• BİTMİYOR, ÇÜNKÜ BESLENİYOR!

    kuyruk, hastane,
    hastane kuyruğu, sağlık hastane...

    yerel seçimler de yenilen,
    başkanlık seçiminde değil
    tümden yenilmiştir demektir

    m. akşener'i başkan adayı
    göstermeyi düşünenler
    şimdiden yenilgiyi kabul edenlerdir!

    halktv'deki chp karşıtı yayınlarla
    chp'nin başarılı olmasını düşünenlerin
    vay haline!

    feci yağmur yağıyor İstanbul'da

    artık mantıksızız, kaldırılmış mantık
    sonrası felsefe, sanat ve bilim
    adım adım kaldırılırsa şaşırmayın!

    fetö'nün cemaat kılığında
    emperyalist işgalci ajan örgütü
    olduğunu anladığınız gün
    bir adım ilerlemiş olacaksınız,
    ey muhalefet!

    nerede zayıf, çelimsiz, çekingen,
    utangaç, beceriksiz varsa
    bir araya getirip muhalefeti oluşturursan,
    güçlü bir faşist iktidar oluşmasına izin verirsin.

    "Antalya’da bir kadın
    uzaklaştırma kararı aldırdığı
    eşi tarafından katledildi!"
    kadın katliamına dur de!

    fetö bir cemaat değil ajan teşkilatıdır...

    ihalenin büyüğü almanlara verildi değil mi!?

    işçi, işçi sınıfı, proletarya,
    grev, devrim ve sosyalizm

    Hasankeyf'e sahip çıkmadığımız
    ve bu tarih, doğa, arkeoloji, insan
    katliamına dur demediğimiz için
    bitmişti her şey demeyelim
    bir gün olsun Hasankeyf'e bakın!

    "Hatay Arsuz'da iş cinayeti,
    okul inşaatında beton dökülürken
    kalıpların çökmesi sonucu
    43 yaşındaki işçi Adem Çoban yaşamını yitirdi..."

    "Kırşehir'de iş cinayeti,
    kanalizasyonda biriken metan patladı,
    sokakta telefon hatlarını kontrol eden
    Telekom işçisi Murat Kapar can verdi..."

    Barcelona'da ve diğer
    tüm muaviye islam birliği çetelerinin
    saldırılarının arkasında emperyalizm ve
    komünizme karşı mücadele birlikleri var!

    "Selahattin Baz, 24 yaşında,
    ataması yapılmayan sosyal bilgiler öğretmeni,
    inşaatta çalışmak için gittiği
    Antalya'da beyin kanaması geçirdi..."

    Katalan halkının başı sağ olsun,
    geçmiş olsun,
    insanlık mutlaka kazanacak,
    Barcelona...

    Barcelona'da ve diğer
    tüm muaviye islam birliği çetelerinin
    saldırılarının arkasında emperyalizm ve
    komünizme karşı mücadele birlikleri var!

    "Ankara, Paris, Suruç, Diyarbakır, İstanbul ve daha...
    şimdi de Barcelona...
    Bitmiyor, çünkü besleniyor!

    H.H.B.
    17.08.2017
  • Menfaati putlaştıran, kişisel çıkarı ilahlaştıran
    acımasız ve vahşi bir kültürün ürünüdür.
    Fakirleri hem patronların hem de sermayenin
    kullan haline dönüştüren bir ekonomik ve sosyal
    sistem olan kapitalizm, altın ve kuvvet ilahları
    tarafından üretilen fakat halka tükettirilen şeytani
    bir toplumsal örgütlenme şeklidir.
  • Lenin’in 1920’de savaş komünizmini bitirip, ülkeyi NEP’e (Yeni Ekonomik Politika) yönlendirirken dünya devriminin imdada yetişmemesi durumunda treni sonsuza değin sallamak gibi bir niyeti olduğunu düşünmek bu büyük ihtilalciye haksızlıktır. Lenin NEP’i zorunlu ve geçici bir adım olarak görmüş, uluslararası alanda ne olursa olsun Sovyetleri sosyalist kuruluşta olabilecek en ileri noktaya taşımayı hedeflemiştir. Bu yolda ilerleme olanağı bulamadan yaşamını yitirdi ve Bolşevikler içinde tutarsızlar, maceracılar, özgüven sorunu olanlar değil, gerçekçi ama aynı oranda komünizme ve Rusya’ya dair inanç sorunu olmayan Stalin öne çıktı.
  • Çalışmadan faiz alan kapitalisli başkalarının emeğiyle geçinen bir aylak saymayacak mıyız?
  • 400 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Merhaba arkadaşlar. Bu YENİ yazan kitapla sitede 1. kitap ayrı ayrı eklenmiş ama içindekiler aynı değil mi? Yani ben yeni yazan kitabı okuyorum ama bu ilk kitapla aynı aslında. April, yeni bir baskı yapmış sadece. Kitabın içeriği oldukça şaşırtıcı çünkü bu tarz kitapları genellikle gözlemci bakış açısıyla okuyoruz. Yani daha açık vermek gerekirse ABD – Irak savaşını bir İranlı sınırdan gözlemliyor bizde onun anlattıklarını okuyoruz bu tarz kitaplarda. Bu kitabın farkı ise aynı savaşı anlatan bu sefer savaşa katılmış, savaşın sonuna kadar o bölgede kalmış bir ABD Generali. Kitabın en temel farkının bu olduğunu belirtmek gerek.

    Ekonomi çok ilgi duyduğum bir alan, keza Kapitalizm de öyle. Yani bunu işte Kalp, Ciğer, Beyin gibi organlara benzeten var ama ben direkt olarak bunların yerine KAN tanımlaması yapıyorum. Ekonomi KAN’dır. Kan olmadan hiçbir organın, hiçbir hayati faaliyetin gerçekleşmesi mümkün müdür? Bu kitapta da kime ne yapılmış, kim nelerle karşılaşmış, nelerin üstü örtülmüş 4 kitaplık bir serinin ilk kitabı olarak başlıyoruz buna.

    Kitabı her detayıyla incelemek, her konuyu ayrı ayrı anlatmayı çok istiyorum ama imkanı yok diyebilirim. Gene de elimden geldiğince anlatmak istiyorum. Kitabın girişince güzel bir açıklama var (alıntıladım) ve hemen ardından da bir itiraf geliyor. Kitabı Ekvador Başkanı Jaime Roldos ve Panama Başkanı Omar Torrijos’a ithaf ettiği hakkında. Bu iki adamın (büyük adamın) ortak yönü ne biliyor musunuz? Uçak kazasında hayatlarını kaybettikleri ve ikisinin ölümünün de kaza olmadığı; aksine, küresel imparatorluğu amaçlayan kardeşlere karşı geldikleri için öldürüldükleri itirafını okuyoruz. İtiraf diyorum çünkü bir tetikçinin anılarını okuyoruz burada. Yazar sayfa 16’da da bu durumu şu cümlelerle açıklıyordu: ABD şirketlerinin dokunaçlarını dünyanın her tarafını sarmasına yardım ettiğimiz hatıralarım peşimi bırakmıyordu. Yoksul ülke liderleri direndiğinde verilen rüşvetleri, yapılan şantaj ve tehditleri, ülkelerini borçla köleleştirecek kredileri almayı reddettiklerinde CIA çakalları tarafından tahttan indirilmelerini veya suikasta uğramalarını aklımdan bir türlü atamıyordum.

    Bir ölüm ekonomisinden de bahsediyoruz aslında. Peki nedir bu? Ölüm ekonomisi; kendisi için önem taşıyan kaynakları giderek daha çok tüketen ve aynı zamanda da soluduğumuz havayı, içtiğimiz suyu ve gıdalarımızı zehirleyen sürdürülemez bir ekonomidir. Birbiriyle bağlantılı ve sadece dünyanın en zengin ailesini daha da zenginleştiren bir düzen.

    Daha bunlar kitaba başlamadan anlatılan şeylerin özetinin özeti bir de. Şimdi dilerseniz ve sabırlıysanız kitaba geçelim. İlk bölüm 1963-1971 yıllarını kapsıyor. Burada bir Ekonomik Tetikçinin nasıl doğduğuna hep beraber şahit oluyoruz. İsmi komik gelebilir ama bu insanlar darbeye en iyi zaman hazırlayan insanlar. Yani biliyorum çoğumuz öğrenciyiz ama çalışanlar bilir, her zaman öncelik SAĞLIK lakin parasız kalmak en dar görüşüyle EV EKONOMİSİNİN kötüye gitmesi bile ne hale getirebiliyor bizleri. Bir de bunu ülke ekonomisinde düşünün (gören görüyordur gerçi) ve bu ekonomi sürekli olarak borçlanıyor. Nereye kadar devam edebilir sizce? Yani kitaptan bağımsız bakabiliriz buna, misalen ülke 2 TL üretsin, sonra bunun 1 TL da faizi olsun. Ne yapar? 3 TL. Ürettiği parayı geri verse bile 1 TL borcu kalacak, gene 2 TL üretsin ve borcunu kapatsın, 1 TL artacak ve borcu 2 olacak yani 2’e katlanacak. Bu durumda ürettiği paralar borcunun faizini ödemeye yetmeyecek ve sürekli borçlanacak. Böylece mahkum edilecek. Bunu atlatmanın tek yolu var ya neyse.

    Yine ortada bizlere pek gözükmeyen ama Ekonomistlerin çok sevdiği bir ülke var. Endonezya. İspanya, Hollanda, Portekiz, Japonya gibi ülkelerin ele geçirmek için çalıştığı, başaramadığı bir adalar ülkesi. Düşünsenize birçok ada var ve her adanın kendine göre inanışı var. Bunları birleştirmeye çalışıyorsunuz. Bunları birleştiren birisi de var ve tabii artık yok. Endonezya ekonomisinin durumunu şimdi bile araştırabilirsiniz. Konumunu ve zenginliklerini. Ancak ekonomisini değil dolarla, Türk lirasıyla bile kıyaslamak imkansız. O derece değersiz bir ekonomiye sahipler. Yazar burada neler yaptıklarını, nasıl bir vurguna ortak olduğunu oldukça açık anlatıyor.

    İkinci bölüm ise 1971-1975 arasından bahsediyor. Burada da özellikle Panama çok dikkatimi çekti. ABD’nin dünyaya egemen olma hayalini nasıl adım adım gerçekleştirdiğini ve akla hemen gelen petrol olayıyla değil elektrikle bile bunu nasıl başardığını okuyoruz. Beni en çok şaşırtan da bu olmuştur buraya kadar ki bölümlerde. Amerika’nın komünizme neden karşı olduğunu görüyoruz. Rusya dışında tüm komünist ülkelere neler yaptıklarını görüyoruz. Sayfa 80’de şöyle bir cümle okuyoruz: dinleri, inançları, ideolojilerinin arkasında bir temel yok. Görüşleri böyle olunca yaptıkları da belli. Rusya’yı da yakında çökerteceklerine inanıyorlar.

    Panama dedim farklı bir yere gittim. Panama’nın bir halk kahramanı var, gerçekten de kimseye boyun eğmeyen ve sadece halkına hizmet eden. Omar Torrijos. Tüm orta ve alt sınıfın desteğini alan, evsiz sınıfına destek olan, politikacıların giremediği semtlerde toplantılar düzenleyen, kendi sınırlı mali kaynaklarını (sınırsızlar halktan kaçıyor) da hastalık veya bir felaketle boğuşanlara bağışlayan birisi. Sonradan şöyle bir cümle duyacaksınız Sam Amca’dan: Size sınırsız özgürlük verdik ama bak onu ne hale getirdiniz. Bu cümleyi ben kurdum ama Omar Torrijos’un şu cümlesine olan hayranlığımdan: İdeal özgürlüktür, bir ideali yok edecek füze henüz icat edilmemiştir!

    Yine bu bölümde Arabistan ve tabii ki petrolleri konu ediliyor. Burada dikkatimi çeken bizim ET’nin basit bir Keçi’den yaptığı projeler oldu. Keçiler sokaktaki çöpleri yiyerek temizliyordu Arabistan’ı ve bunun yerine kurulacak petro kimya tesisleri ve sanayi siteleri projeleri bizimkinin aklına gelmişti. Büyük bir altyapı inşaatı, bunu yapan ABD ve ona mahkum edilecek ve petrolü ucuza alınacak bir Arabistan. Sonuçta Araplar çöp toplamayı sevmediklerinden işçilik de yapmayacaklar o işi de küçümseyecekler ve bu sefer de dışarıdan binlerce ucuz işçi getirtilecekti. Bu da fakir Müslüman ülkelerden yapılacaktı. Onlar için AVM, eğlence merkezleri, tesisler vs inşa edilerek kazandıkları para da gene iş verenlerine dönecekti. Oldukça zeki bir sistem.

    Üçüncü bölüm 1975 – 1981 yılları arasını kapsıyor. Panama, İran, Kolombiya ve Ekvador ülke ziyaretleri ve istifasının nasıl gerçekleştiğini okuyoruz burada yazardan.

    Dördüncü bölüm 1881 – 2004 yılları arasını kapsıyor. Oldukça dolu bir bölüm. Ekvador ve Panama başkanlarının ölümleriyle beraber burada şahit olduğumuz bir diğer durumsa yakın dönemde de ortaya çıkmış Venezuela krizinin daha evvelden de yaşandığı. Gene konu tabii ki petrol.

    Son ve kitaba yeni eklenen bölümse 2004 yılından günümüze konu ediliyor. Tabi bundan 2 sene öncesi kadarına çünkü 2017 çıkışlı bir kitap. Bu bölüm acayip dolu diyebilirim. Bir zehirlenme şüphesiyle başlıyoruz kitaba. Seyşeller, Ekvador, Honduras, Vietnam, Çin ve İSTANBUL!

    O halde sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Sadece 27 liraya dünya düzenini değiştiren insanların kimler olduğunu öğreneceğiz. Kitapta bir de tavsiyeler bölümü var ki oradaki maddelerin çoğunu girişimcilik adı altında kiralık lüks arabalarıyla video çekip eğitim setleri satanlar yüzlerce dolara pazarlıyor. Yazar, gerçekten de dopdolu bir kitap bırakmış bizlere. Bunun devamının olması bir yandan merakımı cezbederken diğer yandan da DAHA NE OLABİLİR Kİ korkulu düşüncesini gözler önüne seriyor. Mutlu geceler, iyi okumalar dilerim..
  • 2086 syf.
    ·9 günde·Puan vermedi
    İncelemem çok uzun olacak.Hayatımın çok özel neferlerinden biri kabul ettiğim,dünya şairi,kavga ve dava adamı Nazım Hikmet'i incelemeye ne kadar haiz,ne kadar muvaffak olabileceğimi bilmiyorum.Onun için kitaba ve ona dair yazdıklarım,inceleme değil ancak ufak hususiyetler olabilecektir düşüncesindeyim.Pablo Neruda'nın,Jean Paul Sartre'nın,Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun ifade etmekte noksan ve çaresiz kaldığı büyük şaire benim yazacaklarım biçare uğraştan başka bir hususiyet taşımayacaktır kanısındayım.

    Bir yandan çok gururluyum ve onurluyum.Kıvanç doluyum.Ölmeden önce,bu dünyadan öte yakaya göçmeden evvel,mavi gözlü devin bütün şiirlerini okuyabilme bahtiyarlığına eriştim.İtiraf etmem gerekirse,çoğu sayfada gözlerim doldu.Hatta daha samimi olayım,ağladım.Benim için değeri ifade edilmeyecek denli büyük bir şairin yurdundan uzakta,Moskova'da yatıyor olmasını düşündüm de duygulandım.Şiirlerindeki mükemmeliği farketmeme karşın,kendisine ve şiirine açılan savaşı düşündüm de utandım.Ekmek kadar temiz,su gibi ay şairimin; son anını düşündüm de kasvete sürüklendim,boğulduğumu hissettim.

    Kitabın bitmemesi için aynı şiirini defalarca okuduğumu bilirim.Benim için kitabıyla büyülü bir dünyanın kapılarını açan büyük şaire teşekkür ederim.Yazıma başlayabilirim:

    Ben bir insan,
    ben bir Türk şairi Nazım Hikmet
    ben tepeden tırnağa insan
    tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret...
    kendini böyle tanıttı Nazım Hikmet Ran.Hümanizme ve vatan sevgisine adadığı hayatını kavgayla;ülkesinden ve sevdiklerinden uzakta geçirdiği günlerini hasretle;Bursa,Çankırı,Sinop,Ankaradaki 13 yıllık esaret hayatında kaybetmediği yaşam ve yurt sevgisini "ümitle"nitelendirdi.
    20 Kasım 1901'de Selanik'te doğar büyük şair.Babası Hikmet bey,bir kaç ay yüzünden bir koca yıl yaşı büyük görünmesin diye 15 Ocak 1902 olarak kaydettirir kimliğine.Annesi entelektüel Türk kadınını temsil eder.Celile Hanım,çok iyi bir ressam ve Fransızcaya hakim münevverlerden biridir.Dedesi Mevlevi tarikatı şeyhlerinden ve Paşa olan Nazım Bey'dir.Şiirlerinde de bunu dile getirir:
    3 yaşında paşa torunluğu yaptım
    14 yaşından beri şairlik ederim...

    Kendi öz yurdundan uzakta,vatanının,bayrağının hasretiyle 3 Haziran 1963'te Moskova'da ölür Nâzım.

    Bu yarası da şiirlerine konu olur:
    Gün geldi;"yazılarım otuz kırk dilde basılır
    Türkiye'mde Türkçemle yasak"dedi.
    Dünya kıymetimi,büyüklüğümü fark etti.Kendi öz yurdumda,öz dilimde yetim kaldım dedi.

    Dem geldi;"Sevdalınız komünisttir,
    on yıldan beri hapistir,
    yatar Bursa kalesinde.
    Hapis ammâ, zincirini kırmış yatar,
    en âlâ mertebeye ermiş yatar,
    yatar Bursa kalesinde.
    Memleket toprağındadır kökü,
    Bedreddin gibi taşır yükü,
    yatar Bursa kalesinde."diye hükmetti.Destanını yazdığım Şeyh Bedrettin benim.Komünistim ve bununla övünüyorum.Verdiğiniz cezayı da Bursa'da sevdayla kabul ediyorum diye haykırdı.

    Çoğu zaman kutsalına,dokunulmazlık alanına saldırdılar.Kalemşör tavrıyla en net yanıtı verdi.Moskova'da sabah vakti.Nazım her zamanki gibi sabah gazetesini almış ve okuyor.Gazete haberi aynen şöyle:
    Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. 
    Ardından gelen tarihi yanıt.Şiirin üstüne külliyat yazılır:
    Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet. 
    Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ." 
    Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla, 
    bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un 
    66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali 
    Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira. 
    "Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet 
    Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."

    Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt 
               hainiyim, ben vatan hainiyim. 
    Vatan çiftliklerinizse, 
    kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan, 
    vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan, 
    vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın, 
    fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan, 
    vatan tırnaklarıysa ağalarınızın, 
    vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa, 
    ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan, 
    vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa, 
    vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, 
                                ben vatan hainiyim. 
    Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla : 
    Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

    Hayat iyi davranmıyordu mavi gözlü deve.Çünkü insan hayal kurmaktan ve umut etmekten de yorulurdu.Ankara cezaevinde yazdığı şiiri,Nazım'ın;dışarıda titreyen yaprakla birlikte üşüdüğünü gösteriyordu bize.Bedeni esirdi.Ruhu kitlelerle mücadeleye devam ediyordu.Karanlık ve soğuk zindanlarda yaşam kuvveti ve dava bilinciyle,zihnindeki aydınlığı yurttaşlarına gölge ettiği apaçıktı:

    Dünyadan memleketinden insandan umudun kesik değil diye ipe çekilmeyip de atılırsan içeriye yatarsan on yıl on beş yıl daha da yatacağından başka sallansaydım ipin ucunda bir bayrak gibi keşke demeyeceksin yaşamakta ayak direyeceksin. Belki bahtiyarlık değildir artık boynunun borcudur fakat düşmana inat bir gün fazla yaşamak.
    Yani içerde onyıl on beş yıl daha da fazlası hattâ geçirilmez değil geçirilir kararmasın yeter ki sol memenin altındaki cevahir.

    Beraber yola başladığı arkadaşları tarafından satıldı,kandırıldı.Yapayalnız bırakıldı.Peyami Safa üstüne geliyordu.Atsız hücum ediyordu.Parlayan bir karizmaydı adeta.Işığından çok rahatsız olundu.Şiirleri dildeydi.Tarzına ilişkin çok şiir denemeleri yapıldı.Onun kadar başarılı olunamadı.Şiirindeki giz aşikar ki özgündü.Alkışlanmasından,dünya şairi olmasından,dava bilincinden,yurt sevgisinden rahatsız olan,onu yarı yolda bırakan arkadaşlarına cevabı yine şiirle olacaktı:
    İyi günlerimde çok eller uzanır ellerime, 
    Resmimi, suratımı baş köşeye asarlar... 
    Fakat demir kapıların her kapanışında üzerime, 
    Ardında taş duvarların her kaldığım zaman, 
    Ne arayan beni, ne soran... 

    Eeeehh, daha iyi be, bunun böyle olduğu... 
    Minnetim ve borçluluğum yalnız sana kalsın. 
    İyi günlerimde benim unuttuğum insan eli 
    Nasılsın?...

    Çocukluk arkadaşı Vala Nurettin'den gelen ihanetse onu bir başka sarsmıştı.Cevap hazırdı:

    En güzel günlerimin
    üç mel'un adamı var:
    Ben sokakta rastlasam bile tanımayım diye
    en güzel günlerimin bu üç mel'un adamını
    yer yer tırnaklarımla kazıdım
    hatıralarımın camını..
    En güzel günlerimin
    üç mel'un adamı var:
    Biri sensin,
    biri o,
    biri ötekisi..
    Düşmanımdır ikisi..
    Sana gelince...
    Yazıyorsun..
    Okuyorum..
    Kanlı bıçaklı düşmanım bile olsa,
    insanın
    bu rütbe alçalabilmesinden korkuyorum..
    Ne yazık!..
    Ne kadar
    beraber geçmiş günlerimiz var;
    senin
    ve benim
    en güzel günlerimiz..
    Kalbimin kanıyla götüreceğim
    ebediyete
    ben o günleri..
    Sana gelince, sen o günleri -
    kendi oğluyla yatan,
    kızlarının körpe etini satan
    bir ana gibi satıyorsun!.
    Satıyorsun:
    günde on kaat,
    bir çift rugan pabuç,
    sıcak bir döşek
    ve üç yüz papellik rahat
    için...
    En güzel günlerimin
    üç mel'un adamı var:
    Biri sensin,
    Biri o,
    biri ötekisi...
    Kanlı bıçaklı düşmanımdır ikisi...
    Sana gelince...
    Ne ben Sezarım,
    Ne de sen Brütüssün...
    Ne ben sana kızarım
    ne de zatın zahmet edip bana küssün..
    Artık seninle biz,
    düşman bile değiliz.

    Kadınları vardı Nazım'ın.Piraye,Nüzhet,Münevver,Vera.Hrpsini başka sevdi.Kimse kimsenin yerini tutamadı romantik komünistin hayatında.Ama Piraye'yi aldattıktan sonra duyduğu pişmanlık ömrünün sonuna kadar yakasını bırakmadı.Pirayeyse kimseyle evlenmedi,ona da dönmedi.
    *Piraye,gel.Sana muhtacım


    *ne güzel şey hatırlamak seni :
    ölüm ve zafer haberleri içinden,
    hapiste
    ve yaşım kırkı geçmiş iken...

    ne güzel şey hatırlamak seni :
    bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
    ve saçlarında
    vakur yumuşaklığı canımın içi istanbul toprağının... 
    içimde ikinci bir insan gibidir
    seni sevmek saadeti...
    parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,
    güneşli bir rahatlık
    ve etin daveti :
    kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
    sıcak
    koyu bir karanlık...

    ne güzel şey hatırlamak seni,
    yazmak sana dair,
    hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek :
    filânca gün, falanca yerde söylediğin söz,
    kendisi değil
    edasındaki dünya...

    ne güzel şey hatırlamak seni.
    sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine :
    bir çekmece
    bir yüzük,
    ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.
    ve hemen
    fırlayarak yerimden
    penceremde demirlere yapışarak
    hürriyetin sütbeyaz maviliğine
    sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...

    ne güzel şey hatırlamak seni :
    ölüm ve zafer haberleri içinden,
    hapiste
    ve yaşım kırkı geçmiş iken...
    *ilk göz göze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan,
    giyin, kuşan,
    benze bahar ağaçlarına...
    hapisten
    mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına,
    kaldır, öpülesi çizgilerle kırışık beyaz, geniş alnını,
    böyle bir günde yılgın ve kederli değil,
    ne münasebet,
    böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı nâzım hikmetin kadını...
    *delindi sintine,
    esirler parçalamakta pırangaları.
    yıldız-poyrazdır esen, 
    tekneyi kayaların üstüne atacak.
    bu dünya, bu korsan gemisi batacaktır,
    taş çatlasa batacak.
    ve senin alnın gibi hür, ferah ve ümitli bir âlem
    kuracağız pirâyem...
    bu geç vakit
    bu sonbahar gecesinde
    kelimelerinle doluyum;
    zaman gibi, madde gibi ebedî,
    göz gibi çıplak,
    el gibi ağır
    ve yıldızlar gibi pırıl pırıl
    kelimeler.
    kelimelerin geldiler bana,
    yüreğinden, kafandan, etindendiler.
    kelimelerin getirdiler seni,
    onlar : ana,
    onlar : kadın
    ve yoldaş olan...
    mahzundular, acıydılar, sevinçli, umutlu, kahramandılar,
    kelimelerin insandılar...

    Hiçbir iktidara boyun eğmedi.Adnan Menderes'e yönelik şiirleri dönemi çarptı,geçti:
    Menderes o dönemler Kore'ye asker gönderiyordu.Nedenini bilmeden gittikleri bu savaşın ardından gözünü,kollarını ve bacaklarını kaybeden bir yedek subayın ağzından Menderes'e ateş püskürdü:
    DİYET 
     

    Gözlerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey,
    iki gözünüzle bakarsınız, 
    iki kurnaz, 
       iki hayın, 
             ve zeytini yağlı iki gözünüzle 
                     bakarsınız kürsüden Meclis'e kibirli kibirli 
                              ve topraklarına çiftliklerinizin 
                                         ve çek defterinize. 
    Ellerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey, 
    iki elinizle okşarsınız, 
    iki tombul, 
       iki ak, 
            vıcık vıcık terli iki elinizle 
                okşarsınız pomadalı saçlarınızı, 
                        dövizlerinizi, 
                               ve memelerini metreslerinizin. 
    İki bacağınızın ikisi de yerinde, Adnan Bey, 
    iki bacağınız taşır geniş kalçalarınızı, 
    iki bacağınızla çıkarsınız huzuruna Eisenhower'in, 
    ve bütün kaygınız 
          iki bacağınızın arkadan birleştiği yeri 
                  halkın tekmesinden korumaktır. 
    Benim gözlerimin ikisi de yok. 
    Benim ellerimin ikisi de yok. 
    Benim bacaklarımın ikisi de yok. 
    Ben yokum. 
    Beni, Üniversiteli yedek subayı, 
                       Kore'de harcadınız, Adnan Bey. 
    Elleriniz itti beni ölüme, 
                vıcık vıcık terli, tombul elleriniz. 
    Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan 
    ve ben al kan içinde ölürken 
               çığlığımı duymamanız için 
                       kaçırdı sizi bacaklarınız arabanıza bindirip. 
    Ama ben peşinizdeyim, Adnan Bey, 
    ölüler otomobilden hızlı gider, 
    kör gözlerim, 
              kopuk ellerim, 
                         kesik bacaklarımla peşinizdeyim. 
    Diyetimi istiyorum, Adnan Bey, 
    göze göz, 
    ele el, 
    bacağa bacak, 
    diyetimi istiyorum, 
    alacağım da. 
      
    Atatürk'le hikayesi de manidardır.Gazi Paşa,Nazım'ın ne denli büyük bir şair ve dava adamı olduğunu bildiği için onu huzuruna çağırır.Şiirlerini kendinden dinlemek istemektedir.Polis nezaretiyle Nazım,atanın huzuruna çıkarılacaktır.Polisler kapıya gelir.Nazım'a:Mustafa Kemal sizinle görüşmek istiyor denir.Nazım bozulur.Kapıdan polis nezaretinde çıkarılacak olması hoşuna gitmez.Gazi Paşama söyleyin,ben Deniz Kızı Eftelya değilim yanıtını verir.Durum paşaya iletilir.Paşanın cevabı daha manidar ve onurludur.İşte aradığım sanatçı.Nazım Hikmet gerçekten söylenildiği kadar büyük şairmiş.Bir sanatçıya yakışır surette davranmış cevabını verir.

    Gazi Paşaya da şiirlerini yer vermeye unutmamıştır Nazım:

    Düşündü birdenbire kayalardaki adam
    kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri
    Kim bilir onlar ne kadar büyük
    ne kadar uzundular?
    Birçoğunun adini bilmiyordu
    yalnız, Yunan'dan önce ve Seferberlikten evvel
    geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek.

    Dağlarda tek
    tek 
    ateşler yanıyordu
    Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
    şayak kalpaklı adam
    nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
    güzel, rahat günlere inanıyordu
    ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında
    birdenbire beş adım sağında onu gördü.
    Paşalar onun arkasındaydılar.
    O, saati sordu.
    Paşalar: "Uc" dediler,
    Sarisin bir kurda benziyordu.
    Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
    Yürüdü uçurumun basına kadar,
    eğildi, durdu.
    Bıraksalar
    İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak
    ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
    Kocatepe'den Afyon ovasına atlayacaktı.

    Şairin hayatında Lenin'in yeri çok önemli ve özeldir.Bir çok şiirinde Lenin'e yer verir.Bir tanesini paylaşalım.

    Komünistler bir çift sözüm var size:/ ister devlet başında olun ister zindanda/ ister sıra neferi, ister parti katibi/ Lenin girebilmeli, her zaman, her mekanda/ işinize,evinize, bütün ömrünüze/ kendi işi, öz evi, kendi ömrüymüş gibi.

    Bursa,Çankırı,Ankara,Sinop hapishane hayatı.Rusyadaki komünizme duyduğu hayal kırıklığı,annesi Celile'yle Yahya Kemal'in büyük aşkı,Pablo Neruda ve Jean Paul Sarter gibi yazar ve şairlerle dostluğu,Piraye,Nüzhet,Münevver,Vera ve bilinmeyen aşkları,açlık grevi,dostlarından gördüğü ihanetler,açlık vs.

    Nazım'ın hayatını anlatmaya hikayeler yetmez.Bir destandır romantik komünistin hayatı.Biz sadece önemli gördüğümüz hususları dile getirmeye çalışabiliriz koca şaire yönelik.Sayfalar,kitaplar yetmez başka türlü!Dedem,yoldaşım,kardeşim,arkadaşım,yurttaşım,dava arkadaşım Nazım Hikmet 118 yaşında.Sen çok yaşadın Nazım değil,sen yaşamaya devam et Nazım.Çünkü bende,bizde hâlâ yaşamaya devam ediyorsun sen ve ölmeyeceksin.Bu dünyadan Nazım Hikmet geçti.Saygı duyun,selam edin adsız nefere:
    Hoşça kalın 
                  dostlarım benim 
                                 hoşça kalın! 
    Sizi canımda 
          canımın içinde, 
               kavgamı kafamda götürüyorum. 
    Hoşça kalın 
                  dostlarım benim 
                                 hoşça kalın... 
    Resimlerdeki kuşlar gibi 
                dizilip üstüne kumsalın, 
                             mendil sallamayın bana. 
                                                            İstemez... 
    Ben dostların gözünde kendimi 
                           boylu boyumca görüyorum...

    A  dostlar 
          a  kavga dostu 
                       iş kardeşi 
                                a  yoldaşlar  a..!!. 
    Tek hecesiz elveda..

    Geceler sürecek kapımın sürgüsünü, 
    pencerelerde yıllar örecek örgüsünü. 
    Ve ben bir kavga şarkısı gibi haykıracağım
                                         mapusane türküsünü.

    Yine görüşürüz 
               dostlarım benim 
                              yine görüşürüz... 
    Beraber güneşe güler, 
                     beraber dövüşürüz...

    A  dostlar 
           a  kavga dostu 
                        iş kardeşi 
                                  a  yoldaşlar  a..!!. 
                                           ELVEDA..!!.....















      
  • Arkadaşlar çok ilginç bir olay okumanızı tavsiye ederim

    Her şey, 1951'de Jim Jones'un İndiana Komünist Partisinin toplantılarına katılmasıyla başladı. Bu toplantıların ardından Jim Jones, partilerin halkı yanlış yönlendirdiğine ve komünizme karşı doldurduğuna ikna oldu ve gerçek Marksizmi insanlara yaymak amacıyla kiliseye sızmaya karar verdi.


    Kiliseye Topladığı Yardımlar ve Verdiği Vaazlarla Kısa Süre İçinde Pek Çok Kişinin Güvenini Kazandı
    Jim Jones işe ilk olarak kilise hayrına kapı kapı dolaşıp evcil maymun satarak başladı. Irkçılık karşıtı hümanist tutumu ve sevecenliğiyle özellikle toplumdan dışlanmış, Afrika kökenli ve inançlı kişilerin güvenini kazandı. Zaman zaman kilisede vaazlar verdi ve insanları bazı mucizeleri olduğuna inandırdı. Rivayetlere göre bir vaazı sırasında tekerlekli sandalyeye mahkum bir kadını iyileştirmiş, kanser hastası birkaç kişinin de tümörlerini çıkarmıştı. Elbette bunlar müritlerini etkilemek için yaptığı şovlardan başka birşey değildi; zira hiç kimse tekerlekli sandalyedeki kadının Jim Jones'un gösteri için önceden anlaştığı sekreteri, çıkardığını iddia ettiği tümörlerin de tavuk ciğeri olduğunu bilmiyordu. Çaresiz insanların zayıflıklarından faydalanan Jim Jones üyelerin adeta beyinlerini yıkıyordu.


    İnsanlar Tüm Mal Varlıklarını Satıp Kiliseye Bağışladı
    Her geçen gün kiliseye Jim Jones'u dinlemeye gelen kişilerin sayısı artıyor ve insanlar tüm birikimlerini ve kazançlarını kiliseye bağışlıyordu. Ve nihayet 1955'te The People's Temple of the Disciples of Christ Tarikatı kuruldu. Tarikatın kurulmasıyla birlikte toplantılar kapalı olarak sadece müritlere özel yapılmaya başlandı. Bu kapalı toplantılara tarikat dışından kimse alınmıyor ve içeride neler olduğunu kimse bilmiyordu.


    Tarikat, 1974'te Guyana'da Ormanlık Bir Araziye Taşındı
    İnsanların tarikata yönelik merakı medyanın da ilgisini çekmeye başladı. Medyadan ve modern hayattan kaçmak için tarikat,  Guyana'nın ormanlık bir bölgesine taşıdı ve bölgeye Jonestown adı verildi. Varını yoğunu satıp tarikata bağışlayan müritler Jonestown'a yerleştiler. Üyeler arasında iş bölümü yapılarak herkese bungalovların inşasında, tarım alanında, çiftlik hayvanlarının bakımında veya gündelik işlerde görevler verildi. Kasabanın her yanına Jim Jones'un telkinlerini ve emirlerini iletmek üzere hoparlörler yerleştirildi. Böylece Jim Jones kendi tabiriyle "Sosyalist Cennet"ini kurmuş oldu.


    Jonestown'da Modern Yaşamdan, Teknolojiden ve Diğer İnsanlardan Uzak Bir Tecrit Hayatı Hüküm Sürüyordu  , Ta ki...
    Dünyanın geri kalanıyla iletişimini tamamen koparan Jonestown'daki sessizlik; tarikat üyelerinin ileri gelenlerinden bazılarının yakınlarının yaşadığı Kuzey Kaliforniya'nın bir inceleme heyeti gönderme kararıyla bozuldu. Kongre üyelerinden Leo Ryan ve ekibi 17 Kasım 1978'de Jonestown'a gitmek üzere yola çıktı.

    Tarikat Üyeleri Evlerine Dönmek İstiyor
    Leo Ryan ve ekibi Jonestown'a ulaştıklarında tarikat üyelerinden 15 kişi onlarla birlikte geri dönmek istediklerini söylediler. Jim Jones, buna sert bir şekilde karşı çıktı ve ayrılmak isteyenleri ölümle tehdit etti. Böylece telkinler, yalandan mucizeler ve göz boyamalarla kandırılmış insanların bir kısmı uyanışa geçti. Ertesi gün ekip, 15 kişiyle birlikte uçağın bulunduğu hava alanına doğru hareket ederken silahlı tarikat üyelerinin saldırısına uğradılar. Leo Ryan ve 4 mürit hayatını kaybetti.

    Toplu İntihar Çok Önceden Planlanmıştı, O Akşam Siyanürlü Kokteyller Hazılandı
    Kasabadan ayrılmak isteyen üyelerin yanı sıra tarikattan ayrılmanın çok büyük bir hata olduğunu düşünenler de vardı. Nitekim 18 Kasım 1978 akşamı Jim Jones tüm müritlerini etrafına toplayıp önceden hazırlattığı siyanürlü içecekleri içmelerini söylediğinde hiç düşünmeden zehri yudumlayanlar olacaktı

    "Ölümden Korkmayın"
    Jim Jones, son vaazında müritlerine, çocuklarına siyanür enjekte ettikten sonra zehirli içecekleri içmelerini emrederken şu cümleleri sarf ediyordu: "Evlatlarım, ölümde büyük bir şeref vardır. Bu, ölecek olan herkes için büyük bir gösteri. Ölümden korkmayın, ölüm yalnızca farklı bir boyuta adım atmak gibi."


    İntihar Etmek Günah Değil mi?
    Hristiyanlık gereği intihar etmenin günah olduğunu düşünen bazı grup üyeleri bunun yanlışlığını dile getirdi. Bunun üzerine Jim Jones "Biz intihar etmiyoruz, biz insanlık dışı dünya şartlarını devrimci bir protestoyla kınıyoruz" dedi.