• İncelemeye başımdan geçen bir olayla başlamak istiyorum. Bayanlı (biliyorum, yurdum feminazileri şimdi topa tutacak, zaten onun için yaptım) erkekli bir arkadaş ortamında, feminist olduğunu söyleyen fakat beni pek de ikna edemeyen bir hanımla küçük bir tartışmamız olmuştu. Tartışma dediysem de öyle hararet düzeyi yüksek türden değil, gayet seviyeli ve fikirleri özgürce ifade edebilecek türden bir tartışma ortamı. Severim böyle ortamları. Zaten hararet olsaydı o vakit bu konu kapanmış olurdu. Neyse... Feminist olduğunu iddia eden fakat sonrasında anladığıma göre feminizmini eşitlik üzerine falan değil de "eşitlik adı altında üstünlük" kurmaya yönelik yapılandırdığını düşündüğüm arkadaşa, "Toplum olarak kadının çalışmayıp (kadın her zaman çalışma hayatından soyutlanmaz, bazen de çalışmamak işine gelir) kocasının evin geçimini sağladığı durumlar kanıksanmıştır. Peki ya tam tersi olsa ne olur? Mesela sen böyle bir durumu kabullenip, çalışmayan bir eşin olmasını ve onun geçimini de üstlenmeyi kabul eder misin?" diye sorduğumda cevabı şu şekildeydi: "Öyle şey olmaz, erkek çalışmak zorunda. Yoksa öyle biriyle evlenmem." Kadın-erkek eşitliğinin oportünizm ile imtihanı :) Zaten yazarın, kitapta dem vurduğu konulardan biri de bu. Menfaatini önde tutan beyaz ve sosyal statüsü yüksek kadınların, elde etmek istedikleri haklara sahip olduklarında, aynı safta yer aldıkları görece daha aşağı statüdeki "kız kardeşlerini" terk etmeleri ve davalarına ihanet etmeleri durumu. Akla hemen şu söz geliyor haliyle: Feminizm kocayı, komünizm parayı bulana kadardır.
    Bahsettiğimiz bu oportünizm durumu da baş gösterip "kız kardeşlik" hüsrana uğrayınca, haliyle geride kalanlar hem kadın olarak hem de ikinci sınıf ırktan olarak ekstra çaba göstermek durumunda kalmışlar. Yazar da bir siyah olarak bu durumdan çokça yakınmakta.
    Yazarın sadece erkeği sanık sandalyesine oturtarak durumu ele almamış olması ve hatayı daha çok, "içlerindeki düşman"da araması, yazara ve kitaba olan saygımı artırdı. Nitekim öbür türlü bir yaklaşım, ancak ve ancak kolaycılık olurdu. Bu da haliyle sonuç getirmekten ziyade kadını ve erkeği birbirine düşürme durumunu doğururdu.
    Kitapta, "bizim feministlerin (!)" bilmediği birçok konudan bahsediliyor, her ne kadar kitap kısa olsa da. Zaten bu kitap bir nevi feminizme giriş gibi. Ben öyle kabul ediyorum ve bu yolda güzel de bir yol haritası olabilecek bir kitap olmuş. Mesela kürtaj konusu ele alınmış ve bunun biraz da ekonomik yönüne değinilmiş. Kürtaj yasaklandığı zaman merdiven altı sektöre dönüşür, yoksul kadın bu yola başvurursa hayatını riske atar, fakat zengin kadın bir şekilde yolunu bulur çünkü imkanlar dahilinde bu durumdan kurtulmasını bilir. Sonrasında canını tehlikeye atmak istemeyen mağdur ve de yoksul kadın, kim bilir ne şekilde rahmine düşmüş o çocuğu dünyaya getirmek durumunda kalır. Sonra vay efendim, sokaklar neden güvensiz? İşte bu kürtaj kaçakları yüzünden...
    Bunun yanında modanın dayattığı ve kozmetik endüstrisinin şekillendirdiği kadın modeli de işlenmiş. Bu durumun tamamen ataerkil zihniyetle dayatıldığını ve kadınların da bu sistemin çarkları altında bile isteye ezildiğini görüyoruz haliyle. Cepleri dolanları ise hiç konuşmayalım. Bu arada, bilmem hangi düşünceyle yapıyorsunuz ama bilin ki sıfır beden hiç de çekici değil sevgili hanımlar. Nitekim sektör de artık bu anoreksik hatunlardan sıkıldı ve bu moddan çıkmaya karar verdi diye biliyorum.
    Bu konuların yanında diğer önemli konular ise bence kadın ve cinsellik, kadının dindeki yeri ve ataerkil düzlemde çocuk yetiştirme konuları idi.
    Feminizm mevzubahis olduğunda, bazı kadınların kalıplaşmış bir söylemi vardır: Erkek tahakkümüne karşı olmak. Aslında bu, madalyonun sadece bir yüzü. Diğer yüzü ile bazı kadınlar ya karşılaşmak istemiyorlar ya da bazı aklı evveller, bu yüzü diğer kadınlardan gizliyor. Bu kitap bize madalyonun iki yüzünü de gösterdiği için yazara teşekkür ediyorum. İki yüzü de görmek isteyen kadınlara ve tabii ki de kadınlara layık oldukları kıymeti vermeye gönüllü erkeklere bu kitabı tavsiye ediyorum.
  • Evde, İşte, kısacası hayatta eşitlik diye bir şey mümkün değildir. Bunu artık anlamak lazım . Eşitlik davası komünist bir iddiadır aslında. Komünizmde zengini fakire eşitleyelim diye uğraştılar fakat yapamadılar. Feminizm de kadını erkeği eşitlemeye çalışıyor. İki dava da yaradılışa aykırı olduğu için temelsizdir ve sürmesi mümkün değildir. Komünizm çöktü, dansı feminizmin başına ...
  • Nurettin Topçu’ya ait olan bu eserin bir bölümünün tafsilatlı mütalaası olup umumi bilgileriyle başlayacağım incelememde kimi alıntılar da paylaşarak üzerinde bir miktar tefekkür ederek ilerleyeceğim. Bunun için evvela şunu söylemem gerekiyor; hani kitap okuyan insana duyulan bir saygı vardır ya; hakiki kitaplar okuyan ve bunu idrak ederek, şuurunu çalıştırarak sürekli işleyen zihinlere bir hayranlık duyarız. Kitap okuyan adama duyduğumuz bu hayranlığın altını dolduran hakikatli bir kitaptır Ahlak Nizamı; düşünen, düşündüren, düşündürmeye de sevk eden ve insanı bir değişime sevk eden hiç değilse bu iştiyakı sağlayan kıymetli bir kitaptır. Memleketin her ferdinin okuması gereken nitelikli kitaplar arasında bulunan Ahlak Nizamı; kendini beyaz yakalı kesimden sayan insanların yücelttiği kimi kavramların kof bir cevizin içindeki kurt gibi yiyip bitirici yanını göstermesi bakımından Ali Şeriati düsturunu gösteriyor; “Sizi rahatsız etmeye geldim.”
    Kitap dört ana bölümden müteşekkil. Bunlardan birinci bölümde; yirmi temel başlık bulunmakta ve genel anlamda memlekete dair esasları incelediğini görüyoruz. Bunlar; maarif, basın, sanat, adalet, ekonomi ve ahlak gibi konular.
    İkinci bölümde; İslam, inanç, kapitalizm ve komünizm konularını irdeliyor.
    Üçüncü bölümde; Yahudilik ve İslam davası üzerinde durarak Yahudiliğe bilinçli ve bilinçsiz hizmetlerimizden söz ediyor.
    Son bölüm olan dördüncü bölümde ise; bilhassa komünizmi didik didik ederek masonluktan hiçbir farkını görmediğini ve nasıl mücadele edileceğini, Hristiyan alemiyle bu ideoloji karşısında birlik olmak gerektiği çağrısında bulunuyor.

    Ahlak Nizamı
    Bir buçuk asırdan beri yapılan inkılapların her biri bir şekil değiştirmeden ibaret kaldı. Her inkılabın kahramanı, milletin yaralı vücuduna yarayı örten yeni bir boya vurmakla onu kurtardığını sandı. Bu inkılapların her biri yeni bir İsrafil sûru üflerken , o sesle kendinden geçen zavallı bir nesil, battığı denizin derinliklerinden suların üstüne yükselip bir an havaya kavuşan şaşkın felaketzede gibi “kurtuldum!” diye bağırdı. Halbuki, yakında hiçbir kıyı yoktu ve onun akibeti az sonra yine aynı sulara gömülmek olacaktı. Bu gidişte kurtuluş alametinin tokluğuna delil mi istiyorsunuz? İşte İstiklal savaşında tek bir uzviyet halinde canlı bir bütün gibi dünya önünde ayaklanan milletimizin içinde şimdi birlikten bahsetmek düşünme ahlak ve iman birliğini kabul etmek güçleşmiştir. S-17
    Türk milletinin Batı’ya olan inanılmaz hayranlığı, dilini ifsad etmesini bile sevimli buluşu bizi yavaş yavaş bitiren gizli yıkım ekipleridir. Kendi milletimize, aynı davanın insanlarına karşı takındığımız tavrın yavanlığı ve yersizliği bizi geriye götürüyor. Destek olmak şöyle dursun kaçmak gibi bir idealimiz oluşuyor. Hele ülke bir krize girse anında yurtdışı gidiş biletleri anında soruşturuluyor. Hazırı istiyoruz ve nazır olarak önümüzde bulunsun tüm imkanlar altın tepsiyle sunulsun istiyoruz. İsteklerimiz icraatlerimizle yarışsa açık ara kazananı olur. Fakat kaybeden, icraatlerini artırmadığı müddetçe yine biz oluyoruz. Kaçıyoruz, ancak nereye? Kendimizden çok uzaklara, kendinden kaçanlardan olmak gibi yerinden saymaya meyilli bir hareket içine giriyoruz. Bir yürüyüş bandında Dünya’yı dolaşıyoruz.

    Neslimiz, kendi iradesinden, kendi varlığından bile o kadar şüpheli ki hayat ve mukadderatı hakkında bir hüküm verebilmek için mutlaka bir üstün otoritenin kuvvetine sığınmak lüzumunu duyuyor. O da yetmezse ölülerden yardım istiyor. En esaslı hayat ve mukadderat davarlının hallinde son hüküm olarak “falan böyle diyor, filan böyle demişti” sözü ile cemaatın şuur ve vicdanına zincir takıyoruz. Halbuki, ölüler ve başkaları, bizim düşüncemizin arızasız işlemesi için ancak kendilerine danışılabilen birer yardımcı olurlar. Hükümlerimize onlar mühür basarlarsa, otoriteleri hakka karşı kullanılmış bir kalkan haline gelir. Ölülerin fikir istibdadı bizim tahakkümümüz için kanlı bir bıçak olarak kullanılmasın. Allah emirlerin başkasına itirazsız ve delilsiz inanmak, hele boyun eğmek mecburiyeti, yaşanların iradelerinde tam bir çürüme işareti sayılmalıdır. S19

    “… ancak mazlumların sönük sesi ile “insan olan bunları yapmaz” demiyecekler, umduğumuz kuvvet ve irade ile “insan olan bunları yaptırmaz!” diye haykıracaklardır. S22
    Yaşadığı haksızlıklara sesini yükseltmek yerine yalnızca esefle kınayanların halinden bahseden Topçu, memleketin hazin statükosunu yıllar evvel tespit etmiş ve pasif halkın eylemsizliğini direnişe dönüştürmesi için bir öngörüyle yaklaşmış.
    İktisadi ve İçtimai Nizam
    “…Komünizme karşı olmak, bu takdirde millet hayatına ve millet davasına karşı olmak manasına gelecektir. Her zerresi acılarla sızlayan millet vücudundaki yaraları cesaretli bir ameliyatla tedavi etmek zorundayız. Millet dertlerini bir tarafta bırakarak komünizmi boğazlayacağız diye yapılan çırpınmalar, vehim avcılığından ileri gidemez. Komünizm salgınının genç neslin hayatında süratle ilerleyişi ve bu olayın sebepleri üzerine dikkatle eğilmemiz icap ediyor. Gençliğin kalbine yaklaşıp da onu dikkatle yoklamayan sade kin tohum serpip tehdit silahı kullananların gençliğe ve bu vatanın istikbaline ihanet ettiklerine kaniyim. Evvela kapitalisti esaretten sıyrılalım sonra ilmi ve objektif metotlarla tarafsız gözleyişle vicdanların üzerine eğilelim. Nihayet kalbimizi Allah’a teslim ederek kin ile hatadan kurtuluş dileyelim. Ancak böylelikle komünizmi şahlandıran ve genç kalplere bu davayı dolduran sebepleri anlayabileceğiz. Sebepler bulunduktan sonra dertlerin tedavisi mümkün oalcaktır. Zira hastalığın sebebi ortaya koyulmadan tedavisine imkan yoktur.
    Komünizmi son neslin kalbine aşılayan olaylar nelerdir ve bunların giderilmesi nasıl mümkün olacaktır?
    Evvela insana kıymet vermemiz lazımdır. Kur’an’ın insanı eşref-i mahlukat sayan hükmüne hörmetten başka kurtarıcı yolumuz yoktur. İnsana nasıl hörmet edilir? Ulu atamız Yavuz Sultan Selim’in İbn-i Kemal’in şahsında ilimle faziletin kemaline hörmeti gibi; Fatih’in hakime ve adalete, bir kelimeyle Hakk’a hürmeti gibi. Bir kısım çalışan insanlar, ailesinin bir aylık geçimi için sadece iki-üç yüz lira aylık alırlarken özel yüksek okulun ilim kisvesi taşıyan aç gözlü muhterisinin bir saatlik ders karşılığında yüz elli, iki yüz lira ücret aldığı yerde insana hörmet sözünün manası kalır mı? Devletli doğan ve bütün ömürlerince devlet devşirenlerin hastanelerde birer hükümdar gibi olduğunu gören nasırlı ellerin hastane kapılarında sürünerek can verdiği toprakta hörmet fidanı hiç yeşerir mi? Millet mektebine millet çocukları alınmazken kolejlere ve çeşitli yabancı kültür yuvalarına zengin çocukları doldurulur da yine de Kur’an ahkamı hörmet görüyor mu denir? S 31-32

    Kur’an’ın hörmet görmemesi üzerine uzun uzun fikirlerini anlatan Nurettin Topçu bu devirde Kur’an’ın ancak isketletinin kaldığını söylüyor. Bu manayı ihtiva eden daha birçok çıkarımını okurken kitabı neredeyse yarım bırakacaktım. Ancak öfkemin sebebini öğrenmeden, argümanlarımın altını doldurmadan bunun kaçıp gitmek olduğunu hissettim ve yaptığımın yanlış olduğu kanısına vardım. Aslında yapmak istediğim şey, sorunun tespitini kitapla birlikte yapmak ve soruna çareler aramaktı. İskeleti kalan Kur’an ahkamı kastının devrin komün sistemine boyun eğişini, bel büktürdüğünü anlatarak aslında düşman kesilmemiz gereken Komünizm’i ve Siyonizm’i işaret ediyordu. Anamalcığın esas memleketi olmayan Türkiye’de hızla sirayet eden Komünizm belasının yegane çaresi; ahlak. Ahlak, Allah’ın ahkamlarını yerine getirerek, millet iradesiyle birlik oluşturarak mümkündür.
    Yeni Nizamın Ana Hatları
    Aradığımız nizamın ana meselelerini bir biri içerisine konmuş, dört daire halinde isimlendirmiştir. Bu daireler, dine dayanan ahlak otoritesi ve yüksek adalet kuvvetiyle ilk öğretim, iş ve mülkiyet, sağlık ve yol meselelerini içerisine alıyordu Bunların yeni nizamın ana meselleri halinde bize ilham edeni tarih ve toprak fikirleri olmuştur. Filhakika, cemiyet halinde yaşayan insan ve bugünün millet ferdi, düşüncesinin şümulü bakımından kendi tarihinin yaşında demektir. Bir Anadolu çocuğu uzviyetiyle otuz veya kırk yaşında olsa bile, kasiyle dokuz yüz yaşındadır. Çünkü tarih, yarattığı müesselerle kendi yaşamış olduğu hadiselerin ruh vemmanasını bize miras bırakmıştır ve bizi onlarla düşündürmektedir. Malazgirt, Niğbolu ve Plevne’den önce düşmana daima denk kuvvetlerle hücum etmek aklın icabı olmuş olsa bile bizim için Alparslan’la Yıldırım’ın ve Gazi Osman Paşa’nın yaptığı gibi saldırışlar bu harplerden sonra aklın icabı olmuştur.
    Geniş manalarda ele alacağımız bu davaların en başında gelen kültür ve ahlak meselesi, bütün öğretim işlerini ve sanat çalışmalarını içerisine alacaktır.
    Adalet davası, fertler arasındaki her türlü mukavele meselelerini, mülkiyet, maaş, miras ve her türlü kazanç şekillerini halle çalışacaktır. Üçüncü meseleyi teşkil eden çalışma davası, ekonomi, sağlık, yol ve sair emek şekilli ele alacaktır.

    Topçu’nun en çok üstünde durduğu konulardan birinin yol olması beni bir hayretlere düşürdü. Maalesef aklıma hemen bir seçmen kitlesinin “yol yabdı” demesi geliyor ve istemeden onu bir partiyle özdeşleştirip uzaklaşıyorum. Yolun bir medeniyet işareti olduğunu anlatan Nurettin Topçu düzgün yolların aslında düzgün bir altyapıya da işaret ettiğini söylüyor.
    Mektep
    Hayatı mektebe sokmak, henüz talim ve terbiye görmemiş askerin harbe sokulması gibi elim netice everir. Mektebin muvaffakiyetini sıfıra indirir, onun çalışmasını soysuzlaştırır. Misal ve ibreti Amerika’dan değil kendimizden alacağız: Yeniçeri ocağı dünyanın hayran olduğu bir askerlik mektebi idi. Bu ocakta askerlik talimlerinden başka hiçbir şey yapılmazdı;yapılması şiddetle yasaktı. Kanuni Sultan Süleyman, sefere giderken, kırılan gümüş üzengisini, bir asker tamir etti diye bu hareketi şiddetle karşılamış, “ocağa esnaf karışmış” diyerek askeri ordudan kovmuş ve kumandanları cezalandırmıştır. 57-58
    Maarifte inkılapların yapıldığı son devir, mekteplerin sayısını çoğalttı, tahsili yükseltmedi; öğretimi hayata karıştırdı; ilmi sevdirmedi, talebeyi esnafa yaklaştırdı hakikatı kurtarmadı; okuyup yazmayı çoğunluğa öğretti; halkı münevvere bağlayamadı.
    Bugün disiplinsiz ve gayelerinden şuursuz, fonksiyonsuz mektebin medeni bir cemiyeti kımıldatmaya ve ilerlemeye kabiliyetli zekalar yetiştiremeyeceği tabiidir ve yetiştiremediği de meydandadır. Bugün muallim bir tekrarlama ve ezberletme memuru, müfettiş arkadaşının ricası veya makamının ihbariyle iyi ve kötü rapor yazma memuru ve bütün maarif cihazı ise mümkün olduğu kadar fazla diploma dağıtma memurluğu olduktan sonra memleketin her tarafında dağıtılan diplomaların da ilim ve hakikat belgeleri değil, belki resmi koltuk satın almaya elverişli banknotlar olduğunu takdir etmek güç bir şey değildir. 60-61

    Ve elbette benim en çok ilgimi çeken bölüm bu başlık oldu. Mektepten kastının evvela ilk okul olduğunu ve bunun içi ilk okul öğretmenliğinin bir yapıtaşı olduğunu ifade eden Topçu’ya göre hayat ve mektep iç içe olmaması gereken bir yer değil. İlerlemecilik felsefesine tamamiyle zıt bir fikir sunuyor. Bu fikrin tarihi kaynağını Kanuni zamanına dayandırıyor. Vakti gelmişken söylemekte fayda var, asla tek felsefeyle eğitimin ilerleyeceğine inanmıyorum. Her yere göre; her bölge ve kültür anlayışına uygun olarak yerli ve yabancı birtakım yaklaşımları kendimize kaynak olarak alabilir ve ilerleyebilir fikrindeyim ancak burada Nurettin Topçu hocam, bunun için Amerika’ya değil kendimize, bizim milli sistemize bakalım, bu sisteme tüm dünya hayrandı ve başarılı sonuçlar verdi, diyor. Acaba gerçekten haklı olabilir mi? Sürekli yamalı bohça gibi değişip duran eğitim sistemimizde bir de bunu denemeli miyiz? Sınıf içinde hiç değilse bir ilk okul öğretmeni olarak çocuklara bu anlayışla mı yaklaşmalıyım? Bana yol rehberliği yaban Topçu, tüm bunları söylerken oldukça kesin çizgiler çizerek aslında sağa sola sapmamı engellemiş.

    Bizim XIX. Yüzyılda Garp taklidi olarak kurulan üniversitemiz (Darülfünun) bu karakterden tammiyle mahrum, sun’i bir tesistir. Garptan ölü fikirler aktarmak için bir nevi gümrük binası olsun diye meydana getirilmiştir. S 64
    İlk Osmanlı darülfünunu ise şimdiki ismiyle İstanbul Üniversitesidir ve daha o zaman bile yetersiz görülen eğitimiyle Nurettin Topçu’nun dikkatini çekmiş olana bu darülfünun, Sultan Abdülaziz döneminde kurulmuştur ve aslında şimdinin sığ eğitiminden oldukça uzakta olduğu gibi Garp’tan da çok şeyi kopya etmiş, adapte bile etmemiştir.
    Yavuz, Zenbillli Ali Efendi’den korkuyordu.
    Yavuz ki Sina Çölü’nü Efendimiz (s.a.v.) rehberliğinde aşan, herkes tarafından hiddetiyle bilinmesiyle Yavuz lakabıyla anılan şanlı hükümdar… Birinden korkuyordu. Hayır, böyle söylemek daha doğrusu böyle anlamak yanlış olur. Yavuz, ilmin kudretinden korkuyordu. Alime de ilme de büyük bir saygı duyuyordu. İlmin keskinliğini ve buyrukçuluğunu idrak etmiş ve buna göre hareket etmiştir.

    Din Hayatı
    Sözde Ehl-i Sünnetçilerde, ruhtan sıyrılan şekil ve hareketle bütün bir taklit sistemi ortaya çıkardılar. Buna dini pozitivizm diyebiliriz. Bu sistemi, aşk içinde ibadeti hal edinenlerin ruhçuluğuan ( spritüalizm) karşı koymak doğru olur. Bu aşka ulaşamayan kısır ve cılız ruhların ancak pozitivist şeraitçilerle eğlenmesini bilen zekaları, Bektaşilik ve emsali gibi sapkınlık yollarını meydana çıkarmıştır. Pozitivist şeraitçiler, Hazreti Peygamber’in hareketleriyle çehresinin şekillerini taklide çalıştılar. Halbuki onda taklit edilecek olan iradesi, aşkı, ilhamı, bir kelime ile ruhi alemi idi. S 91

    Ahlak Yaralarımız
    Bir yandan yanlış anlaşılmış bir demokrasi prensibi yüzünden, öbür taraftan esasen fertlerde ruhi kudretin zayıflamasiyle müesselerde otoritenin gevşemiş olması, ahlakı zatıbasız ve kontrolsüz bıraktı. Bugün aileler gibi okul ve devlet kuvveti bile örflere ve ahlaka yapılan tecavüzler karşısında aciz bulunuyor. Sırasiyle dini otoritenin tarihi otoritenin hukuki otoritenin yıkılması sonunda ahlaki otoritesi mecalsiz bırakarak çökertti. S141
    Tarih şuurunun yıkılışı milli iradeyi kökünden baltaladı. Biliyorsunuz ki millet de fert gibidir. Çocukluğu ve gençliği erginliği ve kemali vardır. Yaşadıkça olgunlaşır. Oscar Wilde’ın dediği gibi “ruh vücutta ihtiyar doğar, vücut ruhu geliştirmek için ihtiyarlar. Eflatun, Sokrat’ın gençliğidir.” Milli tarihimiz gençlik çağlarını geçirdikten sonra erginliğini de idrak etmiştir. Yeni ve olgun bir gençliğe ulaşmak istiyoruz. Bu millet bu nesillerle Mevlanaların erginliğinden Fatihlerin ve Akiflerin gençliğini çıkardı. Daima yenilenen gençlikler çıkaracağımıza inanıyoruz. Milliyetçiliğimiz kırk günlük çocuk değil, en azından bin yıllık bir olgunlaşmadır. Ruh ve ahlakımızın kaynakları ise hemen on dört asır önceki Hira dağından gelen vahye uzanmaktadır. S143
    Evvelkiler kadar acı bir hadise dilimizin hançerlenmesidir. Dilin içtimai müessese olduğu ve bütün içtimai müesseseler gibi tarih içinde evrimlendiğini bilmeyenler, onu sun’i ve keyfi bir ayıklamaya tabi tuttular. S143
    Yarım asra yakın zamandan beri öğretimde yapılan inkılaplar ruhtan maddeye ahlaktan tekniğe geçiş gayesini gütmektedir. İlkçağda Yunan tefekkür ve felsefesinin kurucusu olan Sokrat fizikten ahlaka geçmek suretiyle insanlığın tarihinde büyük inkılabını yapmıştı. XX. Asırda bizim tekniğin kucağına sığınmak için tekrar maddeye dönüşümüz hiç şüphesiz geriliktir. Bu geriliğin fikir hayatımıza bugün tamamen sinmiş bulunan bir misalini anlatmak istiyorum:
    Maddeci inancı zihinlere hakkiyle sindirmek için tam otuz iki sene evvel liselerin felsefe müfredat bahislerinden Allah meselesi çıkarıldı. Ertesi sene Allah’ı araştırmaya sürüklediği ve maddeden uzaklaştırdığı için ruh bahsi de çıkarıldı. Daha sonra insanı duygularının üstüne çıkararak düşündüren ve böylelikle inkılapların sindirilmesine engel olan bütün metafizik kaldırıldı. Sokrat’ta Bergson’a kadar insanlığın tüm ikibinbeşyüz yıl ruhi olgunlaşması içinde yaşattığı ilahi inkılaplarla birlikte birkaç yıl içinde devrildi ve yerlere serildi. “Yok!” deyip de bu fikri faciaya karşı koyan tek ses bile çıkmadı.
    Bugünkü öğretim programları da esas itibariyle maddenin dünyasını tanıtıcı ve ruh terbiyesinden uzaklaştırıcıdır. Önceleri programda ayrı bir yer tutan ahlak dersi şimdi felsefenin içinde yer alan bir bahis halinde okutuluyor. S 147
    İş sahasının vatandan dışarıya sirayet etmesi, işçinin milli ahlakını gevşetti. Bir taraftan sendikaların milletlerarası zihniyete bağlanma istidadı, öbür taraftan Almanya ve Avustralya’ya işçi gönderilmesi milli ahlakımızı tehlikeye koyabilecek bir hadisedir ve gözden kaçırılmaması gerekir. S149
    Kadınlarımızın kendilerine özel çalışma zemini henüz tastamam bulmuş olmamaları da milli ahlakımızda sarsıntı yaratmaktadır. Neden kadın en fazla daktilodur, küçük işçidir? Bunun açık ve meşru bir sebebi bilinmiyor. Biz kadınlığın, bilhassa hastabakıcılık ve ilkokul öğretmenliği gibi çocuklarımızın en fazla şefkate muhtaç olduğu önemli işlerde görevlenmelerini temenni ediyoruz. S149

    İlk okul öğretmenliğini yalnız kadın öğretmenler yapsa aslında bu sorun çözülür. Erkek hastalar için erkek hastabakıcı ve kadın hastalar için kadın hastabakıcı oldukça mantığa uygun geliyor. Günümüzde hastabakıcılar böyle değil elbette ve işte buna gerileme deniyor. İşte bu medeniyetten uzaklaşmak ahlakı unutmak, göz ardı etmektir.

    Bir Alman Yahudisi olan Einstein gelerek fizik dünyada izafiliğin hakim olduğu fikrini müdafaa etti. Onca zaman, mekan ve kütle gibi fiziğin dayandığı prensipler izafidir; bunlar kendi kendine var olan yani mutlak kavramlar değildirler. Başka şeylere göre değişirler. Einstein’ın bu görüşü içinde önemle yer alan zaman kavramının mutlak olduğunu iddia eden filozof Bergson, Einstein’ın izafiyet görüşüne itiraz etti. Ona göre gerçek zamanı insanda ruh hallerinin birbiri ardına sıralanarak akışından doğmaktadır. Ruh olaylarının gerçek oluşu gibi o da gerçektir. Ancak eşyada değil insandadır. Einstein insan ruhunu sonsuzluğa doğru götüren sürenin gerçeğini inkar etmekle sonsuzluk kavramını ortadan kaldırıyordu. Ebediliğin ve enedi hayatın da manası kalmıyordu. Görülüyor ki Spinoza’dan Einstein’a kadar gelen başlıca Yahudi filozof ve bilginlerinden her biri, hakikat binası, kurma iddiası ile ebedi hakikatler binasından bir parça koparmışlardır. Spinoza “Kainat Allah’tan ibarettir Bunlardan ikisi bir ve aynı şeydir” derken hür ve yaratıcı ola ; alemin dışında ve onu aşkın olan Allah inancını red etmiş oluyor. Marx cemiyet olaylarının doğurucusu ve her zaman madde olmuştur demekle ruhun kuıvvetini ve onun yaratıcılığını inkar ediyor. Freud, bütün ruh hallerimizin doğuşunu şuur- dışında gizlenen cinsi isteklerle iştihalara irca ederek, insan ruhunun sefaletlerle reziletlerin çocuğu olduğunu söylüyor…

    Son olarak eklemek istediğim birtakım önemli bilgiler de var.

    Nurettin Topçu’nun milliyetçilik anlayışı; Nurettin Topçu büyük bir düşünürdür. Türkiye’nin önemli fikir adamlarından olan Cemil Meriç’le benzer çizgilerde yer alırlar. Her ikisi de milletin, milliyetin, okumanın ve İslam’ın aynı zamanda Marksist görüşün üzerinde dururlar. Hatta eklemekte fayda var –taziz ederek- Cemil Meriç belki Nurettin Topçu kadar fikirlerini keskin ifade edememiştir. Bundan evvel Cemil Meriç’in Bu Ülke isimli kitabını incelediğimde de şu ifadeyi kullanmıştım: “Cemil Meriç, İslam’ın özünü çok iyi anlamış ancak yeterince bu özden bahsedememiştir.” İşte bu eksikliği gideren ve özden sık sık söz eden vurgulayan kişi Nurettin Topçu’dur. Memleketin sorunlarını, memleketçe, insanca ve bir Müslümanca tahkik etmiş, tenkid etmiş ve çareler bulmuştur. Nurettin Topçu’nun milliyetçilik anlayışı Turancılık anlayışına denk gelmez. Onun milliyetçilik anlayışı aynı ülke aynı dava üzerinde birleşmiş bir cemiyeti ifade eder. Bahsettiği bayrak; İslam ve Türklüğün harmanıdır. Türklük, onun için İslam olmadan bir hiçtir. Benim de zannımı değiştirmiş ve onu faşist kimliğinden sıyıran hatta aklayıp paklayan asıl olgu ve hakikat İslam’dır. Bunun üzerine, denebilir ki Nurettin Topçu; hakikatli bir dava adamıdır. Maarifin davasıdır, takdis ettiği İslam’ın davasıdır; Siyon ve Mason cemiyetlerinin ve irticanın ifsad etme gayretlerini yerle bir etmek için tek çıkar yolun peşinde olan hakiki bir düşünürdür. Ümmetçilik anlayışını destekleyen bir savunucu olarak karşımıza çıkmıştır. Komünizmin Çin’de ve Rusya’da görülen iki farklı tezahürü vardır ve Topçu Çin’in Komünizmine değil, Rusya’nın Komünizmine düşmandır. Çünkü Rusya’nın komün anlayışı ahlakı, dini ve cemiyet hayatını hiçe saymıştır. Ruhu çekip çıkararak maddeyle meşgul olmuştur. İslam özünde gördüğü ideolojiyi ise Sosyalizm ile anlatan ve eşitlikçi bir yapı sunan, cemiyet ve ruhi yönleri ön plana alan; ferdiyetçiliğin maddesel yönünü traşlayarak, törpüleyerek karşımıza çıkarmıştır. İslam bize ideal bir Sosyalizm anlayışını vaad etmiştir.
  • Bohemya'da komünizm gölgesi altındaki hayatları felsefe ve edebiyatla harmanlayarak, hem varoluş sancısını hem aşk sancısını hem bireysel özgürlük ve beraberinde getirdiklerinin sancısını bu kitabında anlatmaya çalışmış Kundera. Tüm bunları anlatırken de dört farklı karakter seçmiş. Bu dört karakter, numunelik diyebileceğimiz türden karakterler. Kundera her bir karaktere, öyle çizgiler çizmiş ki bir kişinin,  bir çok karaktere bürünüp farklı insan yapılarını böylesine yansıtmış olmasını insana mümkün görünmüyor ve kitabı Kundera değil de Tomas, Teraza, Sabina ve Franz yani kitaptaki karakterler yazmış sanki diye hissediyor insan. Hani şu varoluşçuların “Varoluş, özden önce gelir.” mottosu vardır ya, işte Kundera'da Karakterleri var edip, özlerini birer birer nakış gibi işlemiş ve bu sürece bizi de tanık etmiş.


    (Bence spoiler yok ama yine de incelememin kaldırılmaması adına uyarayım, bundan sonra okuyacaklarınızda belki spoiler çıkabilir. )

    Kitabın baş karakterlerinden olan Tomas, başarılı bir cerrahtır. Özgürlüğüne düşkün, bireysel bağımsızlığı hayatının amacı yapmış bir kimsedir. Birine bağlanmak, ona hayatın da küçücük de olsa bir yer açmak onun için prangadan farksızdır. Bu yüzden önce hata olarak düşündüğü evliliğini bitirir ve daha sonra da oğlundan vazgeçer. Ama kadınlardan vazgeçemez. Hiç bir kadına bağlanmadan, günübirlik ilişkiler yaşar. Sadece Sabina ile günübirlikten ziyade daha düzenli bir ilişki yaşar ama bu ilişkinin adı aşk değil hele hele bağlanmak hiç değil çünkü hem Tomas, hem Sabina bağlanmanın zıddı olarak gelmişler sanki dünyaya. Bu benzerlik ikisinin arasındaki ilişkiyi stabil tuttu ve bir adım ileriye gitmesine izin vermedi ama kader ağlarını örüyordu Tomas'ın karşısına Tereza çıktı Tomas akıntıya bırakır gibi bıraktı kendini. Çünkü aşık olmuştur.   Ama aşk onun nezdinde pranga olduğu için bunun dışa vurumunu Tereza’yı defalarca aldatarak yapar. Çünkü ona göre aşk bedenle alakalı bir şey değil, Ruhla alakalı olan bir şeydir. Aynı şekilde bedenle yapılan ihanet, ihanet sayılmazdı ona göre. Bedeni başka kadınları arzuluyordu fakat tüm ruhuyla Tereza'ya aitti. Tereza aldatıldığının farkındadır. Kocasının üzerine başka kadınların kokusu sinmiş şekilde yanına uzandığında bile ondan vazgeçemez. Çok acı çeker ve çektiği acıların tezahürü rüyalarında karşısına çıkar. Artık dayanamayacağını anladığı bir günde,
    “Ama güçlüler güçsüzleri incitemeyecek kadar güçsüz olunca, güçsüzler çekip gidecek kadar güçlü olmak zorundalar.” der ve gider. Bu gitmenin sonucunda neler olduğuna değinmeyeceğim çünkü Sabina ve Franz ile ilgili de bir kaç şey söylemek istiyorum.

    Eğer ihanet bir din olsaydı, Tanrısı Sabina olurdu. O kimseye aşık değildi çünkü o ihanete aşıktır. Hiç bir yeri kendine mesken edinmez öyle ki öldüğünde bile cesedinin yakılıp, küllerinin rüzgarda savrulmasını ister. Bir yere, bir kimseye ait olmak onun varoluşuna terstir. Kendi özü buydu onun ve özünün ona gerektirdikleri karşısında onu çok seven Franz'a haber vermeden çeker gider. Franz başarılı bir akademisyendir. Evlidir ve bir kızı vardır. İhanet tanrıçası Sabina karşısına çıkınca, kendi tabiri ile eline aldığı süpürgeyle karısını ve kızını süpürür atar hayatının dışına ve sonrasında görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler.  


    Şöyle bir baktığımızda karakterlerin hepsi birbirinden rezil görünüyor öyle değil mi? Karısını defalarca aldatan bir adam, her türlü ihaneti görmezden gelen bir kadın, hayatta ki herşeye ihanet eden bir diğer kadın, bir kadın için ailesinden vazgeçen bir adam… Ama işin aslı öyle değil. Kundera öyle bir kurgulamış ki hiç bir karaktere kızamıyorsunuz ya da suçlu ilan edemiyorsunuz, hepsinin yaşanmışlıkları ya da yaşayamadıkları belki de hiç yaşayamayacakları şeylerdi onları bu hale getiren.


    Şimdiye kadar karakterler üzerinden kitabı anlatmış olmamın sebebi, Kundera'nın karakterler üzerine çok yoğunlaşmış olmasından dolayıdır. Ve karakterler üzerinde bu kadar durmasından dolayı Kundera'yı Peyami Safa'ya benzettim. Peyami Safa,  psikolojik olarak inceliyordu karakterlerini Kundera da felsefik olarak inceliyor. Dolayısıyla Karakterlere değinmeden anlatmak pek mümkün değil kitabı.


    Karakterden çıkıp olayların geçtiği yer olan Çekoslovakya’nın haleti ruhiyyesine geçelim. Tüm bu çapraşık ilişkiler bir gölgenin altında yaşanır. O gölge Sovyet Rusya'nın gölgesidir. Çekoslovakya'yı işgal eden Sovyetler'in ülke üzerindeki etkisi de yansıtılmış kitapta. Milan Kundera Anti-komünist tavrını yazdığı her satırda hissettirmiş. Görüşlerini kurguya çok profesyonelce yedirdiği için de, okura bir şeyleri idealize etmeye çalışılmış gibi bir hava sezinlemedim ve Doktor Jivago da yaşadığım bu hayal kırııklığımı bu kitapta yaşamadım. Ayrıca Kundera aşkı ve siyaseti felsefe ile temellendirip, edebiyat ile süslediği için de okura farklı bir keyif veren tarafı da var.


    Bunların haricinde değineceğim diğer konu kitaptaki erotizm. Aslında erotizm kelimesini, kitabı okuduktan sonra abartı bile bulabilirsiniz. Evet, kitabın bir çoğunda cinsellik var ama bunlar okuru rahatsız eden türden şeyler değil çünkü yazar, bu konuda neredeyse bir kaç yer hariç hiç betimleme yapmamış ve dolayısıyla ben rahatsız olmadım. Ama rahatsız olacak olan varsa uyarımı da yapmış olayım. Bolca müstehcen bölüm var.


    Gel gelelim kitabı beğendim mi? Yazarla bir kaç görüşte çakıştığımı hatta bazı tüme varımlarda kullandığı yakıştırma ve örnekleri fazla bulduğumu, kendi değerlerime ters düşen değer yargılarının olduğunu söylemek isterim ve içimdeki objektif olma duygusuna lanet okuyarak söylüyorum ki evet beğendim. Hatta bittiği için üzüldüm.


    Benim için farklı bir deneyim oldu, iyi de oldu. Okuyacak arkadaşlar için de öyle olmasını istiyor ve keyifli okumalar diliyorum. Sağlıcakla…
  • Milan Kundera'nın ilk okuduğum romanı. Romanın konusu ana çerçevede belirli değil. Yani birçok konuya değiniliyor. Düalist kavramların çatışması, komünizm eleştirisi, erkek kadın ilişkisi işlenen konular başlıcaları. Friedrich Nietzsche'nin Bengü Dönüş felsefesi kitabın temel taşı. Karakterler Narziss ve Golmund ( Hermann Hesse kitabı) gibi dionizyak ve apolloniak bakış açılarına sahip. Kitabın hoşuma gitmeyen tarafı cinselliği aşırı kullanmış. Okurken beni aşırı derecede rahatsız etti. Batılı yazarlar kitaplarında bu temi kullanmaları artık bir süre sonra kitabın sıradanlaşmasını etki ediyor. Yazar arada kendini hissettirerek romanın kurgu olduğunu unutturmuyor. " İnsan soyunun gerçek ahlaki sınavı , temel sınavı onun, merhametine bırakılmışlara davranışında gizlidir."
  • 02 Nisan 1899'da İstanbul'da doğdu, 15 Haziran 1961'de İstanbul'da yaşamını yitirdi. Psikolojik romanlarıyla tanınan yazar. Şair İsmail Safa'nın oğlu. Babası Sivas'ta sürgünde yaşamını yitirdi. Yoksulluk ve 9 yaşında yakalandığı kemik veremi nedeniyle düzenli bir eğitim almadı. Bir yandan çalışırken bir yandan da kendi kendini yetiştirdi. 13 yaşında hayata atıldı. Posta Telgraf Nezareti'nde memur olarak çalıştı. 1914-1918 arasında öğretmenlik, 1918-1916 arasında gazetecilik yaptı. Hayatını yazıları ile kazandı.

    Babası gibi şair olan amcaları Ahmed Vefa ve Ali Kâmi'nin yönlendirmesiyle edebiyata başladı. Kardeşi İlhami ile çıkardığı "Yirminci Asır" adlı akşam gazetesinde "Asrın hikâyeleri" başlığıyla yazdığı magazin hikayeleriyle dikkat çekti.

    Para kaygısıyla yazdığı sıradan yazılarda annesi Server Bedia'nın adından esinlenerek yarattığı "Server Bedii" takma adını kullandı. Bu isimle kaleme aldığı "Cingöz Recai" isimli polisiye dizi romanları büyük ilgi gördü.

    Kültür Haftası (21 sayı, 15 Ocak-3 Haziran 1936) ve Türk Düşüncesi (63 sayı, 1953-1960) adlarında iki dergi çıkardı.

    Tasvîr-i Efkâr, Cumhuriyet, Milliyet, Tercüman, Son Havadis gazetelerinde yazdı.

    Çok sevdiği oğlu Merve'yi askerlik hizmeti yaparken kaybedince derinden sarsıldı. Bu olaydan birkaç ay sonra İstanbul'da beyin kanaması sonucu yaşamını yitirdi. Edirnekapı'da toprağa verildi.

    Sanat, edebiyat, felsefe, psikoloji, sosyoloji gibi değişik alanlarda yazdığı yazılarla çok yönlü bir yazar oldu.

    43 yıl hiç durmadan yazdı. İlk döneminde değişik ilgi alanları içinde sol eğilimli siyasal akımlara ilgi gösterdi. 1930'da basılan ve genç bir hastanın psikolojisini yansıtan otobiyografik romanı "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu"nun ilk baskısını "Nâzım Hikmet"e ithaf etmişti. Ama 2'nci Dünya Savaşı'ndan sonra Nazileri savundu.

    Ölümünden bir süre önce metapsişik konulara yöneldi.

    1949'da yayınlanan son eserlerinden "Matmazel Noraliya'nın Koltuğu"nda da tıp öğrenimi yaparken bunalıma girerek felsefeye yönelen ve sonuçta mistik dünya görüşünde karar kılan bir gencin öyküsünü anlattı.

    Edebiyat ve siyaset tartışmalarının hep içinde bulundu. Nâzım Hikmet, Nurullah Ataç, Zekeriya Sertel, Muhsin Ertuğrul, Aziz Nesin'le polemiklere girdi. Ayrıca ders kitapları da yazdı.
    Peyami Safa'nın Eserleri
    ROMAN:

    Gençliğimiz (1922)
    Şimşek (1923)
    Sözde Kızlar (1923)
    Mahşer (1924)
    Bir Akşamdı (1924)
    Süngülerin Gölgesinde (1924)
    Bir Genç Kız Kalbinin Cürmü (1925)
    Canan (1925)
    Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (1930)
    Fatih-Harbiye (1931)
    Atilla (1931)
    Bir Tereddüdün Romanı (1933)
    Matmazel Noralya'nın Koltuğu (1949)
    Yalnızız (1951)
    Biz İnsanlar (1959)
    ÖYKÜ:

    Hikayeler (Halil Açıkgöz derledi, 1980)
    OYUN:

    Gün Doğuyor (1932)
    İNCELEME-DENEME:

    Türk İnkılâbına Bakışlar (1938)
    Büyük Avrupa Anketi (1938)
    Felsefî Buhran (1939)
    Millet ve İnsan (1943)
    Mahutlar (1959)
    Mistisizm (1961)
    Nasyonalizm (1961)
    Sosyalizm (1961)
    Doğu-Batı Sentezi (1963)
    Sanat- Edebiyat-Tenkid (1970)
    Osmanlıca-Türkçe- Uydurmaca (1970)
    Sosyalizm-Marksizim- Komünizm (1971)
    Din-İnkılâp-İrtica (1971)
    Kadın-Aşk-Aile (1973)
    Yazarlar-Sanatçılar- Meşhurlar (1976)
    Eğitim-Gençlik-Üniversite (1976)
    20. Asır- Avrupa ve Biz (1976)
    DERS KİTAPLARI:

    Cumhuriyet Mekteplerine Millet Alfabesi (1929)
    Cumhuriyet Mekteplerine Alfabe (1929)
    Cumhuriyet Mekteplerine Kıraat (Dört cilt, 1929)
    Yeni Talebe Mektupları (1930)
    Büyük Mektup Numuneleri (1932)
    Türk Grameri (1941)
    Dil Bilgisi (1942)
    Fransız Grameri (1942)
    Türkçe İzahlı Fransız Grameri (1948)
  • Bu bir biyografidir ama kimin biyografisi?

    https://www.youtube.com/watch?v=NvryolGa19A

    Çocukluğumun nasıl geçtiğini pek hatırlayamasam da hatırladıklarım da evimle sınırlı. Bunun başlıca nedeni de galiba çocukluğumun evimde geçmesi...
    Babam sınıf öğretmeniydi. Hatıralarım arasında odama gelmesi ve "100 Temel Eser" adlı kitapları (ki hala 100 taneler mi bilmiyorum) bana "bunları oku..." diye vermesi var. Okumaya galiba böyle başlamıştım.

    Bilimi,öğrenmeyi ve keşfetmeyi çok seviyordum. Annemden gizli gizli çiçeklerin farklı farklı sıvıları enjekte ederdim. Bakalım büyümelerini nasıl etkileyecek diye :D Ya da evdeki elektrikli aletleri sökerdim nasıl çalışıyor acaba diyerek...

    İşte çocukluğumdan hatırladıklarım, ya da Cemil Meriç'İn de dediği gibi "Yabancıydı. Oynamadı,çocuk olmadı, içine ve kitaplara kapandı."

    Sonraları ortaokula başladım. Gönül adında yaşlı bir kadın öğretmenim vardı. Oturduğu yerden yavaşça kalkar ve kara tahtanın önüne geçip eline aldığı tebeşir ile yazılar yazardı. Çok güzel el yazısı vardı ve tüm sınıfa da "güzel yazmayı" öğretmeye çalışırdı.

    Yazı yazmayı bitirdikten sonra ellerini çırpar ve öksürmeye başlardı. Bir gün daha temiz olsun diyerek kendi icadım olan "toz yapmayan tebeşir" götürdüm. Birkaç defa kullandı ve "toz olmayınca hoşuma gitmiyor." diyerek eski tebeşirlerine geri döndü.

    Kendisi okuma üzerine hatırladığım ikinci anım. Her hafta kitap önerir ve hafta başlarında da okuyup okumadığımızı anlamamız için anlattırırdı.
    Zeze'yi mesela onun sayesinde tanıdım. Piyano çalan Zeze'yi, hala bitmeyen piyano çalma isteğimi...

    Küçük Prens'i de onunla tanıdım. Sonra Sergüzeşt'i de...

    Sonraları lise hayatı ve büyük buhran denilecek kısım. Lise hayatımın son yılı yaşadıklarımı hala hatırlamak istemem. İlk uykusuzluklarımın, ilk gece hayatımın başladığı zamanlar...
    Her gece pencerenin soğuk mermerine oturarak atladığım zaman rüzgarın yüzüme çarpışını hayal etmem. Ama İslam ve aile adlı iki farklı kelime yüzünden bunu yapamamam...

    Sonraları basit bir üniversitede basit bir bölüm. Hayattan kopmuş,duygulardan kopmuş ve nefes almayı bile bir çeşit acı sayan birisi... Kitaplarla tekrar tanışmam o zamanlar oldu. Telefonuma Tutunamayanlar'ı indirmiştim. Birkaç gün içerisinde okumuştum ve şaşırıyordum, kitaplarda sanki kendimi buluyordum! Kendi kendime Disconnectus Erectus demeye başladım. Çünkü ben de tutunamayandım.

    Kitabı bitirmemin ardından cebimdeki tüm para ile 20 tane kitap aldım. Yemek yemem, bir yerlere gitmem ya da giysi almam gerekli değildi. Bana kitaplar lazımdı!

    Belki de yalnız olduğum için Cemil Meriç'İn de dediği gibi "Yalnızdır,kitapların dünyasına sığınır." kitaplara sığındım.

    Sonra durmadan okudum okudum okudum. Tramvayda okudum derslerde okudum yürürken okudum nefes alırken bile okudum. Her kitapta sanki biraz daha kendimi buluyordum.

    Tekrardan nefes alabiliyordum artık...

    Kitaplar bana çok şey katıyordu ama hala Yabancıydım. Sonra bir gün Yabancı ile tanıştım. Artık kurtulmak istiyordum yabancı olmaktan. Aylak Adam'ı okudum, Yeraltından notlar, Huzursuzluğun Kitabı, Anayurt Oteli ve niceleri... Çare bulabilmek için okuyordum.

    "Kitap bir limandı benim için. Kitaplarda yaşadım. Ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim."
    İnsanları sevemediğim için de bir gün evcil hayvan aldım. Adı margi'ydi.
    Kendisi ginepigdi ve güzel bir birlikteliğimiz oluyordu. Bir gün margi hastalandı. Yatağının bir köşesine sinip orada sessiz sessiz duruyordu. Korkmuştum ve veterinere götürdüm. Birkaç iğne yaptırdıktan sonra eve geri getirdim. Verdiği ilaçları günde 5 defa içiriyordum.

    Margi öldü. Kitabımı kapatıp pencereden dışarıyı seyretmeye çalışırken gördüm onu. Bi kenara uzanmıştı... Ne yapacağımı bilemedim ve öylece kalakaldım.

    Üzüntü hissediyor muydum, benden ayrıldı diye?
    Ya da acı çekmekten kurtuldu,artık özgür diye sevinmeli miydim?

    Ne yapacağımı bilmiyordum ve hiçbir şey hissetmiyordum. İçimdeki Yabancı hala oradaydı.

    Kitap okumayı bırakmamıştım. Çare bulmak için okuyordum.

    Sonraları çok farklı şeyler olmaya başladı. Ben artık konuşmak istiyordum bir şeyler anlatmak istiyordum. Ev arkadaşlarım ile geçen bazı konularda şaşırtıcı bir şekilde, sessizliğimi bozarak konuşmaya başladım. Düşüncelerimi,bildiklerimi söylemeye başlıyordum artık.

    Hayatıma artık bi' amaç bulmuştum ve kim olduğumu da...
    "Ben ışık arayan, aydınlanmak ve aydınlatmak isteyen bir insanım."

    Ardında değişimler çok hızlı olmaya başladı ve her kitabın ardından biraz daha değişmeye başladım. Önce minimalizm ile tanıştım.
    Giydiğim giysilerden tutun konuştuğum insanlara kadar her şeyi azalttım.

    Artık küçük bir odada yaşayan hatta o küçük odanın pencere kenarındaki küçük koltuğunda kitap okuyarak yaşayan, dolabında 1 tane pantolon 3 tane tişörtü ve 1 tane de ayakkabısı olan birisiydim.

    İzm'ler ile tanışmaya başladım bir gün. Komünizm,Kapitalizm, Sosyalizm,
    Feminizm...

    Kendimi hiçbir gruba ait hissedemiyordum. Hepsini tanıyor öğreniyor ama ben hiçbir ist olamıyordum. Sonraları da zaten bütün "izm"lerin insanlığı böldüğünü öğrendim ve anladım.

    Şunu da söylemek isterim ki eğer bir ist olsaydım komünist olurdum.

    Yine de Cemil Meriç'in dediği gibi "İzm'ler idrakimize giydirilen deli gömlekleri."

    Özgür olmak,okumak,yaşamak ve nefes almak...
    Kitap okuyarak nefes almak...
    İnsanlara bir şeyler öğretebilmek,bir şeyler öğrenebilmek...

    Artık ben bunları istiyordum.

    Peki! Tüm bunların dışında ve içinde, Cemil Meriç'in Bu Ülke'si ile ne alakası var bunların?

    Cemil Meriç fikir işçisi... Kitapların arasına gömülen, kitaplar ile nefes alan bir insan o. 50 yaşına kadar öğrenen ve 50 yaşına kadar kendisine "çırak" diyen bir insan o.

    Hep bir şeyler öğretmeyi amaçlayan bizlere soruyorum;kaçımız 50 yaşına kadar kendisine çırak diyecek ve eğer bir şeyler öğretmek istiyorsa da bunları 50 yaşından sonra yapmaya başlayacak?

    Cemil Meriç okuyun demeyeceğim, yukarıda size bir insanın hayatını anlattım. Bu Cemil Meriç mi? Ben miyim? Yoksa siz misiniz?

    Yukarıdaki hayatın bir parçası bile size tanıdık geliyorsa,siz de "fikir işçisi" olmaya çalışacak birisisiniz.

    Ve eğer çalışmaya da başlayacaksanız,bunun en güzel yolu Cemil Meriç okumaktır. Ama öyle Meriç'in de her dediğine katılacağınızı düşünmeyin!
    "Zıt fikirlere kulaklarımızı tıkamak,kendimizi hataya mahkum etmek değil midir?" Kendimizi mahkum etmeyelim ve alalım karşımıza Meriç'İ ve onunla tartışalım,kavga edelim!

    Her fikrine katılmayalım; sen bunu yanlış düşünüyorsun, bak bu kişi böyle söylemiştir,hayır o fikrin yanlış, aa bu şekilde de düşünebilirmişim de diyelim.

    Hem ne demiş Cemil Meriç, "Okumak, iki ruh arasında aşıkane bir mülakattir."

    Fikir işçisi olmak isteyen, fikir işçisi olan ve Cemil Meriç ile tanışmak isteyen, onunla aşıkane mülakate girecek olan herkese iyi okumalar dilerim.