Ekspresyonizmin karanlık ve sarsıcı koridorlarında ilerlerken, patlayan kuyrukluyıldızların yarattığı o kaotik ışık altında modern insanın içsel parçalanışına ve haykırışlarına tanıklık ediyorum. Kolektif bir zihnin ürünü olan bu öyküler, geleneksel anlatı kalıplarını yıkarak duyguların en saf ve en sert halini doğrudan ruhuma işliyor.
Ferit Edgü, bir sanrıyı anlatıyor bize. Bir hayalin içine çekiyor sizi. Yaşanan olayların gerçek mi düş mü olduğuna siz de karar veremiyorsunuz. Zaman Ferit Edgünün zihinini bulandırıyor. Okuyucu da Ferit Edgünün sanrısını yaşıyor. Ama onun varoluş sancılarını çekmiyor. Çünkü varoluşsal her sancı kısmen eşsizdir. Kitabı okuduktan sonra varoluşsal sancılarınızı, sanrılarınızı sorguluyorsunuz. Bunu yapan herkes aynı sonucu almıyor tabi. Kimi Ferit Edgü gibi sanrı da olsa düşünü görüyor. Kimi ise düşünü bir zamanlar yaşamış olmanın yanı sıra, hatırına bile getiremiyor. Siz de kitabı bitirdikten sonra sancı ve sanrılarınıza bir bakın. Hatırlanmaya değer izler bırakmış mı sizde.
Kimi insanların/şeylerin yokluğu: acı verir, kimilerinin varlığı. İki durumda da maruz kalan acı çeker. Ve herkes bir ucundan bulaşır acıya. Büyütmenin alemi yok. Ne biz büyüğüz ne de derdimiz.
Yol almak isteyen ota çöpe, dikene çalıya takılmamalı. Öncekiler de öyle geçti bu yoldan sonrakiler de böyle geçecek. Nesen biriciksin ne de derdin.
Kendini abartmaktan hep bu sıkıntılar.
Ne yolu büyüt gözünde ne kendini, ne de derdini; yürümeye bak!