• Gece vakti,
    Gün bitmemek üzre yola çıkmışken,
    Hiç bu denli hiçlikte kalmamıştım ben...
  • Mâturîdî,  bilginin neliği, bilginin imkanı, değeri, bilgi edinme yollları, bilginin nasıl meydana geldiği ve  dini bilginin mahiyeti gibi, bugün Bilgi Sosyolojisi, Felsefe ve Din Felsefesi'nin temel konuları arasında yer alan  son derece önemli problemleri tartışan ve İslam düşüncesinde kendine has bir Bilgi Kuramı oluşturan ilk kişidir. Üstelik bu bilgi kuramını esas alarak  başta Kelam olmak üzere Fıkıh ve Tefsir alanında önemli eserler ortaya koymuştur. Mâturîdî’nin bu kuramının kaynakları, duyular, haber ve akıldan oluşmaktadır. Gerekli şartları taşıdıkları sürece, bu üç yoldan birisiyle veya üçü birlikte elde edilen bilgi kesin bilgi olup inkarı imkansızdır. Bu bilgi vasıtalarının, her birinin kendine ait ayrı bir nesne grubu vardır. Bununla birlikte, bazan aynı nesne grubu, iki farklı bilgi kaynağının konusu olabilmektedir.
      Eserleri incelendiğinde, Mâturîdî'nin böyle bir bilgi kuramını Kur'ân'dan hareketle oluşturduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Mâturîdî, " Siz, hiç bir şey bilmezken Allah, sizi analarınızın karnından çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi." ayetinde geçen " göz" kelimesini, şekil ve renkleri birbirinden ayıran; "kulak" kelumesini sesleri işitip ve ne olduğunu belirleyen;  "kalpler"i ise, gözle görülmeyen ve kulakla tespit edilemeyen, kişinin lehine ve aleyhine olacak şeyleri belirlemeye yarayan bir şey olarak açıklamaktadır.Verilen bu bilgilerden veKitâbu't-Tevhîd'deki açıklamalardan, nesnelerin (şeylerin) bilgisisini elde etmeye yarayan  görme,  duyulara; işitme, habere; kalp de, akla karşılık kullanıldığı ve haberle ilgili bilginin doğruluğu ise beş duyudan birisi olan işitme duyusuna dayandırıldığı anlaşılmaktadır.
                Mâturîdî'nin bilgi kuramında  bilgi edinme yolları olarak gördüğü duyular, akıl ve haber üzerinde kısaca durmak  istiyoruz:
       A) Duyular (‘Iyân)
      Mâturîdî, duyulara karşılık,  ’ıyân  ve havâss kavramlarını kullanır.  Ancak,  anlam bakımından havâss  daha dar,  ‘ıyân ise, daha geniştir. Havâss, sadece beş duyuya karşılık kullanılırken, " ‘ıyân, hem beş duyu, hem de iç duyu ve içgözlemi ifade ettiği gibi, ayrıca hayvanların duyu ve içgüdülerini de ifade etmektedir." İnsanların yaratıkları ve nesneleri idrak edişi,  tatma, işitme, görme, dokunma ve koklama olmak üzere  beş duyu yoluyla oluşur. İnsanların duyularla elde ettiği bu bilgiye duyu bilgisi denir. Ancak duyuların bilgisi, “yaratılmış nesneler" ve " iç dünyamızda meydana gelen bütün ruhsal objeler" hakkında geçerli olmakla birlikte, onların algılama kapasiteleri sınırlıdır. Duyu bilgileri, her bir duyunun, kendine has duyu objeleriyle ilgili olduğu ve duyu organlarının sağlam olduğu takdirde doğrudur ve bağlayıcıdır. Mâturîdî, duyuların kendine has bilgi alanları arasında dünya ve içindeki varlıkları, gök cisimleri; gözle görülen yaratılmış diğer fiziksel varlıkları; lezzet, zevk ve şehvet; acı ve hayret; açlık ve susuzluk, sesler ve renkler; cisimlerin hareketi, sükunu, birleşmesi, dağılması, şekli ve görüntüsü gibi  şeyleri saymaktadır. Daha sonraki Mâturîdîler, verilen bilginin sağlam olabilmesi amacıyla, duyu organları için " Sağlam Duyular" kavramını kullanmışlardır.
    B) Haber
    Mâturîdî'ye göre haber, içinde yanlış olması veya yalan bulunması  muhtemel söz demektir. Bu sebeple, kendisine haber verilen bir kimsenin verilen haberin doğru veya yalan olduğu kesinleşinceye kadar, onu  doğrulamaması veya yalanlamaması gerekir. İnsanların sahip olduğu pek çok bilginin kaynağı haber olduğu için, onun bir bilgi kaynağı olduğu kesindir. Örneğin, dünyadaki hükümdarların yönetimi, düzene koymak istedikleri işleri, risâlet ve hikmet iddiasında bulunanlar ve sanat erbabı ile ilgili bilgilerin kaynağı duyular ve akıl değil haberdir. Ayrıca emir ve yasaklar, özendirme ve sakındırma (Va'd ve Vaîd); mübah ve haram  ve benzeri şeyler de haber içerisnde gösterilmektedir. Her çeşit haber, Mâturîdî'nin “haber” olarak tanımladığı kavramın içeriğine girmektedir. Öyle anlaşılıyor ki, o, kesin bilgiye kaynaklık edenHaber'le, sadece Kur'ân ve Sünnet'i değil geçmiş hakkında veya her hangi bir şey hakkında bilgi veren her türlü doğru haberi (semi'/nakil) kastetmektedir. 
    Bazı araştırmacılar, Mâturîdî'nin genelde habere, özelde hadis ve sünnete bakış açısını diğer Mâturîdîlerle birlikte ele aldıkları için, onun bu konudaki özgün fikirlerini ortaya koymakta zorlanmaktadırlar. Genel olarak Mâturîdîlerin hadis anlayışını ele almak yerine, sadece kendi eserlerinden hareketle Mâturîdî'nin habere ve onun içerisinde hadise yaklaşımını incelemek, meselenin aydınlatılmasında daha yararlı olacaktır. Aslında Mâturîdî,  diğer bilginlerden farklı olarak ve özgün bir sınıflandırmayla haberi üçe ayırmış görünmektedir:
    1) Resûlün Haberi (Haberu'r-Resûl)
    Mâturîdî, haberlerin bilgi kaynağı olarak kabul edilmesinin aklen zorunluluğunu ortaya koyduktan sonra, Hz. Peygamber'in Allah'tan getirdiği haberin de benimsenmesinin zorunluluğundan bahseder. Çünkü Peygamber'in Allah'tan getirdiği haberler, doğru haberlerdir ( haber-i sâdık) ve Peygamberlerin doğruluklarını kanıtlayan mucizelere sahip olmaları dolayısıyla  onların haberlerinin inkar edilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla, onların getirdikleri haberin doğruluğu akıl tarafından doğrulanmıştır. Zaten Mâturîdî, hangi haber olursa olsun doğru ve yalan oluşunun  akıl yoluyla tespit edilebileceğini söylemiştir. Böyle bir haberi inkar eden, kibri, inatçılığı ve zorluk çıkarmak istemesi sebebiyle inkar eder. Resûlün haberi ile ilgili açıklamalarından, kastettiği şeyin vahiy / Kur'ân olduğu açıktır. O, Kur'ân'ı aklî bir mucize olarak görmektedir. Çünkü Kur'ân, Hz. Peygamber tarafından insanlara tebliğ edildiği vakit, o dönemin belağatçıları, hakimleri, şairleri ve dilcilerine meydan okumuştur ve hiç kimse onun bir benzerini getirmeye muvaffak olamamıştır. Bu anlamda Kur'ân, aklî bir mucize olup mutlak ve doğru bilgiyi içermektedir. Bundan dolayı, ona göre,  Kur’ân’ın dışındaki “aklî delillere ve Kur'an'a aykırı olan her haber, reddedilmelidir.”
    2) Resûlden Gelen Haber (Haber mine'r-Resûll):
      Aslında bütün haberler için, ahad ve mütevatir haber ayrımı yapmak mümkün olmakla beraber, bu sınıflandırma Mâturîdî’nin sisteminde, “Resûlden gelen haberler” için yapılmaktadır.
    a) Mütevatir Haberler
    Mâturîdî, mütevatir haber için kendinden önceki alimlerden ve hadisçilerden farklı bir tanım geliştirmiştir. Ondan öncekiler, yalan üzerinde ittifakları mümkün olmayan sayıdaki kişilerin Peygamberden rivayet ettikleri haberleri mütevatir haber olarak tanımlamışlardır. Mâturîdî ise, mütevatir haberi, yanılmaları ve yalan söylemeleri muhtemel bulunan kişiler yoluyla Peygamberden  bize ulaşan haberler  olarak tanımlamaktadır. Çünkü onlar, Peygamberler gibi doğruluk ve masumiyetlerini kanıtlayacak her hangi bir delil ve belgeye sahip değildir. Eğer haberin yalan olmasına hiç bir şekilde ihtimal verilmiyorsa, bu haber Peygamberin haberi gibidir. 
    b) Âhâd Haberler
    Mâturîdî, âhâd haberi, bağlayıcı bir bilgi olma konusunda ve Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed'den geldiği konusunda mütevatir hadisler derecesine çıkamayan ve kesin tanıklık edilemeyen haberler olarak tanımlamaktadır. Ancak ravilerin durumlarını  etraflıca incelemek,  muhtevasını araştırmak ve kesin bir nassla karşılaştırılması şartıyla âhâd haberle amel edilmesi gerekir. Bu işlemlerden sonra, ağır basan duruma göre ya kabul edilir ya da terkedilir. Ama her halükarda bu tür haberlerin doğruluğu şüphelidir. Bu yüzden Âhâd haberlerin kesin bilgi ifade etmediği ve itikadî konularda kullanılamıyacağı fikri, pek çok kelamcı tarafından kabul görmüştür. Mâturîdî de, ilmi, amel ilmi ( ‘ilmü’l-amel) ve şehadet ilmi ( ‘ilmü’ş-şehâde) olarak ikiye ayırmakta  ve âhâd haberlerin itikadî (şehâdet) konularda değil amelî konularda bilgi değeri taşıdığını savunmaktadır.
    3) Genel Haberler
    Bu sınıfa giren haber türleri tarih, coğrafya, neseb, sanat, siyaset, dil ve diğer konularla ilgili bilgi veren haberlerdir. Bu tür doğru haberler, insanlar için önemli bir bilgi kaynağıdır.Genel haber bilgisinin alanına giren ve hakkında sadece haberle bilgi edinebileceğimiz pek çok konu bulunmaktadır:  Kişinin soyu ve ismi, mahiyeti, sahip olduğu cevherin adı, diğer varlıkların isimleri, insanın hayatta kalmasına veya ölümüne sebep olacak şeyler,  eczacılık,  akılların tek başlarına kavrayamadıkları iyilik ve kötülükler; insanın cins, fasıl ve nevileri; tıp, diller, sanatlar, savaşlar ve benzeri şeyler. Her zaman bu tür bilgilerden insanlar faydalanmışlar ve bu malzeme üzerine çeşitli bilim dalları geliştirmişlerdir.         
       C) Akıl
    Mâturîdî, kelamî konuları temellendirirken ve fıkhî  problemleri çözerken sık sık akla, istidlale, nazara, ictihada ve kıyasa başvurmaktadır. Ona göre, dinin öğrenilmesinde ve dinî bilgiye ulaşmada  iki temel kaynaktan birisi akıl, diğeri  haber (Semi)'dir. Her ne kadar dinî bilginin kaynağını ikiye indiriyor görünmekteyse de,  bu konuyu doğrudan analiz ettiği "Bilgi Edinme Yolları" kısmında nesne ve olayların hakikatinin  idrak/duyular (‘ıyân), haber ve akılla (nazar) bilinebileceğini savunarak, bilgi kaynaklarını üçe çıkarır. Ancak onun eserlerinde sonraki kelam kitaplarında rastlanan aklın tanımı ve mahiyeti ile ilgili felsefi tartışmalara raslanmamaktadır. Akıl, daha çok görevleri itibariyle tanımlanmaktadır.  Buna göre, akıl ve nazar, yararlı ve zararlı olanı birbirinden ayıran bir vasıtadır. Mâturîdî'nin bilgi kuramında, akıl sadece dinî bilginin kaynağı değil aynı zamanda genel bilginin ve ahlakî bilginin de kaynağıdır.
    Mâturîdî, aklı diğer iki bilgi kaynağının sağladığı bilgilerin doğruluğunu tespitte önemli bir ölçüt olarak görmekte ve bu görüşünü şu şekilde temellendirmektedir: Aklı ve akıl yürütmeyi, üç şey gerekli kılmaktadır. Birincisi, gerek duyu yoluyla gerekse haber oluyla bilgi edinirken akıl yürütmek gereklidir. Duyulardan uzak olan şeylerin, yahut  çok küçük hacimli olup gözle görülemeyen nesnelerin belirlenmesinde duyular yetersiz kaldığı için akıl yürütmeye ihtiyaç vardır. Diğer taraftan,  haberin, yanılma ihtimali bulunan veya bulunmayan türüne dahil olduğunu belirlemek, peygamberlerin mucizeleriyle sihirbaz ve diğerlerinin göz bağcılığının ayırdedilmesi, başka bir ifadeyle mucizelerin mucize olmayan davranışlardan ayırdedilmesi için de, akıl yürütmeye ihtiyaç vardır. Allah, kendi katından olduğu harikulade delillerle sabit olmuş Kur'ân ve diğer şeyleri  bu akıl yürütme yöntemine bağlı olarak delillendirmiş ve pek çok ayette insanların,  gerçeğe ulaştıran ve doğru yolu gösteren  aklı kullanmasını ve aklî temellendirmeye başvurmasını emretmiştir. İkincisi, Mâturîdî, eşyanın güzelliklerini ve çirkinlikleri, insanların fiillerinin iyi veya kötü oluşu konusunda- duyuların algılayışı ve haberlerin bildirmesi söz konusu olsa dahi-  gerçeğin açığa çıkarılabilmesi için her konuda akıl yürütmek  ve tefekkür gerektiğini ve bu konularda nihaî bilgiye sadece akılla ulaşılabileceğini iddia etmiştir.  Üçücüsü, Allah'ın ve onun emirlerini bilmek de ancak istidlalle bilinebilecek kesbî-iradî (araz) bir olgudur.
    Mâturîdî, akla önemli bir fonksiyon yüklemekle birlikte, haber ve duyular gibi, onun da bilgi elde edebilme güçü ve alanının sınırlılığını kabul eder; ancak,  aklın sınırlı oluşunu, eşyayı bütün yönleriyle ve her şeyi  teferruatıyla bilemiyeceğine, ontolojik açıdan analiz ederek sonradan yaratılmış olmasına, bir takım arızalar isabet etmesine veya incelediği konunun çok karmaşık olmasına bağlamaktadır. Dolayısıyla, bu durumlarda "akılların tek başına kavrayamadıkları  iyiliklerle kötülüklerin duyu ve haber yoluyla öğrenilmesi, ancak "algılayanların " konuşması ve diğerlerinin de kulak verip dinlemesi ile mümkün olur."  Ama bu durum  aklı, bütünüyle, güvenilir ve doğru bilgiye ulaştıran bir kaynak olmaktan çıkarmaz. Bu yüzden Mâturîdî, akıl yürütmeyi reddeden kimseyi,  akla başvurarak akla karşı çıktığı ve istidlale başvurmanın haber veya idrakle yasaklanmadığı için kısır döngü yapmakla ve tenakuza düşmekle suçlamaktadır.

        Aklı Allah'ın bir emaneti olarak gören Mâturîdî, düşünen ve aklını kullanan bir insanın hangi konuda ve hangi şartlarda olursa olsun sonuçta karlı çıkacağını söyleyerek, düşünme sonucunda akla gelebilecek fikirlerinin, pragmatik açıdan sahibine sağlayacağı üç faydadan bahseder:
      1) Onun düşüncesi ya kendini, yaratılmış olduğu ve iyi davranışına mükafat, kötü davranışına ise ceza ile karşılık veren bir yaratıcısının bulunduğu şuuruna erdirecektir; bu sebeple kişi yaratıcısının gazabını celbeden şeylerden sakınır, O'nun rızasına götüren davranışlara yönelir ve böylelikle mutluluk bulup dünya ve ahiret şerefine nail olur; 2) Veya düşüncesi onu sözünü ettiğimiz hususları reddetmeye götürür ve bu durumda çeşitli dünya zevklerinden faydalanır; göreceği ceza ise onu Ahiret'te bekleyedursun; 3) Yahut da kişinin istidlalî onu, davet edildiği gerçeğin iç yüzünü anlama kapısının kapalı olduğu sonucuna götürür; bu durumda da gönlü huzura kavuşur ve zaman zaman zihnine gelebilecek  fikirlerin doğuracağı korku ortadan kalkar. Hulasa istidlalden ayrılmayan bir insan düşünce eyleminden her açıdan karlı olduğunu anlamakta geçikmez.
  • 353 syf.
    ·11 günde·Beğendi·10/10
    “Bilgi birikimi ve anıları ile bir döneme ışık tutan, dik duruşu ile Cumhuriyet’in en sağlam kayalarından olan, kitabı okuduğunuzda ise; bu kadınla neden daha önce tanışmadım diye hayıflanacağınız bir okumaya hazırlanın. Bu kitap ağzınızda öyle bir tat bırakacak ki, elinizden düşürmek istemeyeceksiniz.” 10/10

    Ç News

    *
    "İnsanları, doğayı ve yaşamı sevmeyeceksen, yaşamanın ne anlamı var ki?" #42375338
    *

    Bir kitap size ne verebilir, size ne katabilir, düşüncenizde nasıl yeni fikirlerin filizlenmesine yol açabilir? İlber Ortaylı ‘nın Bir Ömür Nasıl Yaşanır? kitabının ardından bilerek okuduğum bir kitaptı “Bir Dinozorun Anıları” . İlber Hoca nasıl ki anlattıkları ile kitabı okuyanları mest ediyor, aynısını Mina Urgan’da yapıyor. İkisinin farklı dilleri olsa da, insanlara hayatlarından kesitler sundukları bu öz yaşam kitaplarında hem tarihe yolculuk hem de o zamanların şartlarına dönüyoruz. İmkansızlıklardan nasıl imkanlar çıkıyor bir bakıma buna da şahit oluyoruz.

    İki kitapta konu itibariyle, ülkemizde yayınlanmış benzerlerini göz önüne aldığımızda baş yapıttır. Son kısımda yapacağım yorumu hemen yapayın. Kesinlikle Okuyunuz! İlk satırdan kendinizi kitaba kaptıracağınızın sözünü verebilirim.

    Kamu Spotu:
    “Spoiler olma ihtimali olan sürpriz bozanlar olabilir. Bu uyarı sadece bilgilendirme amaçlıdır.”
    *

    Yaşlılığından başlayarak, gençliğine yöneliyor sevgili Urgan. Bu yolculukta gülüyor, kızıyor, hayıflanıyor, özlem çekiyor, yaşanmış olanlara hayretle eşlik ediyoruz.

    Kimler var bu anılarda?

    Mustafa Kemal Atatürk,
    İsmet İnönü,
    Falih Rıfkı Atay,
    Afet İnan,
    Aziz Nesin,
    Neyzen Tevfik,
    Sait Faik Abasıyanık,
    Yahya Kemal,
    Nazım Hikmet,
    Ahmet Haşim,
    Halide Edip Adıvar,
    Cahit Sıtkı Tarancı,
    Nfk,
    Eric Auerbach,
    Troçki,
    Refet Paşa ve daha adını hatırlayamadığım birçok kişi…

    *

    Mina Urgan yaşadığı hayatı anlatırken sığ bir yol izlemiyor, çeşitlendiriyor, farklılık yaratıyor. Okuru o anılara bizzat götürüyor ve o anları yaşamasını sağlıyor.

    Anılarında bahsettiği en ilginç dört kişilik NFK, Yahya Kemal, Sait Faik ve Neyzen Tevfik… Bu anılar birinci elden olduğu için kıymetli. Birilerinin anlattığı değil, bizzat yaşadıkları olması bizim daha iyi fikir edinmemizi sağlıyor.

    NFK…

    Kendisini gram sevmiyorum. Ne yaptığı edebiyata ne de kendisine saygım vardır. Çünkü kendisine saygısı olmayan insanlara karşı benim de saygım yoktur. Severleri bu yazdığıma kızabilir lakin, yapacak bir şey yok. Birisini sevmeden önce, araştırın derim. Araştırmadığınız insanların, öncesinde ve sonrasında ki başka başka karakterlerine bağlılık gösteriyorsanız, yanlış anladığınız bir şeyler var demektir. Bir elma çürükse, çürüktür. Öncesi ya da sonrası yoktur. Bu çürüklüğü gizlemek için meşhur bir lafı vardır “Benim Geçmişim bir çöplüktür…” diye devam eder, devamını yazmayayım. Bu bir oltadır, yiyen yer, yemeyen yemez. Dönemin değil, kendi çizdiğiniz çizginizin özgün adamı olmalısınız.

    "1930'lu yılların Necip Fazıl'ı ile 1940'lı yılların Necip Fazıl'ı arasında uzaktan yakından en küçük bir benzerlik yoktur. Bunlar iki ayrı kişidir sanki." #42024850

    Bu kadar uzun yazmamda ki sebep, geçen günlerde dindar geçinen malum bir gazete, Afet İnan ve Atatürk ile ilgili kısımda ki bir alıntıyı alıp paylaşmış, kendine göre bir hizip yaratmaya çalışmış. Komik tabi ki, çünkü bu kitapta alıntılayamayacakları o kadar çok görüş var ki, içinden o alıntıyı seçmişler…

    "Necip Fazıl'ın içkisi ölçülüydü. Ama kumar tutkusu sınır tanımazdı." #42024978

    NFK bölümünde görüyoruz ki, kendisi kumara düşkün, alkol kullanan bir insan ve bu bizi ilgilendirmez, kimseyi ilgilendirmez. Lakin, hayatı boyunca birbiri ile tutarsız o kadar şey yapmış ki, insan normal yaklaşamıyor bu durumlara. Alkol kullandığını dahi bilmeyen pek muhafazar takipçisi var çünkü. Söyleyince bize inanmıyorlar. Halbu ki çok doğal bir şey.

    Yazdığı onca çelişkili yazı ve siyasi görüşü varken ve çok daha önemlisi, Atatürk’ün vefatından sonra Cumhuriyet ve İnkılapların düşmanı kesilmesi, Menderes döneminde Menderes’e yalvarması, para için kalemini satması bir insanın kişiliği ortaya net olarak koyar. O yüzdendir ki, kendisini sevmiyorum ve anıların arasında olmasa da olur diyeceğim bölümlerdi. Mina Urgan değindiği için ben de bir kaç kelam edeyim dedim.

    Özellikle NFK’ya ilaç alsın diye verilen parayı, gidip kumarda yemesi insanı iyice düşündürüyor. Lakin devamında sevgili Urgan öyle bir tanım yapıyor ki, insan NFK’nın haline üzülüyor. Sonra kendinize geliyorsunuz tabi ki, kendi seçimlerinin cezasını çektiği görüyorsunuz. Neyse daha fazla yazasım olsa da bırakıyorum NFK konusunu.

    Aynı şekilde Yahya Kemal ile ilgili olan anılarında da, hiç bilmediğim bir Yahya Kemal ile karşılaştım. Silik bir silüet olarak karşımıza çıkıyor.

    Sait Faik’le olan kısımlarına çok gülsem de, yine bilmediğim bir çok bilgi edindim. Yaşayış şekli çok ilginç. Öykülerini nasıl ve nerede yazdığı tam belli değil. İlginç bir muamma.

    Neyzen Tevfik’in hayatının kısa bir kesitine eşlik etmiş olsak ta, bir insanın dünyaya bakış açısına ve mal, mülke nasıl sırt çevirdiğine şahit oluyoruz.

    *

    "Bana kalırsa, bir insanın yaşamında en güzel yıllar gençlik değil, otuz beş ile kırk beş arasıdır." #41869891

    Yaşlılığından başladığı anılılarına, daha sonra gençliği üzerinden devam ediyor. İlber Hoca gibi, sevgili Urgan da bir yaş dilimi veriyor ve diyor ki 35 ile 45 yaş ideal yaşama yaşıdır. Bu yaşlarda gençlik çılgınlıkları bitiyor, yaşanmışlıklar analiz ediliyor, hayata daha dolu bakılıyor. Tecrübeler eşliğinde daha sakin, daha bilgili adım atılıyor, ani kararlardan ziyade düşünülmüş kararlar ön plana çıkıyor. Hem etrafınıza hem de kendinize daha farklı bakış açıları ile bir hayat sunmaya başlıyorsunuz.

    Yaşlanmanın asla kötü bir tarafı yok ona göre, tam tersi yaşlılığın keyfini çıkarıyor. Aynısını İlber Hoca da söylüyor. Yaşanmışlıklarına baktığımız da yine dopdolu bir geçmiş ile karşılaşıyoruz.

    Cumhuriyet dönemi ve Atatürk ile ilgili anıları çok önemli ve samimi. Özellikle Cumhuriyet’in kadınlara tanıdığı hakları sürekli söylüyor ve Cumhuriyet’i yaşamış kadınların, Cumhuriyet’e asla düşman olamayacağını tam tersi ona borçlu olduklarını söylüyor. O dönemde çocuk yaşta olsa da Atatürk ile ilgili anıları da çok anlamlı. Şanslı bir insan olduğunu söylememe gerek yok sanırım.

    Çeşitli darbeleri görmüş geçirmiş bir insan olarak, bu darbelerin içinden bir tek 27 Mayıs’ın sosyal hakları savunduğunu, gericiliğe karşı yapılan tek müdahale olduğunu söylüyor. Kitapta çok fazla konu ve detay olduğu için hepsine girmem haliyle mümkün değil.

    *

    Cumhuriyet dönemini ve biraz sonrasını yaşamış insanların bir şansı vardı. O da bilgili ve birikimli insan sayısı azdı ve yetiştirilmesi gerekiyordu. Özellikle rekabetin değil de, ülkeye bir şeyler katmanın düşüncesi hakimdi. Bu minvalde sevgili Urgan yolunu çizmiş. Annesi ile olan diyalogları ve aralarında ki görüş ayrılıklarına şahit olmak gerçekten çok keyifli. Aile konusunda şanslı olduğunu söyleyebiliriz…

    Falih Rıfkı Atay…

    En merak ettiğim bölümlerden biriydi. Fark ettiyseniz Atay hayranlığım vardır ve kendisini çok severim. Günümüzde mevcut olan tüm eserlerine de sahibim. Kendisi ve kişiliği ile ilgili birkaç biyorafi olsa da bana tatmin edici gelmiyordu, o yüzden sevgili Urgan’a üvey babalık yapmış olması benim ilgimi çekiyordu.

    Anılarında çok daha fazlasına yer vermesini istesem de, az ve öz olan kısımlarda, sevgili Atay’ın kişiliğine dair güzel ipuçları aldım. Hayata bakışı, çocuğa ve Cumhuriyet’e bakışına bir kez daha şahit oldum.

    Mustafa Kemal’in en güvendiği isimlerden olan Atay, Cumhuriyet’in kuruluş aşamasında Kuvayı Milliye taraftarı yazıları ile göz doldurmuştu. Atatürk bu hayattan ebediyete intikal edene kadar da yakın ilişkilerini korumuştur. Son dönemlerinde bazı görüşleri zayıflasa da, dönemin siyasetine biraz uyum sağladığının gözlemini yapıyor Urgan.

    "Hayatımız çok renkliydi Mustafa Kemal'in yaşadığı günlerde." #42215629

    Bu anıları okumak bile benim için çok keyifliydi.

    *

    Hepsini tek tek yazmasam da, bir diğer önemli ayrıntı, Halide Edip hakkında yazdıklarıydı. Hayalinde ki Halide Edip ile tanıştıktan sonra ki Halide Edip arasında ki farkları bize aktarması ve kullandığı dil çok başarılıydı. Fazla bilgi vermek istemediğim için detaylandırmıyorum ama Halide Edip’in Mustafa Kemal’i çok kıskandığını anlattığı yerler ilgi çekiciydi.

    *

    Kitabı kesinlikle öneriyor, çok güleceğiniz yaşanmışlıkların yanında, dersler alacak; hayatınızda eksik olan şeylere gem vuracak, henüz daha vakit varken bir şeyler yapmak isteyeceksiniz. Hayatınızda ertelediğiniz ve yapmadığınız şeylerin gelecekte değil, o anda yapmanız gerektiğini bastıra bastıra gösteriyor sevgili Mina. Yaşadığın anın kıymetini bilmedikten sonra, var olup olmayacağın belli olmayan geleceğin hayalini kurmak bana hep saçma gelir. Elinde olan her ne varsa öncelik bugünündür, yarının değil.

    Anı yaşayın, içinizde tutmayın, dönemin adamı değil kendiniz olun, fikirleriniz değişime uğrayabilir ama onları satılığa çıkarmayın. En başta kendinize sadık olun. Mina Urgan gibi olmak ayrı meseledir ama en azından hedef gösterildiğiniz de korkmayın, kaçmayın, mücadele edin.

    "Kendine acıyanın, ne kendine hayrı dokunur, ne başkalarına." #42023867

    Ve… Cumhuriyetle kalın…

    *

    Kitabı tavsiye ediyor, okunacak listenizin en başına almanızı şiddetle öneriyorum. 10/10
  • 2086 syf.
    ·9 günde·Puan vermedi
    İncelemem çok uzun olacak.Hayatımın çok özel neferlerinden biri kabul ettiğim,dünya şairi,kavga ve dava adamı Nazım Hikmet'i incelemeye ne kadar haiz,ne kadar muvaffak olabileceğimi bilmiyorum.Onun için kitaba ve ona dair yazdıklarım,inceleme değil ancak ufak hususiyetler olabilecektir düşüncesindeyim.Pablo Neruda'nın,Jean Paul Sartre'nın,Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun ifade etmekte noksan ve çaresiz kaldığı büyük şaire benim yazacaklarım biçare uğraştan başka bir hususiyet taşımayacaktır kanısındayım.

    Bir yandan çok gururluyum ve onurluyum.Kıvanç doluyum.Ölmeden önce,bu dünyadan öte yakaya göçmeden evvel,mavi gözlü devin bütün şiirlerini okuyabilme bahtiyarlığına eriştim.İtiraf etmem gerekirse,çoğu sayfada gözlerim doldu.Hatta daha samimi olayım,ağladım.Benim için değeri ifade edilmeyecek denli büyük bir şairin yurdundan uzakta,Moskova'da yatıyor olmasını düşündüm de duygulandım.Şiirlerindeki mükemmeliği farketmeme karşın,kendisine ve şiirine açılan savaşı düşündüm de utandım.Ekmek kadar temiz,su gibi ay şairimin; son anını düşündüm de kasvete sürüklendim,boğulduğumu hissettim.

    Kitabın bitmemesi için aynı şiirini defalarca okuduğumu bilirim.Benim için kitabıyla büyülü bir dünyanın kapılarını açan büyük şaire teşekkür ederim.Yazıma başlayabilirim:

    Ben bir insan,
    ben bir Türk şairi Nazım Hikmet
    ben tepeden tırnağa insan
    tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret...
    kendini böyle tanıttı Nazım Hikmet Ran.Hümanizme ve vatan sevgisine adadığı hayatını kavgayla;ülkesinden ve sevdiklerinden uzakta geçirdiği günlerini hasretle;Bursa,Çankırı,Sinop,Ankaradaki 13 yıllık esaret hayatında kaybetmediği yaşam ve yurt sevgisini "ümitle"nitelendirdi.
    20 Kasım 1901'de Selanik'te doğar büyük şair.Babası Hikmet bey,bir kaç ay yüzünden bir koca yıl yaşı büyük görünmesin diye 15 Ocak 1902 olarak kaydettirir kimliğine.Annesi entelektüel Türk kadınını temsil eder.Celile Hanım,çok iyi bir ressam ve Fransızcaya hakim münevverlerden biridir.Dedesi Mevlevi tarikatı şeyhlerinden ve Paşa olan Nazım Bey'dir.Şiirlerinde de bunu dile getirir:
    3 yaşında paşa torunluğu yaptım
    14 yaşından beri şairlik ederim...

    Kendi öz yurdundan uzakta,vatanının,bayrağının hasretiyle 3 Haziran 1963'te Moskova'da ölür Nâzım.

    Bu yarası da şiirlerine konu olur:
    Gün geldi;"yazılarım otuz kırk dilde basılır
    Türkiye'mde Türkçemle yasak"dedi.
    Dünya kıymetimi,büyüklüğümü fark etti.Kendi öz yurdumda,öz dilimde yetim kaldım dedi.

    Dem geldi;"Sevdalınız komünisttir,
    on yıldan beri hapistir,
    yatar Bursa kalesinde.
    Hapis ammâ, zincirini kırmış yatar,
    en âlâ mertebeye ermiş yatar,
    yatar Bursa kalesinde.
    Memleket toprağındadır kökü,
    Bedreddin gibi taşır yükü,
    yatar Bursa kalesinde."diye hükmetti.Destanını yazdığım Şeyh Bedrettin benim.Komünistim ve bununla övünüyorum.Verdiğiniz cezayı da Bursa'da sevdayla kabul ediyorum diye haykırdı.

    Çoğu zaman kutsalına,dokunulmazlık alanına saldırdılar.Kalemşör tavrıyla en net yanıtı verdi.Moskova'da sabah vakti.Nazım her zamanki gibi sabah gazetesini almış ve okuyor.Gazete haberi aynen şöyle:
    Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. 
    Ardından gelen tarihi yanıt.Şiirin üstüne külliyat yazılır:
    Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet. 
    Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ." 
    Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla, 
    bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un 
    66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali 
    Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira. 
    "Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet 
    Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."

    Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt 
               hainiyim, ben vatan hainiyim. 
    Vatan çiftliklerinizse, 
    kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan, 
    vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan, 
    vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın, 
    fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan, 
    vatan tırnaklarıysa ağalarınızın, 
    vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa, 
    ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan, 
    vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa, 
    vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, 
                                ben vatan hainiyim. 
    Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla : 
    Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

    Hayat iyi davranmıyordu mavi gözlü deve.Çünkü insan hayal kurmaktan ve umut etmekten de yorulurdu.Ankara cezaevinde yazdığı şiiri,Nazım'ın;dışarıda titreyen yaprakla birlikte üşüdüğünü gösteriyordu bize.Bedeni esirdi.Ruhu kitlelerle mücadeleye devam ediyordu.Karanlık ve soğuk zindanlarda yaşam kuvveti ve dava bilinciyle,zihnindeki aydınlığı yurttaşlarına gölge ettiği apaçıktı:

    Dünyadan memleketinden insandan umudun kesik değil diye ipe çekilmeyip de atılırsan içeriye yatarsan on yıl on beş yıl daha da yatacağından başka sallansaydım ipin ucunda bir bayrak gibi keşke demeyeceksin yaşamakta ayak direyeceksin. Belki bahtiyarlık değildir artık boynunun borcudur fakat düşmana inat bir gün fazla yaşamak.
    Yani içerde onyıl on beş yıl daha da fazlası hattâ geçirilmez değil geçirilir kararmasın yeter ki sol memenin altındaki cevahir.

    Beraber yola başladığı arkadaşları tarafından satıldı,kandırıldı.Yapayalnız bırakıldı.Peyami Safa üstüne geliyordu.Atsız hücum ediyordu.Parlayan bir karizmaydı adeta.Işığından çok rahatsız olundu.Şiirleri dildeydi.Tarzına ilişkin çok şiir denemeleri yapıldı.Onun kadar başarılı olunamadı.Şiirindeki giz aşikar ki özgündü.Alkışlanmasından,dünya şairi olmasından,dava bilincinden,yurt sevgisinden rahatsız olan,onu yarı yolda bırakan arkadaşlarına cevabı yine şiirle olacaktı:
    İyi günlerimde çok eller uzanır ellerime, 
    Resmimi, suratımı baş köşeye asarlar... 
    Fakat demir kapıların her kapanışında üzerime, 
    Ardında taş duvarların her kaldığım zaman, 
    Ne arayan beni, ne soran... 

    Eeeehh, daha iyi be, bunun böyle olduğu... 
    Minnetim ve borçluluğum yalnız sana kalsın. 
    İyi günlerimde benim unuttuğum insan eli 
    Nasılsın?...

    Çocukluk arkadaşı Vala Nurettin'den gelen ihanetse onu bir başka sarsmıştı.Cevap hazırdı:

    En güzel günlerimin
    üç mel'un adamı var:
    Ben sokakta rastlasam bile tanımayım diye
    en güzel günlerimin bu üç mel'un adamını
    yer yer tırnaklarımla kazıdım
    hatıralarımın camını..
    En güzel günlerimin
    üç mel'un adamı var:
    Biri sensin,
    biri o,
    biri ötekisi..
    Düşmanımdır ikisi..
    Sana gelince...
    Yazıyorsun..
    Okuyorum..
    Kanlı bıçaklı düşmanım bile olsa,
    insanın
    bu rütbe alçalabilmesinden korkuyorum..
    Ne yazık!..
    Ne kadar
    beraber geçmiş günlerimiz var;
    senin
    ve benim
    en güzel günlerimiz..
    Kalbimin kanıyla götüreceğim
    ebediyete
    ben o günleri..
    Sana gelince, sen o günleri -
    kendi oğluyla yatan,
    kızlarının körpe etini satan
    bir ana gibi satıyorsun!.
    Satıyorsun:
    günde on kaat,
    bir çift rugan pabuç,
    sıcak bir döşek
    ve üç yüz papellik rahat
    için...
    En güzel günlerimin
    üç mel'un adamı var:
    Biri sensin,
    Biri o,
    biri ötekisi...
    Kanlı bıçaklı düşmanımdır ikisi...
    Sana gelince...
    Ne ben Sezarım,
    Ne de sen Brütüssün...
    Ne ben sana kızarım
    ne de zatın zahmet edip bana küssün..
    Artık seninle biz,
    düşman bile değiliz.

    Kadınları vardı Nazım'ın.Piraye,Nüzhet,Münevver,Vera.Hrpsini başka sevdi.Kimse kimsenin yerini tutamadı romantik komünistin hayatında.Ama Piraye'yi aldattıktan sonra duyduğu pişmanlık ömrünün sonuna kadar yakasını bırakmadı.Pirayeyse kimseyle evlenmedi,ona da dönmedi.
    *Piraye,gel.Sana muhtacım


    *ne güzel şey hatırlamak seni :
    ölüm ve zafer haberleri içinden,
    hapiste
    ve yaşım kırkı geçmiş iken...

    ne güzel şey hatırlamak seni :
    bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
    ve saçlarında
    vakur yumuşaklığı canımın içi istanbul toprağının... 
    içimde ikinci bir insan gibidir
    seni sevmek saadeti...
    parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,
    güneşli bir rahatlık
    ve etin daveti :
    kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
    sıcak
    koyu bir karanlık...

    ne güzel şey hatırlamak seni,
    yazmak sana dair,
    hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek :
    filânca gün, falanca yerde söylediğin söz,
    kendisi değil
    edasındaki dünya...

    ne güzel şey hatırlamak seni.
    sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine :
    bir çekmece
    bir yüzük,
    ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.
    ve hemen
    fırlayarak yerimden
    penceremde demirlere yapışarak
    hürriyetin sütbeyaz maviliğine
    sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...

    ne güzel şey hatırlamak seni :
    ölüm ve zafer haberleri içinden,
    hapiste
    ve yaşım kırkı geçmiş iken...
    *ilk göz göze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan,
    giyin, kuşan,
    benze bahar ağaçlarına...
    hapisten
    mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına,
    kaldır, öpülesi çizgilerle kırışık beyaz, geniş alnını,
    böyle bir günde yılgın ve kederli değil,
    ne münasebet,
    böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı nâzım hikmetin kadını...
    *delindi sintine,
    esirler parçalamakta pırangaları.
    yıldız-poyrazdır esen, 
    tekneyi kayaların üstüne atacak.
    bu dünya, bu korsan gemisi batacaktır,
    taş çatlasa batacak.
    ve senin alnın gibi hür, ferah ve ümitli bir âlem
    kuracağız pirâyem...
    bu geç vakit
    bu sonbahar gecesinde
    kelimelerinle doluyum;
    zaman gibi, madde gibi ebedî,
    göz gibi çıplak,
    el gibi ağır
    ve yıldızlar gibi pırıl pırıl
    kelimeler.
    kelimelerin geldiler bana,
    yüreğinden, kafandan, etindendiler.
    kelimelerin getirdiler seni,
    onlar : ana,
    onlar : kadın
    ve yoldaş olan...
    mahzundular, acıydılar, sevinçli, umutlu, kahramandılar,
    kelimelerin insandılar...

    Hiçbir iktidara boyun eğmedi.Adnan Menderes'e yönelik şiirleri dönemi çarptı,geçti:
    Menderes o dönemler Kore'ye asker gönderiyordu.Nedenini bilmeden gittikleri bu savaşın ardından gözünü,kollarını ve bacaklarını kaybeden bir yedek subayın ağzından Menderes'e ateş püskürdü:
    DİYET 
     

    Gözlerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey,
    iki gözünüzle bakarsınız, 
    iki kurnaz, 
       iki hayın, 
             ve zeytini yağlı iki gözünüzle 
                     bakarsınız kürsüden Meclis'e kibirli kibirli 
                              ve topraklarına çiftliklerinizin 
                                         ve çek defterinize. 
    Ellerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey, 
    iki elinizle okşarsınız, 
    iki tombul, 
       iki ak, 
            vıcık vıcık terli iki elinizle 
                okşarsınız pomadalı saçlarınızı, 
                        dövizlerinizi, 
                               ve memelerini metreslerinizin. 
    İki bacağınızın ikisi de yerinde, Adnan Bey, 
    iki bacağınız taşır geniş kalçalarınızı, 
    iki bacağınızla çıkarsınız huzuruna Eisenhower'in, 
    ve bütün kaygınız 
          iki bacağınızın arkadan birleştiği yeri 
                  halkın tekmesinden korumaktır. 
    Benim gözlerimin ikisi de yok. 
    Benim ellerimin ikisi de yok. 
    Benim bacaklarımın ikisi de yok. 
    Ben yokum. 
    Beni, Üniversiteli yedek subayı, 
                       Kore'de harcadınız, Adnan Bey. 
    Elleriniz itti beni ölüme, 
                vıcık vıcık terli, tombul elleriniz. 
    Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan 
    ve ben al kan içinde ölürken 
               çığlığımı duymamanız için 
                       kaçırdı sizi bacaklarınız arabanıza bindirip. 
    Ama ben peşinizdeyim, Adnan Bey, 
    ölüler otomobilden hızlı gider, 
    kör gözlerim, 
              kopuk ellerim, 
                         kesik bacaklarımla peşinizdeyim. 
    Diyetimi istiyorum, Adnan Bey, 
    göze göz, 
    ele el, 
    bacağa bacak, 
    diyetimi istiyorum, 
    alacağım da. 
      
    Atatürk'le hikayesi de manidardır.Gazi Paşa,Nazım'ın ne denli büyük bir şair ve dava adamı olduğunu bildiği için onu huzuruna çağırır.Şiirlerini kendinden dinlemek istemektedir.Polis nezaretiyle Nazım,atanın huzuruna çıkarılacaktır.Polisler kapıya gelir.Nazım'a:Mustafa Kemal sizinle görüşmek istiyor denir.Nazım bozulur.Kapıdan polis nezaretinde çıkarılacak olması hoşuna gitmez.Gazi Paşama söyleyin,ben Deniz Kızı Eftelya değilim yanıtını verir.Durum paşaya iletilir.Paşanın cevabı daha manidar ve onurludur.İşte aradığım sanatçı.Nazım Hikmet gerçekten söylenildiği kadar büyük şairmiş.Bir sanatçıya yakışır surette davranmış cevabını verir.

    Gazi Paşaya da şiirlerini yer vermeye unutmamıştır Nazım:

    Düşündü birdenbire kayalardaki adam
    kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri
    Kim bilir onlar ne kadar büyük
    ne kadar uzundular?
    Birçoğunun adini bilmiyordu
    yalnız, Yunan'dan önce ve Seferberlikten evvel
    geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek.

    Dağlarda tek
    tek 
    ateşler yanıyordu
    Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
    şayak kalpaklı adam
    nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
    güzel, rahat günlere inanıyordu
    ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında
    birdenbire beş adım sağında onu gördü.
    Paşalar onun arkasındaydılar.
    O, saati sordu.
    Paşalar: "Uc" dediler,
    Sarisin bir kurda benziyordu.
    Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
    Yürüdü uçurumun basına kadar,
    eğildi, durdu.
    Bıraksalar
    İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak
    ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
    Kocatepe'den Afyon ovasına atlayacaktı.

    Şairin hayatında Lenin'in yeri çok önemli ve özeldir.Bir çok şiirinde Lenin'e yer verir.Bir tanesini paylaşalım.

    Komünistler bir çift sözüm var size:/ ister devlet başında olun ister zindanda/ ister sıra neferi, ister parti katibi/ Lenin girebilmeli, her zaman, her mekanda/ işinize,evinize, bütün ömrünüze/ kendi işi, öz evi, kendi ömrüymüş gibi.

    Bursa,Çankırı,Ankara,Sinop hapishane hayatı.Rusyadaki komünizme duyduğu hayal kırıklığı,annesi Celile'yle Yahya Kemal'in büyük aşkı,Pablo Neruda ve Jean Paul Sarter gibi yazar ve şairlerle dostluğu,Piraye,Nüzhet,Münevver,Vera ve bilinmeyen aşkları,açlık grevi,dostlarından gördüğü ihanetler,açlık vs.

    Nazım'ın hayatını anlatmaya hikayeler yetmez.Bir destandır romantik komünistin hayatı.Biz sadece önemli gördüğümüz hususları dile getirmeye çalışabiliriz koca şaire yönelik.Sayfalar,kitaplar yetmez başka türlü!Dedem,yoldaşım,kardeşim,arkadaşım,yurttaşım,dava arkadaşım Nazım Hikmet 118 yaşında.Sen çok yaşadın Nazım değil,sen yaşamaya devam et Nazım.Çünkü bende,bizde hâlâ yaşamaya devam ediyorsun sen ve ölmeyeceksin.Bu dünyadan Nazım Hikmet geçti.Saygı duyun,selam edin adsız nefere:
    Hoşça kalın 
                  dostlarım benim 
                                 hoşça kalın! 
    Sizi canımda 
          canımın içinde, 
               kavgamı kafamda götürüyorum. 
    Hoşça kalın 
                  dostlarım benim 
                                 hoşça kalın... 
    Resimlerdeki kuşlar gibi 
                dizilip üstüne kumsalın, 
                             mendil sallamayın bana. 
                                                            İstemez... 
    Ben dostların gözünde kendimi 
                           boylu boyumca görüyorum...

    A  dostlar 
          a  kavga dostu 
                       iş kardeşi 
                                a  yoldaşlar  a..!!. 
    Tek hecesiz elveda..

    Geceler sürecek kapımın sürgüsünü, 
    pencerelerde yıllar örecek örgüsünü. 
    Ve ben bir kavga şarkısı gibi haykıracağım
                                         mapusane türküsünü.

    Yine görüşürüz 
               dostlarım benim 
                              yine görüşürüz... 
    Beraber güneşe güler, 
                     beraber dövüşürüz...

    A  dostlar 
           a  kavga dostu 
                        iş kardeşi 
                                  a  yoldaşlar  a..!!. 
                                           ELVEDA..!!.....















      
  • 208 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Belki de kulaklarımızla değil yüreğimizle dinlemeli, gözlerimiz yerine kalbimizle görmeliyiz. Bazı ritüeller tamamlanmazsa mükemmel konulardan bahsedilemeyeceğini düşünürüm her zaman. O yüzden konu aşksa gece tam vaktidir. Gece mahrem olanı gizlemekte yeteneklidir. Ve bu cümleler ne zaman paylaşılır bilinmez ama yazıldığı vakit tamda mahremin hakimiyetinin altındaki saatlerdir.

    En sıradanından en ilahisine...aşk vücut teriyle değil yürek teriyle anlatılır. Kelimelerse hissedileni anlatmak şöyle dursun, şiddetini azaltır. Hissettiklerimizi söylemeye çalışmakla, söylediklerimizi hissetmeye çalışmak arasında gezinir oldu bu aralar mahrem. İçi boşaltıldı sevgi sözcüklerinin. Umursamazca kirletildi dudaklarda, parmaklarda...gecenin bir yarılarında...hem de olabilecek en aşağılık zevkler uğruna. Her dönem ayaklar altına alınmıştır hisler ve illaki çıkmıştır karşılarına kıymet bilmeyenler... Şairlerin şiirleri aşkın tanımları değil, nefes almaya devam edebilmelerine olanak sağlayan teneffüslerdir. Zira yazıya, dile gelmeyen aşk cinayete teşebbüs ve bir ruhun işgalidir.

    Aşkı anlamaya çalışmak, anlatmaya çalışmak kadar çetrefillidir. Andre Maurois ise anlattığı konuda herkes gibi, anlatışıyla özeldir. Einstein “ her şey mümkün olabildiği kadar basit olmalı. Ama daha basit değil.” der. Böylesine -bir kesimce çözüldüğü, diğer muhataplar içinse bir gizem barındıran-bir konu ancak bu kadar basit anlatılabilirdi. Kurduğu cümleler özenle seçilmiş, - sanki biraz daha basitleşse sıradanlaşacak,-biraz süslense inanılırlığını kaybedecekmiş gibi.

    Konu girift olunca süslü sözleri severiz,anlamasak da hissedemesek de. Romeo’sunu arayan Juliet’ler, Juliet’ini arayan Romeolar...Birbirlerini bulanlar, bulduklarını sananlar...

    Her erkek biraz Philippe- “beğendiği bedenlere hayalindeki ruhları koyan”- dir. Her kadınsa biraz Odile, biraz Isabelle.

    Philippe henüz aşk konusunda bakir. Gördükleriyle hareket etme konusunda perdeli. Öyle ki güzellik bütün seçimlerinde en etkili...

    Odile...dışarıdan umursamaz, yaşamaya hevesli, içerideyse melankolik bir ruh hali. Hangisi gerçeği? Kararı okuyucu vermeli.

    Masalların bitmeye alışkın olduğu şekli Philippe’in gerçeğinin başlangıcı.

    “ Sonsuza kadar mutlu yaşarlar.”

    Yaşanırken böylesi hisler, yüklemler geçmiş zaman eklerini almazlardı..

    Philippe bir kadın sevmişti, gülüşünde cenneti vadeden..
    Bir kadın sevmişti, onu bütün kadınlardan vazgeçiren.
    Öyle ki kadın nefesini tutsa Philippe boğulurdu.
    Philippe baktığı her yerde onu görmezdi, Philippe onun olduğu yerden başka bir yere bakmazdı.
    Masallardan tek farkı Philippe’in sonsuzluğunun kısa oluşuydu...

    Sevenin bencilliği-paylaşımsızlığı sevdiğini hapsederken,ayarlayamadığı dozajın etkilerini görmesi an meselesidir her zaman. Görecektir de.

    Philippe öylesine tutkun ki tüm toprakları işgal edilmiş...Hükmeden, Odile.Her problemi geçiştiren, aslında kendisinin içini sıkan her derdi kahkahalarla savuşturmaya çalışan, kimseye bir şeyini belli etmek istemeyen bir kadın. Hayır, güçlü olmaktan çok uzak... öyle görünmeye yakın...

    Her ne dönem ne vakit olursa olsun, - belki taraflarının insanlar olması sebebiyle- aşk hep aynı işgal, hep aynı taaruz... Günümüzün çoğu yazarının anlatmaya çalıştığı altı-üstü, içi-dışı, sağı-solu boşaltılmış aşk kavramının çok uzağında, karakterleri sizmişsiniz - size sizi anlatıyormuş- gibi cümleler kuran, belki çoğunun tarif edemediği -hatta ve hatta belki çoğunun tanıklık etmediği- duyguları, acıları böylesine içten size hissettirebilen bir kitap...

    Gerçek hislerin, gerçek tasvirleri demek yanlış olmaz...

    Ah! Unutmadan, Isabelle’ den bahsetmedim di mi ?

    İşte o bu incelemeyi yazma zahmetine girmemin sebebi.

    O, kendisinden önce kirletilen kelimelerin abdesti...

    Keşfedilmesi gereken hatta diz kapaklarından öpülmesi gereken bir kadın...

    Tüm Isabelle’lere...


    Keyifli okumalar.
  • 56 syf.
    ·Beğendi·8/10
    İlkel devirlerde, temenni odur ki insanlar ilk sesleri Güneş'e bakarak çıkarmışlardır. Güneş var edendir, yaşamın kaynağıdır. Güneş varsa ışık vardır, yoksa karanlık. İlk saatin ortaya çıkışı da gene Güneş sayesinde olmuştur. Dünyamızda ilk kullanılan saat Güneş saatidir. Bir kazık, 90 derecelik açı ile yere dikilir ve Güneş'in hareketleri sonucu kazığın gölgesi hareket eder. Böylece gündüz vakitleri bölümlere ayrılmıştır. Ancak buradaki temel sıkıntı Güneş saati ile yalnızca gündüz vakitlerinin belirlenebilmesidir. Peki ya gece ne olacak? Güneş saati Mısırlı kuzenlerimizin icadıydı. Gece vakitleri için kullanılacak olan Su saati de gene bu kuzenlerimizin icadı olmuştur. Daha sonra Kum saati ve Ateş saati icat olmuş. En son ise mekanik saatler ortaya çıktı. 1300'lerin ortalarında ortaya çıkan bu saat türü, günü 24 saatlik dilimlere bölüyordu. Ayrıca zamanı da görsel olarak görebilmemizi sağlıyordu. Bunu başaran kişi ise Giovanni Di Dondi'dir. Sarkaç, sekteli rakkas dişlisi ve ağırlıktan güç alarak açlışan bu saatler, oldukça fazla ağırlıktan oluşuyordu. Zemberek sayesinde küçük boyutlarda olan ve taşınabilir özelliği bulunan saatler geliştirildi. Bunu başaran da Peter Heinlein'dı. Ancak zembereğin de bir kusuru vardı. Zemberek gerildikten sonra üstün performans göstermesi, bunun nihayetinde de performans düşüklüğü yaşamasıydı. Bu da gündebir saatlik aksamaya sebep oluyordu. Bu sefer de Cristiaan Huygens adında bir adam ortaya çıkarak balans yayını icat etti. Böylece zembereğin vücuda getirdiği aksama giderilmiş oldu. Bu arada tabi Dondi'nin tasarlamış olduğu sarkaç ve sekteli rakkas dişlisinden oluşan saatte, saati görmemizi sağlayan kadran yoktu. Bunu da aslında Galileo ölmeden önce tasarlamıştı ancak somut hale getirmeden ölmüştü. Bu da Cristiaan Huygens'a nasibiyet verdi. Kadranı da Huygens geliştirdi. Şimdi ben bunları neden yazdım? Zacharius Usta'yla bu adamların ne alakası var? Cevabı basit, bu kitabın yazarı Jules Verne kardeşim. Bu adamın ne özelliği var? Jules Verne, kahin olmadığı halde kehanetimsi öngürülerde bulunmuş, gezgin olmadığı halde bir maceraperest gibi hareket edebilmiş ve bir bilim adamı olmadığı halde onlar gibi düşünerek genç nesillere ve her yaştan insana bilimi sevdirebilmiştir. Bu Jules Verne'in okuduğum ilk kitabıdır. Bu talihsiz bir büyük kayıptır. Çünkü ben çocukken de çok fazla hayalperest, tarihe meraklı, bilimi büyü gibi ilgi çekici bir teknoloji olarak gören bir çocuktum. Hayalperestliğim bazen çocuk sınırlarımı aşar, aslında olmayan yalnızca kafamda kurguladığım hayali oyuncaklarla oynar olurdum. Rüyamda büyük şahsiyetleri görmeye çalışır ama tabi ki göremezdim. Bu yüzden yarım uykuya daldığım vakit sanki rüyadaymış gibi görsel hayallerimi kontrol ederek o şahsiyetlerle konuşmalar yapardım. Bir çocuğun hayal gücünün sınırları olmadığının en açık göstergelerinden biri bizzat kendimdirim. -Bu arada eğer çocuk sahibiyseniz çocuktur anlamaz diyerek olumsuz konuşmarınızı onların yanında yapmayın; kesinlikle her şeyi anlıyorlar.- Peki madem öyleydi de neden Jules Verne kitaplarıyla daha yeni tanışıyor olmam büyük bir kayıp? Çünkü inanıyorum ki zamanında tanışmış olsaydım Jules Vern'le bugün farklı bir meslek grubunda olabilirdim. İnsanlığa güvenlik hizmeti değil de bilim hizmeti verebilirdim. Ben buna oldukça fazla bir şekilde inanıyorum. Çünkü çocukların su misali, büyüdükleri ortamın şeklini aldıklarına inanıyorum. Gene yerimizde duramadan, öznel edebiyat yaptık. Dönelim kitabımıza zira çok açılmaya gerek yok, çünkü her ne kadar Karadenizli olsam da yüzme bilmiyorum. Ve geçmiş her zaman derin ve tehlikeli sulardır. Jules Verne'in Zacharius Usta'sı... Kitaba göre bizim saat ustasına gelene kadar insanlık, ilk satır başlarında ifade ettiğim gibi Eflatun'un icat ettiği bir çeşit su saatini kullanıyorlar. Mekanizmaya değil sanata önem verilmiş, zamanın ilerleyişi umursanmamış. Akşamları yat borusu çalınıyor geceleri de avaz avaz saatler bildiriliyormuş. Zacharius Usta da işte bu sarkaç, sekteli rakkas ve kadranlı saati bulan kişi olarak mizansen edilmiş. Jules Verne zekası işte. Ama Zacharius o kadar yetenekli bir saat ustası ki yaptığı saatler gerçekten de muazzam ve göz alıcı. Ancak kitabı ilgi çekici kılan unsur Zacharius'un gizemselliği. Jules Verne ne kahin ne gezgin ne de bilim adamı değil demiştik. Ama yazılarıyla verdiği mesaj tam da buydu işte. Ama ben açıkcası biraz da ezoterizm ve okült ilimler de seziyorum. Çünkü Zacharius Usta'nın ömrü çalışan saatleri kadardır. Yani saatleri durduğu vakit kalbi de duracaktır. Buna bir nevi ölümsüzlük iksiri de diyebiliriz. Ancak Jules Verne, burada ölümsüzlüğü salt bir okültik iksire değil de bilimsel bir mekanizmaya bağlamış. Açıkcası bu tarz gelişmeleri genellikle buuuuu okültik ve ezoterik yapılanmalarda görüyoruz. Ya da duyuyoruz daha doğru bir tabir olur sanırım. Çeşitli televizyon programlarına da muhteviyat olan bir konu gizemli örgütler ve ezoterizm. Acaba Jules Verne de böyle bir okültik ve ezoterik örgütün üyesi miydi? Kafadaki deli soruları bir kenara bırakıp devam edelim. Zacharius Usta'nın yaşamının yarattığı saatlerin Zacharius Usta'ya yaşam vaat ediyor olması açıkcası beni, endişe uyandırıcı bir meraka sürükledi. Çünkü bu insanlığı aşan bir yetenek. Artık ilahisel bir boyuta geçmiş oluyorsunuz. Tam da bu durum, bizim saat ustamız Zacharius'u kibre sürüklüyor. Zacharius artık kendisini Tanrı'ya eşdeğer görmeye başlıyor. İnsan, Tanrılaşıyor. Açıkcası bunun Tanrı'nın hoşuna gideceğini sanmıyorum. Zacharius'a sonsuz bir yaşam vaat eden bu insanüstü yetenek ya Tanrı tarafından Zacharius'a bir armağandı ve saat ustamız kibre kapılarak kendisini Tanrı'ya eşdeğer görmeye başladı ya da Şeytan Zacharius'u Tanrı'ya karşı kışkırttı. Zacharius Usta'nın çırağı Aubert'e söylediği şu sözler oldukca çarpıcı ve hayret uyandırıcıdır : "Hiç beni deli yerine koyduğun olmadı mı? Bazen felaketlere yol açan çılgınlıklara kapıldığımı düşünmüyor musun? Düşünüyorsun değil mi! Kızımın gözlerinde ve seninkilerde, sık sık beni suçladığınızı gördüm. Hayatta en çok sevdiğin insanların bile seni anlamaması! Ama haklı olduğumu sana bir güzel ispatlayacağım. Başını sallayıp durma, çünkü hayretler içinde kalacaksın! Beni dinleyip anlamayı becerdiğin gün varoluşun sırlarını, ruh ve bedenin esrarengiz bütünleşmesinin sırlarını keşfettiğimi göreceksin." Bu satırlar Jules Verne'in müthiş hayal gücünün ürünü müydü yoksa bilmediğimiz başka bir dünya görüşünün mü bilinmez. Ancak Jules Verne'in Tanrı'nın eseri olan insana bakarak, ondaki ruh ve beden bütünleşmesinin bir benzerini kurgulayıp Zacharius Usta ve saatlerini yarattığı muhakkak. Zacharius Usta'nın yüreği kibir ateşiyle dolup taşmış, kendisini Tanrı gibi görmeye başlamış. İslam peygamberi Hz.Muhammed'in şu yedi şeyden kaçının dediklerinden biri sihir biri de Allah'a şirk koşmaktı. Zacharius Usta, bu sınırı fazlasıyla aşmış, Tanrı'ya meydan okumuştur. Hikayenin sonuna doğru anlıyoruz ki bu bir armağan değil bir lanettir. Ve bir lanet ancak Şeytandan gelebilir. Zacharius'un saatlerinin onun kalbi olmasını sağlayan, onu kibre düşürerek cehennemin kapılarını açtıran kişi Şeytan'dır. Bunu da Zacharius Usta'nın dini vecibelerini yerine getirmediğinden ve hatta dini terk etmesinden anlıyoruz. Ayrıca kendisini ziyarete gelen şu gizemli kişinin söyledikleri de bunu ortaya koymaktadır:

    "Belzebuth'un kendisini Tanrı'yla kıyaslamaya sizin kadar hakkı yoktu!" Belzebuth, Katolik Hıristiyanlıkta, Lucifer ile birlikte cehennemi yöneten iki cehennem lordundan biridir. "Bilgi ağacının meyvelerini yemek gerekir" ve "İnsanoğlu bilimin kölesi olmalı, onun uğruna yakınlarını ve ailesini feda etmelidir" diyen Zacharius Usta'nın son nefesini verirken cehennemden gelen şu ses kibre kapılmamak gerektiğini bir kez daha biz insanlara hatırlatmaktadır "Tanrı'nın dengi olmaya kalkışan, sonsuza kadar lanetlenecektir."