• 214 syf.
    ·Beğendi·10/10
    UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

    İBRAHİM TATLISES SENELER ÖNCE YAZDIĞI "TOMURCUK" PARCASIYLA ASLINDA KNUT HAMSUN' UN "AÇLIK" KİTABINI OKUYACAKLARA SUBLİMİNAL MESAJLAR MI GÖNDERİYORDU ?!?!?

    Delirtmeyin adamı açıklıyacaz!!! =)) SPOILER YOK! RAHAT OL!! Tuco is BACK!

    Yine zaman yokluğu ve yine öteleye berileye ilerlere attığım bir kritikten daha hepinize merhabalar kokocambolar.. Bu kitabın methini çok duymuş , sayısız forumda , okunması gereken x eser konu başlığı altında görmüştüm..Daha önceleri açgözlülükle alıp stokladığım kitaplarımdan dolayı da pek gönlüm yoktu açıkcası alıp okumaya.. Yine bir sahafta varlık yayınlarının ilk basımını ve sayfayı çevirir çevirmez Behçet Necatigil 'in adını görünce çevirmen olarak tamam dedim..1956 basımı sapsarı sayfalar .. müthiş bir yaşanmışlık hissi.. sanırım bir bayanınmış bu kitap ki sayfalardan gelen cok eser miktarda küflü ortamın dahi bozup bastıramadığı hafif şekerimsi bir koku ..kitabın kapağında da resimsiz şekilsiz BODOZ sapsarı bir buhran.. size de olur mu bilmem bazen daha elinize bir kitabı aldığınızda içinize bir his çöreklenir : "BU KEZ BULDUM" diye ( her zaman olmuyor ama bazen feci sekedebiliyor , Fazıl Hü"Z"nü DAĞLARCA' ya da evrilebiliyorsun bkz :#16025631) .Gelir gelmez başlayıp bir günde hatmettim ve o güne kadar dram başlığı altında yayınlanan pekçok şeyin bu kitabın yanında beverly hills partileri ya da florida sahillerinde arkaya KOPTIS-KIŞTIS müzik , palmiyeler altında denize nazır club beach ortamları ve gelsin mojitolar kıvamında kaldığını gördüm..

    Bir yerlerde şu minvalde bir tespit okumuştum ; kişiler pekçok şeyi unutabilir , yıllarca hayatınızı gecirdiğiniz dostunuzun sesini ve hatta hatta yüzünü dahi unutursunuz ama bir koku sizi o dostunuzun , bahse konu kişinin olduğu bir "ana" o dakikaya geri götürür..düşünseniz aklınıza dahi gelmeyecek o anda, o nesnelerle, o mekanda bulursunuz kendinizi.. İşte o bodoz kapağın kirli, buhranlı sarısını Fatih Ürek 'in gömleğinde de görsem aklıma bundan böyle sanırım hep Knut Hamsun ve bendeki Açlık eseri gelecek o şekerimsi kokusuyla..

    Yeter kardeş nevrim döndü yap artık girizgahı diyenler..SİZ İSTEDİNİZ! başlıyoruz =)

    Bir roman gibi gözükse de bu kitap , aslında Knut Hamsun' un hayatının , bu eseriyle tanınmadan önceki sefaletle harmanlanıp , yoklukla marine edilip, ızgara üstüne bırakılıp sohbete dalınınca ,kızgın ve yüksek ateşte unutulup KÖMÜRİZE YAŞAM FORMUNA dönüştüğü günlerini anlatıyor.. bir nevi koca bir yaşamın açlıkla doldurulmuş panaromik bir kısmının yazılımı diyebiliriz..Yokluğun ekürisi açlığa karşı verilen umutsuz bir savaş söz konusu her satırında romanın..kimi zaman bir mecimek çorbasının kokusu için dahi ömründen yılları feda etmeyi düşünmek , kimi zaman satacak hiçbir şeyi kalmayınca yeleğindeki düğmeleri satmaya kalkışıp , almayacaklarını bildiğin halde ordan gelecek paralarla hayallere yelken acmak, ormanlarda ,parklardaki banklarda uyuyup Norveç' in jiletli kuzey rüzgarlarını kucaklamak , yokluk - parasızlık ve sonucunda gelen açlıkla cebelleşirken gazetelere yazı yazıp geçinmeye çalışmak , bir sürpriz sonucu bir kadınla o yoklukta aşk yaşamak kitaptaki sayısız dramdan sadece bir kaçı.. anlatım tek kelimeyle MUHTEŞEM çünkü ısmarlama bir eser değil , safi o anların içinde şekillenmiş bir oluşum bu kitap..Yalnız hemen belirteyim, eğer yanlışlıkla üzerine bastığın karıncaya fatiha okuyor veya annem misali belgesel izlerken yavru ceylanı kapan aslanlara sövüp sayıp dakikalarca durup düşünüp üzülüyorsan... bu kitapla beraber "SULTAN" FİLMİNDEKİ "MAHALLECEK SİNEMAYA GİDELİMDE KURTLARI DÖKELİM - FELEKTEN BİR GECE ÇALALIM DERKEN 10 TOMADAN GAZ YEMİŞÇESİNE HÜNGÜRDEYEN ADİLE NAŞİT" SENROMUNA GARK OLABİLİRSİN..(Bu arada Bulut Aras' ın Şener Şen' in bakkalı basıp tacizli tehdidi verip tam çıkacakken geri dönüp tezgahtan bisküviyi alıp ısırdığı sahneeee =))) yazmasaydım ölürdüm.. neyse devam..) Her yaşın ,her gönlün, her insanın harcı değil.. ibrahim tatlıses ' in bir şarkısı vardı sübyancılığa karşı açılan cephelerde tıngırdardı..nasıldı dur bakayım ...hah!

    KÜÇÜKSÜN KÜÇÜCÜKSÜN AÇMAMIŞ TOMURCUKSUN
    SEVDA SENİN NEYİNE DAHA SEN BİR ÇOCUKSUN
    TOMURCUK TOMURCUK GÖZLERİ BONCUK BONCUK
    ""YAŞITIM DEĞİLSİN SEN"" SEVİMLİ TATLI ÇOCUK

    Yukarda verdiğim ikazlara rağmen kitabı okuyacaklar : BENDEN GÜNAH GİTTİ!! Gözlerinizden yaşlar süzülünce bu kitabın bir İbrahim Tatlıses , kendinizinse pudra şekerine yatırılıp nutellalara bandırılmış , kornflekslerle sarmalanmış minik bir TOMURCUK olduğunuzu GEÇTE OLSA ANLAYACAKSINIZ..

    son edit : uzun zamandır KuP KuP Boy mahlasıyla 4 lük yazmıyorum .. istekler geliyor.. haklısınız yüzünüz gülecek merak etmeyin ! =) şimdi yemeğe gidiyorum gelince 4 lüğü de döşicem .. haydin kalın sağlıcakla...

    4 lüklerle gelen edit ...

    Olmadı sofrasında asla fajitası
    Matarası boştu yoktu tekilası
    Hayatın her zaman bir maça ası
    Viran eylediler seni Norveçlinin hası

    Ey açlar sürünürken siz tok gezenler
    Big mac menüyle kola hüpletenler
    Porsche 'lardan fakire selam edenler
    Çekecek dişinizi paslı kerpetenler

    KuP KuP oğlan derki ben SÜD içerim
    Geri vitesim olmadı ,olmaz da benim
    Zenginin sofrasından aç kalkan benim
    Yobaza GÜRZ olur Garibe uzanan elim

    Meksikadan Norveç' e selamlar olsun
    Buritomuz acılı rakımız sek olsun
    Gelin ey canlar gelin afiyet olsun
    AÇ kalmasın HAMSUNLAR karnımız doysun..

    - KuP KuP BoY - aka Tuco Herrera
  • 352 syf.
    ·15 günde·Beğendi·10/10
    1984

    Ne demeli şimdi?

    Kitaplar bu yüzden sevilir aziz dostum. Azınlık tarafından benimsenmesi, bir kuble "yarardan" değildir. İnsanın bedenine vuran aydınlığın, karanlıkla buluşan ekinoks çizgisinde saklıdır cevheri. Ve bu cevher ki her zihinde aynı etkiyi yaratmaz.

    "Ya beyazsındır ya da kara." Öyle bir şey yok aziz dostum! İnsan gridir. Kimisi karaya yakın kimisi beyaza.

    1984...
    Kitabın içeriğine dair inceleme yapmayı , insanların merakını gidermekten öteye geçmediğini farkettiğimden beri, daha çok kitabın üzerimde yarattığı etkiyi dile getirmeyi daha doğru buluyorum fakat burda ufak bir atıfta bulunup "senztez" in buharından faydalanarak küçük bir istisna yapmak istiyorum.

    Açıkçası, klasik olarak evreni simülasyondan ibaret olarak düşünmek ya da yapay boyut dedğimiz adeta bilgisayar yazılımı gibi kurgulamak fikri birçok "cesur yeni insan" tarafından düşüncesinde dile getirilmiştir. 1984' ün bana en büyük getirisi, en çokta da bu noktada geçmişin ne derece değiştirilebileceği düşüncesi olmuştur. Ve tabi ki yeni bir dil yaratmanın sıfır zihin üzerine ne derece etki edebileceği...

    Düşünün bi, üç beş bilim insanı bir araya geliyor ve kısıtlı bir dil yaratıyor. Kişiler 100 kelime hazinesiyle düşünebiliyorlar. Ve bu 100 kelimenin 80' i itaat, boyun eğmek, saygı göstermek, söyleneni yapmak, kurallara uymak, gelmek, gitmek v.s.

    Kısıtlı düşünen insanın davranışları da kısıtlı olmaz mıydı?

    Hoşgörü, sevgi, mutluluk, iyi, güzel, yakışıklı, saadet gibi duyguların tanımlaması olmadan kişiler ne kadar özgür düşünebilirdi? Benlikleri kendileri tarafından ne derece günümüz insanları gibi biliçli bir şekilde kabul görürdü? Benlik kişinin kendisine özgü düşünceleri değil midir?

    Acı...

    Bir insanı seviyorsunuz... Anne gibi, kardeş gibi, sevgili gibi, eş gibi, hayvan sevgisi gibi...

    Onun beyinlerini günlerce aç bırakılmış farelerin kemirmelerini düşünmeyi sevebilir misiniz?
    İzlemek?
    Ya da İSTEMEK?
    Öyle ya istemek?

    İşte bunun cevabını da sürekli düşünmekle beraber, yapılan Nazi deneyleri ve 1984 sayesinde Koca bir Evet olduğunu bilmek, bizi ahlak ile etiği tekrar sorgulamanın yoluna götürmesi beni de üzüyor aziz dostum.

    Sınırsız veya sınırlı olan tek bir şey varsa o da zihin midir?

    Öyle midir?

    Neden olmasın?
  • 705 syf.
    ·29 günde·10/10
    Okuyan bilir Dostoyevski okumak, karakterlerinin iç seslerine kulak vermek demektir. Dostoyevski’yi okuyan bir birey gittiği yoldan sapar bununla kalmaz olaylara ve çevresine de daha farklı bakmaya başlar. Neden? Nedeni çok açık çünkü üstat, okurun fabrika ayarları ile oynar ve destekliyorsa yazılım güncellemesi (Dostoyevski 7.0 güncellemesi gibi) gönderir okurun zihnine ki büyük yazar olmakta zaten bunu gerektirir.

    Dostoyevski’nin usta kalemini, ince zekasını, müthiş psikolojik tahlillerini burada anlat anlat bitiremeyiz. Bu yüzden direk okuduğum eserine dönmek istiyorum. Budala, dürüst, ahlaklı, temiz kalpli ve tüm bunların yanında oldukça da saf bir karakter olan sara hastası Prens Mişkin’in aşk hikayesini anlatmaktadır. Bu nokta da aşk kitabı demek ne kadar doğrudur bilemiyorum ancak bir Beyaz Geceler tadında yoğun bir aşk teması işlenmediğini belirtmek isterim. Budala adlı eserinde aşk teması, karakterlerin iç seslerinin, iç buhranlarının, psikolojik ve fikir tahlillerinin gerisinde kalmıştır. Kimi okur aşk temasının ön planda olmasını tercih edebilir ancak bana göre hiçbir sorun teşkil etmemekle beraber memnun bile kaldığımı söyleyebilirim.

    Dostoyevski, Budala kitabında nelere değinmemiş ki; ahlak, ölüm psikolojisi, hayata bakış açısı, bilinçaltı, parçalanmış kişilik, toplumsal bozukluk, suçlu psikolojisi, hastalık psikolojisi, saflık ve bununla beraber daha bir sürü kavram Dostoyevski’nin ince zekâsı ile yoğrulup bu kitabında biz okurlara sunulmuştur.
    Dostoyevski, tüm karakterlerinin her birine ayrı ayrı ve uzun uzun yer ayırarak deliliklerini, iç buhranlarını ve psikolojik tahlillerini olağanüstü bir ustalıkla yansıtmıştır okuyucuya. Toplumsal bozuklukları, veremli bir kızın üzerinden anlatırken kızın olduğu köyü yaşayan insanlarıyla beraber yakasım geldi. Ölüm psikolojisini idama giden bir adam üzerinden anlatırken de en hafif tabiri ile ürperdim diyebilirim ve bu nokta da bir iç ses alıntılamak istiyorum;
    “Mahkûm, şehir sokaklarından geçerek idam sehpasına götürülür… Sanırım bu yolculuk esnasında, önünde yaşayacak daha uzun bir zamanı olduğunu düşünür. Yolda kendi kendine ‘Daha yaşayacağım! Önümde üç sokak var, bunları geçince, bir sokak daha var!’ der. On bin yüz, on bin çift göz… Bütün bunlara dayanması lazımdır. Aklında tek bir düşünce vardır: ‘Burada on bin kişi var; ama onlardan birini değil beni idam ediyorlar!’ İşte, hükümlünün idam alanına kadar yaşadıkları…”

    Budala, okuduğum 7. Eseriydi Dostoyevski’nin. Hepsi de birbirinden güzel olmakla beraber henüz okumamış olduğum “Karamazov Kardeşler” kitabını da oldukça merak ettiğimi ifade etmek isterim. Dostoyevski benim nezdimde gelmiş geçmiş en büyük yazarlar arasındadır öyle ki büyük yazar okuyucularının zedelenen ahlak duygularını onarmak için, eserin sonunda ona dayak atmak zorunda kalır. Bu anlamda hangi kitabını okuduysam o dayağı yediğimi söyleyebilirim. Dayak yediğime, yiyeceğime hiç bu kadar memnun olacağım aklımın ucundan geçmezdi. Sadece bu kitabına değil her kitabına kefilim, her kitabını gönül rahatlığıyla öneririm. Keyifli okumalar dilerim.
  • "İçimde çok büyük bir ağlamak var. Bin yıllık gözyaşıyla ağlamak istiyorum."

    Nazan Bekiroğlu🥀
  • ☑️Kadınları korumaktan vazgeçmeniz lazım,onları farklı işler ve farklı uğraşlarla baş başa bırakın; izin verin ki asker olsunlar, denizci olsunlar, otomobil sürsünler, liman işçisi olsunlar.
    "Kadınlık korunmaya muhtaç bir varoluş olmaktan çıkınca her şey olabilir."🌸

    Virginia Woolf
  • Kurduğum düşler kendi eceliyle ölmüş olamazlar...✨♠️
  • “Hiç kimse geriye gidip yeni bir başlangıç yapamaz; ama bugün yeni bir son yapıp yeniden başlayabilir.”
    #CarlBard☑️