• 248 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    Istanbul Kadıköy de geçen 4'lü ötekilerin hikayesi bu. Küçük kız Şehlâ Nadia (Gelinlik eldivenleri ile yasayan ve birçok kişi tarafından tecavüze ugramis), Memduh Bey (Sevdiği kadın yüzünden bunalıma giren psikolog), Matmazel (emekli bir fahişe) ve Âdem değil Adem Bey'in (Başarının doruğundan aniden düşmüş Kişisel Gelişim Yazar'ı).
         Sistem için de olanlar Sürüler, dışında olanlar ise ötekiler diye sınıflandırılmış. Kitabın ilk başlarında bunalıma giren bir bunağın hikayesi gibi geldi bana, ama aslında öyle ağırdan alarak o kadar çok mesaj veriyor ki bu kitapta....
     Adem Bey aslında çok zengin, kültürlü, saygın ve sevilen bir Kişisel Gelişim Yazar'ı olup verdiği bir Seminer de aniden seyircilerin gözü önünde bayılıp, 2 yıl ömrü kaldığını öğrenir. Yatağa bağlı iken 30 yıllık hayat arkadaşı herşeyine el koyup, terkeder. Kalan sadece her süreçte kendisine ışık ve ısı yayan kitaplarının yanında Sokakta yaşayan Ötekilerin hayatini tanıma, öğrenme fırsatı olur. Oysa en yükseklerden kendisi de birden ötekilerden olmuştur. "Sokakta yasayanlar, fahişeler, dilenciler, kağıt toplayıcıları, ayyaşlar vs işte Ötekiler...."

         Bazen güldüren yerleri olsada, aslında bozuk düzeni yani kapitalizm sistemin çarpıklığını çok güzel bir o kadar da açık ve net anlatıyor. Zincirleme giden bir düzen.... Menfaat için bir artıyı hayata geçirebilmek için,  insan hayatını etkileyen nasıl eksiler icat ediliyor. Her parafini alıp buraya taşımak isterdim ama o zaman da kitabı buraya aktarmış olurdum. Modern kölelik cağı denilen kavram, tamda bu kitapta net bir şekilde anlatılmış.

         Kadıköy de geçiyor dedim ya; Ağustos depremine de yer vermiş. Bu konu bir Istanbul Kadıköy lü olup, okurken beni çok sarstı. Aynı günleri birebir yaşattı. Allahım bir daha yasatmasın .
          
    Adem Bey için 13 rakamı çok şey ifade ediyor.....13. Yaş veya ayın 13'ü.... Her birinde ayrı bir yaşanmışlık var. Sevdiği kız Eftelya'ya açılmak için takip ederken, kıza tecavüz edilgini gördüğünde henüz 13 yaşındadır...

        Yazarımız çok farklı, güzel ve detay bilgilere değinmiş ve değinirken de çok kişileri de anmayı ihmal etmemiş. Örneğin ; Einstein, Dostevsky, Socrates, Sadettin Teksoy, Gazzali, Ibni Rüşd ve bir çok dahaları... En çok ta Nietsche anmış. Emeğine, fikrine sağlık. Yazarlığı daim, okurları bol olsun inşallah
  • 656 syf.
    İlyada Destanı, bilindiği üzere Truva(Troya) savaşını konu edinir. Sanıyorum ki bu konu üzerine ne yazılsa spoiler değeri taşımaz. Eğer Truva Savaşı ile ilgili hiçbir şey bilmiyorsanız bu uzun inceleme yazısını da okumayabilirsiniz. Lakin başlarda, ki uzun bir kısım bu kitapta yer alan olayları değil öncesinden bilgiler yer alacaktır. Çünkü Homeros'un İlyada Destanı, Troya Savaşının sadece son 51 gününü anlatır. Savaşın nedenini ve öncesinin barındırdığı hikayeleri değil. Bu nedenle kitabı bir mitoloji sözlüğü veya google amca eşliğinde okumak daha sağlıklı olacaktır diye düşünüyorum. O zaman başlayalım.


    Zeus'un kardeşi ve ilk eşi tanriça Hera'nin yetiştirdiği, deniz kızlarının en güzeli Thetis'ten Poseidon ile Zeus zamanında etkilenmisler ve evlenmek de istemişler lakin ondan olacak çocuğun babasından daha güçlü veya babasının yerine geçeceği yönündeki rivayet nedeniyle bu isteklerinden vazgecmisler. Bununla birlikte Zeus, işini bir nevi garantiye almak için Thetis'i bir ölümlüyle evlendirmek istemiş. Thetis'in gönlü olmasa da, yarışmalar düzenlenmiş ve bunların sonucunda Peleus, Thetis ile evlenme hakkı kazanmış.

    Peleus ile Thetis'in düğünü Olimpos'ta, Tanrılar arasında olmuş ve buraya nolur nolmaz denilerek kavga(nifak) tanricasi Eris davet edilmemiş. Bundan bir şekilde haberdar olan Eris, intikam almak için üzerinde "en güzeline" yazan altın elmayı (ki bu elmayı da bir yerden, bahçeden alıp getiriyor, o da başka bir hikaye) düğünün ortasına bırakmış.

    "En güzeline" yazan bu elmaya en güzel tanrıçalar; Athena, Hera ve Afrodite talip olmuş yani bu elmanın kendisine verilmesini arzu etmişler. Adaletin de tanrısı olan Zeus bile bu seçimden çekinmiş ve bu topun altına girmemiş. Oğlu Hermes'ten bu elmayı, İda dağında çobanlik yapan Aleksandros'a yani Paris'e götürmesini ve seçimi onun yapacağını söylemiş.

    Paris, çobanlik yaparken karşısında tanrı ve tanrıçalari bulmuş. İlk şokun etkisinden sonra zor bir tercih karşısında kaldığını anlamış. Paris'e Hera, Asya Krallığini, Athena sonsuz akıl ve başarıyı, Afrodit ise dünyanın en güzel kızını vaat etmişler. Paris de elmayı Afrodite'i layık görmüş. Bundan sonra Afrodite'le birlikte önce Troya'ya gelmiş. Burada Paris, bir çobanın oğlu değil Troya'nin kralı Primaros'un oğlu prens Paris olduğunu öğrenmiş. Hatta bunu öğrenmeden önce kardeşleriyle dövüşürken onların elinden kendisini, kız kardeşi Kassandra lanetlenmek uğruna kazandığı bilicilik yeteneğiyle tanır ve onu kurtarıp babasına götürür. Bu esnada Kassandra demişken; o, bilicilik yeteneğini bilgelik, akıl, sanat işlerinde ehil tanrı Apollon'dan onla evlenme vaadiyle almış lakin vaadini yerine getirmeyince Apollon tarafından, bilicilik yeteneğinin yanısıra kendisine ceza(lanet) olarak kimseyi bildiği şeylere ikna edememe özelliği verilmiş. Bundan dolayı Kassandra, en baştan Troya'nin başına ne geleceğini bilse de kimseyi ikna edememis ve her şeyi bilmesine karşılık eli kolu bağlı şehrin acı akıbetini görmek zorunda kalmıştır.

    Paris demişken; Paris'e hamileyken annesi, Troya'nin cayır cayır yandığı bir kabus görmüş ve bunu kocası kral Primaos'a söylemiş. Sonra da ikisi kahinlerin tavsiyesine uyup, Paris'ten kurtulmak istemişler. Bunun için onu birine vermişler lakin verdikleri kişi merhamete gelip onu öldürmeyip bir yere bırakmış. Bıraktığı yerden bir çoban onu alıp oğlu gibi büyütmüş. Yani meşhur hikaye yaşanır.

    Paris uzun yıllar sonra dönmüş olduğu şehri Troya'da mutlu günler geçirse de aklı fikri Afrodite'in vaat ettiği dünyanın en güzel kadınını bulmadaymış. Bunun için yolu Yunanistan'a düşmüş. Burada büyük kral Agamemnon'un kardeşi Melenaos'un sarayına konuk olmuş. Melenaos oldukça güzel bir misafirperverlikle onları ağirlarken önemli birinin cenazesine katilmak üzere saraydan ayrılmak zorunda kalmış. Bu sırada da Paris, Melenaos'un güzeller güzeli eşi Helene'i alıp kaçırmış. Helene zorluk çıkarmamis ve bu durum da birçok rivayete neden olmuş. Ama Paris'in bu işte başarılı olmasında Afrodite'in etkili olduğu mutlaktir.

    Helene demişken; Helene, küçük yaştan beri güzelliği ile dikkat çeken bir kızmış. Hatta bu yüzden çocukken kaçırılmis. Ardından da kardeşleri onu kurtarmış. Ancak babası başının bu yüzden derde gireceğini düşündüğünden Helene'i bir an önce evlendirmek istemiş. Bunun için çokça talip gelmiş. Bunlar arasında zekası ve sıkışılan konularda bulduğu çözümlerle ünlü Odyyseus da varmış ve o, talip sayısının fazla olmasından dolayı bu işten vazgeçmiş. Babaya bir teklifte bulunmuş; Helene'in yegeniyle evlenmesi karşılığında Helene'in talipleri arasından müstakbel kocasını kendisinin seçmesi one sürmüş. Bu kabul edilmiş ve Helene, Melenaos'u kocası olarak seçmiş. Seçimden önce talipler kendi aralarında, Helene'in seçimine uyacaklarini ve buna ek olarak ileride Helene'in veya müstakbel çiftin başına bir iş geldiği takdirde herkesin buna tepki vermek üzere birlesecegi konusunda görüş birliğine varmislar (Tabi, bu karar da Odysseus'un planinin bir parcasi, yani onun basinin altindan cikiyor) Nitekim Helene Paris tarafından kaçırılinca, Melenaos Yunan beylerini bu nedenle yardıma çağırmış. Bu arada sefere başka nedenden katılan tek isim İlyada Destani'nin kahramanı olacak Akhileus'tur.

    Thetis, istemeyerek Peleus'la evlenmiş demiştik. Thetis bu evlilikten olan çocuklarının ölümsüz olmasını istemiş lakin hiçbiri ölümsüz olmamış. Bunun için kendisi de uğraş vermiş; çocukları bir rivayete göre suya sokmuş(akla vaftiz töreni gelir) bir rivayete göre ise ateşe... Lakin bu uğraşları yüzünden tüm çocuklari ölmüş, son çocuğu Akhileus da olecekken Peleus onu Thetis'in elinden kurtarmış ancak bu seferki girişim işe yaramaktaymis ancak işlem yarıda kalır. Bu sebepten ötürü Akhileus topuklari dışında ölümsüz olmuş ve bu yüzden Paris tarafından ancak topuğundan vurularak öldürülebilmistir. Ateşli rivayette topuğundaki kemik bir hayvanın kemigiyle değiştirilmiş, bu nedenle çok hızlı hareket eden biri olmuş Akhileus bu arada. Thetis lanet edip terk etmiş kocasını ve denizlere dönmüş ama bir gözü ve kalbi, aklı hep Akhileus'ta olmaya, onu korumaya devam etmiş.

    Bunlarla birlikte Akhileus'la ilgili iki önemli nokta daha vardır. Akhalara(Yunanlar, Agamemnon ve muritleri) rivayet edildiği üzere seferin başarılı olabilmesi için Akhilleus'un sefere kesinlikle katılmasi gerekiyor. Diğer noktada ise Thetis, hayatta kalan son çocuğunun ölmesini istemez. Yani çocuğunun üzerine titreyen anne faktörü vardır. Thetis bunla birlikte, zamanında Zeus'u, kardeşlerinin (Poseidon..) tuzağından kurtarmıştir ve bu nedenden ötürü Zeus tarafından çok seviliyor. Bundan dolayı, kaderinde bu seferde öleceği yazılı olan Thetis'in oğlu Akhileus'a kendi kaderini kendisinin belirleme şansı verilir. Ya bu sefere katılıp ölecek, karşılığında ün sahibi olup adı sonsuza kadar yaşayacaktir ya da sefere katılmayıp güzel bir kadınla evlenip uzun(ölümsüz?), mutlu ama sıradan bir hayatı olacaktır. Akhileus ilkini seçer.


    Başta da belirttigim üzere İlyada da bu öncül hikayeler sonucunda meydana gelen ve on yıl süren savaşın son 51 gününün anlatıldığı destandir. Destan, Troya dışında bir yere yapılan (belli ki) bir yağma hareketinin sonucunda elde edilmiş olan ganimetlerin paylaşımındaki bir tartışma sonucunda (Agamemnon, Akhilleus'un ganimeti bir kadına el koyar) Akhileus'un, artık savasmayacağını deklare etmesi ile başlayıp; Akhileus'un, dostu Partoklos'un Hektor tarafından öldürülmesi üzerine sinirlenip savaşa dönüp Hektor'u öldürmesi ve Hektor'un cenaze töreniyle noktalanir. Dolayısıyla savaşın başlangıcı ve sonu(meşhur at ile şehre girilip tüm Troyalilarin öldürülmesi -biri hariç-, ve şehrin kaybı) geçmez. Şimdi, destanla ilgili dikkatimi çeken belli başlı faktörlere geçeyim.

    Destana, bence hakim olan ana faktör "kader" kavramidir. Öyle ki savaşın başlamasından hatta daha öncesinden itibaren birçok şeyin nasıl noktalanacagi bellidir lakin buna rağmen mücadele edilmeye devam edilir. Hatta bu kadere tanrılar ve onların başı Zeus bile boyun eğiyor gibidir. Tabi bu nokta tartışmaya açıktır. Çünkü; sanki Zeus, her şeyi baştan planlayip hem diğer tanrı ve tanrıçalar ile hem de Akhalar ve Troyalilarla oyun oynuyor gibidir. Bunda etkili olan ana neden belki de Thetis'in topugu hariç ölümsüz olan oğlu Akhileus'un, kendisine(iktidarına) bir tehdit olabilecegi korkusu ve bundan dolayı onun yok edilmesi düşüncesidir. Bu kadar senaryoya ne gerek var, Zeus bir şimşek yollayip halleder diyebiliriz ama Thetis'e olan sevgi ve vefa duygusu söz konusudur.

    Bir diğer faktör; Akhileus'un yaptığı tercihtir. İnsan hep hayatının bir anlam ifade etmesini hatta her şeyin odak noktasını teşkil eden bir anlam ifade etmesini arzular. Anlamsiz; hiçten gelip hiçe giden bir hiç olma fikri ona dayanılmaz gelir. Sanat, savaş, çocuk yapmak ve daha birçok şey de aslında insanın bu yönde attığı birer adım olarak yorumlanabilir. Akhileus aslında tüm insanlık adına bir tercih yapar ve o tercih yaparken biz, okurlar da onunla birlikte "Ben hangi yolu secerdim veya secerim?" sorusunu aklımızdan geçiriyor, hangi yolu aklımızda tercih ettiysek de Akhileus'un da o yolu tercih etmiş olmasını arzu ediyoruz. Peki siz, Akhileus'un yerinde olsanız hangi yolu seçerdiniz: Uzun, mutlu ama sıradan bir yaşam mı yoksa kısa veya öleceğinizi bilerek ün sahibi olup adınızın sonsuza kadar yaşayacağı bir yaşam mi?

    Akhileus ile devam edelim; birazdan belki çok zorlama bir yorum olarak göreceğiniz bir noktayı ele alalım. Akhalar, Troyalilar karşısında üst üste mağlup olup çok zorda kalınca, Agamemnon, Akhileus'a birçok hediyeler göndererek onun tekrar savaşa katılmasını sağlamaya çalışsa da Akhileus çok cazip hediye ve teklifleri elinin tersiyle geri çevirir. Bu esnada Akhileus'un sarfettigi sözlerde, insanın her çağda dillendirdigi ve çektiği bir acıyı ve sorunu ele alır. Bu sözlerde, emeğinin karşılığını alamayan, aksine emeğinin karşılığı ve fazlası ondan kral veya muktedirler tarafından alınan/çalınan insanın(emekcinin) öfkesi ve acısı vardır.Aynı sözlerde Akhileus, bu savaşın nedenini de sorgular ve kendisinin Troyalilar ile hiçbir derdi olmadığını ifade eder ve benim veya bir başkasının da eşleri; kralın eşi kadar önemli değil mi diye sorar. (Agamemnon- Akhileus = Kral, muktedir- halk, insan veya emekçi mücadelesi)

    Yine Akhileus üzerinden varilabilecek diğer nokta dostluktur. Tüm koca Yunanistanin (akhalar) toplanıp geldiği seferde, Kralların kralı Agamemnon'a karşı gelip savaşmayan Akhileus'u savaşa tekrar katılmaya ancak dostu Partoklos'un kaybı ikna ediyor. Kral veya muktedir için değil, dostum için savasirim diyor bir nevi Akhileus. Tabi, bu noktada ikircikli bir olay var; Akhileus ün ve adının sonsuza kadar anılmasi için katılmıştı savaşa ama bir yandan da ancak dostu için tekrar başlıyor savaşa. Genel olarak bakıldığında da zaten Akhileus'un iyi-kötü unsurları birlite en çok barındıran karakter olduğunu görüyoruz.

    Destanda görülen diğer faktör; işgal- vatan savunması konusudur. Her ne kadar görünürdeki nedenden dolayi Akhalar haklı gibi görünse de hem konuyla ilgili yapılan yorumlarda hem de aklımizin bizi götürdüğü noktada böylesine koca bir savaşın ardında güç mücadelesi (Akdenize, boğaza hakim olma vs) olduğudur. Haliyle de işgale gelen kuvvetlerle vatanıni savunan kuvvetler karşı karsiyadir. Bunla birlikte Azra Erhat, kitabın giriş kısmında belirttiği düşüncelerinde, Homeros'un kaleminin Akhileus'tan yana ama gönlünün Hektor'dan yana olduğunu ifade eder. Nitekim bana destanda Hektor'un adının Akhileus'tan daha çok geçti gibi geldi. Salt adının geçmesi mevzusu da değil; genel olarak Hektor yurdunu savunan kişi konumundadir. Her ne kadar birkaç yerde savaşı sanki Hektor istiyor gibi gosterilse de bunun nedeni başkadır. Zira şu da önemlidir; destan, vatanıni savunan şanlı komutan Hektor'un cenaze merasimiyle, ona akitilan gözyaslari ve ona edilen ağitlar ile noktalaniyor.

    "Bunun nedeni başka" dediğim nokta da şudur; destanda hangi taraf veya hangi komutan kibre düşse, başarılarda ana pay sahibinin Tanrılar olduğunu unutsa hemen savaşta geri plana düşüyor olmasıdır. Hakimiyet Zeus'undur ve yeryüzünde hakimiyet değnegini de ancak Zeus verir. Bu degnegin sahibi hükümdar ve onların komutanları da hem Tanrılari hem de karar alırken başkalarının fikirlerini yoksayip salt kendi kafalarının dikine giderlerse hemen akıllarınin başına geleceği kötü olaylar olmaktadır ve ısrarla başkasından fikir almanın, danışarak karara varmanin, mantıklı fikre uymanin yani ehliyetin önemi vurgulanıyor.

    Son faktör ise Batı- Doğu mücadelesi denilebilir. En azından birçok insan, bunu bu şekilde yorumlamis ve destanin insanların yaklasimlariyla bu noktaya getirildigini ve Batılı, Doğulu kimliklerin, sınırlarının alt zeminini oluşturduğunu ifade etmişlerdir. Bana da destani okurken böyle geldi. Tabi bunda salt destandan yaptığım çıkarımlar etkili olmamıştır.

    Bu şekilde ifade edilen noktaların dışavurumu olan olaylara sadece bir örnek olarak Çanakkale Savaşinda, İtilaf Devletlerinin en büyük savaş gemisinin adının Agamemnon olması verilebilir. Bu gemi vurularak batirilmistir. Hatta (ne kadar doğru bilmiyorum) M. Kemal Paşa'nın "Hektor'un intikamını aldık," dediği iddia edilir. Aynı şekilde Fatih'in de bunu dediği rivayet edilir. Bunlara ek olarak Troya'da herkes katledildi, bir kişi hariç demiştim, o kişi de daha sonra Roma'ya geçip orda "Roma şehrine temel olacak yeni bir yurt kurduğu" rivayet ediliyor. Bunun nedeni gerek Roma İmparatorluğu'nun gerekse ondan sonrakilerin kendilerine tarih ve meşruiyet arayışı olduğu belirtilir. Keza benzer şekilde Fatih de İstanbul'u aldıktan sonra kendisini Roma'nin varisi olarak görüp Kayzeri Rum unvanıni alır. Bir yerde Julius Sezar'in, Julius adını kullanmasının nedeninin de bu adın Troya'nin bir başka adıyla ilgili olduğu ve haliyle Sezar'in kendisini Troya'dan göstermek; haliyle meşruiyet bağlantısı kurmaya çalıştığı belirtilmisti.

    Tabi, bu ve benzeri iddiaların, konuların ve rivayetlerin gerçek olup olmadığı ya da ne kadar doğru olduğu ikincil onemdedir. Çünkü onemli olan nokta insanlarin bu ve benzeri hikayelere yukledikleri manalardir. Bunla beraber her imparatorluk(krallik vs) her saltanat ailesi veya her ulus kendisine bir tarih, hatta daha dogru ifadeyle şanlı bir tarih, bir 'kök' bulmak veya oluşturmak ister. Keza aynı şekilde bir ideoloji veya meşruiyet de... Troya(Ilyon) Savaşı da zengin içeriği ve en eski bu tarz metinler olması gibi etkenler nedeniyle hukumdarlarin, ailelerin, ulusların beslendiği ve kendilerine rol biçmeye veya pay almaya çalıştıkları önemli bir olay olmuş ve olmaya devam etmektedir.


    Akhalar ile Troyalilar mücadelesi

    Grek(Yunan) orduları, halkları ile Anadolu orduları, halkları mücadelesi

    Batı ile Doğu mücadelesi

    ...

    GS ile FB mücadelesi =))

    ...


    İyi okumalar
  • 352 syf.
    ·8 günde·9/10
    Ece Temelkuran , Venezuela izlenimlerini kitaplastirdigi Biz Burada Devrim yapıyoruz sinyorita kitabından sonra, bu kez Türk-ermeni ilişkilerini konu edinen Ağrı'nın Derinliği kitabında sözkonusu ilişkilere farklı bir boyuttan bakıyor. Diğer kitap gibi bu kitap da sarsıcı gerçekleri okurla başarıyla bulusturmus.

    Türk ve Ermeni kimlikleri. Aynı coğrafyada yüzyıllar boyunca birarada yaşayan iki kimlik. Birarada huzur içinde yaşadılar mı bilmiyoruz, içlerindeki gerçek duygular nelerdi bilmiyoruz, Ermeniler imp. içinde güçsüz oldukları için mi hiç ses çıkarmadı, çıkaramadı bilmiyoruz,ama bildiğimiz bir şey var ki, imparatorluğun zayıfladığı yıllarda bu beraberliği bozmak isteyen birileri vardi. Ve gizli gizli değil, açık açık bu yarayı kasimakta tereddüt etmediler.

    Galiba beraberligin bozulmasının top noktası 1914 1. Dünya savaşı. Savaşla birlikte ilişkiler gerilmeye başladı. Bu gerilim özellikle İngilizlerin, Ruslarin ve Fransızların işine geldi. Çünkü onlara Anadolu'da bir devlet kurmanın sözünü vermişlerdi. Bu süreç ilk planda Türk köylerinin yagmalanmasi, Türklerin katledilmesi ve cephe gerisinden Türk ordusuna zarar verme suretiyle başladı. Sonraki süreç Osmanlı hükümeti ittihad Terakki'nin almış olduğu tehcir kararı. Haliyle Ermeni çetelerinin yapmış olduğu kiyimlar, bu hamleyi yapmak zorunda bıraktı hükümete. İşte ilişkilerin yay gibi gerilmesine neden olan hamle de bu oldu. O günden bu güne ili halk arasındaki ilişkiler bir türlü normalleşmedi.

    Ağrının Derinliği , bu ilişkilerin Ermeni halkı tarafından nasıl göründüğünü anlamak için Ermenistan, Fransa, ABD'de bulunan sıradan vatandaş, diaspora ve buradan göçmüş ailelerin çocukları ile birebir görüşerek izlenimlerini kitaplaştırmis. Yüz yıl önce tehcir kanunu ile Anadolu'dan göçmek zorunda kalan Osmanlı vatandaşı Ermenilerin yakınları, bugün Türkiye ile ilgili neler düşünüyorlar, talepleri neler, gibi sorulara yanıt aramış.

    Aslında Ermeni halkının düşünceleri tek bir konuda birlesmiyor. İçlerinde şahin kanadı sayılabilecek, ki bunlar diasporası temsil ediyor, çok sert görüşlere sahip olanları da var, daha ılıman kesim de mevcut. Konuya ser bakanlar 1915 yılında yapılanın bir "soykırım" olduğunu, toprak ve para tazminatı verilmesine kadar işi götürüyorlar. Ilıman kesim ise "soykırım" konusunda yine hassas, fakat öncelik olarak kabul edilip özür dilenmesinin bile yeterli olacağını söylüyorlar. Fakat birçoğu korkunç Türk kalıbını kurmakta zorlanıyorlar.

    İki taraf arasında çok zalimce hesaplasmalar olduğunu biliyoruz. Yakın zamandaki asala terörüne, 6-7 Eylül olayları ile cevap verilmiş adeta. Ancak maalesef hiçbir şey tek taraflı değil. Aklı selim Ermeniler bunun farkında. Kendi yaptıkları kiyimlari, felaketleri kabul edebilen bir kesim de yok değil.

    Buraya kadar olan kesim çoğunlukla Fransa ve ABD'de yaşayan Ermenilerin görüşleri.
    Ermenistan özelinde durum daha farklı. Açıkçası bu sorun onların ilk gundemleri değil. Halk çok yoksul ve uğraştıkları ana gündem hayatta kalabilmek.

    Bir parantez de Ararat için açmak lazım. Nerede yaşarsa yaşasın hemen tüm Ermeniler Ararat konusunda çok hassaslar. Adeta simgeleri. Ağrı dağının onlar için büyük bir manevi değeri var. Resimleri,ofislerini,evlerini süslüyor. En çok hasret duyduklari somut nesne diyebilirim.

    Kitabın özel bir paragrafı da Hrant Dink için ayrılmış. Barışsever, Türk Ermeni ilişkilerini yukarı taşımak için müthiş çaba gösteren bir aydın olan Dink, maalesef asik olduğu bu topraklarda öldürüldü. Ondan hafızalarda geriye kalan delik ayakkabıli fotoğrafi oldu. Onun nasıl bir kişi olduğu,neler üzerinde kafa yordugu birçokları tarafından ölümünden sonra anlaşıldı. Eşinin deyimiyle öbür barış güverciniydi , yasatmadilar.
  • 584 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Merhabalar gobeller !! Nassınız? İyisiyiiz işşşallah !! Aman iyi olasınız .. Yarın ülkemizdeki bir kısım çok akıllı zümre tarafından inatla noel zannedilen yılbaşını kutlayıp yoldan çıkacağımız , efenime söyleyim ar , haya ve doğru yol denilen düzlemden sapacağımız için incelemeyi bugünden yazayım dedim .. Noel 'i de göççüh yazayım ki kapı dururken bacadan giren aksakallı zatın da kemikleri sızım sızım sızlasın! Yarın ÇILDIR ÇILDIR ORTAMLAR.. Neme lazım sonra ne olacağı belli olmaz öyle değil mi ?! Görüyorsunuz herşeyler sizin için !! Tuco daha ne yapsın ?!?!

    Şimdi efenim .. Kendim kitabı açıp bakmazdan evvel de medyada dönen "Bir Karacahil : Soner Yalçın - VURUN VURUN ÖLMEDİ" adlı linç kampanyasını az buz takip ettim .. Aynı muhabbet , aynı linç kampanyası bundan evvelki kitabı olan Saklı Seçilmişler döneminde de vuku bulmuştu .. Kendim gaz sektöründe çalıştığım için de biliyorum az buz gıda sektörünü ..Bu denli etkilememişti beni söylenenler o yüzden.. Aldım okudum ve cidden hak verdim kendisine kısmen .. Medyada olsun , sosyal medyada olsun , tv sektöründe olsun Kara Kutu için söylenenler öyle bir duruma geldi ki okusam mı okumasam mı diye kararsız kaldım .. Neyse Amazondan verdim siparişi .. %50 indirimle cukkaladım .. Kısa zamanda da okuyup bitirdim .. Kitapta eleştirilecek çok konu var .. En baştan anlaşalım .. Ben olayın tıbbi boyutuyla falan ilgilenecek değilim .. Alanım değil .. Hiçbir bilgim yok bu konuda ..Tıbba dair anca biyoloji dersinde gördüğüm bir takım deyimler ve kelimeler kalmış aklımda .. Alyuvarlarla akyuvarları ,kitabı okuyacak olan dohtur emmiler ve bacılar çarpıştırsınlar .. Tıp litaratürü ile alakalı hiçbir şey okumayacaksınız şu incelemede .. O yüzden gelip bana yok hücre duvarı dibinde kına gecesi yapmaya yeltenen bilmem ne virüsü mü olur ? Aman da kalın bağırsakta yapılan incelemelere göre felanca doktor şu şu ilacı alırsak işsizlik bitecekmiş kıvamında yorumlar yapmış..Ya buna ne diyeceksin?!? Yok efendim alyuvarın teki dişi bir akyuvara abayı yakmış da Parasetamol ekmeğe kan doğramış kıvamında itirazlarla gelmeyin .. Bu arada kitapta işsizliğe son verecek bir yatıştırıcı ya da anti-depresanın muhabbeti hakkaten geçiyor .. Resmen KANIM DONDU !! İŞSİZLİĞİ YEDİRMEYİZ ULAN !! Kapitalizm bizim cenaha dahi el uzatmaya yeltenmiş ?!?! Yok artık deme , okuyunca göreceksin .. İnanılır gibi değil ama CİDDİYİM !!! =))

    Nerden başlayalım .. En güzeli bu aşı ve antibiotik karşıtlığı iddaalarından başlamak sanırsam .. Bakın çok AÇIK ve NET altını çizerek ifade etmek istiyorum ki bu kitap içerisinde ne aşı karşıtlığı , ne modern tıp karşıtlığı , ne de antibiotik karşıtlığı var .. Adam zaten kitabı bitirirken , sonlara doğru KABAK gibi yazmış bunu .. Bu kitap aşı karşıtlığı, modern tıp karşıtlığı için yazılmadı diye ...Daha pek çok şeyi yazmış alt alta .. İnceleme uzamasın diye buraya aktarmayacağım .. İsteyen olursa fotoğraflayıp atarım .. Bunu iddaa edecek olan varsa da alnını karışlarım .. Kitapta bahse konu olaylar çok daha değişik ve KİRLİ mevzular .. Tartışılması gerekenlerden.. Şimdi size iki soru soracağım .. Bu iki sorunun nesnesi de , aynı ideolojinin kulvarında koşan farklı öznelerin elinde .. Tıbbı ve tıp sektörünü düşündüğümüzde, sağlık sektörü kimlerin elinde ? Misal Dünya Sağlık Örgütü ! Kime çalışır bunlar ? Kim finanse ediyor bunların eylemlerini ? Kime bağlılar ? Misal bu tıbbi tetkikler için kullanılan araçlar .. Bu röntgen , tomografi cihazları .. O MR cihazları ? Kim üretiyor ? Alımı satımı kimin elinde ? Kim hakim o piyasaya ? Bir kulvarda Rockefeller , diğerinde Bill Gates.. Oynanan futbol .. Kalede de bunlar var, hücumda da .. Bill Gates hem tıbbi tetkik cihazları hem de aşı işinde top koşturuyor .. Rockefeller 'ı defalarca yazdım .. O da aşı işi ile yakından alakalı .. Dünya Sağlık Örgütünü fonlayan yegane adam .. Ve yeryüzünde HİÇBİR güç, içinde Rockefeller 'ın adının geçtiği bir işi bana tamamen doğrudur diye kabul ettiremez .. Şu dahi sorgulamak için yeterlidir benim nazarımda ..Bakın şimdi şuraya kitaptan bir alıntı bırakıyorum ..

    "Sağlık hizmetleri , piyasaya bırakılamayacak denli kritik önemdedir."

    Kim demiş bu lafı ? Bugün cebimizden algıyla ,vergiyle , manipülasyonla paramızı , emeğimizi hortumlayan kapitalist sistemin EN BÜYÜK SAVUNUCUSU Adam Smith emmimiz !! Orda geçen piyasa lafının ve o piyasada kokoreç tezgahındaymışçasına kıyılıp ekmek arasına süpürülenlerin , GÜNÜMÜZDE bizler olduğunu açıklamama gerek var mı ? Serbest piyasa ekonomisi diye diye , kanımızı şırıngayla en abes yerlerimizden GUP GUP "DEYEREKTEN" nasıl çektiklerini açıklamama gerek var mı ? 80 lerde ve hatta daha öncesinde buna karşı çıkanlara , " sen servet düşmanısın" diyip GOMONİS damgası vurduklarını izah etmeme gerek var mı ? 90 lara gelindiğinde , turgut özal emmimizin KIF KIF GÜLÜP göbeğini kaşıya kaşıya Sağlık ve Sosyal Yardımlaşma Bakanlığının ne hikmetse "SOSYAL YARDIMLAŞMA" kısmını kapattığını sizlere hatırlatmama gerek var mı ?!?! Evet!! Şimdiki "sosyal yardım vermeksizin" devam eden Sağlık Bakanlığımızın tam adı bu idi bir zamanlar!! Bilir misiniz bilmem ? Tevellütten kurtaranlar hatırlar .. Ben hatırlıyorum misal .. Kendi milli aşımızı ürettiğimiz günleri hatırlayanınız var mı misal ? Muhetemeldir ki yok !! Bakın aşı karşıtıymış Soner Yalçın ... Aynı Soner Yalçın'dan devam ediyorum .. Bakın ne diyor ..

    80 lerde aşı pazarında dönen para 1 MİLYAR DOLAR ..
    2000 lerde 6 MİLYAR DOLAR ...
    2015 'te 33 MİLYAR DOLAR ..
    2024 'te 45, YAZIYLA -K I R K B E Ş - MİLYAR DOLAR OLMASI BEKLENİYOR !!!!

    Hayırdır bilader ?!?! Postapokaliptik bir dünyada mıyız ? Ne oluyor yauw ?!?!? Nedir yani ? Zombi virüsü mü peydah oldu ? İnsanlık kırılıp geçiyor mu salgın hastalıklardan ?!?! 80 ler ila 2000 lerin son çeyreğindeki nüfus artışına bakıyorum .. Bu o da değil !! Bambaşka bir durum bu!!! KİME YAPIYORSUNUZ BU KADAR AŞIYI SAYGIDEĞER CANİKOLAR ?!?!? Bakın biz bunu daha evel de yaşadık .. Dünyalar gozeli , Anadolu'nun gözbebeği , annesinin bir tanesi , Paris'i kıskandıran güzel Yozgatımızda kuş gribine , yok efendim domuz virüsüne yakalanan 3 kişi saptandı ! VER POMPANIN UCUNU MEDYANIN ELİNE !! POMPALA KORKUYU HALKA !! ÇEK BABA ORDAN BİZE BİLMEM NE AŞISINDAN 200 "K" LIK BİR SİPARİŞ .. Fillerle dolu bir bahçeye farenin teki girmiş misali .. Bakın ben önlem alınmasın demiyorum .. Pek tabii önlem alınsın .. Ama yukarda ismini saydığım bu isimlerin elindeki sektör at koştursun diye neden insanımız KEVGİRE döndürülüyor onu soruyorum diyor SONER YALÇIN .. Sadece bu değil .. Pek çok konuyu yatırmış masaya .. Şehir hastanelerinin mantığı nedir misal ? Evet bakınca gurur duyuyoruz .. Geçen gittim Ankaradakine .. Birleşmiş Rezidanslar Birliği kıvamında yapılar .. Ucu bucağı yok!! İşletmeyi sormuş Soner Yalçın .. Hastaneler tükkan , hastalar müşteri yapılıyor .. Sağlıkta parası olan zurnayı çalayor diyor .. Tüm bu sektördeki geçerli akçe ilaçlar.. Kim veriyor buna yetkiyi ?Kim veriyor buna patenti? Amerikadan FDA kurulu ! NEYE GÖRE VERİYOR ? KİM VERİYOR O İLAÇLARIN OLURUNU ? PİYASAYA GİRİŞİNE KİM ONAY VERİYOR TAKIR TAKIR YAZMIŞ ADAM ! SADECE O DA DEĞİL !! O sektörde jenerik ilaçlarda dönen kayıkçı kavgalarını , yapılan çevrilen dolapları , o dolaplar sonunda İMAMIN KAYIĞINA BİNENLERİ , o kayığa binenlerin yakınlarının açtığı tazminat davalarına müteakip küresel ilaç sektöründeki dev firmaların ödemek zorunda kaldığı tazminatları .. Hepsini yazmış .. Şu modern tıbba götünü dönüyor diye eleştiren kesimden , şu yazdıklarıma dair TEK SATIR OKUMADIM ELEŞTİRİ DİYE!! VARSA YAZDIM BEN DİYEN.. BUYUR GEL MIRNIK !!! Anti depresanları yazmış adam .. Geçen arkadaşın hiperaktif çocuğunun ilaçları için şehir hastanesine gittiğimizde ,8 yaşındaki çocuğa yatıştırıcı yazıldığını gördüm .. Antidepresan mıdır bilemicem .. Ama ben şu yaşımda böyle bir olayı ilk kez gördüm .. Bir de demişler ki .. Efenim şunu bir içirin ... Eeee? Geçmezse geri gelin bakalım .. Yauw kardeşim !! İltihap mı kurutuyorsun , irin - cerehat mı akıtıyorsun yaradan ? Bu nasıl bir mantık ?!?! GRİP Mİ ULAN BU ?!?!? Anlamanın imkanı yok !! Bunların hepsini yazmış .. Medya eli ile antidepresan kullanımına özendirme durumlarını falan .. Hepsinin eleştirisi var bu kitapta .. Bu arada zaman içerisinde antidepresan kullanan onlarca arkadaşım oldu çevremde .. Bir tanesi dahi mutlu son yazısını göğüsleyemedi .. Belki tesadüftür ..

    Hafta içinde bir arkadaş meclisine gittim .. Sordular ne okuyorsun diye .. Dedim Kara Kutu .. Mırın kırın ettiler .. Yaa işte o da bu komplo teorilerine fazla daldı da falanda fistan da... İşin içine Rockefeller ya da Rothschild'lerin ismi girince nedense herşey bir anda KOMPLO TEORİSİNE dönüyor !! Norveç'ten gelen ve aynı tayfanın hem üretimini , hem de satışında reklamını finanse ettiği bilmem ne marka çiğnenebilir balık yağı tabletlerinin reklamında oynayan güzel Mankenimiz ," BEN BİR ANNEYİM .. TABİİ Kİ ARAŞTIRIYORUM .. GÖNÜL RAHATLIĞIYLA ÇOCUKLARINIZA VERİN " dediğinde bu milletin GIKI ÇIKMIYOR !! Soner Yalçın , "Hep tartışalım. Tek doğru yok" dediğinde kıyametler KOPUYEAAAH !! AŞI DA AŞI !! AŞI AŞAĞI , AŞI YUKARI !! Öyle yaaa !! Reklamda oynayan sarı gacımız İsviçreli bilimadamlarıyla turneye çıktı gavur ellere , geçti mikroskobun başına , defetti tüm mikropları da TÜRKÜ OLDU DEDİKLERİ BİZİM DİLLERE !!
    Her 10 anneden 9 'u da onun gibi memnunumuş!!!
    Bak sen baaaaak !?!?
    Ne ara geldi bu hap Türkiye' ye ? 1 sene oldu mu ?
    Yooo !!
    Ne ara kullandı bu 10 anne de memnun oldu 9 'u ?
    Bilemeyom!!!

    ... YERSEN SPOR !!!! Bu arada bu rakamlar normalde bol haneli ve küsüratlı olur ki daha bilimsel ve inandırıcı olsun .. Türkiye 'de , düşünürken halkımızın devreler yanmasın diye onluk sistemden gidilmiş ..ZOHAHAHAHAHAA =)) TAM EKMEK ARASI SOĞAN SENİN ANLAYACAĞIN ARTIK !! =))

    İstatistik verilince bilimsel oluyor .. Öyle yaa !! OECD de istatistiklere dayandırıp bir dolu liste yapıyor .. En son , gelir bölü nüfus diyip oluşturdukları listede Meksika , refah oranında Amerika'nın üstünde yer alıyordu ! Hangi Meksika bu ? Amerika 'nın sınırına , açlıktan kırılanlar bizim bu yana geçmesin diye DUVAR ÖRDÜĞÜ MEKSİKA! Nasıl güzel di mi? Pek bilimsel !!! Sıkılmadınız mı salak yerine konmaktan ?!?

    Tekrar ediyorum !! Soner Yalçın bu kitapta %100 doğru yazmıştır demiyorum .. Muhakkak ki eksikleri vardır.. Ben olayın siyasal boyutundan bakarak yazdım tüm yazdıklarımı ..Ekonomik ve politik yönünden üç beş örnek verdim sadece ... Ve hak da verdim pek çok noktada .. Ama kısmen ama komple hepimizi ZEHİRLEYİP SUSTURUYORLAR !! Tıbbın şu an önümüze getirdiği gerçekler bir tabu değil ..Tıp bir bilim ve bilim deneme yanılma yoluyla ilerliyor .. Yanlış biliyorsam uyarın .. Bilimde kesin gerçekler yok bildiğim kadarıyla.. Kaldı ki bu kitapta eleştirilen tıp da değil .. Sağlık sektörünün KAPİTALİST SİSTEM ile işley(EMEY)işi .. Herşey tartışılabilir .. Tartışılmalıdır da .. Aklımıza yatmazsa farklı alternatiflere bakarız ..

    Şu da bonusunuz olsun ..

    https://www.youtube.com/watch?v=k61ch9AP3f8
  • 342 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Son zamanlarda toplumsal cinsiyet konusuna önceki zamanlara nazaran daha da ayrıntılı bir şekilde odaklanmaya çalışıyorum. Gerçekten de durumun mühimliğini kimi çok değer verdiğim insanlar tarafından kavradıkça ben de ister istemez kendimi toplumsal cinsiyet ile ilgili gerek kitapları gerekse de makaleleri okurken buluyorum. Aslında mesele bu konuyu araştıranlar, merakı olanlar ya da bitirme tezi yapacak olanlar dışında tüm toplumu kapsıyor. Tez demişken aklıma geldi, günümüzde artık bazı konular yalnızca ödevlerde kalır hale geldi. Bu bana göre en yaygın şekilde felsefe ve sosyoloji bölümlerinde bu şekilde. Belirlenen bir konu yalnızca bir geçiş aracı, tabiri caizse bir anahtar olarak kullanılıyor. Anahtarı elde ettikten sonra onun hakkında özellikle tezi sunanlar tarafından bir daha herhangi bir şekilde kafa yorulmuyor. Örnek verelim, mesela toplumdaki dışlanan bazı bireyler hakkında yapılan bir tez konusu salt bir okulu bitirebilme aracı dışında gerçekten çözüme ulaşma kaygısı güdülerek yapılıyorsa değerlidir. Yapılan tez, araştırma, anket her ne ise, bittiğinde konuya ilişkin ne gibi yararlar sağlayacak ve en önemlisi konu edinilen kişilere geri dönütü neler olacak? Aşırı derecede hayalperest değilim, elbette ki bazı konuların çözülmesi için zaman gerektiğinin farkındayım ama en azından iyi bir amaç içerisinde olmak gerektiğine inanıyorum. Toplumsal cinsiyet konusu özellikle sosyologların, sosyoloji öğrencilerinin ilgisini çeken bir konudur ama bununla sınırlı da kalmamalıdır dediğim gibi. Toplumun bizatihi kendisi ile ilgili bir konuyu toplumda göremedikçe bir kusurun giderilmesi için olması gerekenden çok daha uzun zaman gerekecektir.

    Toplumsal cinsiyet denildiğinde ne aklımıza geliyor? Herkesin belki de ilk olarak renk dayatması canlanır aklında. Kız ise pembe, erkek ise mavi. Bunun sebebi nedir? Mavinin güçlü bir renk olması mı? Hayır, bunlar sadece bizlerde oluşturulan birtakım algılar. 200-300 yıl önce pembe-kırmızı renk erkek ile özdeşleştiriliyordu, çünkü o zamana göre bu renkler daha çarpıcı ve güçlü görünüyordu. Demek istediğim renklerin 'güçlü bir etkiye sahip olması' falan değil. Demeye çalıştığım şey toplumsal algı dediğimiz şeyin bir kere yerleştikten sonra değiştirilmesinin çok zor hale gelmesi ve de adeta 'mantıklılaştırılması'. Toplumsal algıda bu gibi dayatmalar tabiri caizse, dayatılan toplumun içinde ne kadar 'yıllanırsa' etkisi de o denli köklü hale geliyor. İşte toplumsal cinsiyet de bir hayli yıllanmış olanlardan. Cordelia Fine tam da bu noktadan başlıyor işe; toplumsal örtük çağrışımdan. Birtakım bilimsel gibi görünen kelimelerle sizi sıkacak da değilim, ama mesele sanıldığından çok daha derin. Örtük çağrışım dediğimiz şey toplumsal bir etkinin insanın çevresindeki örüntülerin tekdüzeliği ile zihindeki algıyı da değiştirir hale getirmesi denebilir. Bu da tam olarak toplumsal cinsiyet algısının yerleşkesinde kilit noktalardan biri. Yani lafı şuraya getirmeye çalışıyorum, en basitinden çocuğunuz kız diye pembe renge yönelmeniz tamamen toplumsal bir dayatmadan ibaret.

    Kız çocuğu pembe renk giymesin de demiyorum, yanlış anlaşılmasın. Bu da oldukça mühim bir konu bence. Toplumsal cinsiyet kavramından bu şekilde bahsedildiğinde bir kesim 'erkekliği ve kadınlığı' saptırmaya, hatta kadını erkekleştirmeyi, erkeği kadınlaştırmayı (o birileri böyle diyor genelde) amaçladığını zannediyorlar. Hayır, konunun buraya çekilmesi de tamamen bir ön yargıdan ibaret aslında. Bu ön yargıya sahip insanlardaki ataerkilizmi fark etmenizi isterim. Kadına pembe ve türevleri renkleri yakıştıranlar için geri kalan tüm renkler erkeğe göre uygun, 'tehlikesiz' renklerdir. Renklerde bile bir paylaştırma var, korkunç. İşin en garip kısmı da mesela bir erkek, kadına atfedilen renklere sahip bir kıyafet giydiğinde daha çok aşağılanır hale gelirken, bir kadın erkeğe atfedilen renklere sahip bir kıyafet giydiğinde aynı düzeyde bir aşağılama olmuyor. Toplumda genel itibariyle ataerkilizm hakim olduğundan erkeğin kadınlara özgüleşmiş bir şeyi yapması adeta kendi isteğiyle 'tahtından' inmesi anlamına gelmektedir, ki bu da toplumda büyük bir utanç kaynağıdır. Diğer yönden iş daha da vahim bence, bir kadın erkeklere özgüleşmiş bir şeyi yaparsa toplumda adeta 'rütbe atlamış' gibi görülmektedir.

    İnsanlar temelde bir haklılığı, mantıksal bir yönü gördükleri için değil de, sırf bu örneği çok fazla gördükleri için bir örüntü oluşmaya başlar, bu örüntü de zihni örtük çağrışım dediğimiz etkiyle kısıtlamaya, mesela belirli renkleri belirli cinsiyetlere aitmiş gibi görmeye zorlar. Toplumsal kimlik bir kere elde edildiğinde çevresel etmenler buna o denli uyar ki, bizi mevcut rolü daha iyi bir şekilde üstlenmemize yol açar. Örneğin duygusal bir erkek bu hegamoni altında tutunamayıp, bizzat kendi kişiliğini değiştirmeye zorlanmakta, dış dünyada, popülasyonun içinde 'sert' görünümlü olmaya kendisini zorlamaktadır. Dış dünyadaki bu dayatmalar o denli keskindir ki, kabul edilenin aksi bir davranışla karşılaşılırsa şayet o kişi sürüden bizzat def edilir. Def edilmekle kalmaz belirli damgalar yiyerek o çevresel popülasyondaki diğer türevlerinde de kendine yer bulamaz. Çünkü bir kere mimlenmiştir artık. Bugün çok yerinde bir alıntı gördüm sitede, bir ülkede eğitim ve kültür seviyesi düştükçe bel altı küfürlerin de çoğaldığından söz ediyordu. Gayet yerinde, buna ek olarak hegamoni de bireyi bizzat bunları yapmaya da zorlar. Mesela sert ve güçlü görünmek kavramlarının içini sürekli doldurmaya başlar. Sert ve güçlü görünmek kimi dönemlerde (erkek için örneğin) elinde tespih çevirme, küfürlü konuşma, trafikte riskli bir şekilde araç kullanmayı cesaret olarak görme haline gelir, kimi dönemlerde de bu kavga etmeye, birbirine zarar vermeye kadar gider (sözde hayvanlardan ilerideyiz!). Doğan bebek de ister kız ister erkek kendilerinin üzerinde daha kendileri mantıklı düşünebilme yetisine bile sahip değilken hakim olan bir hegamoni ile doğmuştur. Bu hegamoni ki topluma durmadan her türlü yoldan, ister kültürel, ister gelenek görenek yoluyla, ister yanlış anlaşılan bir din yoluyla ataerkilizmi durmadan enjekte etmekte, bu zehirden kadınların olağanüstü zararlar almasının yanı sıra erkekler de belirli düzene uymaya zorlamakta, onlar da bu zehirden nasibini almaktadırlar maalesef. Toplumsal cinsiyetle ilgili başka bir incelememde ataerkilizme karşı çıkabilmenin bir kadın veya erkek işi değil, insan işi olduğunu vurgulamaya çalışmıştım. Zaten bütün radikal yanlış anlaşılmalar da kimi insani konuların savunulmasının sadece belirli bir kesiminin hakkı olduğuna inanmaktan kaynaklanıyor maalesef.

    Fine, bu bağlamda doğuştan bulunduğu öne sürülenin aslında benliğin kendini sosyal bağlamlardaki beklentilere uydurması olduğunu da daha net bir biçimde vurguluyor. Çok temel bir örnek verir. Empati duygusunun birçok kesim tarafından kadına atfedilmesini araştırır örneğin. Bunun derin bir felsefi, sosyolojik ve psikolojik analizini yapar. Bununla ilgili yapılan deneyler de göstermektedir ki empati konusunda iki cinsiyet arasında, birinin diğerinden o konuda üstün olduğunu iddia edebileceğimiz hiçbir veri yoktur. Başka bir örnek de matematik konusu. Neden hep matematikte ve onun türevleri olan mesleklerde ilk başta erkekler akla gelir? Bu iki konuda derin analizler içeriyor eser. Kadınlara ve erkeklere atfedilen 'yetiler'. Buna biraz odaklanmak istiyorum. Çünkü ortada oldukça somut verilerle yapılan deneyler ve bu deneyler sonucunda açığa çıkan mükemmel sonuçlar var. Bilgisayar mühendisi dendiğinde akla gelen süper zeki, dağınık, odası atıştırmalık dolu, bilgisayar başında Star Trek serisini 34. kez izleyen, gözlüklü tip neden aklımızda erkek olarak canlanır? Gerçekten de belirli yetiler belirli cinsiyetlere mi atanmıştır? Daha anaokulunda başlayan kimi etkinlikler, hadi Buse sen bu kızı giydir bakalım, Musa sen de sayıların içini boya (neden Musa giydirme yapamaz, onu kızlar yapar diye bir kural mı vardır mesela? ) gibilerinden bahsediyorum, bunlar daha ilk baştan bizi belirli tiplemelere sokar. Bu, insan psikolojisinin değişmez bir özelliğidir, siz ortama farkında olmaksızın bile ayak uydurur hale gelirsiniz, bu zihninizin uyguladığı bir uyum taktiğidir. Bu açıdan diyebiliriz ki, mesela toplumsal cinsiyet ile empati hakkındaki kültürel beklentilerin netliği hangi toplumsal cinsiyet ait olduğunu bilen bir zihinle etkileşim halindedir. Kişinin kendini bir toplumsal cinsiyette görmesi kimi duyguları hissetme ya da hissetmeme zorunluluğu yaratır (tıpkı üstte verdiğim duygusal erkek örneği gibi). Bu da kişinin bir nebzeden sonra farkına varamayacağı ölçüde normalleşir. Çok mu derin oldu? Yetmedi, hadi gelin az daha derine inelim.

    Zihinsel rotasyon performansının ilk başta erkeklerde daha iyi olduğu sanılır. Yani belirli bir hesaplama içeren işlerde erkekler buna daha yatkınmış gibi bir algı vardır hep. Belki de sırf bu yüzdendir çoğu üniversitede mühendislik fakültelerinde çok az kadın bulunmasının sebebi. Fine, bu hesaplama dahilinde olan olgularda yapılan bazı deneylerden bahsediyor. Burada iki katmanlı bir toplumsal cinsiyet algısı var, dikkat edelim de derinlikte boğulmayalım! Zihinsel rotasyon performansı dediğimiz eylemde kadınları ve erkekleri belirli bir teste tabi tutuyorlar. Testlerdeki hesaplama içeren işlemler kimi temaları da beraberinde barındırıyor. Erkeklerin performansı, onların testlerinde sonuçlar mesela "uçak gemisi temelli, nükleer itiş mühendisliği, denizaltı ve denizcilik" gibi görevlerle ilgili olduğunun söylenmesi dahilinde kadınlara göre öne geçerken, aynı test bu sefer kadınlarda "kıyafet tasarımı, iç dekorasyon, dekoratif yaratıcı el işi, örgü dikiş, çiçek düzenleme" gibi temalarla birlikte anlatıldığında bu sefer de aynı testte kadınlar öne geçiyor. Aslında cinsiyetlerin kendilerini bu kıyaslamaları (matematik=erkek) bile toplumsal cinsiyete dahil iken neyin neye, kimin kime üstünlüğünden söz ediyoruz? Başka bir deyişle kadınların mühendislik, hesaplama gibi konularda etkin olmamasının tek somut sebebi, kadınlara yıllardan beri dayatılan en basitinden matematik=erkek dayatmasıdır, mühendislikte gerçekten başarılı olamamaları değil. Bu egemen anlayışın bulunduğu bir ortamda zihnin kendini psikolojiksel olarak geri çekmesi söz konusu.

    Bir deney daha. Angelina Moe tarafından yapılan bir deneyde yapılacak olan testten önce iki gruba da birbirinin tersi söylemlerde bulunulur. Erkek grubuna "muhtemelen genetik nedenlerden bu testte erkekler kadınlardan daha iyi performans gösteriyor" denir. Aynı şekilde kadın grubuna da kadınların bu testte daha iyi oldukları söylenir. Sonuç ne oldu dersiniz? Kendilerinin daha iyi olduğunun iddia edildiği cinsiyetleri içeren gruplar diğerine nazaran daha başarılı olur. Bu ve bunun benzeri somut gerçeklerin kanıtladığı tek bir şey var; stereotip, herhangi bir konuda performans açısından oldukça belirleyici bir etmendir. Matematik=erkek hegamonisi mesela artık o denli yerleşmiş durumdadır ki, salt bu kazınmış tiplemelerden dolayı kadınlar istatiksel olarak bu konuda geri kalmaya başlarlar. O konuda gerçekte kötü olmalarından değil, baskı altında olmalarından dolayı. Dolayısıyla erkek hegamonisinin çok olduğu alanlarda ister istemez kadınların ilgisi de az oluyor. Erkekler matematikte kadınlardan daha iyi olduklarından değil, daha iyi olduklarını düşündükleri için matematiğin, mühendisliğin peşinden koşuyorlar. Bu hegamoni altında kalan kadın da ister istemez bir baskı hissediyor ve başarısı bu baskı sebebiyle düşük olabiliyor. Burada şu hatırlatmayı da yapalım hegamoninin ataerkilizmden dolayı erkekselleştirilmiş olan yönlerine daha çok rastlanması onu direkt olarak erkekliğe dayatmamıza da olanak tanımaz. Aynı örnek kıyafet tasarımına ilgisi olan ama kadın hegamonisi altında, baskıdan dolayı başarısız olan bir erkek üzerinden de verilebilir elbette ama diğeri kadar da sık rastlanır olmayacaktır.

    Kendimizi toplumun dayattığı bir kadın veya erkek olarak düşünmediğimiz sürece yargılarımız, eğilimlerimiz ve ilgi alanlarımız arasında pek fark yok aslında. Toplumsal cinsiyet, cinsiyetlere bazı şeyleri atadığından dolayı, herhangi bir cinsiyet bazı şeylere daha aşina, yatkın, yetenekli gibi düşünmeye başlarız. Bu açıdan cinsiyetlerin birtakım kültürel alışkanlıklardan ibaret olduğunu söyleyebilir miyiz?

    Belirli dayatmalar sadece kadının, kadınsı olarak kabul edilmiş şeylerle, erkeğin erkeksi olarak kabul edilmiş şeylerle ilgilenmesinin zorlanmasının dışında da var. Mesela kadınlar hegamoni altında işgal edilmiş bir meslekte yükselmeye çalışırlarsa bu yükselme sırasında üstlerinde onları adeta erkeksileştiren bir baskı hissediyorlar. Not aldığım bir deneyi daha anlatmak istiyorum. İşverenlere işe başvuru yazısının iki farklı şeklini okutuyorlar. Erkek ve kadının yazmış olduğu ikişer versiyonda başvuru yazısı. Kibar yazılmış olanlar ve kaba, iddialı yazılmış olanlar. Kibar olan başvuru yazıları işverenler tarafından kadın ve erkek ayrım gözetmeksizin olumlu değerlendirilirken; kaba, iddialı yazılmış olan başvurularda erkekler adaylar çok daha fazla işe alınır. Bu aslında ataerkilizmde kadının ne yaparsa yapsın kusurlu bulunduğunun da bir göstergesi. Bir meslekte kabul görülebilmek adına sert ve iddialı olmak bile gerekiyorsa örneğin, onda bile erkekler sorgusuz sualsiz bu işi daha iyi yapar hale getirilip, kadının her şekilde önü kapatılıyor. Önemli mevkilere gelebilmiş olan kadınların huysuz, sert, soğuk olarak nitelendirilmeleri de bunun bir tür göstergesi de değil midir? Ayrıca kadın da bilfiil erkeksileştirilmeye çalışılır, şayet yükselmek istiyorsa toplumsal cinsiyetin erkeğe dayattığı şeyleri kadından da talep etmesi trajik bir durum değil de nedir?

    Fine, nörobilimsel konulara da el atıyor. Kimi beyinsel araştırma olarak iddia edilen 'teorilerin' toplumda genelgeçer olarak kabul edilmeye ne denli yatkın olduğunu gösteriyor bizlere. Bilimsel verilerin zayıflığı ile popüler iddiaların gücü arasında şoke edici bir uçurum var ne yazık ki. Asıl spekülasyon, kimi asılsız ve kanıtlanmamış iddiaların bir kez kamuoyuna çıkıp kültürün bir parçası haline geldi mi, son kullanma tarihi geçse bile varlıklarını ısrarla sürdürmeleridir. Örneğin hiç daha önce şu kanıtlanmamış, teoride kalan basit sanıyı duyduğunuz mu bilmiyorum; işaret parmağı ile yüzük parmağı oranı. Onun teoride kalan, kanıtlanmamış bir olgu olduğunu biliyor muydunuz? Bir parmak boyu onca şeyi apaçık belirtecek bir şey değildir, olan şey çok daha komplike bir durumdur. Beyin hakkında o denli az bilgiye sahibiz ki halen daha, işte tam da yine bu sebepten herkes, özellikle toplumsal cinsiyetçiler hemen insan beyninden dem vururlar, iddia ettikleri şey teoride kalsa bile onlar için yeterlidir sonuçta; o asılsız, kanıtsız bilgiyi topluma enjekte ettiklerinde toplum onu sırf ataerkilizmi desteklediği ve uyum gösterdiği için benimseyecektir zaten. Bu asılsız iddialara bir örnek de, sözde bir deneyde kız çocuğuna oynaması için verilen kamyonu kucağına alarak, adeta onu bir oyuncak bebekmiş gibi avutmaya çalışarak, "üzülme minik kamyoncuk" diyerek oynamasıdır. Bu da asılsız bir iddiadır aynı şekilde.

    Hayvanların beyni ile insanların beyni bir değil ama bazı hayvanlarda yapılan deneyler bile toplumsal cinsiyet olgusunu yanlışlayan bulgular elde etmemizi sağlıyorsa bizler insanlar olarak neden halen daha toplumsal cinsiyete batıp kalmış durumdayız? Deney basit, farelerde erkek fare yeni doğan, babası olduğu yavrularla asla ilgilenmez, ilgilenen hep dişi faredir. Ama bu deneyde yeni doğan yavrular annesiz bırakılıyor, o zamana dek bilinen bilgilere göre yavrularla asla ilgilenmeyeceği beklenen erkek, baba fare de onların yanına konuyor. Bir süre geçiyor yavrular daha fazla dayanamayacakları kritik bir andan sonra erkek fare adeta dişi bir fare gibi onlara ebeveynlik yapmaya başlıyor.

    Cinsiyetin biyolojik olarak varlığını reddetme olarak değil, toplumsal bir dayatma olan ataerkilizm tarafından belirlenen kenarları aşırı keskin bir cinsiyet ayrımı toplumun tamamında görülen birçok sorunun ana sebebi. Bu ne kimilerince algılanan bir cinsiyetin başka bir cinsiyet haline sokulması ne de insanın doğasında olmayan bir durum. Hem zaten bu asılsız iddialarda bulunanlara göre bir cinsiyeti kendinden uzaklaştıran şey o toplumsal cinsiyetin buyruklarını reddedebilmek değil midir? Ki zaten onlara göre mesela pembe giyen bir erkek kadınlaşmış, saçını kısa kestiren bir kadın erkekleşmiştir. Ne kadar da sığ düşünceler. Bu durum ülkelere mahsus bir durum da değil. Kimi yabancı ülkelerde halen daha doğum ilanlarında erkeklerin "gurur" kızların "mutluluk" verdiği yazılır her defasında. Daha doğduğumuzdan itibaren, küçük bir bebekken bile üzerimizde toplumsal cinsiyet dayatmasının ağırlığı ile yetiştirilmeye başlanıyoruz. Yeni bir bebeğin doğum haberini aldığımızda mesela ilk sorduğumuz sorunun kız mı erkek mi olması da toplumsal cinsiyet kaygısını yansıtmıyor mu sizce de? Bir babanın, oğlum olsun, diye istekte bulunması onun oğluyla eril, erkeksi olarak kabul edilen dayatmaları birlikte yapabilmelerinin bir isteği değil midir mesela? Sorunun kaynağı, cinsiyetleri aşırı bir şekilde kutuplaştırmak aslında. Hem bu, hem de tek kutuplu hale getirmeye çalışmak.

    Üniversitede bu konuda yüksek lisans yapan bir hocamla bu konu üzerinde uzun uzun konuştuğumuzda kendisi, şimdiki orta yaşlı ve yaşlı nesilde bunun değişmesinin imkansız olduğunu ancak sonraki nesillerde, yeni nesillerin bilinçlenmesi yoluyla bazı şeylerin rayına oturacağını, kendisinin de o günleri muhtemelen göremeyeceğini söylemişti. Kim bilir, belki de haklıdır? Ama bir yolu kutsallaştıran o yolu tamamlamak mıdır yoksa o yolda yürümek mi? Ya da şöyle mi söylemeliydim; hepsinden de kutsal olanı o yolu bitiremeyecek olanın diğerlerine yolun sonuna nasıl sağ salim varacaklarını söylemesi değil midir?
  • Bundan 89 yıl önce İzmir Menemen,de genç bir öğretmen Radikal İslamcı güruh tarafıfndan şehit edildi.
    23 Aralık 1930 günü Derviş Mehmet, yeşil bayrağı alarak kendisinin Mehdi olduğunu, arkasında 70.000 kişilik halife ordusu bulunduğunu, öğlene kadar bu bayrağın altında toplanmayyanların kılıçtan geçirileceğini söylemiştir. Halka "ey Müslümanlar, ne duruyorsunuz; Halife Abdülmecit hududa geldi, Sancak-ı Şerif çıktı, gelin altında toplanalım, şeriat isteyelim" şeklinde seslenmiştir.
    Olay üzerine gönderilen öğretmen-asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay gözdağı vermek için mermileri olmadığından askerlerine süngü taktırmış ve askerlerini arkada bırakarak asilerle görüşmeye çalışmıştır. Yaptıklarının kanunsuz olduğunu, dağılmaları gerektiğini söylemiştir. Bekçi Hasan ve Şevki Beyler asilerce öldürülmüş Kubilay da vurularak yakındaki camiye sığınmıştır. Yobazlar tekbir sesleri arasında bağ bıçağının testereli kısmıyla başını keserek sopa üzerine dikerek Menemen’de dolaştırmışlardır.

    Atatürk’ün olaya tepkisi şöyledir:
    “Bu ne haldir, mürteciler hükümet meydanında ordunun subayını din adına boğazlayabiliyorlar. Binlerce Menemenliden kimse çıkıp mani olmuyor, bilakis tekbirle teşvik ediliyorlar. Yunan idaresi altındayken bu hainler neredeydiler? Onların namusunu ve dinini kurtaran Ordunun bir subayına reva gördükleri bu saldırının cezasını yalnız hain katiller değil, hepsi en ağır şekilde çekmelidir. Bu, Cumhuriyetin ve bizim başımızı kesmektir. Bundan bütün Menemen sorumludur. Bu kasabada “Vilmodit” ilan edilmeye müstahak olmuştur.
    Atatürk “Menemen’i yakınız” isteğinde bulununca İçişleri Bakanı Şükrü Kaya “Paşam, bana itimat buyurunuz, olayı en ince ayrıntılarına kadar incelemiş bir sorumlu bakan sıfatı ile böyle bir hareketin lüzumuna kail (inanmış) değilim’ demiştir. Atatürk de “peki öyleyse, nasıl isterseniz öyle hareket edin” demiş ve böylece Kaya Atatürk’ü vazgeçirmiştir.
    Şükrü Kaya, Menemen’i yakma fikrini anlayamadığını sorar. Atatürk ise bu soruya verdiği yanıtla irtica karşısındaki tutumunu ortaya koyar:
    “Ben seni çok bilgili ve akıllı bir İçişleri Bakanı olarak tanıyorum. Menemen Kasabasını ne berbat bir yerde olduğunu tabii gördün. Böyle bir vesile ile oradaki yurttaşlarımızı daha iyi bir yere nakleder ve burasını yakmakla da orada taştan bir anıt yükseltir üzerine de “‘Cumhuriyetin ilanından 7 yıl sonra burada irtica hareketi baş göstermiş ve burası yakılarak irtica hareketi ezilmiştir’ yazısını yazardınız. Bunu da gelecek kuşaklar ibretlen görür ve okurlardı. Ne yapayım ki istediğimi sen de anlamadın.
    TEKKE VE ZAVİYELERİN KAPATILMASININ ÖNEMİ
    Olayların temelinde saltanattan Cumhuriyet dönemine geçiş ve devrimlere karşı, tekke ve zaviyelerin kapatılmasını sindiremeyen, dini istediği gibi kullanmalarına izin verilmeyen kişilerin tepkileri bulunmaktadır. Asiler, tekke ve zaviyeler, eski yazı, Hilafet, şeyhülislamlık, Saltanat gibi kurumların geri gelmesini arzuluyorlardı. Birer çıkar, insan sömürüsü kurumlarına dönüşen bu kurumların kapatılmasına rağmen bugün “tekke ve zaviyeler” açılsın diyen milletvekilleri de vardır. Oysa din, öğretilmektedir. İlahiyat fakülteleri vardır.
    Şeyh, halife dinin bireysel-vicdani bir olgu olduğunu reddeder. Çünkü din adına hüküm verenler biatı da istemektedirler. Oysa dinin öğrenilmesini (kitaplar, basın, yayın, okullar) sağlayıp dahasını insanın kendisine bırakmak gerekir. Aksi takdirde bugün din adına konuşanların birbirini dinden çıkmakla suçlamalarına daha fazla tanık olacağız.
    FETÖ tipi yapılanmalar, yani tarikat ve cemaatler artarak doğru din anlayışını benimsetmek üzere gerekirse silah kullanacaklardır. Çünkü o kişi biat ilişkisi nedeniyle vicdanını kaybetmiştir.
    LAİKLİK “AMA”SIZ SAVUNULMALIDIR
    Din bireylere bırakılmaz yani vicdani konu olmazsa oraya buraya çekiştirilerek çeşit çeşit anlayışlar ortaya çıkacak ve bu da “din bu mu?” tartışmasını artıracaktır.
    Laiklik din ve dünya işlerinin ayrılığıdır ve "ama"sız savunulmalıdır. Önüne özgürlükçü, inançlara, tarikatlara saygılı gibi etiketler getirmeyelim. Laiklik inançlar karlısında taraf tutmaz ama inancı da devlet ve toplum işlerine karıştırmaz. Yoksa din adına davrananlar hem dini hem dünyayı FETÖ örneğinde olduğu gibi mahvedeceklerdir.
    Sadrazam Mustafa Fazıl Paşa'nın 1867’de Abdülaziz'e şunu yazar:
    “Din ezeli gerçekler arasında durup kalmazsa, yani dünya işlerine karışırsa hepimizi öldürür ve kendi de öldürür.
    İşte laiklik bunun için lazım. Laiklik dini dünya işlerine karıştırmadığı için müdahalecidir. Sekülerlik deyip dincilere pas vermeyelim.
  • 724 syf.
    Turgut Özben evli ve iki kız çocuğu babası, mali durumu iyi düzeyde olan bir yüksek mühendistir. Bir kişiyi tanıtırken mesleğini cümlenin sonunda belirtmemiz elzemdir. Çünkü cümlede vurgu yüklemden önce veya yüklemdedir; yani sondadır.

    Turgut bir gün üniversiteden arkadaşı Selim Işık'ın kendi isteğiyle hayatına son vermesini haber alır. İntihar, insanın kanını çeken, tüylerini diken diken eden bir kelime olduğu için ilgili durumun 'kendi isteğiyle hayatına son verdi' şeklinde ifade edilmesi elzemdir. Yoksa insan huzursuz olur. Mesela daha dün haberlerde Çorum'da iki kişinin geçinemediği için 'kendi istekleriyle hayatlarına son verdiklerini' öğrendim. Ancak ilgili durumun bu şekilde ifade edilmesi, Turgut'un arkadaşı Selim'in intiharindan etkilenip; kanının çekilmesini, tüylerinin diken diken olmasını engelleyememistir. Bundan ötürü Turgut yaşadığı hayatı sorgulamaya başlamıştır.

    Turgut, toplum adı verilen tikel oluşumun kendisi gibi tekillerden beklentilerini bir bir yerine getirmiş, hemen girişteki özelliklere sahip biri olarak, bu oluşum içinde yerini almıştır. Bu beklentileri anlatırken kendinizi üç çember içine doğuyor olarak düşünmenizi istiyorum. Ilk çemberi tanımlamak için rengimiz mavi olsun.

    Mavi çember ailedir. Turgut gözlerini Özben çiftinin olduğu aileye, onlardan aldığı genlerden oluşarak açtı. İlk kelimelerini burada söyledi, ilk adımını burada attı ve ilk eğitimini burada aldı. Aynı zamanda ileride arkadaşlarıyla uğruna uzun uzun tartışmalar yapacağı, eğer yeterince aptal ise uğruna kavga edeceği takımı buradan edindi. Sonra ilk siyasi fikrini de ve eğer bu ve benzeri siyasi fikirleri özgürce düşünmeye ve sorgulamaya tabi tutmazsa aynı zamanda son siyasi fikrini buradan edindi. Sonra tabiki dünya üzerindeki binlerce din ve dini inanç gruplarından hangisine mensup olacağının bilgisini yine buradan edindi. Bunlarla birlikte, bunlardan daha az kesinlikle şunlarla ilgili ilk fikirlerini de buradan edindi: Hangi okula gidecegini, hangi mesleği seçeceğini, hangi özellikte insanlarla arkadaşlık kuracağıni, hangi özellikte insanla evlenecegini....

    İkinci çember kırmızı olsun. Kırmızı çember toplumdur yani kültürdür. Buradan Turgut, edeceği ilk küfürleri, futbol maçı için hangi sırada seçildiğinden arkadaş grubunda ne kadar önemli olduğunu, sınıfta kopya çeken mi yoksa kopya veren mi olduğunu, kızlarla nasıl ilişki kuracağıni, camiide nasıl davranacagini veya teravihe gidiyorum diye evden çıkıp batak oynamaya gidileceğini, bunla beraber dini konuları fazla araştırmamasini gerektiğini ancak bir o kadar bu konulara bağlı olmasi gerektiğini, kızların akşam hava kararmadan evde olmasi gerektiğini, kendi cinsinin ise yaşı ilerledikçe bu kuraldan azat olduğunu, üniversitede gideceği bölümün sağlık veya hukuktan biri olmasi gerektiğini eğer bunlar olmazsa öğretmen ve diğerlerinden birini olmasi gerektiğini, içki ve sigaradan uzak durmasını telkin edenlerin önünde içki ve sigara içilmemesi gerektiğini, kahvede belli yaşa kadar baba veya amca nezaretinde bulunmayı ve bu masada yancı olarak oynanan oyunu sıkı takip etmesi gerektiğini; belli yaşa gelince de yancı olmamak için iyi taş veya kağıt çalması gerektiğini ve asla ama asla kağıt oynarken yavaş olmaması gerektiğini, boyundan büyük güzellikte veya popülerlikte kızlara aşık olmaması gerektiğini ama bir şekilde hep bu kızlara aşık olup, kızdan olumsuz yanıt alınca da hayatın sonuna geldim triplerine girip arkadaşlarıyla kafayı bulması gerektiğini, lisede hayali kurulan ve sohbetlere konu olduğu idealize edilmiş üniversitenin gerçekte olmadığını üniversiteye gidince bizzat öğrenmesi gerektigini, üniversite son sınıfa doğru hayatın gerçekleri adı verilen unsurları yavaş yavaş anlamaya başlayıp benim bu bölümde ne işim var sorusunu sormasinin gerektiğini, küçükken büyük değişim yaratacak bir başrol hayali kurarken artık belli yaşa gelince sadece bir yere kapak atıp ayin on beşi veya başka bir gününde alacağı maaşı bekleyerek günlerini geçireceğini ve bu beklediği maaşı da yine girmesi gerektiği borçlarına vereceğini, Sünni ise alevi alevi ise Sünni biriyle evlenmemesi gerektiğini yoksa hayatı boyunca sorun yaşayacağını ve aslında bu sorunu ailelerin yaşayacağını kendisinin ise arada harcanacagini, düğün adı verilen ve kendisinin eglenmesi gereken yerde hayatında hiç görmediği veya görse de içinden küfür ettiği akraba adı verilen ve zorunlu saygı duyması gerektiği insanların eglenmesi gerektigini ve bu serenomi uğruna yıllarca odemek zorunda kalacağı borcun altına girmesi gerektiğini, evlendikten sonra ailenin eline torun vermesi gerektiğini ve ömür boyu yalnız gecmeyecegini haliyle çocuğun şart olduğunu ve eğer çocuk yapmazsa az önce nitelikleri verilen akraba adı verilen ve bunlara benzer özellikteki komşu adı verilen kişilerin kendisi hakkında kısır gibi kötü sözler edeceğini ama bu kısır sözcüğünün neden dünyanın en kötü şeyi imiş gibi kısık sesle, yüzde büyük endişe belirtileriyle ifade edildiğini anlayamayacagini, hayatının her adımında ilk dikkat etmesi gerektiği etmenin elalem denilen ne idüğü belirsiz şey olduğunu, yazları tatile Ege veya Akdeniz'e değil köye gidilmesi gerektiğini çünkü düğün borcu odenmis olsa da hemen bir eve girilmesinin gerektiğini ve bunun borcun da ülkenin her daim calkantili ekonomik düzeni içerisinde emekliliğe doğru bitirilebilecegini, aynı dinde beş vakit namaz kılınması gerektiği de bulunmasına karşılık, Ramazan ayında oruç tutmanın ve kurban bayramında kurban kesmenin daha çok uyulması gerektiği hissinin duyulması gerektiğini, doğan çocuğa da kendinin geçtiği aşamaları bir bir gecirtmesi gerektiğini ve emekli olup sessizce kendi köşesinde ölmesi gerektiğini ögrenmistir.

    Üçüncü çember gri olsun. Gri çemberin varlığının farkina çoğu kez varilmaz. Çünkü burası anlam ve nedenler denizini barındırır. Buranin suyu oldukça soğuk ve ortamda sislidir. Haksız bir şekilde ugursuzlukla ozdeslestirilen baykuşlar tek bir yaprağı olmayan ölü ağaçlara konmuştur. Eğer iki çemberin varlığını fark edip ve bunlarla bir ölçü de olsa mücadele edenler bu gri çemberin varlığının farkına varirlar ve kendileri için hazırlanan sala binip bu denizde gitmeye başlarlar. Sorun şu ki nereye gittiği meçhuldür. Bununla birlikte bu denizde korkmayip ilerlendikçe yeni bir şeyler öğrenir ve bildiğini zannettigi veya bildiği birtakım şeylerin aslında ne olduğunu veya başka açılardan da nasıl göründüğünü öğrenilir. Sal ilerlerken "Sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmez," "Beni öldürmeyen acı güçlendirir," "Ben varken ölüm yok, ölüm varken ben yokum," "İnanç, bir şeyi bilmemek istemektir," "İki kere iki dört eder mi," ... ve "Kendini bil," sesleri duyulur. Evet, kendini bil'melidir. Aslında bu en başta yani hayatının ilk adımı olmalıydı. Ama en dış çemberde bulunuyor daha doğrusu iteklene iteklene buraya taşınıyor.

    İşte Selim'in intihar haberi Turgut'un ilk iki çemberden çıkıp gri çemberi görmesine neden oldu ve o sala bindi. Aslında içten içe bu çemberin varlığından haberdardi hatta Selim'le üniversitedeyken de onunla aynı istikametteydi. Ancak okul bitti, evlendi çocuk sahibi oldu ve hayatını herkes gibi bir istikamete koyunca gri çemberi yoksaydi. Ama artık yoksayamayacagi bir noktaya geldi. Selim'in neden intihar ettiğini öğrenmek yani evlendikten kısa süre sonra arasına mesafe koyduğu için uzak kaldığı arkadaşlarından Selim'i daha iyi tanımak için onun diğer arkadaşlarıyla görüşmeye başlar. Selim'in askerdeyken tanıştığı arkadaşı Süleyman Kargi'da bulunan Selim'e ait notları bulur onları okur ve diger birçok kişiden Selim'i dinler. Bunların anlatıldığı kısımlar yer yer normal yazım tekniginden uzaklasilan niteliktedir, haliyle okuru zorlayabilir.

    Bu denizde yol alırken Turgut yer yer gerceklikten de kopmaya başlar ve dillere pelesenk olan hayali arkadaşı Olric'i yaratır. Olric'le beraber Selim'in günlüklerini okur. Bu günlüklerde adım adım Selim'in intihara gidişini görürüz. Selim o üç çemberi de geçmiştir. Karanlık içindedir. Zifiri bu karanlık içinde tek ışık sarildigi İsa'dan gelir ama o da zayıf bir ışıktir ve zamanla onun ışığı da tukenir. Selim de kendi isteğiyle hayatına son verir.

    Turgut, Selim'i ararken askıya aldığı kendisini bulmuştur. Onunla ilgili bulduğu her şeyin kendisi için de aşağı yukarı aynı olduğunu görmüştür. Selim kendisine ve kendisiyle aynı nitelikteki insanları tutunamayanlar olarak adlandirmistir. Turgut da bir tutunamayan olduğunu anlamış olur.


    İyi okumalar.