1000k

451 Takipçi
TAKİP ET
koseli-arti
208 syf.
·
2 günde
·
Beğendi
·
Puan vermedi
Beklentimi karşılamadı maalesef. Aklımda bazı sorular kalmış oldu. Bu kitabı okumadan önce Hava Uyanıyor serisini okumanızı öneririm, yazarın yazım dilini beğenirseniz Tahtın Köpeği'ni de okursunuz
kamera
Tahtın Köpeği
kamera
Elise Kova
ucnokta_yatay-1
yildiz
8.0/10 · 84 okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
Kitabın kötü çevirisi yüzünden ne kitaba ne kendime haksızlık yapmak istiyorum ve bırakıyorum. Çünkü karpuzu kestim baktım kelek çıktı. İlla da yemem gerekmiyor. Eskiden olsa israf olmasın diye zorlardım kendimi ama Mîna Urgan'nın kitabını okuduktan sonra buna gerek olmadığına karar verdim. Gerçekten bir çevirinin kötü olduğunu anlayamam sanıyordum ama anlaşılıyormuş. Aktarılanlar çok kopuk ve bağımsız. Başka bir çeviriden belki daha sonra okurum ama önceliğim olmayacak şimdilik. Yukarıda atıfta bulunduğum alıntıyla sonlandırayım: "Az ömrüm kaldığı için kitapları seçerek, çok özenle seçerek okuyorum artık. Kısıtlı vaktimi yeni ama değersiz bir kitapla harcayacağıma, daha önce birkaç kez okuduğum ve sevdiğim kitapları yeniden okumayı yeğ tutuyorum. Başladığım kitabı kötü de olsa bitirmek huyundan Fethi Naci'nin bir sözü sayesinde kurtuldum: 'Karpuzu kestin. Baktın ki kabak. Gene de zorla yiyecek misin o karpuzu? ' demiş Fethi Naci." Mîna Urgan,Bir Dinozorun Anıları,sayfa 146. Kendime Not: Bir şans daha verirsem tercihim Koridor Yayınları ve çevirisine güvendiğim Süleyman Doğru çevirisi olacak.
kamera
İrade Terbiyesi
kamera
Jules Payot
ucnokta_yatay-1
yildiz
8.1/10 · 18,3bin okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
kamera
ucnokta_yatay-1
1025 syf.
·
44 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Hayatı anlamak istiyorsanız Karamazov Kardeşleri okuyun.
Bu kitabı okumaya başlamadan önce kesinlikle Dostoyevski'nin hayatını araştırmanızı öneririm. Onun hakkında bilgi sahibi olunmalı, biyografisini okumalısınız. Karakterlerin her birinin yazarın hayatı ile bağlantılı olduğunu göreceksiniz ve kitap size daha da anlamlı gelmeye başlayacak. Kitaba gelecek olursam benim elimdeki kitabın(yayınevinin adını vermek istemiyorum) çevirisini hiç beğenmedim berbat bir çevirisi var. Zaten uygulamada da kitabı bulamadım. Buna rağmen kitap etkileyiciydi. İş bankasının kültür yayınlarından alıp tekrar tekrar okuyacağım. 2. okuyuşum için sabırsızlanıyorum. Şimdi kitaba gelecek olursam yaklaşık 1 aydan dazla uzun bir sürede bitirdim. Evet biraz fazla bir süre ama sınavlarımdan önce kitabı elime alıp okumam hataydı. Siz benim gibi yapmayın :) daha rahat kafayla okuyun daha çok zevk alacaksınız. Kitapta kafamı karıştıran bir şeye değinmek İstiyorum. Kitapta bir karakterin birden çok adı var. Sayfaları okurken bir anda bu kimdi ya diyip geriye dönebilirsiniz. Kitaptaki karakterlerin isimlerini bir kenara not alırsanız benimki kadar kafanız karışmaz. :)) Bir diğer tavsiyemde kitapta ana karakter aramayın derim çünkü hep değişiyor. Kitaptaki olaylar o kadar detaylı ve mantıklı ki acaba bu olaylar gerçekten yaşandı mı diye sorup durdum kendime. Çünkü bir insan bu kadar detayı düşünemezdi, kurgulayamazdı. Bu yüzden Dostoyevski'nin oluşturduğu kurguya hayran kaldım. İnsan psikolojisi, adalet, toplum psikolojisi, din-dinsizlik kıyaslanması, aşk üçgeni, aile, baba sevgisi-sevgisizliği, daha neler neler... var bu kitapta. Başlarda yoğun anlatımından dolayı okurken biraz zorlansamda kitabı kavradıktan sonra akıp gitti. Kitabın karakterlerini, kitabın içeriğini yazmaya kalksam işin içinden çıkamayacağım gibi. Birini anlatsam diğeri bana küsecek gibi :/) Böyle sabaha kadar yazabilirim herhalde Yani demem o ki kitabın kalınlığı sayfa sayısı sizi hiç korkutmasın. Hakikî bir kitapseverin hiç sıkılmadan okuyup bitireceğinden eminim. Bir an evvel bitsin diye kastıktan sonra "keşke bitmeseydi" dedirtti bana. Ufacık bir detayı 20 sayfaya sığdırışını bile sıkılmadan okudum. Virgina Woolf'un dediği gibi hayatı anlamak istiyorsanız Karamazov Kardeşleri okuyun.
kamera
Karamazov Kardeşler
kamera
Fyodor Dostoyevski
ucnokta_yatay-1
yildiz
9.1/10 · 23,9bin okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
kamera
ucnokta_yatay-1
80 syf.
·
Puan vermedi
Bir Zihniyet Meselesi
Henry...Bir çocuğun canını kurtarmak için kendisini yangının ortasına atan fedakar bir kişi.Henry toplumun siyahi olarak kabul ettiği hatta onu kendinden aşağı gördüğü daha sonra ise insanların itibar olarak kabul ettiği yüzünü fedakarlığı sonucu kaybetmesi üzerine toplum tarafından canavar olarak nitelendirilir.Doktor tarafından her ne kadar koruma altına alınsa da insanlar onunla uğraşmaya toplumdan soyutlamaya devam eder.Bu davranış sadece büyük insanlarda değil aynı zamanda çocuklar tarafından da yapılır.Henry siyahi olarak aşağı görülürken yüzünü kaybetmesiyle durum değişmez yine devam eder... Kötüler her zaman her yerde kötülük yapmaya devam eder.
kamera
Canavar
kamera
Stephen Crane
ucnokta_yatay-1
yildiz
6.6/10 · 1.866 okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
kamera
ucnokta_yatay-1
260 syf.
Hassasiyet Sanatı
“Gönül gözü görmeyince hiç baş gözü görmeyiser"
kamera
Yunus Emre
** Söze nasıl başlanır diye söze girmek klişe olmasının yanı sıra uhdesinde ufak bir yalan barındırdığı da söylenebilir. Çünkü sözün hangi yolla neşet edeceği içten içe bilinir ve fakat esasında zaman kazanma amaçlanır. Bu kazanım söz sahibinin cümleleri toparlamasından ziyade söz muhatabının kendini birazdan gelecek olana hazır tutması içindir. Burada tam şuanda yaptığım da bundan farklı değil zira söze aşkla başlıyorum. Kopan her takvim yaprağıyla beraber insanlığın daha ileriye gittiğine düşünenlerin söz sahibi olduğu bir devirde değil geçmişi övmek, onun bir parçasına özlemle nazar etmek dahi kınanıyor. Çünkü geçmiş geçmişte kalmıştır ve geçmişte kalan öldüğü için onu övene ölü sevici denir. Halbuki basitçe geçmişle gelecek arasındaki köprü olarak tanımlanabilecek gelenek, isminden de anlaşılacağı üzere sürekli eklemlenen bir yapıdır. Elbette köprüsü yıkılmış bir millet bunu pek anlayamaz. Diğer yandan, köprüsünü kendi yıktığı için geride kalanların kokuşmuş olarak tanımlanması da bundandır ve muhtemel ilginin başlamadan kesilmesinin amaçlanması şaşırtıcı değildir. ** Ayvazoğlu daha otuzunda değilken yazdığı bu kitabında köprünün ardında çürümeye itilen ama bir şekilde yaşayan yapıların, yazıların, melodilerin, minyatürlerin ardındaki kuvvetli nefesi arıyor. Aşk Estetiği ile, Sinan’a Selimiye’yi diktiren, Fuzuli’ye Su Kasidesi’ni yazdıran, Dede Efendi’ye “Zülfündedir benim baht-ı siyâhım” bestesini yaptıran etkiyi arıyor. Bunu kısa yoldan tasavvuf olarak açıklıyor. Mevzu derin olduğundan da konuya temel düşünceden giriyor. Pek çok sufiden ve düşüncelerinden bahsediyor. İlk olarak eşrefi mahlukat insanın yaratılışı var. Şeytanın, insana toprak mefhumundan bakıp ona secde etmeyişi surette kalışın ifadesi olarak okunabilir. Başlangıç böyle yapılınca gerisi görece rahat bir şekilde geliyor. İnsan şeytan gibi olmamalı, yani surette kalmamalı. Görünmeyene bakmalı, onu aramalı. O Allah’tır ki gözler onu göremez fakat yine aynı gözler kudretini temaşa edebilir. İslam sanatkarları da bu kudreti yerdeki taşından gökte uçan kuşuna değin aramış. Aramış ve anlatmış. Sadece kudret mi? Daha doğrusu ilk sebep kudret mi? Hayır. Tasavvufta çok önemli bir hadis-i kutsi vardır; “Ben gizli bir hazine idim; bilinmek istedim, mahlukatı yarattım.” (Acluni, Keşfü'l-Hafa, II/132) Önce ve ilk olarak güzellik çünkü yaratıcı güzeldir. Sanatçı güzeli yaratan değil, güzeli açığa çıkarandır, diyor Ayvazoğlu. Güzel oradadır ve açığa çıkması için insan, kulluğunun gereğince ona bakmalıdır. Bu şiir olur, minare olur, yol olur, ev olur, beste olur, giyim olur, minyatür olur, hat olur vesaire… Şimdiki zamanın sanatının temelleri olan Yunan sanatı Aristo’nun Poetika’sından hareketle kurulmuştur. İslam felsefesinde muallim-i evvel olarak bilinen Aristo, estetiği transcendant olarak bilmez. Yani güzellik ideası aşkınlık taşımaz. Asırlarca Aristo mantığını medreselerde okutan Müslümanlar onun bu görüşünü kabul etmez çünkü güzellik tek başına orada değildir, sırdır, hazinedir. Bu sebeple senaryosu belli tiyatro değil, konuşmaları doğaçlama akan gölge oyunları ve orta oyunu vardır; giriş-gelişme-sonuç şeklinde ilerleyen roman değil, ne zaman ne olacağı kestirilemeyen şifahi masal ve destanlar vardır. ** Yine Yunan sanatında mihenk taşı durumunda olan heykelcilikten bahis açılınca İslam’daki tasvir yasağı akla gelir. Aslında bu yasak semavi dinlerde hep olmuştur fakat zamanla tahrife uğrayan kutsal kitaplar gibi bu anlayış da bozulmuş ve insanlar ikonolara tapmaya başlamıştır. 745 yılında tüm kiliselerdeki resim ve heykellerin imha edilmesi tarihte İkonoklazm olarak bilinir. İslamiyet’te temel olarak putlaştırmak yasaktır. Bu heykel anlamında olmak durumunda değil; kişi, kurum, takım, para vs artık adı her ne ise onu tek gaye bilmek yasaktır. Bunu ve surette kalmama düsturunu anlayınca tasvir yasağını benimsemek daha da kolaylaşacak; Ayvazoğlu’nun da dediği gibi sanatın “seyredilen değil, yaşanan” durumuna nasıl geldiği görülecektir. Ayvazoğlu, Müslüman sanatçıların başlangıçta sadece itikadi endişelerle figürden kaçındığını söyledikten sonra bunun –putlaştırmamak gerektiğinin- temel bir ilke olduğunu idrak edip estetik anlayışlarını bunun üzerine bina ettiklerini söylüyor. Tabiidir ki bu zamanla oluyor çünkü coğrafi olarak gelişen İslam toprakları yeni kültürlerle de hemhal oluyor ve hiçbir millet makasla kesercesine geçmişini bırakamaz. Selçuklu mimarisinde görülen aslan, kartal, tavus kuşu gibi detayların Osmanlı zamanında terk edilmesi bu zamanı açıklamaktadır. Terk etmek bu işi hepten bırakmak anlamına gelmiyor; formda bir değişiklik oluyor. Heykel sanatı kendini taş oymacılığında ve envai çeşit mezar taşlarında kendini gösteriyor. Zaten Yunan anlayışında olduğu gibi tanrıları çıplak insan şeklinde tasvir eden bir zihniyetin İslam sanatında kendine yer bulması kabul edilemez. Kısaca İslam’daki tasvir yasağı esasında putlaştırma yasağıdır ve bunun heykeli olmadığı gibi, tiranı, parası, partisi de yoktur. ** Merhum mimar
kamera
Turgut Cansever
’le olan yakınlığının da sayesiyle şehir ve medeniyet hakkında yorumlarda bulunan Ayvazoğlu, “kent” kelimesinin “şehir” kelimesini def etmek adına icat edildiğini söylüyor. Yine de tanımlamak adına yardım alıyor ve Ankara gibi yeni kurulan şehirler için kent sözünün kullanılması gerektiğini; İstanbul, Konya, Bursa gibi tarihi dokusu olan şehirlerse kent değil, şehirdir. İslam diyarında Batılı manada şehirleşme olmaması normaldir fakat şimdiki Roma’nın kuş uçuşu görünümüne ideal şehir diye hayıflanmak yazı boyunca temas edilen çarpık/yanlış düşüncenin doğal ürünüdür. Hâlbuki İslam şehri tabiatın doğal bir uzantısıymışçasına büyüyen müstakil yapılar halindedir. Bunun en temel belirtisiyse evlerin kolayca sökülüp takılabilir malzemelerden yapılmasıdır. Kerpiç, ahşap gibi malzemelerden yapılan evler faniliği imlerken, camilerin taştan yapılması baki olanın insan olmadığını göstermiştir. Şuara suresinde geçen "Siz her yüksek yere bir alamet bina yapıp boş şeylerle eğleniyor musunuz?" ayetiyle yüksek bina yapmaktan da çekinildiği malumdur. Şimdiki İstanbul ise Avrupa’nın en uzun binalarına sahip şehri konumunda yer alıyor. Cam, çelik ve beton yığınları arasındaki insanların neyi ne kadar samimiyetle yaşadıkları ortadadır. ** Sözü burada bitirirsek evet, başlangıçta aşk vardı. O aşk ki elbisesinden kuş yuvalarına, kitap cildinden yapılarına hep olacak. Bakmayı bilenler her şeyde onu görecek, her zamanda onu yaşatacak. Burada “Pencere Önü Çiçekleri” adlı kısa bir tarihi tanıtım filmi var. Bu inceliği neyin yaptırdığını artık siz biliyorsunuz. Belki zaten biliyordunuz, hatırlatma olsun. youtube.com/watch?v=vIeoWWFKRpU... Okuyanlara teşekkür ediyor ve kitabı ısrarla tavsiye ediyorum.
kamera
Aşk Estetiği
yildiz
8.9/10 · 333 okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
250 syf.
·
4 günde
·
Puan vermedi
D&R da kitaplara bakınırken satıcının önerisiyle tanışmış olduğum bir dergiydi. İçerisine küçük bir 1K sığdıran bir dergi. Çoğu yerini okurken çok sıkıldığımı belirtmek isterim. Yani en azından benim bir dergiden beklentim bilgilendirirken eğlendirmesidir. Bu dergide bir şeyler ham kalmıştı dolayısıyla zevk vermedi.
kamera
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
3.557 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
;