• Bundan tam 1 yıl önce, kitap yazacağımı söyleyip Turkcell’den ayrılırken çevremde bana inanan sadece bir kaç insan vardı..

    Çoğunluk ise, hiç kimsenin adını bilmediği bir beyaz yakalının, Turkcell etiketi yokken, sadece kendi azmiyle bazı kapıları açabileceğini düşünmüyordu..

    Bana söylemeseler de biliyordum ki, kitap yazarak birilerine dokunacağıma, hatta kitabın basılacağına çoğu inanmıyordu..

    Türkiye’de kaç kişi adı sanı bilinmemiş bir yazarın kitabını alıp okuyacaktı ki??

    Dün Ankara’da, hiç tanımadığım bir şehirde, ilk kitabımın çıkmasından sadece 2 ay geçmişken beni yalnız bırakmayan, gözlerinin içi gülen ve bana sarılan onlarca insan vardı.. Dahası 2. Baskı bitmek üzereydi..

    Bir kaç stand ötede Ayşe Kulin imzalıyordu kitaplarını.. Yüzlerce kişi kuyruk olmuştu..

    Gelip geçen baktı bana.. Yazık bu kadına 40-50 kişi gelmiş, ötekinin haline bak, dedi biri.. Gencecik bir kızdı..Gülümsedim ☺️

    Benim için 1 kişi bile gelmesi içimi çocuk sevinciyle dolduracaktı zaten.. İnsan hayal ettiği ve adım attığı müddetçe başarıyor çünkü.

    Gücüm yettikçe yazmaya ve üretmeye devam edeceğim, çünkü beni ben yapan şey bu..

    Kimsenin dediğine kulak asmayın, çünkü kimsenin sözleri hayalleriniz kadar büyük değil 😍 İyi ki varsınız ❤️

    #yenibirpencereaç
  • Benim için dünyanın en çok abartılan kitabı Takkeci İbrahim Efendi hikayesine aşırı benzerlik gösteren Simyacı'dır:
    https://youtu.be/lFYm2W7uV0o

    Peki sizin için dünyada ya da Türkiye'de en çok abartılan, değerinden fazla ilgi görmüş yazarlar ya da kitaplar hangileridir? Yorumlarda belirtebilirsiniz.

    Simyacı hayranları dislike'a az basın, çökmesin buton. :P
  • Bu Cumartesi Ankara Kitap Fuarı’nda saat 14.30’da Elma Yayınevi standında imza günüm var.
    Ankaralı dostlarım gelirse, tanışmak için hevesle beklerim 🥰 Yeni Bir Pencere Aç
    Duyuruyu paylaşan dostlarım arasından 5 KİŞİYE İMZALI “Yeni Bir Pencere Aç“ 😍
  • Bu mutsuzluğun mezardan başka bir sonu olduğunu sanmıyorum.
  • İçinizde olmayanı dışınızda bulamazsınız...
  • "Kimsesi yoksa delirir insan. Kim olduğu hiç önemli değildir, yeter ki yanında biri olsun. İnanın bana, insan fazla yalnız kaldımı, hastalanır."
  • 182 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    > Merhaba, bilmem farkında mısın? Ama bugün seninle yollarımız yine kesişti ve sen benim bir incelememi daha okuyacaksın. Ama maalesef üzülerek ifade etmem gerekir ki, bugün bu incelemem pek keyif verici geçmeyecek gibi görünüyor. Konu başlığından da anladığın gibi, bugün burada konumuz Zezé! Evet, evet o masum, kendi halinde, iç dünyasında hayalleri ile yaşayan bizim küçük Zezé. Aslında hep gördüğüm, ama bir türlü elimin gitmediği bir romandı Zezé’nin yaşadıkları. Gerek burada, gerek başka kitap ve edebiyat platformlarında sıklıkla karşılaşırdık kendisi ile ama bir türlü şahsen tanışma imkânım olmamıştı Zezé’yle. Zaman içerisinde, okumak istediğim bu tür popüler birçok eserin benim şahsi kitaplığımda yer aldığını fark ettim. Hatta geçen bir siparişimde dalgınlıkla, Gabriel García Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık adlı kitabını ikinci kez sipariş etmişim. Bu hatamı, kitaplar geldiğinde fark ettiğimde, Osman Balcıgil’in Nefesi Tutku Olan Kadın-Afife Jale adlı kitabı ile telafi ettim. Benim yoğun tempo geçen iş ve ev hayatımdan dolayı okuyamadığım ve okumak istediğim o kadar çok şey var ki, bazen bırakın diğer olmayanları, elimde olanlara bile ömrüm vefa etmeyecek diye korkuyorum doğrusu. Neyse, konumuz Zezé’ydi ve en sonunda kendisini ile tanıştığım ve yakın zamanda okuduğum, bitirdiğim bu güzel esere dönelim tekrar.

    “Günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsü” s.11

    > José Mauro de Vasconcelos tarafından yazılan ve elimde olan Şeker Portakalı adlı kitap (Mustafa CANBEK tarafından çevrilmiştir). 1968 yılında Rio de Janeiro'nun Bangu mahallesinde geçen ve yazarın kendisinin çocukluğuna dayanan otobiyografik bir romandır. Vasconcelos, Rio de Janeiro'nun gecekondu kasabasında zorlu şartlar altında büyümekte olan, hayallerini, hüznünü ve düşüncelerini içinde yaşayan bir çocuğun kendi dünyasının görüntüsünü aktarıyor biz okurlara. Zezé, hayatta kalan yedi kardeşin ikinci en küçüğüdür. Zorlayıcı şartlar altında, varoşlarda sürdürülen bir hayat ve babaları işsiz olduğundan, aileyi ayakta tutabilmek için fabrikada, uzun saatler ayakta kalarak çalışmak zorunda olan bir anne. Mahallede yoksulluk içinde yaşayan pek çok kişi var olsa da, özellikle Zezé’ye, ailesinin Noel'de iyi bir yemek ve hediyelere paralarının olmaması çok üzücü gelmektedir. Bu gururlu, ama fakir ailenin katlanabileceği zorluklar önlerinde bir dağ yığını gibi dururken, bizim küçük Zezé’nin yaptığı haylazlıklar ile ilgili yaşadıkları hayal kırıklıkları onları bir hayli üzmekte ve düşündürmektedir.

    “Öyleyse bana öbür gün, kentten bir ‛Ayışığı’ getirir misiniz?” s.20

    > Manevi sıkıntıların yanında maddi sıkıntılar içerisinde olan ailesi, biriken kira borçları baş edilemez hale geldikten sonra, mecburiyetten yeni bir eve taşınmak zorunda kalırlar ve Zezé bu evin arka bahçesinde ileride arkadaş olacağı küçük portakal ağacı ile tanışır. Küçük kardeşiyle oyunlar oynayacağı bu evin arka bahçesini heyecan verici yeni bir dünyaya dönüştürür.

    “Tanrım! Neden hayat bazıları için bu kadar zor?..” s.41

    > Okulunda kendisine çok saygı duyduğu iyi kalpli öğretmeni ile tanışacağız ve kocaman yürekli bu küçücük Zezé’nin öğretmenini memnun etmek için çırpınışına şahit olacağız.

    “Hayır, Dona Cecília. Yeryüzü, Ulu Tanrı’nındır, değil mi? Yeryüzündeki her şey de Ulu Tanrı’nındır öyleyse. O zaman, çiçekler de…” (s.75-76)

    > Üzüntüsünden kendisini yollara vuran ve geç saatlere kadar ayakkabı boyayarak kazanacağı parası ile üzmüş olduğu babasının tekrar gönlünü kazanmak isteyen bu cesur çocukla gurur duyacağız. Bir yarasa gibi rüzgâra karşı uçmak ve en büyük hayallerinden birisini gerçekleştirmek isteyen Zezé, bir gün okuldan kaçtığında, bir şekilde Valadares’in arabasına gizlice biner, biner binmesine, ama Valadares’in bunu fark edip ve kendisini dövmesinden sonra ona büyük öfke duyar. Ama aradan birkaç gün geçtikten sonra, Zezé ayağındaki yaradan dolayı okula acılar içinde giderken Zezé’ye rastlayan Valadares onu arabasına davet eder ve Zezé ile aralarında çok sıkı bir dostluk başlar.

    “Yarasaların, çocuklarının kanını emen vampirler olduğunu söylerdi.” s.41

    > Zezé'nin davranışları ve yaramazlığı hep bir ceza ya da kötü bir son ile bittiği için Zezé, iyiden iyiye kendisinin sevilmediğini, dışlandığını ve istenmediğini düşünmektedir. İşte bu sebepten, aklından geçen düşüncelerini, kendisine cevap verdiğini düşündüğü küçük portakal ağacıyla paylaşıyor. Biliyor musun Zezé? Ben sen de, benim çocukluğuma dair birçok şey okudum ve sen her ne yaşadıysan, ona yakın bir kader ortaklığım vardı seninle. Aklıma küçükken, yarıyıl tatillerinde simit sattığım, şeker imalathanesinde fındıklı şeker ve horoz şekeri kalıplarına döktüğüm sıcak şerbet geldi. Küçüktüm ve her defasında kendime; “bu sefer ellimi yakmayacağım!” desem de, kalıba sıcak şerbet dökerken her defasında yandığım geldi. Kader ortaklığımızın tek eksik yanı, fakir de olsan, senin anne ve babanın yanında olmasıydı. Oysa benim kendisine kazandığım para ile hediye alabileceğim bir babam asla olmadı ve annem ise bir fabrikada çalışıyordu, ama benden 3500 km kadar uzakta, bilmediğim bir yaban eldeydi ve orasına Almanya diyorlardı. Evet, zamanında çok giden olmuş. Kimin yakını ya da canı gitmemiş ki oralara?! Yaşadığın bu hayat sana ne kadar zorsa, bana da bir o kadar zordu ve benim de içimden geçenler çoktu. Hâlâ o günleri düşündükçe içimden geçiyor o şeyler!

    “Kimseden hiçbir şey beklemiyorum. Böylece hayal kırıklığına da uğramamış oluyorum.” s.47

    > Zezé, zeki ve kurnaz bir çocuktur, ama asla kötü niyetli değildir. Fakat bazen görmüş olduğu kötü muameleler yüreğinde ve düşüncelerinde intikam duygularını çağrıştırmaktadır. Hep şair olmayı hayal etmekte, müzikte güzellik bulmakta ve öğrenmeye hevesli olduğu görülmektedir. Babası, şarkı söylemeyi çok seven Zezé’ye, Arivaldo ile olan samimiyetini sonlandırmasını ve bir daha onunla asla şarkı söylememesini söyler. Bir akşamüstü Zezé babasına şarkı söylemeye karar verir, ama babasını mutlu etmek isterken, Zezé’nin hiç beklemediği bir son ile biter o gün. İşte burada aklıma, eskiden benim de küçüklüğümde yaşamış olduğum olumsuz hadiseler gelmedi değil. Hangimiz Zezé gibi küçüklüğümüzde sıkıntılar ya da olumsuzluklar yaşamadık ki? Eminim birçoğumuz yaşadık bunu… Bu eser alışılmadık bir hikâyeye dayanmakta, ama içerik olarak biz okurları da doğrudan ve duygusal olarak içine çeken bir öyküyü barındırmaktadır. Yazar, Zezé'nin çekmiş olduğu sıkıntılarını biz okurlara iletiyor ve onun, küçük Zezé’nin yaratıcı tarafı ile hayata karşı nasıl başa çıkılabileceği stratejisi arasında iyi bir denge kuruyor. Eserde hayatın küçük çocuğa karşı olan sertliği çok açıktır, ancak edebi yazım ve söylem dili biz okurlara hiç ağır gelmez. Kocaman bir dünyada, yalnız bir çocuğun gözünden hayatta kalma öyküsünün ve sevgiyi arayışının edebi yanıdır Zezé'nin çekmiş oldukları! Eğer bugüne dek yaşadıklarımızı biraz olsun anlayabilmiş ve o meşakkatli yoldan geçmişsek, o zaman, bu güzel varlıkların (çocukların) dünyasını, duygularını unutmayıp, onlara gereken ilgi ve şefkati göstermeliyiz.

    “Hepimiz büyüktük. Küçük küçük parçalarla, aynı üzüntüden payını alan büyük ve üzgün kişiler.” s.49

    "Daha çok anlat” dedim.
    “Hoşuna gidiyor mu?”
    “Çok. Elimden gelse seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre hiç durmadan konuşurdum.”
    “Bu kadar yola nasıl benzin yetiştiririz?”
    “Gider gibi yaparız." s.157

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • Nasıl sevdiyse öyle sevildi zannetti.
  • Senin bu kadar mutlu olmana, ancak senden bir şey almaya hazırlandıkları zaman izin verirler.
  • 208 syf.
    İstanbul Okuma Grubu’nun bu ayki kitabı Yaşar Kemal’in “Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca” adlı romanıydı. Okuma grubumuzun en yoğun katılımlı toplantılarından biriydi -en son Yeraltından Notlar’da bu kadar yoğun katılım görmüştüm- öyleki moladan önce sayı 40’ı bulmuştu. Tabii toplantı sadece sayısal olarak dolu değildi, katılımcıların hemen hepsi gayet yerinde tespitler yaptılar ve dolu dolu yorumlarla harika bir toplantı oldu. Kitap distopik bir kurguya sahip olduğu için ister istemez "Bin Dokuz Yüz Seksen Dört", "Hayvan Çiftliği" gibi distopyalarla kıyaslandı, eserin alegorik yapısından hareketle romanda neyin neye tekabül edebileceği konusunda çeşitli görüşler öne sürüldü, güncel yorumlar yapıldı ve sonuç olarak görüldü ki büyük yazarların eserleri klasiktir ve onlar ne anlatırlarsa anlatsınlar anlattıkları her devir için bir şeyler söyler. Oğuz Aktürk de toplantı sonrası yazdığı uzun değerlendirme yazısında tespitlere değindiği için ben bu konuya daha fazla girmeyeceğim ve direkt bu kitabın bana çağrıştırdıklarını 1000 Kitap’taki kıymetli kitap dostlarımla paylaşacağım.
    Üniversite son sınıfta “Türk Dünyası Edebiyatları” isminde iki dönemlik bir ders almıştık. Bu derste başta Aytmatov’un tüm eserleri ve Cengiz Dağcı olmak üzere Türk Dünyası coğrafyasında yayımlanıp Türkiye Türkçesine aktarılmış eserlerin hepsinden çok sayıda örnek okumuştuk. Hocamızın büyük bir ustalıkla ve tematik olarak hafta hafta seçtiği bu eserler sayesinde o güne kadar hiç fark etmediğimiz yepyeni bir dünyanın kapıları önümüzde açılmıştı. Bu sayede daha önce Sovyetler Birliği hakimiyetinde ve dışa kapalı bir hayat yaşayan insanların bilhassa Stalin devrinde yaşadıkları zulümlere bizzat şahitlik etmiştik. Bu ilgi bende sonraları da devam etti. Elimden geldiğince bu dünyayı takip etmeye, okumaya ve yazmaya devam ettim. Bu eserleri ilk okuduğumda hemen hepsinde bazı ortak konuların tekrar tekrar kullanıldıklarına şahitlik etmiştim hatta bu konuların bir listesini de çıkarmştım. Bunları niye mi anlatıyorum? “Filler Sultanı İle Kırmızı Sakallı Topal Karınca” kitabını okuyunca da listemdeki pek çok konunun bu kitapta da tekrar edildiğini fark ettim. Evet zulmün mantığı birdir ve eğer totaliter bir sistemden söz ediyorsak uygulamaların hemen hepsi birbirine benzer. O başlıkların neler olduğunu tek tek saymayacağım ama yazı içinde yer yer bazılarına temas edeceğim.
    Totaliter sistemlerin kitleleri hakimiyetleri altına almak için bazı yöntemleri kullandıklarından bahsetmiştik. Bu kitapta da gördüğümüz gibi bu yöntemlerin başında, hakimiyet altına almak istediğiniz topluluğa kim ve ne olduklarını unutturmak gelir. Dillerini, öz kültürlerini özetle köklerini unutan bir topluluk köksüz bir ağaç gibi ortada kalır ve kolaylıkla manipüle edilmeye açık hale gelir. Aytmatov bu durumu “Gün Olur Asra Bedel”de Mankurt efsanesi vastıtasıyla anlatır ve kendisini, soyunu sopunu kim olduğunu unutup mankurtlaşan Jolaman’ın annesi Nayman Ana’yı vurması ile işin gelebileceği trajik boyutu çarpıcı şekilde aktarır bize. Türk dünyası romanlarında mankurtlaşmış insan tipleri ile onların karşısında öz değerlerini savunan kahramanların çatışmalarını sık sık görürüz. Tıpkı Sabitcan ve Yedigey (Gün Olur Asra Bedel) örneğinde olduğu gibi.
    Bu romanlarda karşımıza çıkan bir diğer önemli mesele de eğitimdir. Sıkmamak adına çok detaya girmeyeceğim ancak bu eğitimin en önemli parçalarından biri de kitleleri (çocukları, gençleri) marşlar ve sloganlar aracılığıyla tek tip bir eğitime tabi tutmaktır. Sloganlar hazırdır ve sloganı ezberleyen kişi bunu tekrar eder sadece ve düşünmez. Bu sloganı ya da marşı bir grupla birlikte seslendirmek de coşku vericidir ve topluluk üzerinde hipnotik bir etki meydana getirir. Özetle bu tür sloganlar kitleleri topluca bir ideale, bir hedefe yönlendirmek için birebirdir. Farklılığın zenginlik değil suç sayıldığı bu okullarda aslolan tek tip düşünen sistem insanları yetiştirmektir. (Kitapla direkt bağ kurmuyorum ancak okuyan arkadaşlar karıncalara ezberletilen sloganları hatırlayacaklardır.)
    Bu sistemlerde kullanılan bir diğer yöntem de topluluktaki bireyleri çok ağır iş yükü altında ezmek suretiyle meşgul ederken diğer yandan da onları çok önemli işler yaptıklarına, çarkın çok önemli bir parçası olduklarına inandırmaktır. (Romanda karıncaların saray yapmaları) Gariptir ki halk bu ağır işlerde çalışırken onları bu işleri verenler yan gelip yatarlar genellikle.
    İhbarcılık Türk dünyası romanlarının en önemli meselelerinden biridir. Romanlardaki karakterler herkesin birbirini çeşitli çıkarlar uğruna ihbar ettiği güvenilmez bir dünyanın çarkları içinde kaybolmamak için nafile yere çabalarlar. Küçücük çocukların bile casusa dönüştürüldüğü, Pavlik Morozov ismindeki babasını ihbar eden bir çocuğun kahraman ilan edildiği bu dünyada her çocuk aynı zamanda bir casus adayıdır.
    Totaliter sistemlerin en önemli özelliklerinden biri de kendi kutsallarını üretmesidir. Önce bireyleri içinde yaşadıkları topluma bağlayan her ne varsa unutturulur, ardından da onlara suni Tanrılar verilir. Bu sayede bireylerin uyutulması ve istenilen hedefe yönlendirilmesi kolaylaştırılmış olur.
    Pek tabii ki Türk dünyasındaki topluluklar üzerinde yapılan faaliyetler Sovyetler Birliği dönemi uygulamalarıyla sınırlı değildir. İsmail Gaspıralı’nın yaptığı çalışmalar (ortak dilde gazete, cedit okulları) Rusya’nın dikkatini çekmiş ve 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Rus olmayan milletlerin bağımsızlık talepleriyle karşılaşan Rusya bu dönemde çeşitli projeler üretmiştir ki ben kısaca bu politikaların en önemli mimarlarından biri olan Kazan’da Üniversitede Türk lehçeleri ve ilahiyat üzerine çalışan Ortodoks papazı Prof. N. İlminskiy’'den bahsetmek istiyorum.. İlminskiy’nin geliştirdiği proje bağlamında Rusya eğitim kurumları ve basın kullanılarak yazılı dil hüviyeti kazanmış diller, lehçe ve şivelere ayrılarak çok sayıda yazı dili üretilmiş, ardından da iç içe geçmiş etnik gruplar “aracı dil” olarak Rusçaya mecbur edilmiştir. İlminskiy, Türkler için açılan Rus okullarında, Rusçanın yanı sıra her Türk boyunun kullandığı lehçeyi, Rus alfabesinde, ayrı bir dil gibi öğretmiştir. Böylece Türk gençleri bir taraftan Rus okullarında Ruslaşmaya zorlanırken diğer taraftan Gaspıralı İsmail Bey’in Cedit okullarıyla oluşturmaya çalıştığı dil ve kültür birliğinin önüne geçilmiştir. Bu proje sayesinde aralarında çok az farklılıklar olan lehçeler farklı alfabelere bölünmüş ve ayrı bir dil olarak algılanması sağlanmıştır, bu çalışmanın amacı çok yakın diller konuşan akraba Türkleri parçalamak suretiyle birbirinden ayırmaktır. (Kaynak: https://guneyturkistan.wordpress.com/...lastirma-politikasi/)
    Bu politika sayesinde Kırgızca, Kazakça, Özbekçe, Türkmence, Tatarca, Azerice gibi ismini burada sayamayacağım pek çok suni dil oluşturulmuş ve bu politika Sovyetler Birliği döneminde de devam ettirilmiştir. Pek tabii ki bu projenin amacı birbirine yakın lehçeler konuşan toplulukları suni bir ayrıma tabi tutarak ayırmak ve onların birlik olmalarını önleyerek kolay yutulur lokmalara dönüştürmektir. “Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca” kitabında da karıncalara dillerinin unutturulmaya çalışmasının benzer bir amacı olduğunu görmekteyiz.

    “Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca” kitabında geçen insanlara dair yorumların olduğu bir bölüm bana Aytmatov’un “Beyaz Gemi” romanını da hatırlattı, bu bölümleri de karşılaştırmak istiyorum.

    “İnsanlar kendilerini bir alıp satma deliliğine kaptırmışlar ki, delilik derim sana. Evrende ne bulurlarsa alıp satıyorlar.(…) Allah bizi, dünyamızı insanların şerrinden esirgesin. (…) Şimdi bırakalım insanları Allah onların belasını vermiş zaten. Onlar böyle giderlerse dünyamıza, evrene onlardan hiçbir hayır gelmez. Onlardan kötülükten başka bir şey bekleyemeyiz. (Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca, s.81)”

    Aytmatov “Beyaz Gemi” romanında Boynuzlu Maral Ana efsanesini anlatır. Bu efsanede iki kimsesiz çocuğu evlat edinen Maral Ana’ya Topal Çopur Nine’nin yaptığı bir uyarı vardır ki yukarıdaki satırlara çok benzer:

    “İyice düşündün mü Maral Ana? İnsan yavruları bunlar, insan! Büyüdükleri zaman senin yavrularını öldürürler!
    -Hayır, büyüyünce benim maral yavrularımı öldürmezler. Ben onların anaları olacağım, onlar da benim çocuklarım. İnsan öz kardeşlerini öldürür mü?
    Çopur Topal Nine acı acı başını salladı:
    Öyle deme Maral Ana, insanları tanımazsın, orman hayvanları şöyle dursun, birbirlerini öldürmekten bile çekinmez onlar. Sözlerimin doğruluğunu anlayasın diye bu çocukları sana verirdim, verirdim ama insanlar bu çocukları da öldürürler. Ne diye çekeceksin böyle büyük bir acıyı?”
    Nitekim romanda Çopur Topal Nine haklı çıkar ve Maral Ana’nın soyundan gelen insanlar gün gelir soyundan geldikleri marallara da ihanet ederler.

    Romanda bir gönderme de Tevfik Fikret’in Han-ı Yağma şiirinde geçen “Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin / Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin” dizelerine yapılmıştır. İlgili bölüm şudur:
    “Bini çalışır aç kalır, on bini, yüz bini çalışır aç kalır, birisi yalnız birisi döke saça yer, tıksırıncaya kadar yer yer doymaz. “

    “Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca” romanının bende çağrıştırdıkları bunlar oldu. Kitaptan uzaklaşmış gibi görünsem de temelde totaliter sistemlerin hepsinin mantığının aynı işlediğini anlatmak istedim. Umarım okuyan herkes için ufuk açıcı bir inceleme olmuştur.