• 224 syf.
    ·6/10
    Kitap depresyonu derinlemesine yaşayan yazarın, bu süreçteki yaşamından bir kesit. Psikiyatri ve insan psikolojisiyle ilgili deneyimlerimden dolayı, akıcı ve yüzeysel yaşam koçluğu tarzı bir yayın olmuş. Benim okumaktan çokta keyif aldığım bir kitap olmadı..
  • %24 (105/440)
    ·Puan vermedi
    Henüz bitirmemiş olmama rağmen okumanızı tavsiye ediyorum... Kaçamadığımız travmalarımız ve korkularımız üzerine ciddi derecede aydınlatıcı bir kitap olduğunu düşünüyorum. Zamanın aslında her şeyin ilacı olmadığını savunan yazar kitabında hem danışana hem de terapiste konu üzerine etkili öneriler sunuyor.
  • 184 syf.
    ·9/10
    Ülkemize Pegasus yayınları ile birlikte giren ve #TahılBeyin #GrainBrain kitabının ikincisi olarak çıkan bu kitabın yazarı Dr. David Pearlmutter daha önce hiç duymadığımız onca bilgiyi paylaşırken bağırsakları iç pusula olarak gösterirken sağlığın anahtarı olduğunu vurguluyor. Kitapta Dr Perlmutter Dikkat eksikliği, Hiperaktivite, DEHB, Otizm, Depresyon, Duygudurum ve anksiyete bozuklukları, MS, Parkinsons ve Alzheimer gibi bazı hastalıkların artışından bahsederken diyabet gibi bazı hastalıkların yediğimiz yemekler sayesinde iyileşebileceğinden bolca bahsediyor. Beyin sağlığının bağırsakta başlıyacağını vurgulayan bu kitapta uygulamaya geçerken öncelikle sağlık uzmanına görünmemiz gerektiğinin altı önemle çiziliyor ve sayfa sayısı 184 olarak gösterilse de sona doğru tarifler ve teşekkür kaynakları ele alındığında sayfa sayısını 150-160 demek daha uygun düşüyor.
  • 352 syf.
    ·9/10
    Bu yazıda daha önce beyin bağırsak adlı kitabından bahsettiğim nörolog doktoru olan Dr. David Pearlmutter'ın Tahıl beyin adlı kitabından bahsedeceğim. Kitap tıp dünyasında şu ana kadar bildiğimiz birçok şeyin yanlış olduğundan, verilen çoğu tıbbi bilginin bizi yanlış yonlendirdiğinden bahsediyor. Bu kitapta, Dr Perlmutter kitabın diyet kitabı değil esasen sağlık kitabı olduğunu söyleyip neyi ne kadar yiyeceğimize karışmıyor. Fakat karbonhidrat kaynaklı yiyeceklerin çok lifli gıdalar olsalar dahi vücudumuzda bir çok hasara yol açtığı için gün içinde 60 gramdan fazla karbonhidrat tüketmenin beyine dahi zararlı olduğunu, yediğimiz glüten kaynaklı yiyeceklerin zaman içinde çok değişiklik gösterip sindirelemiyecek hal aldığını ve yenildiği takdirde insülin direnci, alzheimer gibi nörolojik birçok soruna yol açabileceğininden bahsediyor . Dr. David Pearlmutter yememiz gereken yiyeceklerin esasen az karbonhidratlı, bol yağlı yiyecekler olması gerektiğini, kolesterolün beyin yapıcı olduğunundan bahsederken yüksek karbonhidratlı, az yağlı yiyeceklerin beyin sağlığı ,kalp sağlığı gibi birçok hastalığa neden olduğunu da kitabından bolca bahsedip neler yememiz gerektiğini kitabının tarifler kısmında bulunduruyor.
  • 128 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Zayiflamak, incelmek ve ideal bedene donmek konusunda okuduklarimin en sade ve en iyisi diyebilirim. Temelde Aysegul Coruhlu ile ayni seyi soyluyor ama daha az teknik daha kolay anlasilir sekilde basitlestiriyor konuyu... Herkes okuyup anlayabilir, tek sorun biraz fazla tekrara kacilmis olmasi. Kitap muhtesem!
  • 336 syf.
    ·5 günde·9/10
    Yazar mesleğe ilk başladığı yıldan tecrübe dolu son günlerine kadar karşılaştığı ilginç vakaları anlatırken, sizlerinde çevrenizde ve zaman zaman kendinizde görüp görmemezlikten geldiğiniz bazı sorunlara değinerek psikiyatıra gitmeyi normal hale getiriyor. Kitabı okuduktan sonra İnsan kolundan sakatlandığında nasıl doktora gidiyorsa bu tür sorunlar yaşadığında da psikiyatriste gitmesini normal karşılayacaksınız. Okumanızı tavsiye ederim.
  • 128 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kesinlikle kütüphanenizde bulunması gereken bir kitap. Lösemi ile ilgili yaşanmış ve anlatılmış ender kitaplardan. Bir baba düşünün, lösemiye yakalanan kızının bu savaşı kazanmasını satır satır anlatmış. Ailenin yaşadıkları, toplumun hastalığa bakışı tek tek incelenmiş. Kitabın gelirinin kanser ile savaşan kurumlara bırakılması çok hoş. Bu dönemde böyle yazar ve yayıncı bulmak gerçekten zor. önemli diğer bir nokta ise lösemi hastaları için kan bağışı yapmanın ne kadar önemli olduğuna değinilmesi.
    Kitabı önemle takip edip okunmasını şahsen rica ediyorum.
  • 128 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kitabın gelirinin lösemi kurumlarına bağışlandığını öğrendiğimde 10 adet alıp yakın çevreme dağıttım. Çorbada bizimde tuzumuz olsun. Kitap çok içten yazılmış, resmen hüngür hüngür ağladım. Lösemiye yakalanmış ve bu savaşı kazanmış bir kızımızın öyküsü anlatılmış. Dönor olmanın ve kan vermenin ne kadar önemli olduğunu gösteren bir kitap. Yarın ilk iş kan vermek olmalı. Kitaba destek olmak lazım.
  • 288 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Bağırsaklarımızın en az beynimiz kadar önemli olduğunu ve zaman zaman vücudumuzun kaderini değiştirebildiğini ve daha ilgili konuları, çok latif bir üslupla anlatmış
  • 504 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "Petrolü kontrol edersen ulusları, yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin!" - ABD Dışişleri Bakanı, Rockefeller'ın Adamı
    "İnsanların size güvenip dayanmalarının, size bağımlı olmalarının ve bu şekilde sizinle işbirliği yapmalarının yolunu arıyorsanız, onları gıdaya bağımlı hale getirmek mükemmel bir yöntemdir." - ABD Dışişleri Bakanı, Rockefeller'ın Adamı
    ABD'li kardiyolog William R.Davis,Buğday Göbeği kitabında buğdayın "mükemmel bir zehir" olduğunu yazdı:"Bugünkü buğday, 1950-1960 yıllarındaki, yani annelerimizin veya büyükannelerimizin sahip olduğu buğday değildir. Bu yeni ürün, insan sağlığı için hiç beklenmedik etkileri olan ve bu nedenle hiç kimseye uygun olmayan yiyecektir. Buğdayın beynimize yaptığı tam olarak şudur: Buğday sindirildiğinde açığa çıkan morfin benzeri bileşen olan beynin opioid reseptörlerine tutunur. Bu da vücutta keyif verici madde etkisi yaparak haz duygusu yaratır."
    ABD Başkanı Theodore Roosevelt, 27 Mart 1922 tarihinde New York Times gazetesine şöyle diyordu: "Bu uluslararası bankerler ve Rockefeller-Standard Oil, ülkedeki gazeteleri ve gazetecilerin çoğunu kontrol ediyor. Bir görünmez hükümet oluşturmuş. Yozlaşmış, güçlü hizip grubu, toplumu onlara itaate zorluyor ya da kendilerine itaat etmeyen devlet görevlilerini işinden ediyorlar." Haklıydı... Rockefeller diyordu ki, "Sahip olmak hiçbir şeydir; kontrol her şeydir."
    Bilgisizlik ne yazık ki bir bilim dalı haline geldi. Art niyetli birileri, herhangi bir konu hakkında bilgi sahibi olmamızı istemiyorlarsa o konuya dair yalan bilgi yayarak bizi farklı bir yöne kanalize ediyorlar. Böylece kendi yaptıkları kötülükler gün yüzüne çıkmadığı gibi kurmuş oldukları düzenleri de en az zararla devam ettiriyorlar. Bugün hepimiz biliyoruz ki Türkiye Cumhuriyeti, artık tarım ülkesi değildir. Kendi kendine yetebilen az sayıdaki ülkeler listesinden çıkmıştır. Tarımda neredeyse tamamen dışarıya bağımlı hale geldik. Bunun sebeplerini sadece bugünde değil geçmişten bugüne araştırıp, neden sonuç ilişkisi kurmak zorundayız. Ben de sizler gibi ekonomik bağımsızlığa sahip birisi değilim. Bu yüzden her şeyi ve sorumluları tek tek yazamam ama konuyu anlamanız için elimden geldiğince bilgilenmenizi sağlayabilirim. Bu yazı da bu güzel kitaptan esinlenilerek kaleme alınmıştır. Bu yüzden lütfen, çok dikkatli okuyunuz. Kronik hastalıklar vardır ve bu hastalıkları genetik yoluyla çocuklarımıza, torunlarımıza miras bırakırız. Hastalıkların çoğu yediklerimizden kaynaklanır. Ne yediğimize dikkat etmek zorunda olduğumuz gibi bize ne yedirdiklerini ve bizi neye layık gördüklerini de bilmek zorundayız. Bizi zehirliyorlar. Evet, bizi zehirliyorlar. İnsan vücudu yağ depolamaya uygun değildir. Ancak hemen hemen hepimizin göbeği yağlarla dolmuş durumda. Bunu salt hareketsiz yaşama bağlamak mı gerekiyor? Bence hayır, çünkü beynimiz milyon yıldır yiyecekleri nasıl enerjiye dönüştüreceğini iyi biliyordu. Artık bunu nasıl yapacağını ve yakacağını bilemez hale gelmiş durumda. Özellikle endüstriyel gıdalarla vücudumuza soktuğumuz laboratuvar ürünleriyle beynimizin kafası karışmış durumda. Artık öyle bir noktaya geldik ki ne kadar yediğimiz değil ne yediğimiz önemli hale geldi. GDO terimini çok sık duymuşsunuzdur. Bitkinin bir genini değiştirdiğinizde tüm genleri etkileniyor ve bu genler arasındaki işbirliği bozuluyor. Gen, değişime uğradığında başka bir protein üretiyor. Bu da şu demek; o güne kadar hiç alışık olmadığımız, bağışıklığımızın bulunmadığı yani sindiremediğimiz yeni proteinler vücudumuza giriyorlar. Bu da yeni alerjik potansiyellere sebebiyet veriyor. Mesela hibrit tohum. Bu tohumun en önemli özelliği topraktaki besin miktarını azaltmasıdır. Gübresiz olmamasının sebebi budur. Bu tohumlar belli oranlarda cıva içerirler. İsveç 1966, İngiltere 1971 yılında ülkeye girişlerini yasaklamışlardı. Ancak aynı yıllarda ülke yönetimini ele geçiren Irak BAAS rejimine satıldılar ve sonuç ne mi oldu? Irak topraklarına ekilen bu tohumlar nedeniyle yüzlerce hayvan zehirlenerek can verdi. Irak, bugün dünyanın en yüksek parkinson hastalığı oranına sahip. Beynin içine giren cıvanın bu rahatsızlığa sebep olduğunu da belirtelim. Bu hibrit tohum ABD'de hibrit soyada yüzde 6 verim artırırken, Fransa'da yerel tohum yüzde 166 artırdı. Bir diğeri Gluten. Dünya'da en çok kullanılan katkı maddelerinden birisidir, kıvam artırıcıdır. Peynirlerin, margarinlerin yumuşak yapısının korunmasını sağlar. Ekmek hamurunun sertliği, elastikliği ve şeklini muhafaza etmesini sağlar. Ancak yeni geliştirilen hibrit buğday türü, vahşi ve saldırgan bir Gluten yapısı meydana getirdi. Bu buğday türü, vücudun Gluten dayanıklılığını yok ediyor ve çölyak hastalığına yakalanma riskimizi artırıyor. Aynı zamanda hazımsızlık, iştahsızlık, saç kaybı, halsizlik, depresyon, baş ağrısı, anemi gibi rahatsızlıklara sebebiyet veriyor. Ayrıca GDO'lu buğday yediğimiz için de DNA'mızda tarifi imkansız zararlar meydana geliyor. Bakın beynimiz sürekli enerjiye ihtiyaç duyar ki bir yetişkin beyni günde 280 ile 420 kalori arasında enerji harcar. Beyin, tüm vücut kitelesinin yüzde 3-4'ünü oluşturur ancak vücut enerji bütçesinin yüzde 25-30'u kadarını tüketir. Beyin kendi enerji kaynaklarının biriktiremediği için kandan devamlı enerji alır. Kan şekerinde bir veya iki dakikadan fazla süren kısa duraklamalar veya eksiklikler telafisi mümkün olmayan, çoğu zaman ölümcül sonuçlara neden oluyor.Sağlıklı bir vücutta sorun yok ancak sağlıksız bir vücutta enerji kaynağı olan yağı, zor zamanlarda kulanmak üzere sürekli depoluyor. İşte şişmanlığımızın sebebi budur! Nişasta Bazlı Şeker adını hiç duydunuz mu? Glikoz, vüudun enerji kaynağıdır ve kan şekeri olarak da bilinir. Fruktoz da genellikle meyvede bulunur. Süt hariç her karbonhidrat kaynağında bulunurlar. Süttekine galaktoz denir. Yani... NBŞ, mısır gibi kimi bitkilerdeki nişastanın kimyasal yollarla glikoz ve fruktoza dönüştürülmesi sonucu elde edilir. Buğday, pirinç ve patatesten de elede edilebilse de en çok mısırdan elde edilir. Marketten bisküvi vb. gıda aldığınızda arkasında şöyle yazar; mısır şurubu, glikoz-fruktoz şurubu, yüksek fruktozlu mısır şurubu... İsimleri farklı olsa da aynı maddedir, işlenmiş endüstriyel şeker! Karın şişkinliğinden muzdarip biri olarak Gastroenteroloji'ye gittim ve yapılan tetkikler neticesinde doktor aynen şöyle söyledi; aşırı alkol tüketimine bağlı olarak karaciğerde yağlanma. İyi de ben alkol kullanmıyorum ki dedim. Mesele aslında başkaydı. Doktorların bile cahil kaldığı bir durum bu. Tüm olan bitenin sebebi endüstriyel fruktoz tüketmekti . Çünkü abur cuburu çok fazla tüketiyordum. Mesela meyve suları... Bakmayın meyve suyu dendiğine aslında boyalı sudur! Meyve fiyatlarıyla meyve suyu fiyatlarını karşılaştırdığınızda içerisinde meyve olup olmadığını net bir şekilde görebilirsiniz.
    Anadolu'da bereketin simgesi buğdaydı. Buğday, eskiden yıkanır, durulanır, çimlendirilir, nemlendirilir ve yavaş kabaran maya ile pişirilirdi. Bu sayede suda eriyen ve sıcağa duyarlı toksin ve anti-besin öğeleri seviyesi azalırdı. Dişlerin de düşmanı olan fitik asit kısmen parçalanır, böylece hazım kolaylaşır ve besin değeri artardı. Şimdi hastalık sebebi oldu? Güneydoğu Anadolu bölgesi bereketli hilal idi ve buğdayın ilk evcilleştirilip dünyaya yayıldığı yerdi. Tahıl ambarı olarak bilinen Anadolu toprakları 23 yabani buğday türüne ve 400'den fazla kültüre alınmış buğday çeşidine ev sahipliği yapardı. Şimdiyse küresel şirketlerin eline düşmüş durumdayız Özellikle Rockefeller denen dünya emperyalistinin hibritli tohumlarına mahrum kalmış durumdayız. Küresel şirketleri endüstriyel gıdalaşma ile hibrit tohum sürecini başlattılar. Bu sayede ABD ve AB dünya tarımının sahibi haline geldi. Ancak bu küresel gıda tanrılığı için 4 küresel şirket devredeydi;
    -1901ˆde kurulan ABD'li Monsanto
    Savaş olacak da kimyasal zehir şirketi Monsanto orada olmayacak! Amerikan Monsanto, 1943-1948 arası ilk atom bombası için uranyum üzerine araşhrmalar yürüttü. 1960-1970 yılları arasında, ABD ordusunun Vietnam, Doğu Laos ve Kamboçya' da kullandığı kimyasal
    zehirlerin üreticisi kimdi; tabii ki Monsanto! Amaç, kırsal ve ormanıık arazilerde yaprak dökerek gerilla ların saklanmalarını engellemek ve gıdasız bırakmakh. Ayrıca köylüleri, yiyecek kaynaklarını azaltarak ABD'nin kontrolü altındaki kentlere göç ettirmekti. ABD 1962 -1971 yılları arasında yaklaşık 75 milyon 770 bin litre kimyasal zehir olan "Agent Orange" kullandı. Vietnam Dışişleri Bakanlığına göre 4.8 milyon Viet namlı Agent Orange'a maruz kaldı, 400 bin kişi öldü, 500 bin çocuk sakat doğdu ve düşük oranları arttı. Ekolojik denge bozuldu, bölgelerin yeniden ormanlaş tınlması çok zor ya da neredeyse imkansız hal aldı. Yetmezmiş gibi, Monsanto bugünlerde Vietnam' a bu sefer -bir başka zehir- GDO ile girmeye çalışıyor!
    -1802ˆde kurulan ABD'li Dupont
    -1989'da kurulan ABD'li Dow Agroscinses
    -2000'de kurulan İsviçre'li Syngenta!
    Mahşerin dört atlısı bu şirket, dünyaya gıda cehennemini başlatmak için gelmişlerdi. Buğdayın, pirincin, tavuğun, etin, sütün, bildiğiniz hemen hemen her şeyin genetiğiyle oynanmış durumda! Hemen hemen hepsinin arkasıdaki isim ise ne hikmetse Rockefeller! Kim bu Rockefeller? Alman Yahudisi olduklarına dair tartışılır. Kilise kayıtlarına göre aile, 1590'ların Almanya'sına kadar uzanıyor. Asıl adı Rockenfeller ama Rockefeller olarak değiştirilmiş. Bizim ülkemizde bu ismi duyduğunuzda genellikle aklınıza İlluminati ve Derin Dünya Devleti gibi isimler gelir. Tüm kökenleri ise Bilderberg Kulübüne uzanır. Oysa bu Bilderberg, Japonya'yı içerisine almadığı için David Rockefeller danışmanı Zbigniew Brzezinski'yle 1973'de Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya'dan oluşan Üçlü (Trilateral) Komisyon kurdu. Asıl Dünya Derin Devleti işte budur. Bakın, ABD yani dünyanın en güçlü ülkesi. Para nerede ABD. Demek ki önce kedi halklarını sömürüyorlar. Para nerede İngiltere'de, demek ki önce kendi halklarını sömürüyorlar. Küresel sistem
    dediğimiz şey budur. Bizde paranın az olmasından dolayı bunlardan sonra sıra bize geliyor. Bugün ABD'de 55 milyon kişi gıda karnesi yardımı olmaz ise ölmeye mahkumlar. Sokakta yaşıyorlar. Dünyanın en güçlü ülkesinde 55 milyon kişi aç. Tahıl beyin kitabını duymuşsunuzdur. İnsanları daha iyi yönebilmek, yani insanları sorgulamayan, itaat eden köleler haline getirmek için tahıllarla besliyorlar. Bunun adı gıda terörüdür. Dünyaya hakim olan dört endüstri vardır; birincisi finans, ikincisi gıda, üçüncü sırada silah ve dördüncü sırada ilaç endüstrisi iç içe geçmiş haldedir. Küresel finansı kontrol eden elitlerin elindedir tüm bunlar. Her ülkede yerli işbirlikçileri de vardır. Onların da yardımıyla ülkeleri tarım ihracından ithaline sürüklerler. Her alanda ithalata mahkum ederler. AB, Dünya Bankası, IMF, FED hatta Osmanlı Bankası... Tüm bunların kurucuları hep bu elitlerdir. Gıda, ilaç endüstrisi artık milli güvenlik meselesi haline gelmiştir. Müthiş bir gıda emperyalizminin kuşatması altındayız. O kadar karanlık ve acımasız vicdanları var ki kendilerinden olmayan herkesin yaşamını mahvetmekten asla çekinmiyorlar. Ve bunu öylesine organize bir şekilde gerçekleştiriyorlar ki Şeytan’ın emirlerini ifa ediyorlarmış izlenimi uyanıyor. Çünkü bu tarz bir organizasyon ancak ve ancak Şeytan’ın eseri olabilir. Genetiği değiştirilmiş gıdalar, kimyasal ilaçlar ve sağlıksız ilaçlar... Tüm bunların bir amacı olmalı! Her şeyi para ve güç için mi yapıyorlar? Bu adamların zaten paraları yok mu? Zaten güçlü değiller mi? İstedikleri an ve istedikleri zamanda dünyanın herhangi bir ülkesinde iktidarları devirip, kendi adamlarını yönetimlere getirebiliyorlar. Dünyada satın alamayacakları herhangi bir nesne yok. Ki artık neredeyse özne de kalmadı! Bugün artık hepimiz biliyoruz, dünyayı küresel şirketler yönetiyor. İktidarlar ya da şöyle diyeyim; bizim oy verdiğimiz insanlar sadece birer figüran. Kim bu düzene karşı çıkıyor, kendi partisinden dahi uzaklaştırılıyor. Toplum gözünde küçük düşürülüyor, mücadele etme kuvveti azaltılıp yok ediliyor. Kısırlık neden çoğalıyor? Doğal gıdalar yoksulların satın alamayacağı kadar pahalıyken, fast food neden bu kadar ucuz? Sadece para için bizi gıdalarla zehirliyor olamazlar! Sadece güç için bizi gıdalarla kısırlaştırıyor olamazlar! Sadece zevk için bizi medya ve teknolojiyle düşünemeyen, sorgulamayan kullar haline getiriyor olamazlar! Meselenin başka olması gerekmiyor mu sizce de? Evet, mesele gerçekten başka! Ne o halde? Amaçları Öjeni. Öjeni, sağlıksız ceninleri ayırıp, sağlıklı ceninler yetiştirmenin yollarını arayan, bilmselliği tartışmalı toplumsal akım. İnsanların gen haritalarının çıkarılarak, en uyumlu genetik ürünlerin elde edilmesiyle üstün bireyler elde edileceğine inanılıyor. Platon’dan beri var olan bir görüş Öjeni. Taraftarları ise oldukça güçlü olan küresel şirketler. Mesela Rockefellerlar, mesela Carnegie Vakfı... -Bu Carnegie Vakfı, bize Kemalizm’i bırakın Ilımlı İslam’a sarılın... Kürdistan açılımı yapın dien Amerikalı sivil toplum kuruluşu!- Hitler’in destekleyenler de bu küresel şirketler değil miydi zaten? Yapmak istedikleri insan ırkının ıslah edilerek, uygunsuz olanların yok edilmesi. Yani pahalı olduğu için doğal olarak beslenemeyen, hibritli ve GDO’lu gıdalarla beslenmek zorunda kalan yoksulları öldürerek, kendileri ve hizmetçilerine yaşam hakkı tanıyorlar. Maalesef çok geç kalmış durumdayız. Kurtulabilmenin yolu, yolları elbette vardır. Ancak çok uzun yıllar süreek bir mücadele gereklidir. Bu mücadele yıllarında dahi bu elitlerin eline bakmak zorunda kalmış haldeyiz. Bizi bu hale sokan yaşayan yaşamayan tüm yerli işbirlikçilerin TÜRK MİLLETİ tarafınca cezalandırılması gereklidir. Öyle bir ceza almalılar ki bir daha kimse böyle bir hainliğe teşebbüs etmemelidir. Az okuyan, çok yiyen, az düşünen canlılar topluluğu haline geldik. Biz böyle olunca birilerinin de bizi kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaları kaçınılmazdır tabi ki. Çok okuyun, az yiyin ve her daim sorgulayın!
    Peki ne yapmak lazım gelir?
    24 Nisan 1923’de Rockefeller Enstitüsünün ülkeye girişine izin vermeyen KEMALİST devlet politikasına acilen geri dönüş yapmamız gerekiyor! Bizi, son zamanlarda moda haline getirilen ve geleceğin ekonomi, devlet politikası haline getirilecek olan Liberal Sosyalizm değil AKL-I KEMAL kurtaracaktır!...