Oblomov esas olarak şehir hayatındaki ızdırabın aksine cennetine özlem duyuyordu. İşte tam da bu yüzden hayallerinde gözlerinin önüne getiriyordu tüm içinde var olan enerjisini... O enerji insanın varoluşundan ileri geliyordu. Ancak bunu şehir hayatında kim bulabilirdi ki? Belki de bu yüzden hepimiz bu dünyada biraz biraz Oblomov değil miyiz?
İçinde, hiç uyanmadan kalmış, biraz kurcalanmış, fakat hiçbiri sonuna kadar işlenmemiş birçok yetenek olduğunu acı acı seziyordu. İçi yanarak anlıyordu ki onda gömülü kalmış iyi ve güzel bir şeyler vardı; belki çoktan ölmüş ya da bir dağın derinliklerindeki altın gibi saklı kalmış olan bu hazine çoktan meydana çıkmış olmalıydı. Ama öyle derinlerde kalmış, üzerine öyle pislikler yığılmıştı ki... Sanki dünyanın ve hayatın ona verdiği nimetleri birisi çalmış ve yine kendi ruhunun derinliklerinde bir yere gömüp bırakmıştı. Sanki bir güç onu hayat meydanına atılmaktan, iradesini ve zekâsını alabildiğine açılıp harcanmaktan alıkoyuyordu. Sanki gizli bir düşman daha yola çıkarken onu ağır eliyle yakalamış, insanlığın doğru yolundan uzaklara fırlatmıştı...
Kitap biraz ağır işliyor. Oblomovun yani İlya İlyiç'in tembel, ağır, hazıra gelmiş bir hayatı kendisini geliştirmek amaçla çabalaması, insanların ona değer verip yardım etmesi ve sonunda ölmesi.. Birçok ders çıkarılabilir bu kitaptan. Evet, ancak ben birçok noktada ilyaya çok kırıldım. En yakın arkadaşı Alman olan Ştols'un onun ne olursa olsun yanında olması beni çok duygulandırdı. Herkese tavsiye ederim.
İvan Gonçarov
Yeni bir okuma serüveninden hepinize merhaba!
Sosyal medyada sık sık "Oblomov gibi" tabirine duyarlı bir şekilde anlam veremezdim. Okuma sürecinin sonunda var olduğu kanı;