ankara’da Drama Tiyatro’sunu kurup ideallerinde olan şeyleri yapmaya başlar. Mesela Dostoyeski’nin Suç ve Ceza’sını oyunlaştırır. 1952 yapımlı Charlie Chaplin’in yapımcılığını, yönetmenliğini ve oyunculuğunu üstlendiği Sahne Işıkları’nı tiyatroya uyarlar. Drama Tiyatro böylelikle ses getirmeye başlar. İhsan Yüce’nin sinema yolculuğu da bu sahneden sonra başlar.

    Birçok Türk filminde yardımcı karakter olarak yer alır. Her tür tipe bürünmüştür beyaz perdede. Mazlumdan deliye, Karadenizli’den Güneydoğulu’ya, dalkavuktan ayyaşa… Her daim yan karakterde yer almasına bakmamak gerekir yine de. Çünkü baskın karakterli oyunculuğuyla bir şekilde filmi tamamlayan karakter oyunculuklarıyla hafızalara yer etmiştir İhsan Yüce. Kendine has sigara içişi, sigaradan sararmış bıyıklarıyla bütünleşir adeta. Yazdığı senaryolara kendi yaşamından ve dönemin siyasi olaylarına göndermeler yerleştirir. Çok zekidir çünkü, toplumcudur ve toplumun yanında olduğunu bir şekilde göstermek ister. İhsan Yüce, bir bakıma, 1970’lerde yükselen köylü sosyalist hareketin sinemamızdaki taşlama örneklerini kaleminin ucunda ve en yalın en anlaşılır dille işlemiş tek sanatçıdır. Yılmaz Güney’in mizahtaki dengidir. Argoyu da yerinde ve gerçekçi, cömertçe kullanmıştır. Lafını esirgemeyen bir senarist yazardır Yüce.

    Keza senaryosunu yazıp oynadığı Kibar Feyzo filminde bu tarz sahnelere rastlamak mümkündür. Kibar Feyzo filmi görünüşte mizah filmidir ama aslına bakılınca sosyalizme övgü olarak kaleme alınmıştır, bunu kendisi de söyler. Örneklemek gerekirse; filmin Faşo Aga’sı Maho’nun bir sahnede Feyzo’ya, “Ula şurda 141, 142 başsınız lo!” repliği, anayasanın 141 ve 142. Maddelerine göndermedir. Bu maddeler komünist cemiyetler kurmanın suç olduğuna ve komünizm, anarşizm, diktatörlük, ırkçı­lık propagandalarını ve millî duyguları yok etmeye ve zayıflatma­ya yönelik propagandaların cezalandırılmasıyla alakalıdır. Film içerisinde yine sendikalaşmanın önemi ve işçilerin birlik olmasıyla alakalı birçok propaganda yer alır. Bu yönüyle ve içerisinde bulundurduğu daha birçok şeyle bir başyapıtı kendi imkânlarıyla ve riskleriyle yüklenip dile getirmiş, senaryolaştırmış ve çektirmiş kişidir İhsan Yüce. Dönemin baskılarına ve dayatmalarına karşı gelmiş bir yürektir.

    Sinema, tiyatro, resim ve heykel dışında edebiyatla da ilgilidir İhsan Yüce. Dostlarının anlatılarına göre pek çok şiiri vardır ama bunların hiçbiri yayımlanmamıştır. Yazmayı sever, üretkenliği buraya da yansımıştır lakin şiirlerini ve eleştirel yazılarını bulmak pek mümkün değildir. Günümüze ulaşan en bilinen şiiri “Ekmek, Şarap, Sen ve Ben” dir. Şiir Mazlum Çimen’in bestesiyle Mümtaz Sevinç’çe de seslendirilmiştir.

    “…Bir kere Aristo’nun hocası olmuştum
    Ona verdiğim dersle gurur duymuştum
    Bazen Jan Dark’ı kurtarmak için çalışan bir kahraman
    Bazen odunun ateşleyen bir cellât olurum
    Eğer daha da içersem
    Shaskespare halt etmiş derim karşımda
    Salyalı dudaklarımdan yayık sesimi dinlerim de
    İşte Mozart’ın aradığı melodi bu diye gülerim
    Enayiymiş be Platon…
    Bir içsin de görsün….

    Ne felsefesi varmış bu hayatın
    Anlasın geçmişi kınalı dünyanın kaç bucak olduğunu…”

    Salacak’ta küçük bahçeli eski bir evde, ailesiyle yaşar İhsan Yüce. Bu evde 1991 yılında kalp krizi geçirerek vefat eder. Mezarı Karacaahmet’tedir. Kısa boyuna rağmen kocaman bir yüreği taşır bedeninde yaşadığı ömürce. Arkasında bıraktığı işlerle unutulup gitmiştir.

    Her filmine denk geldiğimde onu anlatmayı, yaptığı işleri yanımdakilere tek tek sıralamayı bir borç bildim adeta. Bu yazıyı da ekranda bir filmini seyrederken borçluluk duygusuyla yazıyorum. İhsan Yüce’yi biliniz, seviniz, tanıyınız.
  • 403 syf.
    ·10 günde·Beğendi·10/10
    Kara Ahmet çetin şartlarda büyüdü, ailesi ile çok çetin şartlarda yaşamını sürdürmeye çalıştı. Tıpkı Anadolu'nun diğer binlerce gârip mazlum köylüsü gibi. Çok çile çekti Kara Ahmet'in ailesi çok zulümettiler onlara... Halkın arasından çıkmış bir kaymakam çıkıverdi aniden, Kara Ahmet'in ailesi rahat bir nefes almaya başlamıştı taa ki Kaymakam görevden alınıncaya kadar.. Kaymakam gitmeden önce Kara Ahmete bir kalem hediye edip ona öğütler vermişti. Kara Ahmet kararlıydı okuyacak! Büyük adam olacaktı!.. Ezilenlerden yana olacaktı, milleti ezenlerin başını ezecekti! Bu hayali hem kendi içinde hem de anacığının içinde büyük bir ukteydi. Tabi kaymakam gidince Alçaklar yeniden bu zararsız aileye saldırmaya, sataşmaya başladı, Kara bayram dayanamıyordu topladı pılını pırtını şehre göç etti ama Irızca köyde kaldı düşmanlarından kaçmayı yediremezdi kendine.

    Kara Bayram şehre taşınmış bir gecekonduya sokmuştu başını, hastanede hem kendisine hem eşi Hacca’ya iş bulmuştu, kendi yağlarında kavrulup gidiyorlardı. Kara Ahmet derslerinde çok başarılıydı okumak istiyordu okuyup kaymakam, vali olmak istiyordu zulme uğrayan Anadolu halkına yardım etmek istiyordu okuma cevheri onda vardı. Ama Türkiye güçlü bir ülke değildi, fakir, çağın gerisinden gelen bir ülkeydi. Dahası, komünizm ve emperyelizm arasında sıkışıp kalmıştı.

    Tek partili dönem bitmiş rejim değişmiş demokrat parti ile birlikte ülke emperyelizme kayıyordu böyle bir dönem içinde Orta okula başladı Kara Ahmet, ama okumak onun için o kadar kolay olmayacaktı çünkü babası tarafından okutulmak istemiyordu babası onun hoca/alim olmasını istiyordu. Babasın beynine bu fikirler hastane yönetiminin değişmesiyle birlikte yönetime gelen dinciler tarafından sıkıştırılmasıyla aşılanmıştı. Her şeye rağmen Ahmet okumak istiyordu en büyük destekçisi ise annesi olmuştu. Hacettepe üniversitesi siyasal bölümleri kazandı tabi okuduğu dönem karışıktı sadece Türkiye değil dünya fokur fokur kaynıyordu komünizm ve emperyelizmin görünmeyen savaşı vardı. Hoş, dünya halkları arasında gayet de iyi gösteriyordu bu savaş kendini...

    Ben bu tür kitapları içinde ki olay örgüsü değil de daha çok barındırdığı döneme vurduğu demlerden dolayı severim ki yazar bunu en iyi yapan insanlardan biri.

    68 kuşağı meşhurdur. Bilirsiniz ;) işte Kara Ahmet gibi insanlar mazlumun yanında olmayı seçmiş ülkenin sömürülmesine karşı çıkan insanlar 68 kuşağını temsil eder. (Ben 68 kuşağı ismini babamdan çocuk yaşta iken çok kere duymuştum ailem aşırı solcu bir aile bu sebeble sol ideolojiyi az çok bilirim..) Sömürgeci Amerika'nın 6. Filosu (7. Filo da Vietnam’da cehennemi yaşıyordu o sıralarda...) İzmir'e gelince ülke çapında gençler protestolar yapmaya başlar, Kara Ahmet'te bu protestolara katılanlardı göz altına alındıktan bir süre sonra serbest bırakılmıştı. Bir çok insan bu olaylarda gözaltına alınmış hatta karakollorda işkence görmüşlerdi...

    Bu olaydan bir süre sonra Kara Ahmet halkın rezil durumu hakkında Anadolu'ya gidip raporlar hazırlamaya başlar durum gerçekten vahimdir. Emperyalizmin köpekliğini yapan siyasetçilerin köpekleri, Anadolu halkını bir vapmir gibi emmekteydi... Köylülere dair her şeyi, anlatılan her şeyi kayıt altına aldı Ahmet ve arkadaşları. Görevleri bitince dönüş yolunda bir gecekondunun yıkımına karşı çıkmış ve polis ile karşı karşıya gelmişlerdi ve Kara Ahmet bu olaydan sonra hapse düştü. O hapse düştükten sonra ülkede büyük çapta protestolar olmaya başlamıştı. Halk uyanmış hakkını aramaya başlamıştı Kitap böyle bitiyordu, ayrıca yine kitabın sonlarında işçi grevlerinin tarihçesi gibi bir şey veriliyor. Türkiye emekçilerinin ilk grevi 1835 yılında yapılmış. Kitapta Anadolu köylüsünün ve memleketin durumu garip bir Anadolu ailesinin hayatı üzerinden anlatılmakta bu dönemleri merak eden insanlar için birebir bir kitap olduğunu düşünüyorum.

    Herkese keyifli okumalar! <3
  • Ehl-i sünnet itikadı, sana önce, lazım olan,
    Yetmişüç fırka var, amma, Cehennemlik geri kalan,
    Müslümanlar, hep sünnidir; cümlenin reisi Numan,
    Cennet ile müjdelendi; imanda bunlara uyan.

    İtikadı sağlam edip; sonra İslamiyet'e bağlan,
    İslam’ın beş şartını yap; haramlardan sakın heman,
    Bir günahı işler isen, tevbe et, kaçırma zaman,
    Kim ki uymaz İslam'a, bir gün olur, elbet pişman.

    Dinsize sakın aldanma, mahvolursun sen de, aman,
    Tatlı söze inanırsan; olur sonra, halin yaman,
    İkiyüzlüler çoğaldı: dışı melek, içi yılan,
    Tuzağa düşürmek için; dost görünür, hem de candan.

    Herkes kendin haklı sanır: Kötü der, bana uymayan,
    İslamiyet terazidir, odur haklıyı ayıran,
    İslam'a uymayan bil ki; doğru yoldan sapık insan,
    Bu söze inanır elbet: Tarihi iyi anlayan.

    Neden doktora koşuyor; herhangi bir yeri ağrıyan?
    Çünkü ölmek sevmez kimse; her şeyden daha tatlı, can,
    Sonsuz yaşamak arzusu; bende yoktur, var mı diyen?
    Ölmek, yok olmak değildir; kabir hayatına inan.

    Cennet sonsuz, Cehennem de; haber verdi, bunu Kur’an,
    Sonsuz dertten sakınmalı; hatta olsa da, bi güman,
    Buna inanmayan da var; yarasa kaçar ziyadan,
    Karga çöplükten tad alır; bülbüldür, gülü arayan.

    İslam’ı elbet sevemez, nefse, keyfe düşkün olan,
    Bu ikisi, bir olur mu? Ayrıdır iyi, fenadan,
    Müslümanlar, hakkı tanır, her mahlûka eyler ihsan,
    İmansızlar, yılan gibi; lezzet alır can yakmaktan.

    Aman ya Rabbi elaman; ne müşkülmüş ahir zaman,
    Din bilgisi unutuldu; pek azaldı namaz kılan,
    Mason olanlar, sinsice; dini yıkmakta her yandan,
    Komünistlerde işkence; Müslümana ölüm, zindan.

    Bugünkü şaşkın halleri, eylemişti, Resul beyan,
    Demişti: (Bir gün gelecek; garip olur, bana uyan,
    Her evde, çalgı çalınır; işitilmez olur ezan,
    Âlim bulunmaz bir yerde, cahillere kalır meydan.

    Müminler, olur zavallı; kâfirler, sanki Süleyman,
    Kadına uyar her erkek; olur evde hâkim, zenan,
    Yüksek binalar yapılır; kelp dişi gibi apartman,
    Yolculuk süratli olur; uzaklık kalkar aradan.

    Zekâ, çok şey bulursa da; gaflet, gitmez insanlardan.)
    Birgivi kitapta yazdı, eyledi çok hadis beyan:
    Kıyamet alametleri, çıkar, birbiri ardından,
    Alametlerin meşhuru, sarhoş olur; pek çok kesan.

    Âlim diye tanıtılır, dinden haberi olmayan,
    Zâlime ikram olunur, kurtulmak için beladan,
    Hayâsızlık pek çoğalır, deyyuslara kalır meydan,
    İnsanların en alçağı, Moskova’da okur ferman.

    Herkes kendin âlim sanır, Müslümana denir nadan,
    Doğru konuşan azalır, yalancı söyler durmadan,
    Çok methedilen kimsede, bir zerre bulunmaz iman,
    Erkekler de kadın gibi, ipek giyer, sıkılmadan.

    Gına, zina sanat olup, kız yerine geçer oğlan,
    Kadınlar dar libas giyer, hep açılır baldır, gerdan,
    Fitne kaplar her tarafı, adam öldürülür yoktan,
    Bidat yayılır her yere, kalmaz sünnetlere uyan.

    Deccal gibi vicdansızlar, uydururlar bin bir yalan,
    Bir kimse doğru söylerse, saldırırlar her taraftan,
    Erkekler dinini bilmez, taşkınlık eder çok nisvan,
    Emir-i maruf unutulur, fısk emir eder şaklaban.

    İslamiyet kötülenir, haram işlenir her yandan,
    Müslümanlık lafta kalır, ses için dinlenir Kur’an,
    Mümine gerici denir, kayrılır mürtet olan,
    Bunların hepsi muhakkak, olur kıyamet kopmadan.

    Büyük alamet Deccal’dır, çıkacağı yer, Horasan,
    Sonra, Şam’daki Camie İsa inecek semadan,
    Bir hadiste buyuruldu, (Kızım Fatıma evladından,
    Babası Abdullah olan, Mehdi adında bir civan.

    Çıkıp dine kuvvet verir, cihana yayılır iman,
    İsa aleyhisselamla, birleşerek ol pehlivan,
    Deccalı da öldürürler, dünya dolar adl-ü eman,
    Yecüc Mecüc adındaki, kavim çıkar set ardından.

    Sayısı milyonlarcadır, her tarafta dökerler kan,
    Dabbet-ül-arz çıkar sonra, Mekke’de Safa altından,
    Dağ kadar bir hayvandır, ayırır iyiyi fenadan,
    Daha sonraki alamet, güneş, doğacaktır garptan.

    Kâfirler bunu görünce, imana gelecek ceman,
    Fakat kabul olmaz artık, doğru yola gelen mihman,
    Alametlerin biri de, Aden’den çıkan bir duhan,
    Kâbe’yi yıkacak hem de Habeş renkli birkaç yaban.

    Yeryüzünde kalmayacak, büyük nimet olan Kur’an,
    Müslümanlar hep ölecek, yaşayacak Ehli tuğyan,
    Her kötülüğü yapacak, insan adlı canaveran,
    Lakin Hicazdan bir ateş, verip herkese heyecan.

    Şaşkın, azgın dolaşırken, kıyamet kopar na-gehan,
    Daha neler olur, amma söyleyemez onu, lisan.)
    Ne hazindir, ne yazıktır; Mabut oldu, falan filan,
    İlahi, sen korumazsan, olur hep sonumuz giryan.

    Bu irtidat modasında; işimiz suç, günah, isyan,
    İnsanlar, yolu şaşırdı; gemisin kurtaran kaptan,
    Etrafımın zulmetinden, beni de kapladı nisyan,
    Ömür geçti, pek süratle, uyan gönül, artık uyan.

    Hep, bu dünyaya çalıştın; ahiretin oldu ziyan,
    Düştün bedenin peşine, kalbini eyledin viran,
    Akla, ilme hiç uymadın; nefis oldu, sana kumandan,
    Geçti gençlik, hep gafletle; dünya hırsındasın elan.

    Nasihat hiç dinlemedin; yoldan çıktın, sanki sekran,
    Dünya zevklerine daldın; şimdi halin ah-ü figan,
    Hainler aldattı seni; sandın sonsuz bu deveran,
    Didinmeler, boşa gitti; yar olmadı, servet saman.

    İslam'a uyan kimse, anladım olur şadüman,
    Ne yazık, ömrü uçurdum, yeis çöktü, her taraftan,
    Keşke, Kur’ana uysaydım; olurdum, ebedi sultan,
    Dünyaya malik olsa da; kalmıyor insan bi payan.

    Hani Dara ve İskender; hani Roma, hani Yunan?
    Hani Nemrud, hani Firavn; hani Karun, hani Haman?
    Hani Cengiz, hani Hitler! Nesi kaldı, zikre şayan?
    Edison, Markoni, Pastör, ahirette bulmaz ihsan.

    Dünyaya fayda verenler; sanma olur, kamil insan,
    Yılandan tiryak yapılır; zehir olur bazen derman,
    Sakın bakma görünüşe, insanın kemali, iman,
    İman eden, tembel olmaz; çalışınız! Diyor Sübhan.

    Tembeli ve gericiyi; zem etti Nebiy-yi Zişan,
    Bir hadiste buyurdu ki (Rabbe mahbubdur, çalışan!)
    Ruhu da, düşünmek lazım; hep bedeni besler, hayvan,
    Bu bedenin sağlamlığı; geçer, sanki ab-ı revan.

    Evet, beden lazım, çünkü odur, ruhumuz taşıyan,
    Her birin korumak gerek, böyle olmalı, Müslüman,
    Nebiyullah, boş durdu mu? İyi düşün, eyle izan,
    Eshabın hepsi olmuştu; sulhta üstat, harpte aslan.

    Bunları bildiğim halde, nefse uydum, halim lerzan,
    Günahlardan sakınmadım; böyle mi olurdu şükran?
    Hilmi ümidini kesme, Rabbinin ismidir, Rahman,
    İlahi imdat et bize; etrafımız sarmış düşman.

    Kitap, gazete, film, radyo; olmuş hepsi birer şeytan,
    Bunlar doğruyu gösterse; olur idi, hepsi burhan,
    Bilgi, fen kaynakları da; niye acep, böyle hüsran?
    Yeni fizik, modern kimya seni gösteriyor, her an.

    Her zerre diyor, Allah var; atomdan ta be asuman,
    Fakat bunları gören yok; kalplerden silinmiş irfan,
    Hakka inat edenlere; olur dünya elbet zindan,
    Avrupa, Amerika hem; Asya’da da, niçin buhran?

    Çünkü Hakkı görmüyorlar; kafalarını sarmış duman,
    Maddede yükselmiş amma; haberi yok insanlıktan,
    Rahat, huzur beklenir mi komünizm ve masonluktan?
    Saadete kavuşamaz; İslamlıktan uzaklaşan.

    Moskova radyosu her gün; dine çattı, bu Ramazan,
    Çok alçakça, pek namertçe; İslam’a eyledi bühtan,
    Küfür, devam ederse de; zâlimler kalkar aradan,
    Zâlime imhal ederim; ihmalim yok! Dedi Yezdan.

    Müslümanlar üzülmesin; Kuranı hıfz eder Deyyan,
    Tarihte hep böyle oldu; küfürde geldi, Peygamberan,
    Dünyayı zulmet basınca; doğar idi şems-i taban,
    Şimdi de hidayet şemsi; doğacak, Anadolu’dan.

    Hidayete ermek için; Habibullah, verdi imkân,
    Habib ne demek? Düşünse; kemalini anlar, insan,
    Ya Rab! Büyük nebidir O; köleleri, olur sultan,
    Bir kalbe sevgisi dolsa; eder envar, ondan feyzan.

    Niye görünmüyor o şems? Âmâ olmuş, bütün cihan,
    Sonsuz nimet, büyük şeref; Onu sevmekte, bi güman,
    Onun sevgisine vallah; malım, canım olsun kurban,
    Şekerin tadını bilmez; ağzına koymayan bir an.

    Günahkârım, yüzüm kara; fakat kalbim, aşkla leman,
    Aşk ile pek çok yaş döktüm; şahittir, hak-i Erzincan,
    Bu sevgi, cürme son verdi; halim oldu, nale figan,
    Bilinmez son nefes, amma; saadete budur nişan.

    Nimet, Onu sevmek imiş; oldu bana şimdi ıyan,
    Habibin yanında olsun; bu aşkı bizlere sunan.
  • 224 syf.
    ·3 günde·8/10
    Yoksa siz hala komünistleştiremediklerimizden misiniz?
    İncelemeye bu başlıkla başlamamın sebebi komünist manifestonun yazım amacının da Kapital gibi analitik değil de daha ikna edici , retorik tarzda yazılması. Ve itiraf etmeliyim ki gerçekten oldukça cesur , etkileyici ve hatta halk diliyle gaza getirici bir metin.
    1. Burjuvalar ve proleterler
    2.Proleterler ve komünistler
    3. Sosyalist ve komünist yazın
    4. Komünistlerin çeşitli muhalefet partileri karşısındaki konumları

    Kabaca dört bölüme ayrılmış bir metin ve üçüncü bölümün alt başlıkları da var.
    Aslında bu çok meşhur ve tartışmalı metni sayfa sayfa dahi incelemek istesem de daha kısa ve genel değineceğim.
    Öncelikle biz bu metinde Marx’ın burjuvayı ve kapitalizmi yerden yere vurduğunu düşünürüz ancak üzerinde tepinmeden önce birinci bölümde detaylı bir şekilde burjuvanın tarihsel değişimine ve modern devletteki konumuna değinir. Burjuvazi bugün modern devlette yürütmenin bile onun çıkarlarını koruduğu önemli bir sınıf. Yerden yere vurmaya başlarsak ‘’Burjuvazi, üstünlüğü ele geçirdiği her yerde, bütün feodal, ataerkil, pastoral ,ilişkilere son verdi. İnsanı ‘doğal efendilerine’ bağlayan çok çeşitli feodal bağları acımasızca kopardı ve insan ile insan arasında çıplak çıkardan katı ‘nakit ödeme’den başka hiçbir bağ bırakmadı’’syf 119 daha neler neler modern köleliğimizin ve kamçılarımızın sorumlusu ‘burjuvalar’ modern şeytanlarımız. Peki gerçekten biz insanlar daha önce hiç sömürülmeyi tatmamıştık da bir zamanların feodal soyluluğunun egemenliği altında ezilen bu sınıf üstünlüğü ele geçirdiğinde biz birdenbire sömürülmeye başladık? Tabi ki de hayır ‘’Tek sözcükle, dinsel ve siyasal yanılsamalarla maskelenmiş sömürünün yerine, açık, utanmaz, dolaysız, kaba sömürüyü koydu.’’ Syf 119
    Yani artık egemen sınıf bizi dolaylı yoldan değil hiç lafı dolandırmadan sömürüyor. Marx burjuvaziyi sadece yeriyor mu ? Hayır bu da yetersiz bir bakış olur ‘’İnsan etkinliğinin neler yapabileceğini ilk gösteren o oldu Mısır piramitlerini , Roma’nın su kemerlerini ve Gotik katedralleri kat be kat aşan harikalar yarattı; daha önceki bütün tarihsel göçleri ve haçlı seferlerini gölgede bırakan seferler düzenledi ‘’syf 120
    Acaba burda burjuva sınıfıyla birlikte kapitalizmin olanaklarına ve yapabileceklerine de mi bir atıf var? Sonuçta tüm bunları egemen sınıf kapitalizmin imkanlarıyla gerçekleştiriyor. Yani bu ilişki sadece burjuvaziyi yermek olmadığını daha geniş bir inceleme olduğunu görüyoruz. Belki de Marx- Kapitalizm ilişkisi sadece nefret ilişkisi değildir de inişli çıkışlı tutkulu bir aşk hikayesidir. Ploreter ise kısaca bir meta haline gelmiş bir ticaret nesnesidir. Makinenin bir uzantısı haline gelişi, becerisiz bir iş yapması , yaratıcılığını yitirmesi meşhur ve aşina olduğumuz kavramlar.
    Metnin ikinci kısmı daha çok komünistlere yöneltilen eleştirilere cevap veriyor ve benim de ilgimi oldukça çeken bir bölüm. Çünkü kendimi ne komünizm davasının yılmaz bir yoldaşı ne de bir kapitalist olarak tanımlarım. Marx’ı da bir şeytan olarak ilan edenler en çok özel mülkiyeti elimizden alıp bizi devlet idaresine mahkum etmekle suçlar. Bu sorulara çok detaylı ve farklı yönlerden cevaplar var. Özel mülkiyetin zaten ancak toplumun onda birinin tekelinde olması , küçük köylü ve zanaatkar mülkiyetinin ise zaten sanayileşmeyle yok olması , ücretli emeğin proleter için asla mülkiyet oluşturmaması dahası zaten sermaye denen şeyin kolektif bir çabanın ürünü olması gibi ikna edici açıklamalar var. Şu meşhur sona gelecek olursak ‘’Varsın egemen sınıflar bir komünist devrim korkusuyla titresinler. Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri yok. Kazanacakları bir dünya var. ‘’
    ‘’BÜTÜN ÜLKELERİN İŞÇİLERİ, BİRLEŞİN’’
    Marx işçilerin bir vatanı olmadığını işçi sınıfına dahil olduklarını söylüyor , o yüzden bütün ülkelerin işçilerinin birleşebileceğini düşünüyor. Yani ezilen ezene karşı. Sahi mümkün mü böyle bir şey ? Yoksa Marx’ın söylediği gibi o kadar da maskesiz sömürülmüyor muyuz acaba ? Hala sarıldığımız , uyuştuğumuz ‘değerlerimiz’ var. Burjuvaların dayattığı değerler.
  • 352 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    •George Orwell tarafından yazılmış alegorik bir politik romandır. Distopya romanlarının en iyilerininden olduğunu net bi şekilde ifade edebilirim. George Orwell’ın kendisi ebedi uykuda olsa da, geriye bıraktıklarıyla bizi uyandırma çağrısı devam ediyor…

    •O kadar çok altı çizilen cümle var ki, hangisini paylaşacağımı bilemedim. O yüzden en unutmak istemediklerimi paylaştım. Bu güzel, düzgün ifade içeren,düşünülmüş cümleleri hafızamın unutmasına izin veremezdim..


    •Bu kıtabi iskoçya'da verem hastasıyken yazar. Sosyalizm karşıtı olarak suçlasalar da Orwell buna karşı çıkmıştır.16 haziran 1949'da yaptığı açıklamada orwell şöyle konuşmuştur: "Yeni romanımda (1984) sosyalizme ya da ingiliz işçi partisi'ne bir saldırı kastetmedim, ama komünizm ve faşizmde kısmen gerçekleşmiş bozukluklara değindim. Kitabın konusunun ingiltere'de geçmesi ingilizce konuşan ırkların doğuştan diğerlerine göre daha üstün olmadığını ve baskıcı rejimlerin karşı konulmadığı sürece herhangi bir yerde zafer kazanabileceğini vurgulamak içindir."

    •Roman üç büyük devlet olan Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya’yı anlatır. Aralarında ideolojik farklar yoktur, hepsi aynı dünya görüşüne ve aynı sisteme sahiptir. Bu dünya görüşü ve sistem, "oligarşik kolektivizm" olarak tanımlanır. Üç büyük devlette bütün toplumu sürekli de-netleyen baskıcı düzenler hüküm sürer. G.O romanında daha çok Okyanusya'ya odaklanır. okyanusya toplumunun büyük çoğunluğu, baskıcı düzene karşı ilgisizdir, büyük birader'in acımasız diktatörlüğü altında hiç tepki göstermeden yaşarlar. Başlarına gelen her güzel şeyi Büyük biraderden, her kötü şeyi ise savaştıkları diğer devletlerden bilirler.

    •Romanın baş kahramanı Winston Smith, içinde bulunduğu ortamla uyumsuz, yalnız bir kişidir. Akıl dışı bulduğu baskı düzenine muhalefet etmeye, büyük birader'e meydan okumaya çalışır. direnişine Julia da destek olur. Birlikte düzene karşı gelirler. kendilerine yeni bir yaşam kurmak isterler. Ne var ki, bir süre sonra yakalanırlar. Akıl almaz işkenceler görürler. İşkencelere dayanamazlar ve birbirlerine ihanet ederler. Romandaki dokunaklı şarkının sözleri bu ihaneti şöyle tanımlar: "kestane ağacının altında/ sen beni sattın, ben de seni."

    •Romanda "son insan", "son direnişçi", "insan ruhunun bekçisi" olarak betimlenen Winston Smith de büyük birader'in egemenliğini benimser.Beyni tamamen yıkanmıştır artık, bir zamanlar düşünmeyi yasaklayan o büyük biraderden nefret ederken tüm o işkenceler sonucunda Büyük biraderi sevmeye başlar. Roman şöyle sona erer: "Ah! Kötü, gereksiz anlaşmazlık! Ah! Kendisini koruyan o şefkatli kucaktan kovulan inatçı kafa! İki cin (cin: içki çeşidi) kokulu gözyaşı yanaklarından süzüldü. Ama olsun, her şey yolundaydı, çekişme son bulmuştu. kendisine karşı zafer kazanmıştı. büyük birader'i seviyordu." (s.239).

    •Bir başka deyişle, Winston Smith'in ve julia'nın başkaldırıları olumlu bir sonuç vermez. Çektikleri bütün acılara ve katlandıkları özverilere karşın, mahvolurlar: manevi bir yıkım yaşayarak yeniden düzenle bütünleşmek, eski yaşamın kurallarına boyun eğmek zorunda kalırlar. Diktatörlük kazanır, karanlık artık en ufak bir aydınlığın sızmadığı bir koyuluğa ulaşır. İnsanlık asla geçit vermeyen sonsuz bir kapanın içine kıstırılmıştır. baskı düzeninin saçmalığını düşünecek, başka türlü bir yaşamı düşleyecek ve bu doğrultuda harekete geçecek tek bir kişi bile kalmaz...
  • Anadolu İhtilali (1. Cilt)
    Sabahattin Selek
    Mondros mütarekesinden Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşuna kadar ulusal savaşımızın belgeseli
    Birinci Cihan Harbinde 2 milyon kurban verdik.
    Cephelerde yaşanan yenilgi ordu kusurundan kaynaklanmıyor, cephelerde yaşanan perişanlık, sivil ve askeri idareye ait aksaklıklar ve memleketin bu çapta bir harp gücüne sahip olmamasındandır.
    İttihat Terakkinin sivil (Talat Bey) ve askeri (Enver Paşa) kanadı arasında anlaşmazlık, çekişme var.
    Ordunun subay kadrosu hem cihan harbinde hemde istiklal savaşında çok iyi idi.
    Ölçüsüz bir dereceye ulaşan asker kaçağı vardı.
    15 Eylül 1918’de Bakü’yü işgal ettik.
    Cihan harbi sonunda müzakereler “Agamemnon” zırhlısında yapıldı.
    Sultan Vahdettin ağabeyi 2.Abdülhamid’in kötü bir kopyasıdır.
    Vahdettin, denge politikası izlemek istedi ama artık denge yoktu sadece büyük ve güçlü İngiltere vardı.
    Vahdettin: “Bizim hanedanımıza her türlüsü gelmiştir; sarhoşu, zalimi, delisi, aptalı gelmiştir. Dinsizi gelmemiştir”.
    Anadolu hareketi sadrazama göre hareket ediyordu, Damat Ferit sevilmediği için onunla ters düşmek artı puan kazandırıyordu. Ferit’in sadrazam olması Anadolu hareketinin işini kolaylaştırıyordu.
    Mustafa Kemal’e verilen ordu müfettişliği sadece askeri değil mülki bir yetki. Bütün idari amirlerle haberleşme yetkisi var. Bunu kullanarak Anadolu’da ki tüm yetkililere milli mücadeleyi duyurdu. İdarecilerin artık taraf seçmesi gerekiyordu. Milli mücadele yanlısı olacak mı, olmayacak mı ?
    Mustafa Kemal, Anadolu’da askeri bir idare kurmak niyetinde değildi. Liderliğini yüklendiği hareketi halka maletmek, meşru göstermek istiyordu. Bunun için sivil idarenin desteğine ihtiyacı vardı. İdare adamları memuriyetlerinden çok, aydın zümreye mensup bulunmanın kuvvetini taşıyordu. Bu sebeple askeri ve sivil idare hiç bir zaman birbirine karıştırılmamış, en önemli vilayetlere bile askeri vali getirilmemiştir.
    İstanbul nufusunun %59,7 si Türk, %25’i Rum.
    Milli mücadele başında Doğu Trakya ve Anadolu Türkleri 8-9 milyon olarak kabul edilir.
    Urla, Ayvalık, Erdek nüfusu, 23 bin Türk, 60 bin Rum. Trabzon’da 70 bin Rum vardı.
    Halk milli mücadeleye, başta subaylar olmak üzere aydın zümre tarafından zorla sürüklenmiştir. Milli mücadele halka rağmen yapılmıştır. Halka rağmen halkın yararına yapılmıştır. Buna rağmen milli mücadele dememizin nedeni insan ve maddi kaynak halktır.
    Milli mücadeleye karşı ayaklanmalara halkın istekle katılması bunu gösterir.
    Komünizm Anadolu’da şöyle anlatılıyor: “Hiç kimsenin nikahlı karısı olmayıp her kopuğun istediği kadını istediği gibi kullanması, çocuklar iki yaşına kadar analarının kucaklarında kaldıktan sonra alınıp umumhanelerde beslenerek anasız ve babasız yetiştirilmesidir ki, ne bir babanın çocuğunu ne bir evladın ana babasını tanımaması demektir.
    Osmanlıda “Osmanlı” olarak yaşandığı için milli şuur oluşmadı Türklerde.
    Mustafa Kemal’in durgun bir suda fırtına koparması gerekiyordu. Yoksa liderin bir işareti ile bütün millet ayaklanacak değildi. Ve nitekim böyle olmamıştır.
    Erzurum, Ankara, Konya gibi büyük merkezlerde müdafaai hukuk cemiyetlerinin başında din adamları vardı.
    Kuvayı milliyeyi dağıtmaya çalışan Anzavur, avanesine “Kuvayı Muhammediye” adını takmıştır. Bütün bu karşı ihtilal hareketleri genellikle din adamlarının idaresinde ve din uğrunda düzenlenmiştir.
    İtitihatçılar Kasım 1918’de ülkenden kaçmıştı. Onlardan harp ve tehcir hesabı sorulmalıydı.
    Balkan harbi ile cihan harbi arasındaki kısa süre içinde Türk ordusunun çok az bir sürede düzene sokulabilmesi başta Enver Paşa olmak üzere, seçkin subay kadrosunun çabasıyla olmuştur.
    Türkiye’nin ilk aydın kadrosunu subaylar teşkil eder. Batı tipi okullarda subaylar okumuşlar, ilk batılı öğretmenlerden onlar ders görmüşler, tahsil veya staj için batıya il gidenler yine subaylar olmuşlar.
    Dört yıl süren milli mücadelede ordunun insan kaybı, kazanılan zafere ve mevcuduna kıyasla hafiftir. Bütün cepheler dahil savaş meydanlarında 9167 kişi şehit olmuştur.
    Kuvayı milliye hem milis güçleri hemde milli mücadelenin tamamını ifade eder.
    Kuvayı milliye halkı korkutmuş, yıldırmış, soymuş halka fena muamele etmiştir. Hemen her yerde terör havası yarattığı için halk tarafından sevilmemiştir. Kuvayı milliyenin hepsinin bu şekilde olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Fakat büyük çoğunluğu böyledir.
    Başlangıçta bütün şartlar cesaret kırıcı idi, ama para meselesi hepsinden zor görünüyordu.
    Mustafa Kemal daima Enver Paşa ile mücadele etmek durumunda kalmıştır. Enver memleket dışında olduğu halde milli mücadelede Mustafa Kemal için huzursuzluk sebebi idi. Enver ısrarla Anadolu’ya gelmek ve milli mücadelenin başına geçmek istiyordu. M.Kemal O’nun Anadolu’ya girmesine müsade edemezdi. Eğer Enver gelseydi, M.Kemal’in liderliği tehlikeye düşebilirdi.
    İsmet İnönü, çete harbine son verilip düzenli orduya gidilmedikçe mücadeleye katılmayacağını söylüyordu. İlk hükümette genelkurmay başkanı oldu.
    İsmet paşanın düzenli orduya geçme ısrarı önemlidir.
    Mondrostan sonra 55 parçalık düşman gemisi İstanbul’da demirledi.
    İstanbulda 250 bin civarında Rum yaşıyordu.
    Adana’da “Ermeni intikam alayı” çok cinayetler işledi.
    M.Kemal İstanbul’da kaldığı altı ay içinde padişah ile dört kez görüştü. Ayrıca gizli faaliyetlerde de bulundu. Gizli bir komita kurarak padişahı değiştirmek istedi. Gizli cemiyetin adının “Ay-yıldız” olduğu söyleniyor.
    Bizans İstanbul’da can vermişti, Osmanlıda İstanbul’da ölecekti.
    Enver Paşa’nın Samsun’dan Anadolu’ya çıkma ihtimali üzerine İngilizler Samsun’a asker çıkardı.
    İngilizler bazı ordu komutanlarını işbaşından uzaklaştırdılar. M.Kemal’e dokunmadılar.
    TBMM’nin Anadolu’da hakimiyet kurabilmesi, karşı ihtilal hareketlerinin temizlenmesi ve milis kuvvetlerin tasfiyesi ile mümkün oldu.
    Sivas kongresine Rumeliden temsilci katılmamıştır. Politik açıdan kurulan cemiyetin adı “Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk” yapılmıştır.
    İstiklal mahkemeleri ihtilal mahkemeleridir.
    Anadolu ihtilalinin ekonomik yöndeki fikri çok kısır kalmıştır.
    Kazım Karabekir, Erzurum kolordusunun başına geçti.
    Albay Refet Bey, Sivas’da bulunan 3. kolordunun başına geçti.
    Ali Fuat Paşa, Ankara’daki kolordunun başına geçti.
    İzmir’in işgali, hükümetin işgal karşısında ki tutumu M.Kemal’in işini kolaylaştırdı.
    İngiliz, Fransız ve İtalyanların Anadolu’da bulundurdukları kuvvetler savaş istemediklerinin göstergesidir. Politik yollarla istediklerini almaya çalıştılar.
    Yunanlılar kalabalık bir kuvvetle geldikleri için ciddi düşmandı. Ama bu küçük ülkeyi Anadolu’dan atmadan büyük devletlere isteklerimizi kabul ettiremezdik. Bu yüzden batı cephesi önemliydi.
    İzmir’e yakın yerlerde halk işgale kaşı uslu durarak cezadan kurtulmayı düşünmekte idi.
    İşgalciler: 1- işgal geçici, 2-padişah savaşa taraftar değil, 3-asker kaçıyor 5-10 silahlı birlikle ülke kurtulmaz gibi ifadelerle halkı uyuşturmak istyordu.
    Batı Anadolu’da ilk kuvayı milliye Ödemiş’te ortaya çıktı.
    M.Kemal, hareketi halka maletmek ve seçimle lider olmak istiyordu.
    İstanbul işgali ve meclisin dağıtılması yeni meclis fikrini kuvvetlendirdi.
    İhtilalin metodu: 1-Anadolu’yu İstanbul’dan koparmak, 2-hareketi halka maletmek, 3-ihtilal için ordu desteğini almak, 4-Anadolu’daki mülki idareyi ihtilale bağlamak.
    İşin başında olanların bile M.Kemal’in ihtilal istedeğini bilmemesi gerekiyordu.
    Halkı ve orduyu ihtilale sürüklemek için M.Kemal’in elinde üç şey var: 1-İzmir’in işgali, 2-hükümetin zaafı, 3-taşıdığı sıfat ve selahiyetler.
    Türk ocakları cumhuriyet döneminde kapatıldı yerine halkevleri açıldı.
    M.Kemal, “Yaveri Hazreti Şehriyari” ve “Ordu Müfettişi” ünvanlarını kullanıyordu.
    Erzurum Kongresi, 14 gün sürdü, 54 delege katıldı.
    Kurtuluş için üç ayrı görüş vardı: 1-İngiliz himayesi, 2-Amerikan mandası, 3-milli mücadele
    İstanbul’daki aydın çevre, memleketin kurtuluşu için tek çıkar yol olarak Amerikan mandasını düşünürken, M.Kemal’in delice bir iş yapmasından endişe duyuyorlardı.
    Sivas Kongresi 31 delege ile, 7 gün sürdü.
    Rauf Bey, Amerikan kongresinden, memleketimizi tetkit edecek ve hakikati görecek bir kurul davet edilmesini teklif etti. Teklif kabul edildi. Böylece manda meselesi kongrece karara bağlanmamış oluyordu.
    Anadolu ihtilali için, Sivas’ta oturup, padişahın İstanbul’daki hükümetini telgraf tellerini kullanarak devirmek, ancak kuvvetli bir ihtilal hareketinin başarabileceği bir işti. M.Kemal bunun bir an önce herkes tarafından öğrenilmesini istiyordu.
    M.Kemal, her işte Anadolu’daki paşaların fikrini alıyordu.
    Kilikya işgalden sonra Ermeni göçüne maruz kaldı. Kilikyada kuvvetli bir direniş veya cemiyet oluşmadı.
    Yeni meclis için kurucu meclis ifadesini komutanlar onaylamadı.
    İlk TBMM 120 kişi ile toplandı.
    Meclis seçmenler ve seçilenler tarafından geçici bir meclis olarak kabul edildi. Her şey geçici gösterilmek için “nazır” yerine “vekil” kullanıldı.
    TBMM’nin açılması ile M.Kemal, meclisi toplamış, adını koymuş, hükümetini kurmuş ve Anadolu ihtilali meşruluk kazanmış oluyordu.
    Meclisin bütün üyelerinin ortaklaşa kabul ettikleri tek amaç, memleketi, padişahı ve halifeyi kurtarmaktır. Vekil yemini şu şekilde yapılıyordu: “Makamı hilafet ve saltanatın ve vatan ve milletin kurtuluşu ve istiklalinden başka bir gaye takip etmeyeceğime vallahi....”
    Birinci meclis kurucu meclis adı ile toplanmadığı halde, çıkardığı kanunlar ve aldığı kararlar bakımından bir kurucu meclis çalışması yapmıştır.
    İlk mecliste fes tartışılmıştır.
    Anadolu ihtilalinin tutunması ve başarısını tehlikeye sokan en önemli olaylar, karşı ihtilal hareketleridir, meclise karşı isyanlar.
    Çerkez Ethem’in kardeşleri, Reşit, Tevfik.
    Çerkez Ethem’in emrinde 5 bin adam var. TBMM’ye karşı isyanları bastırdılar, düşman ile savaştılar ama TBMM otoritesine girmemek için sonunda isyan ettiler.
    Kuvvei seyyare ile mücadele bir ay sürdü.
    Zararsız olan kuvayımilliyeciler sakarya savaşına kadar yavaş yavaş orduya dahil edildi.
  • ...günlük yaşamlarını kalıcı biçimde etkileyen
    her şey Batı'nın eseri. Kapitalizm, komünizm, faşizm, psikanaliz, çevrecilik, elektrik,
    uçak, otomobil, atom bombası, telefon, televizyon, bilgiişlem, penisilin, doğum kontrol
    hapı, insan hakları ve de gaz odaları... Evet,
    bütün bunlar, dünyanın mutluluğu ve
    felaketi, bütün hepsi Batı'dan geldi.
    Amin Maalouf
    Sayfa 61 - YKY 46. Baskı