Hicran; ayrılığın hüznü, birinden veya bir yerden uzak kalmanın hasretidir. Gönülde kapanmaz yara, ayrılığın yüküdür.
Kelimenin tarifi kolay. Bir de gönlünde hicranı taşıyana sormak gerek.
Hicran rüzgârıyım, işkence seli
Kuşandım sevginin intizarını
Mecnûn, yüreğine ektiğim deli
Bitmeyen bir aşkın lâlezârını
Hicran rüzgârıyım; alevden tahtım
Benliğim hasretle büyüyen bebek
Kerem’i Aslı’nın ahına yaktım
Kanatlarım ateş saçan kelebek
Hicran rüzgârıyım, ellerim kanlı
Yağmur oldum, şimşek gibi çakıldım
Ferhat dağı yaran bir delikanlı
Emrah’ı Selvi’ye müptela kıldım
Hicran rüzgârıyım, tarih bendedir
Efsaneler bende, masallar bende
Hâlâ anlamadım kavuşmak nedir
Feryadım kalmadı bu son bedende
Belki de artık birbirini göremeyecek olan bu iki insanın bu ayrılık dakikasında birbirlerine söylecek bir şeyleri olurdu. Yahut da benim gözümün önünde istedikleri gibi kucaklaşıp ağlayamazlar, içlerinde bir hicran yarası kalırdı.
Reşat Nuri Güntekin
Çalıkuşu