• Kuyucaklı yusuf içinde bircok ana fikir barindirmakla birlikte aslında bir aşk romanı.Yusuf'un karısı Muazzez'e olan sonsuz sadakati ve sevgisi gerçekten okurken beni cok duygulandırdı.Yusuf;hayatın ve insanların karsisindaki naif duruşu ile bir yandan trajik bir sona ilerlerken,bir yandan da yaşadığı aşk hikâyesinin 'kahramanı'olmuştur.Eserin dilinden bahsetmem gerekirse Sabahattin Ali'yi sevmeme rağmen bu kitaptaki uslubunu ve dilini pek sevdigimi soyleyemem.Hatta biraz sabirsiz davransam kitabi yarida birakabilirdim çünkü başlarda cok sıkıldım ama ilerledikçe karmasik olaylar sardı beni.Bakıldığında basit bir konu islenmis ama cok da güzel işlenmiş.Hayatta hicbir amaci ve gayesi olmayan bir adamin her seyini kaybettikten sonra kendini hayat arkadaşına adamasi ve ondan sonraki tek amacinin karısını mutlu etmek olması..
  • Bu aşk hikayesi ne kadar gerçek bilemem ama yazar guzel işlemiş. Mimar Sinan ki yaptığı camileri gökyüzünde asılı gibi durduran insan, bugün hâlâ Mimar Sinan'in sanat eserlerinin sırları çözülmedi. Sadece rivayetlerle anlamaya çalışıyoruz o rivayetler Mimar Sinan'ın havalandırma, ses sistemlerini, deniz kenarında nemi olmayan yapılarını, eğer bu köprü batıda olsaidi dünyanın 8. Sahikasi olurdu denen köprüsünü bilmemiz ve günün sartlarinda biz yapmalıyız. Mimar Sinan ki Osmanlıda bir devre ismini vermistir.
    İki cami arasında aşk, Mihrimah ile Sinan'ın anlatıldığı bir aşk romanıdır. Yazar bu eserini Ağustos 2011 de yayımlamıştır. Kitap basit bir dille yazılmış ve aşkı konu almıştır. Mimar Sinan Prut savaşı esnasında Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultana aşık olur. Ordu Prut nehri'ni tüm uğraşlarına rağmen geçememektedir, çünkü su o kadar hızlı akmaktadır ki bir köprüye ihtiyaç vardır. Fakat, tüm mimarların uğraşına rağmen yapılan köprüler her defasında yıkılmaktadır. En sonunda Mimar Sinan'ın aklına bir fikir gelir ve ay yüzlü meleğini oradan kurtarıp, onun kahramanı olmak ister. On üç günde köprüyü yapar ve bu yolla Mihrimah sultan'ın dikkatini çeker. Payitahta döndüğünde ona olan ilgisini belli eder ve onunla evlenmek istediğini dile getirir. Yalnız önlerinde büyük problemler vardır. Öncelikli olarak Sinan ile Mihrimah arasında otuz yaş fark vardır. Bunun dışında Hürrem sultan ( Mihrimah'ın annesi) taht yarışında olduğundan onun Sinan ile evlenmesine müsaade etmez ve O'nu Rüstem paşa ile evlendirmeye karar verir. Bu anlamda Sultan Süleyman'ı da ikna eder ve kızını hiç istemediği biriyle evlendirir. Mimar Sinan bu aşk için önce Üsküdar'daki Mihrimah sultan camiini yapar, daha sonra yaptığı hesaplamalarla Edirnekapı'da bir cami daha yapar. Mihrimah sultanın doğum günü olan 21 Mart günü Edirnekapı'daki caminin minareleri arasından güneş batarken, Üsküdar'daki caminin minareleri arasından ay'ın doğuşu görülmektedir. Sinan, Sultan'a duyduğu büyük aşkı büyük bir mimariyle birleştirmiştir. Ve Sinan bu eseleriyle "biz kavuşamadık ama bizden sonrakiler benim ona duyduğum aşkı konuşacak" demiş. Bu sırada Hürrem Sultan vefat etmiş, Sultan Süleyman bir savaş sonrasında vefat etmiş ve Mihrimah'ın eşi Rüstem de vefat etmiş. Tüm bunlara rağmen Mihrimah ve Sinan buluşamamış ama birbirlerini severek ölmüşler. Onlar ölmüş, fakat onların aşkı 21 Mart'ta Mihr (güneş) ve Mah (ay) birleşimiyle iki cami arasında hayat bulmaya devam etmektedir.
  • Düşler ve bi bakıma tasvir ettiği kendinde evrenler. . Freud gibi bir deha tarafından ele alınan bu konu ve kitap düşünen şahıslar için karanlıkta hediye edilmiş fener görevi üstlenmektedir. 

       Kitaba başladığım zaman açıkçası Freud hakkında her zaman olduğu gibi onyargiliydim.  Ki hala bile onyargilarlarim bi nebze de olsa devam etmekte.  Lakin ele alınan konu o kadar bilimsel ele alınmış ki insan hayretler içerisinde kalmıyor değil.  Yapılan alintilardan ve gösterilen kaynaklar bunun en iyi örnekleri olur kanaatindeyim.  Ayrıca eserde yer yer Freud un kendisini eleştirdiği, geçmiş zaman tedavileri ile şimdiki vakalar arasında karşılaştırma yapıp tutarlılık çizgisinde diretmetsi gerçekten de taktire sayan bir tutum olarak karşımıza çıkıyor

      Psikanaliz meraklıları için baş ucu kitaplardan biri olacak sanırım . Psikanaliz  öğrenmek isteyen kişiler bu kitabı okuduklarında aynı zamanda muazzam bir literatür taraması ile karşı karşıya kalacaklardır.  Rüyalar ve nedenleri,bilinçaltı,eski yaşam ve tahlillerin bolca ele alındığı bu eserin dili ne çok ağır ne de basit.  Okumak isteyenler için okumadan önce bazı psikolojik terimleri araştırmalarını önemli buluyorum.  Nitekim Freud bunu hesaba katmış olmalı ki eser dipnot bakımından oldukça zengin. 

      İlgi duymayanlar için sıkıcı olabilir lakin ilgililerin okumaktan dolayı zevk alacağını tahmin ediyorum.  Yine de ister okuyun ister okumayın

      Esenlikle
  • Ateşin Şarkısı bitti ama bende bittim nasıl bir kitaptı. Hemen bitti daha ben doyamadan. Tess Gerritsen kalemini seviyorum zaten. Bu kitabı daha çok sevmemin nedeni ise içinde tarih olması ben gibi tarih hayranı tarih okumaya bayılan bir insan için biçilmiş kaftan. Ki kitapta bir dönem üzerinde çalıştığım konu. Şimdi kitabıma geçeyim. Kitapda iki hayat işleniyor biri geçmişteki Lorenzo diğeri ise günümüzde yaşayan Julia. İkisininde ortak noktası müzisyen ve keman çalıyor olması.
    Julia bir müzisyen keman çalışyor eşi ile Roma'da tatildeyken bir antikacıdan bir beste alır. Eve geri döndüğünde o beste üzerinde çalışır kızı oyun oynarken o da besteyi çalıyordu ve işte sır ve olaylar başladı. Julia o günden sonra ne yapacağını bilemez durumda kalır ve bir noktadan sonra yalnız kaldığını bile düşünür. Kitap okurken okuru yoruyor ve düşündürüyor insanı araştırmaya sevk ediyor bu yönden başarılı. Okuru ters köşeye yatırıyor tabii herşey görünen gibi açık ve basit değil aslında yazar birkaç yerde kopya veriyor ve yakalamak için iyi okumak gerekiyor. Julia'nın mecaresına ortak olun bakalım sırları çözebilecek mi?
    Lorenza harika bir kemancı ama Yahudi. Ve yaşadığı dönemde ırk ayrımcılığın yaşadığı insanlara acınmayan dönemde yaşıyor. Lorenza hakkında fazla bilgi vermeyeceğim okuyun ve öğrenin onun ne acıkar çektiğini. Ben okurken Lorenza'ya çok üzüldüm ve bir kez daha ayrımcılık yapmanın ne kadar kötü olduğunu görüyoruz.
    Kitaba bayıldım. Yazarın kalemi akıcıyla kitap hemen bitire veriyor.
  • Kara Kitap'ı okurken hiç denk gelmediğim kadar Orhan Pamuk ile ilgili görüşe denk geldim. Ya da algıda seçicilikti bilemiyorum ama çok sık karşılaştım yazarla ilgili olumlu-olumsuz görüşlerle. Bunların sağanağı altında kendi görüşümü oluşturmakta zorlandım diyebilirim. Ha yazarla ilgili edebiyatı dışında bir görüşe sahip olmak çok gerekli mi, normalde gerekli değil bana göre. Çünkü ben genellikle bir sanat eseriyle karşılaştığımda -tablo, kitap, şarkı vs.- sanatçının ideolojisiyle pek fazla ilgilenmem; eserin bende bıraktığı etkiyle, izlenimle ya da bana ne kattığıyla ilgilenirim. Fakat Orhan Pamuk gibi sürekli tartışma konusu olan bir yazar, ister istemez merak uyandırıyor ve hakkında bir görüşe sahip olma zorunluluğu hissettiriyor. Henüz aleyhinde ya da lehinde bir söz söyleyecek fikre sahip değilim, fikirlerim olgunlaşmadı desem daha doğru olur belki. Bunun için daha fazla araştırma yapıp daha fazla okumam gerektiğine inanıyorum. Ama bunları yapmadan kulaktan dolma ya da yüzeysel bilgilerle şöyledir veya böyledir diye hakkında net bir karara varmanın yanlış olacağı kanaatindeyim.

    Kara Kitap'tan bahsedecek olursam; 5 yılda yazılmış ve yazarın kendisine dahi bitmeyecekmiş gibi gelen bir roman. Konusu aslında kulağa çok basit geliyor; evi terkeden karısı Rüya'yı bulmaya çalışan ana karakter Galip, köşe yazarı olan amca oğlu Celal'in yazılarını okuyarak ipuçları bulmaya çalışır ama bu sırada Celal de sırra kadem basmıştır. Konu bu kadar basitken, yazar bambaşka hikayelerle bambaşka konulara değinip, bambaşka zamanlara götürüyor okuru ve bu da romanı alışılmışın dışında bir roman yapıyor. Bu hikayelerden bazılarını etkileyici bulmakla beraber bazıları beni rahatsız etti diyebilirim. Bir o kadar da bilmediğim şeyi öğrendim; ismini hiç duymadığım yazarlar, duyup da okumadığım yazarlar, üzerinde pek fazla kafa yormadığım konular ve Hurufilik gibi.

    Sonuç olarak, Orhan Pamuk'un okuduğum 4. ve en zor kitabıydı diyebilirim. Benim Adım Kırmızı da karmaşık bir kitaptı ama bu kitaptan daha akıcı gelmişti bana. Yine de okuması keyif veren kitaplardandı ve her ne kadar rahatsız eden bazı kısımları olsa da bana bir şeyler kattığını da yadsıyamam.

    İyi okumalar dilerim.
  • Aslında uzun zamandır üye olmayı düşündüğüm bir site idi burası. Kısmet Arda Çolakoğlu için oldu. Kendisine üye olmadığım için yorum yapamadım üye oldum bu sefer de yeni üyesiniz sayfasına yorum yapamazsınız deyince site ben de bari sayfamda yazımı paylaşayım dedim. Evet kendisini dolaylı yoldan tanıdığım için 16 yaşında olduğunu da sizlere iletmek isterim. Konu itibari ile kendisi benim okumadığım bir kitabı teknik ve yapı içerisinde inceleyerek bizlere tanıtmaya çalışmış. Gayet de başarılı bir inceleme sunum olmuş. Tebriklerimi buradan kendisine iletiyorum. Efendim, arkadaşların çoğu kitap incelemesinden yola çıkarak yaş ve bilgi arasında korteks bağ kurmaya çalışmışlar.Doğaldır. Ben de kendisinin çalışmalarını ilk okuduğumda hayretler içerisinde kalmıştım. Bu yaşta böyle bir dili kullanmak hele ki Türkçeyi yerinde ve eski Osmanlıca kelimeleri de aralara sıkıştırmak bu yaşta bizlerin bile ki çok okuyan biri olarak kendimden bahsederek söyleyeyim beceremeyeceğimiz takdire şayan bir dağarcıktır. Yani şuncacık çocuğu kıskanmadım desem yalan söylemiş olurum.
    Bir beyefendi kendi çocukluğumuzdan yola çıkarak zamanımızda algılarımızı ve beynimizi geliştirecek materyallerin çok sığ ve yetersiz olmasından bahsetti. bir yerde haklıdır. Arda kardeşimizin yaşlarındayken ansiklopedilerimiz ve şehir kütüphanelerinden başka kitap okuyabileceğimiz kaynaklar yoktu. Kitaplar da ne hikmetse bayağı pahalıydı. Ama bizlerin tek kazancı sadece genel kültür konularında bilgimiz oldu. Ansiklopedileri okuya okuya. Konumuza dönersek ben Orhan Pamuk'un sadece beş kitabını okumuşum. Sessiz Ev i raflarda çok gördüm ama elim bir türlü gitmedi. Şimdi hatırladım zamanında Samsundayken bir kitap kulübümüz vardı orada paylaştığımız kitapları okur herkes bir hafta sonra okuduğu kitabı açıklardı. Bir arkadaşımız galiba bu kitabı anlatmıştı. Şimdi hayal meyal hatırlıyorum. Yazarın ilk okuduğum romanı Kara Kitaptı ki üniversite yıllarında okumuştum. O dönem Orhan Pamuk okumayanı da dövüyorlardı. Tek hatırladığım o kitaptan "bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti". Başka da bir şey hatırlamıyorum. Ne yazmış konusu neydi inanın hiç bir şeyi hatırlamıyorum. Sanki sisler içerisinde gri karanlık bir şeyler var ya da olmuş gibi bir konuydu. bu kitaptan bir şey anlamadım. Yazarı da anlamadım diyerek bu sefer Cevdet Bey ve Oğullarını okudum. Bak burada hakkını yemeyelim gayet akıcı düzgün bir şekilde kitabı bir solukta okumuş hatta uzun süre etkisinden çıkamamıştım. Tıpkı Ahmet Altanın Kılıç Yarası gibi hatta o kitabın devamı çıkacak diye aylarca her kitapçıya sormuştum. Çıktı mı çıktı mı diye. Zamanımızda Volvo görmek zor zordu. Hatta Leman bir esprisini dahi yapmıştı adam her gün kapıkuleye gider geçti mi volvo geçti mi diye sorardı. Onun gibi bir şey. Sonra da çıktı İsyan günlerinde aşk. Neyse Beyaz Kaleyi okudum Kar ı okudum ama pek o kadar da etkilenmedim. Daha doğrusu gayet normal basit sıradan bir öyküler gibi gelmişti bana.Özür dilerim bu kitapları 15 yıl belki de daha uzun yıllar önce okuduğum için aklımda hiç bir şeyleri kalmadı. Ama bir kitabını okudum sonra Hay lanet dedim keşke okumaz olaydım. Benim Adım Kırmızı. Yok anlayamıyorum. Böyle bir dil üslup yok. İki kere okudum koskoca kitabı yok. Olaylar örgüler kişiler arasında bir bağ nedensellik ve sonuç göremiyorum kuramıyorum. Üçüncü kez okudum eh birazcık zorlama bir şeyleri kaptım dedim. Kapattım. aradan biraz zaman geçti bir yerde biri yazmış diyor ki Orhan Pamuk kitaplarında özellikle Benim adım kırmızıyı bir de Kabalistik felsefeyle okuyun dedi. Allah Allah nereden çıktı bu da şimdi. İyi dedim bari Önce Kabala yı öğreneyim. Nedir ne olduğunu. Ve hakikaten sultandan tutun da kırmızı renge kadar geçen her imge obje bir algı bir subliminal mesaj. Yok canım dedim. Olmaz bu kadar da. Tekrar beşinci kez okudum. Evet resmen kitap imge simge ve sembollerle doluydu. O zaman şunu düşündüm. Cevdet Bey ve Oğullarını yazan Beyaz Kale (ki onda da bir şeyler var) yi yazan "Kar"ı yazan adam bu adam mı. Uzun süre elimdeki kitaplarına teker teker özet olarak baktım üstünden geçtim yine ve İşte Nobel edebiyatı herkese niye vermediklerini de daha iyi anladım.
    Genç kardeşimizin yapmış olduğu üslup biçim ve teknik konularına değinmek istemiyorum. Ama onu bir yerde kutluyorum dediği gibi yazarın tamlamaları, benzetmeleri ve ağdalı cümlelerine katlanabilmek zor ve müphem bir olay. Kişinin burjuva tandanslı oluşu onun sınıf arasındaki farkları ve bilinci veremeyeceği anlamanı doğurmaz ama benim her zaman söylediğim bir kural varır. İnsan yaşamadığı duyumsamadığı ve hissedemediği bir şeyi yazamaz. Eline sağlık genç arkadaşım Arda ÇOLAKOĞLU.