• 136 syf.
    ·3 günde·Beğendi·7/10
    “İnanmıştım ve bu inancımla mutluydum; sen, inancımı ve huzurumu elimden aldın. Şimdi elimde hiçbir şey kalmadı ve sersefil ölüyorum; çünkü bana anlattığın şeyler, benden alıp götürdüğün şeylerin yerini doldurmuyor.”

    Bu alında kendimi görüyorum şu an.
    Kitabın kapağını kapattıktan sonra duvara boş boş bakarak ‘Sahi insan nedir?’ dedirttin Samuel Langhorne Clemens.
    Barış Özcan’ın neden bu kitabı kesinlikle okumalısınız dediğini yeni yeni idrak edebiliyorum. Ama bence bu kitabı iki kere okumalıyız.
    Günlük yaşantımı, iyiliği, merhameti sorgulatan bir eserle ilk tanışmam oldu, şu an aramız muallakta.


    Felsefe seviyorum fakat olağanüstü iddiaları olan kitabın etkisinden çıkmam biraz zor olacak.
    Kitabın ilk basımında yazar fazla okura ulaşmasını istememiş ve bu nedenle sadece 250 adet basılmış. Nitelikli okurlara ulaşması için mi yoksa insanın doğasının tek bir nedene bağlı olarak hareket etme olgusunun tepki çekeceğinden bilinmez.
    Benim hem şapka çıkardığım hemde ‘yok artık anne bu, olmaz olamaz’ diye kızdığım satırlar oldu.
    Handikaplı bir okumaydı genele bakarsak ve güç.

    Aslında Dosto hayranı olarak birkaç alıntılarının merkezinin aynı kapıya çıktığını farkettim.

    “Kimse seni sen olduğun için sevmeyecek,herkes seni, seni sevmenin onlara ne kadar yakışacağını düşündüğü için, yani kendi için sevecek...” Dostoyevski

    “Adamı yaşlı kadının yardımına koşmaya iten güdü öncellikle kendi içini ferahlatmaktı; ikinci olarak kadının ızdırabını dindirmekti.” Mark Twain

    İkisi de insanoğlu benliğinin doğuştan bencil olduğunun kibarcasını vurgulamış.
    Yalnız Twain iyiliğin, merhametin tamamen olmadığını ve insanlığın tüm eylemlerinin ‘içimizdeki efendiyi rahatlatmak, dış etkilerden tepki çekmemek’ adına yaptığımız kanısında.
    Oldukça tartışmalı ve bol açık oturumlu bir felsefik öykü.
    Kitaptaki genç adam kadar şaşkın kapattım kitabı, normalde 50. sayfada kitapla bütünleşmem gerekirken 100. sayfada kendi davranışlarımı, etrafımdakilerin bana olan davranışlarını sorgulamaya başladım.

    Aman diyim, düşüncelerinizi kaptırmaya elverişli ve müşkülpesentseniz pek öneremeyeceğim.
    Şaka bir yana, gökkuşağıma en az üç renk kattım.
  • 339 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "Bu sayfalarda hayatımın bütünü, yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki, hayat denen mülakata bu kitabı yazmak için geldim; etimin eti, kemiğimin kemiği” Ustalık eserim dediği kitabından bu şekilde söz eder Cemil Meriç. Açıkçası her okuyuşumuzda daha iyi anlarız Cemil Meriç'i ve bu sözü. Bambaşka bir tad bırakır insanın ağzında. Tecrübe bilgi kokar kitap ve ister istemez tecrübe, bilgi yığınının içinde kayboluveririz.

    Kitabın içeriğine geçmeden beni etkileyen iki olaydan bahsetmek istiyorum.

    Cemil Meriç, hayatıma büyük bir iz bırakmış ve fikir yapımın gelişmesinde büyük rol oynayan Kürt aydını Memduh Selim Beg'in öğrencisi olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmış ve mutlu olmuştum. Ayrıca Cemil Meriç Memduh Selim Beg'i Bu Ülke kitabında şöyle tanıtır okurlarına:

    “Memduh Selim, mülkiyeden mezundu, Fransızca, Ermenice ve Kürtçe biliyordu. Abdullah Cevdet´in rahle-i tedrisinden geçmişti. Metin, çetin ve lüzumundan fazla ciddi bir adam. İlk kompozisyon dersinde kağıda mürekkep damlattığım için numaramı bir hayli kırmıştı. Laubalilikten hiç hoşlanmazdı. Noktalama, satır başlarına dikkat etme gibi, yazı yazmanın işçilik diyebileceğim yönleri üzerinde ne kadar titiz davranmak gerektiğini usanmadan ihtar edecekti. Memduh Selim daha sonra tercüme hocamız da olacaktı. Chateaubriand´ın 'Son İbn-i Saraç´ın Maceraları' adlı eserini onun sınıfında Türkçeye çevirdik. Memduh Selim için ayrı bir jurnal yazmalıyım."

    Ayrıca Memduh Selim Beg'in hayatını anlatan Mehmed Uzun 'un kaleme aldığı Yitik Bir Aşkın Gölgesinde kitabını da şiddetle tavsiye ederim.


    İkinci olarak Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından verilen “Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülleri”ne layık görülen Avesta Yayınevi’nin -benim gibi binlerce kişinin hayatını etkileyen yayınevi- kurucusu olan Abdullah Keskin 'in ilk olarak Avesta ismini şuan incelemesini yaptığım kitaptan öğrendiğini ve ona büyük bir ilham kaynağı olduğunu söyler. Açıkçası bunu da duyduğumda epeyce şaşırmıştım. Fazla uzatmadan içeriğe geçmek istiyorum.

    .......

    Bu Ülke kitabını açtığımızda, bizi karşılayan şey oğlunun yazdığı bir önsöz ve yine oğlu tarafından yazılmış olan ve Cemil Meriç’in hayatını anlatan bir yazı oluyor. Oğlu Ümit Meriç, bu hayat hikâyesini babasının dilinden çok başarılı bir biçimde aktarmış.

    Aslında Bu kitabın belli bir içeriği yok. Belli bir konuyu ele almıyor. Denemelerden oluşan bir kitap. Belli bir konusu yok ama içinde Cemil Meriç'in kendisi ve fikirleri var.

    Daha detaylı bir şekilde açıklamak gerekirse bu eser Cemil Meriç’in düşüncelerinden, izlenimlerinden, duygularından, anılarından oluşan, kendini anlamak ve anlatmak için kaleme aldığı, yayımlanmış ya da yayımlanmamış yazılarının kronolojik bir sıra içinde derlenmesinden oluşmuştur. Ülkenin trajedisini anlatan önemli bir denemedir.

    Üst düzey tarih, sosyoloji, din ve edebiyat bilgisine sahip olan Cemil Meriç’in verdiği örnekler konuyu idrak etmemiz açısından son derece yerinde oluyor. Fakat burada bir noktanın altını çizmek isterim ki, kitabın dili biraz ağır ve eski kelimeler ile karşılaşmanız oldukça olağan. Eğer sözcükler, cümleler ve fikirler üstüne düşünmeyi seven biriyseniz kitap tam size göre.

    Ayrıca en çok dikkatimi çeken konularda Sağ - Sol çatışmaları, Batı'dan gelen kültür yok edici -izmler ve yanlış Batılılaşmadır.

    .....

    Cemil Meriç, kelimeye fazlasıyla önem veriyor, çünkü kelime yazarın silahı .
    "Bir aydın yabancı dil bilmese ne olur, çok kitap okumasına da ihtiyaç yok. Yeter ki ana dilini gerçekten bilsin. Kelimeleri şecereleriyle tanısın. Asıl olanları âdilerinden ayırsın." diyor Meriç. Kelimelere bu denli önem veriyor. Karanlık kelime kalmamalı ona göre. Kütüphanemizde her dilden lügat olmalı. çünkü "Kamus namustur!"

    Cemil Meriç'le ilgili ilginç bir şey daha var bence. Kendisi ne sağcı bilinir ne solcu. Ama sağcılar da solcular da ona saygı duyarlar. Hem de sağa da sola da getirdiği eleştirilere rağmen. Bu saygının sebebi nedir? Neden bir sağcı bir solcuya bir şey söylediği zaman doğru olsa bile kabullenilmek istenmez.
    ....
    Son olarak diyeceğim şunlardır. Cemil Meriç'i anlamak dünyayı, insanları anlamak demektir. Gelişmek, farklı düşünmek demektir. Objektif olmak demektir. Cemil Meriç okuyun, okutun.
  • 270 syf.
    Sis ve Gece yazarın ilk polisiye romanıdır. Bir söyleşisinde de dediği gibi Ahmet Ümit polisiye yazarı olmaya hep mesafeli durmuştur. Fakat polisiye tarzı kendi edebi ustalığı ile farklı seviyeye taşımayı başarmıştır.
    Kitapta Mitte çalışan Sedat adındaki bir görevlinin yasak aşkını araması ve gizli bir örgütün peşine düşmesi anlatılıyor.
  • 510 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Ne çok okunacak kitap var. Hergün listeye bir yenisi daha ekleniyor. Bazen ömrüm yetmeyecek diye düşünüyorum ve beklemenin anlamı yok diyorum. Bu sitenin bana kazandırdığı en güzel şey, dostlukların yanında, yeni kitaplar keşfetmek oldu. Unuttuğum, okumadığım, rafa kaldırdığım kitaplar. Evet işte onlardan biri daha.

    Yıllardır ara verdiğim Aziz Nesin'e Bir Sürgünün Anıları ile tekrar kavuştum. Sonra ne mi oldu?  Kitaplığımda yıllardır okunmayı bekleyen anılarını yazdığı Aziz Nesin'in Anıları: Böyle Gelmiş Böyle Gitmez adlı serisini alıp sayfalarını karıştırınca beklemenin bir anlamı yok dedim. Şimdilerde tek kitap haline getirilen anılar.

    Aziz Nesin, on iki yaşına kadar olan anılarını Yol adlı kitabında toplamış. Kitabı okurken, böyle bir duyguyu nasıl anlatabilirim diye düşündüm hep. Hala da öyle düşünüyorum. Kitapta yaşanan duyguların sadece yüzde birini anlatabilirim size. Benim anlatacaklarım çok yüzeysel kalacak biliyorum. Ben sadece size Aziz Nesin'in çocukluğu hakkında bilgi verebilirim, ama yaşanan duyguları asla anlatamam. Ancak okuyunca etkisini hissedebilirsiniz.

    Öyle bir çocuk nasıl olabilir diyorum okudukça. Nasıl bir çocuk yaşadıkları altında bu kadar ezilebilir. Nasıl bir çocuk yaşadıklarını hep içinde taşır, kimse üzülmesin diye duygularını dışa vurmaz. Nasıl bir çocuk hep başkalarını düşünür, onlar üzülmesin diye kendi üzülür. O kişi Nusret'se mümkün. Çocukluğunu hiç yaşamamış Nusret, hemen büyümüş ama hep çocuk kalmış Nusret. Özlemlerini hep içinde yaşamış Nusret.

    "Hiç çocuk arkadaşım yok, hiç oyuncağım yok, oyunum yok. Hep büyüklerin arasındayım."
    (s.112)

    İlk bayramlığını giydiğinde kendini bir anda çocukların hışmından kurtaramayan ve çamurların içinde bulan Nusret. Entarinin dışında ilk defa giydiği bayramlık hevesini alamadan üstünden çıkarılan Nusret. Yaşadığı burukluğu varın siz düşünün.

    "İlk pantolonu, ilk ayakkabıyı beş yaşımdayken bir bayramda giymiştim. O yaşıma dek ne panto­lonum, ne ayakkabım vardı. Üstüme alacakara bez­den bir entari giydirirlerdi, ayaklarımda takunya..." (s.17)

    Seni hep hikayelerinle tanıdım. Güldüren güldürürken de düşündüren hikayelerinle. Kendime o kadar kızıyorum ki tanımakta geç kaldığım için. Neyse diyorum sonra, yakınmayı bırak ve oku. Madem o yazdı sen de oku. Hem de yaşamı boyunca hiç ara vermeden yazdı. O halde bize düşen de okumak.

    "— Yaz! Hadi yazsana! Durma yaz! Ne duru­yorsun? Uyumaya hakkın var mı senin... Uyan! Otur­ma öyle... Kalk çabuk... Hasta da olamazsın... Şişşşt, kalk bakalım... Yaz!" (s.7)

    Aziz Nesin, Çanakkale Savaşı sırasında doğmuş. Adın uğur getirsin diyerek, Nusret Mayın Gemisi'nin ismi konulmuş ona. Uğur da getirmiş nitekim. İmkansız denilen oluyor ve Mustafa Kemal Çanakkale'de tarih yazıyor.

    Aziz Nesin, on iki yaşına kadar olan anılarını anlattığı kitabında zamana da ışık tutuyor ayrıca.

    "Türkiye o zaman ikiye ayrılmıştı: Kurtuluş Savaşı'ndan yana olan Kuvâ'yi milliyeciler, padişahtan yana olan Kuvâ-yi inzibatiyeciler. Kuvâ-i inzibâtiyecileri, düşman işgal kuvvetleri beslerdi. Kuvâ-yi inzibâtiyeye yazılanlara bir lira gündelik verilirdi." (s.75)

    Babası onun hep bir din adamı olmasını istemiş. Sekiz yaşında hafız olan Nusret için, babası sevinirken annesi üzülmüş. Cumhuriyete düşman olan babası okula göndermemiş ama eğitimsiz de bırakmamış. İlk eğitimini Galip amcasından alan Nusret onu çok sevmiş.

    "Galip Amca ol­masaydı beni okutup yetiştirmeseydi, ben bugünkü ben olamazdım. Anama ve ona çok borçluyum." (s.78)

    "Babam çok sert, kızgın bir adamdı. Dediği dedikti..." diyor. Ama onu sevmekten de asla vazgeçmiyor.

    Babasının Mustafa Kemal'i sevmesini ne çok istiyor o çocuk kalbiyle. Mustafa Kemal'i sevmese de seviyor yine de babasını.

    "Ah şu babam, ah... Onu öyle se­viyorum ki, ama o da Mustafa Kemal'i sevse ya..." (s.291)

    "Babam zengin değildi, varsın olsun... İyi yürekliydi beni çok seviyordu, benim babamdı, benim babam olduğu için en iyi baba oydu. Annem, hele annem, bütün annelerin en iyisiydi..." (s.314)

    Annesi, çileli annesi. Gözü yaşlı annesi. Altı yaşında üvey annenin zulmünden kurtarmak için babası tarafından evlatlık verilen küçük Hanife. Her şeyi annesi mutlu olsun diye yapıyor. Annesi onun için dünyalara bedel. Annesi onun neredeyse tek varlığı. Ne yapmışsa hep annesini mutlu etmek için yapmış. On yaşında hükümet okuluna başladığı zaman bile sadece annesini düşünmüş.

    "Beni üçüncü sınıfa alıyorlar. Öyle mutluyum, öyle mutluyum ki... Okuyacağım, doktor olacağım, annemi iyi ede­ceğim... ağlıyorum sevincimden...(s.265)

    Nusret'in sevincine ortak olurken ben de onunla birlikte ağlıyorum. Hep birileri mutlu olsun diye yaşamış adeta. En çok da annesi mutlu olsun istemiş. Öyle duyarlı bir çocukmuş ki, babası olmayan arkadaşlarının hakkını yediğini düşünerek çok sevdiği Darüşşafaka'dan kaçmış.

    Küçük yaşta omuzlarına çok yük yüklenmiş. Arada isyan etmiş tabi. O kadar da olsun canım. Sonuçta o da bir çocuk, her ne kadar çevresine göre çocuk olmasa da.

    "Bıkmıştım derslerden, Arapçadan, hendeseden, hesaptan, tecvit'ten, hepsinden bıkmıştım..." (s.145)

    Ah Aziz Nesin ah, nasılda oyunlara hasret büyümüşsün. O özlemini okurken yüreğim yandı. Nasıl bir çocukluk geçirmişsin sen öyle.

    "Çocukluğumu hiç yaşamadım. Çember çevir­medim, zıpzıp, bilya alamadım elime. Uçurtma uçurmadım. Elbende, sobe, körebe, birdirbir, uzuneşek, kovalamaca oynamadım... Hiç, hiçbişey... Çocuk olmuş tek günüm yok yaşamımda... Oysa öyle se­verdim ki koşup oynamayı..."(s.37)

    Değil mi ya, sen çocuk musun ki oyun oynayacaksın? Sen kocaman bir adamsın. Tek düşündüğün büyük adam olup haksızlıklara karşı çıkmak.

    "Öyle büyük, öyle büyük bir adam olaca­ğım ki, bütün bu haksızlıkları kaldıracağım. O kadar da çok haksızlıklar vardı ki, bu kadar büyük haksız­lıkları ortadan kaldırmak için ister istemez çok bü­yük adam olmam gerekiyordu." (s.161)

    On iki yaşına kadar olan anılarını okumayı yüreğim kaldırmadı. Sen o yaşta çok sevdiğin annenin ölümüne şahit olurken, ben burda gözyaşlarımı tutamadım.

    " ...Ölüm güzel değildir elbet... Ama siz ölümü, güzel, genç bir veremli annenin yüzünde gördünüz mü hiç?" (s.497)

    Çocukluğu hep yoksulluk içinde geçmiş Nusret, oyunlara hasret büyümüş Nusret, gülmeye hasret kalmış Nusret.

    "Herkes kahkahalarla gülüyor. Kimisi, gülmekten yerlerde yuvarlanıyor. Gülmek!... Öylesine yabancı olduğum bişey ki gülmek, hele gülmenin böylesi... (s.101)

    Bu kadar acı ile geçmiş bir çocukluktan sonra nasıl herkesi güldürecek hikayeler yazar insanın aklı almıyor. Bunu da sadece Aziz Nesin yapar sanırım. Hem de öyle güzel yapar ki, roman tadında anılar okursunuz.

    "Neden, nasıl mizahçı olduğumu sorarlar hep... Bilmem. Ama sanırım, beni mizahçı yapan kendi ya­şamım olacak. Gözyaşları içinden geçip geldim bu­raya..." (s.23)

    Maceraya kaldığım yerden Yokuşun Başı ile devam edeceğim. Babası, kardeşi ve Nusret neler yaşadı kimbilir. Annesinin ölümünden sonra nasıl bir hayat bekliyor onu? En çok da, okulu bıraktığını kimse bilmezken, annesine verdiği sözü nasıl tuttuğunu merak ediyorum. Annesini ölüm döşeğinde kandırmak ona çok ağır geliyor. Kendini annesine karşı borçlu, sorumlu hissediyor.

    "— Oğlum yatılı okulda okuyor ya, onun için gözlerim açık ölmüyorum..." (s.494)

    Annesinin ölürken söylediği son sözler onu tekrar çok sevdiği okuluna kavuşturacak. Bakalım nasıl yapacak?

    Ne söyledim ne yazdım bilmiyorum. Bildiğim tek şey ben hiçbir şey anlatamadım. Çocuk Nusret'in yaşadığı duyguları yansıtamadım. Tek bildiğim okurken kalbimi parçalayan o acı anıların yarattığı his aklımdan hiç çıkmayacak.

    Yazdıklarıyla her zaman güldüren küçük dev adam bu kitabında gülünecek bir şey yazmamış. Gülmek isteyen okumasın. Kahkaha yerine gözyaşı bulacak çünkü. Bir çocuk hiç mi gülmez? Aklım almıyor. Çocukluğumdan utandım senin yaşadıklarınla.

    Affet beni Aziz Nesin, seni tanımak için ne kadar geç kalmışım meğer.
  • Oğuzcan Yeşilyaprak
    Oğuzcan Yeşilyaprak Ömer Seyfettin-Tüm Hikayelerden Seçmeler - 1. Cilt'i inceledi.
    237 syf.
    ·5 günde·8/10
    Ömer Seyfettin kitapları genelde çocuk kitabı yazarı görülüp kitapları çocuklara okutusulsada bu kitapta genellikle orta ve büyük yaş insanların ders alması adına çok güzel hikayeler ve yer yer çok vurucu cümleler yer alıyor.
  • 56 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Genç kızının bir gece başka biri ile kaçamak ilişkisini şahit olup bunun üzerine gelişen seyrini konu edinmektedir.
    Yıllarca çalişip onların neler yaptığından haberi olmaz... Tiyatro, konser gibi sosyal faaliyetlere katılan kızı ve eşi, ondan uzak bir yaşam sürdüğünü anlar ve evi terkeder, evine gider sonra anne kızda buraya gelir ve onlar yine lüx bir yaşam sürerler, adam içine kapanır, onlardan ayrı yemek yer... Onlar da sorarlar bu değişikliği ama üzerinde durmazlar.
  • 273 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    Peyami Safa'nın gerek bu kitap özelinde, gerekse de diğer eserleriyle ilgili o kadar güzel ve ayrıntılı incelemeler yazılmış ki onları okuduktan sonra buraya kısaca geçiştirilebilecek üç beş satır karalamak açıkçası çok içimden gelmedi ama yazmadan da duramadım.

    Peyami Safa, kahramanlarının içi dünyalarını yaptığı psikolojik tahlillerle, romanların geçtiği dönemin toplum yaşamı ve arka planındaki tarihi kırılma noktalarını cümlelerine nakşetmesiyle, eski-yeni Türkçe karışımından oluşan çok etkili dili kullanma gücüyle okuduğunuz her sayfayı bir sinema sahnesi izletirmiş gibi gözler önüne seriyor.

    Rus klasiklerinden, örneğin, ilk aklıma gelenlerden, Suç ve Ceza gibi, Diriliş gibi, Karamazov Kardeşler gibi romanları okurken yaşadığım ve "romanın içine gömülme" olarak tarif edeceğim bir ruh haliyle okuyorum Peyami Safa romanlarını. Lise yıllarımda edebiyat ödevi olarak okuduğum "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu", daha sonraki yıllarda okuduğum "Fatih Harbiye" ve "Yalnızız" adlı romanlar ve okumakta çok geciktiğimi özellikle itiraf edeceğim "Matmazel Noraliya'nın Koltuğu" beni içine çeken, romana gömülmeme neden olan bir sihir içeriyor sanki.

    Yazarın hayat görüşü, yaşadığı yıllardaki Nazi Almanyası ve Hitler hayranlığı, dönemin edebiyatçıları ile yaşadığı kavgalar, polemikler beni hiç ilgilendirmiyor. Bana ters gelen bir çok fikri romanlarında hissetsem de bunların hiç biri Peyami Safa'nın "kaliteli" romancılığını ve benim gözümdeki edebi gücünü etkileyen kavramlar değil. Fakat bu romanları yeni nesile okutmak konusunda çok zorluk çekileceği açıktır. Ellili yaşlarımı yaşadığım ben artık bu türlü eski-yeni karışımı bir Türkçe ile yayınlanan romanları okumakta zorlanıyorum. Kitabın sonuna eklenen sözlük bu zorluğu nispeten azaltıyor ama her kelime için kitabın son sayfalarına gidip anlam aramak seri okuma ritmini bozduğu gibi konudan kopmalara ve okuma hızında yavaşlamalara yol açıyor. Bazı yayınevlerinin bu örnekte olduğu gibi dili ağır romanları hem orijinal haliyle hem de dilini sadeleştirerek yayınladığını biliyorum. (Bildiğim kadarıyla Gürpınar romanları için yapıldı) Aynı örnekten yola çıkarak Peyami Safa romanları için de bu yola gidilerek yeni nesile bu kitaplar okutulmalıdır görüşündeyim.

    Romanın kahramanı Ferit ya da eski yazılışıyla "Ferid" Tıp eğitimiyle başlayan üniversite öğrenimini bırakıp Felsefe okumaya başlamış. Ruh hali de buna paralel olarak değişiyor. Tıpkı yaşam tarzı, insan ilişkileri, hayat görüşü aşka ve cinselliğe bakışı gibi. Aslında Ferit'in bir "Tutunamayan" olduğunu ama tutunmaya çalıştığını görüyoruz.

    "Matmazel Noraliya'nın Koltuğu" aynı zamanda bir İstanbul romanı olması yönüyle de çok beğendim. İkinci Dünya Savaşı yıllarının İstanbulu... İstiklal Caddesi, Beyoğlu, Tünel meydanı, adalar... Hepsini sayfalar ilerledikçe birer siyah beyaz fotoğraf karesi gibi gözünüzde canlandırıyorsunuz.

    Hala Peyami Safa ile tanışmayanlar için başlangıç kitabı olabilir. Diğer kitaplarıyla da başlanılabilir ama Peyami Safa ile mutlaka tanışılmalıdır. Edebiyat okuyorum, edebiyatı seviyorum diyen herkes okumalıdır.
  • 256 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Çok guzel ve keyfli bir kitap. Okumadan ölme derim.Sabahattin Ali okumaya başladıysan bunla devam edebilirsin. Kürk Mantolu Madonna isim yapsa da bu kitap altta kalmaz.
  • 288 syf.
    ·5 günde·Beğendi·8/10
    Müthiş bir alt mesaj içeren bir eser. Bu eser bana canlının olduğu yerde güç istencinin olduğu mesajını da iletmedi değil. Bir solukta bitirilen muazzam bir kitap.
  • 70 syf.
    ·1 günde·Beğendi·7/10
    Psikolojik bir öykü olarak çıtayı arşa çıkartan müthiş bir kitap. Stefan Zweig, korkunun bir insana neler yaşatabileceğini küçük bir alanda büyük marifetle anlatmış. Akıcı bir dile sahip olan kitap, sayfa sayısının da azlığı sebebiyle 2 - 3 saat içinde rahatlıkla bitirilebilir. Kitabı, kısa öykülerden hoşlanan herkese şiddetle tavsiye ederim.