Sosyoloji

4.672 Takipçi
TAKİP ET
koseli-arti
339 syf.
·
2 günde
·
4/10 puan
Ben kimim de Cemil Meriç'i eleştiriyorum?
Evet, maalesef 10 üzerinden 4 puan. Kitabın dilinden dolayı da değil üstelik. Peki, ben kimim de Cemil Meriç'i eleştiriyorum? Ben sadece bir okurum. Bir kitabı ya da yazarı eleştirebilmek için illa ki fakülte okumaya ya da kitap yazmaya gerek duymayan birisiyim yani. Normalde kurgu eserleri okurken yazarın hayatını kitabın bir ölçüde dışında tutup yorumu da öyle yazmayı seven bir okurum. Fakat bu tamamen bir düşünce kitabı olduğu için mecburen Cemil Meriç’in düşünceleriyle birlikte bu kitabı yorumlamak zorundayım. Hatta zorundayım, çünkü sessiz kalamazdım... Bu Ülke, gayet verimli ve ufuk açıcı düşüncelerle birlikte başlasa da kitabın sonlarına doğru gidildikçe maalesef Cemil Meriç'in düşüncelerinin freninin boşaldığı ve birden çelişki uçurumunun içine düştüğü bir kitap. Başlarda yapılan sağ-sol ayrımı, ana dili iyi bilmeye yapılan vurgu, kitaplar ve edebiyat hakkında söylenenler, Meriç'in genel kültürünün şahaneliği, dergicilik sektörü hakkındaki düşüncelerini okumak gayet keyifli... Hatta 89. sayfada dili Odysseia destanındaki Penelop'un örgüsüne benzetip hiç yerinde durmadan değiştiğini ve tamamlanmayacağını belirtmesi muhteşem bir benzetme mesela. Peki ya sonra? Sonrası "dıj güçler", "üst akıl", "bunlar zillet ittifakı", "laiklik elden gidiyeah diyen dayı". Evet, yanlış duymadınız. Goodreads'de bu kitap için yapılan incelemelerden bir tanesinde aynen şöyle bir kısım geçiyor: "Cemil Meriç'in kitaptaki fikirlerinin kahvehanedeki dayının fikirlerinden tek farkı, süslü sözleri ve laf arasına sokuşturduğu önemli isimler. Gerisi aynı lakırdı." O kadar katılıyorum ki buna... Şu an "Bu Ülke"nin yaşadığı bütün iç sorunları "dıj güçler" ve "üst akıl" diye bahanelerle Batı'ya yükleyen insanlardan hiçbir farkı yok hatta düşünce yapısının. Hatta o arkadaşın yorumuna bir katkı da benden olsun: Cemil Meriç şu an yaşasaydı bu fikirleriyle arka camında Osmanlı tuğrası bulunan bir Doblo'ya sahip olan Neo-Osmanlıcı biri olabilirdi rahatlıkla. Sizi öncelikle bu konuda en sevdiğim alıntılardan biriyle tanıştırmak istiyorum. Kendisi faşizmin karşısında cesaretiyle ve başkaldırısıyla durabilmiş gerçek bir aydın olan Miguel de Unamuno'nun Günlükler kitabında geçiyor: "Ahlaklı olmak ahlakçı olmak; ahlakçı olmak ahlaklı olmak demek değildir. Dini inancı güçlü olmanın, dinci olmak anlamına gelmediği gibi..." Cemil Meriç bu kitabında ahlaklı biri olmaktan öte, Batı'nın -yani ona göre laikliğin ve Cumhuriyet ile başlatılan Batılılaşma rüzgarının- küfrüne, ahlaksızlığına, zilletine saplanmamak için ahlakçı olmanın gerekliliklerini; bunu yaparken de dini inancı güçlü olup o kendisinin de kitabın başında dediği gibi "her düşünceye saygı" içerisinde bulunmayı değil de dinci olmayı öğütlüyor. Madem böyle dedik, başlayalım Meriç'in çelişkilerini yorumlamaya... Belki duymuşsunuzdur ya da biliyorsunuzdur. Cemil Meriç hem yaptığı işin yoğunluğundan hem de okuma ve araştırma sevdasından dolayı 38 yaşında gözlerini kaybediyor. "Bu Ülke"deki tedavilerden sonuç alamayan Meriç, tedavi olabilmek için Paris Kenzven Hastanesi'ne gidiyor, o da nafile. "O zaman gözlerini kaybedince neden tedavi olmak için çareyi Paris'e, yani o sürekli gömdüğün Batı'ya gitmekte buluyorsun?" diye sorarlar adama sayın Meriç. Hani Batı her küfrün kaynağıydı, ya hastanede gözlerine şırıngalarla küçük şeytanlar enjekte etselerdi? Meriç'in çelişkili mantığına göre Batılılar üretti diye hiç araba kullanmamamız, yurtdışından gelecek ilaçları hiç tüketmememiz, cep telefonu almamamız, kendi kültürümüzün tatlısı olan aşurenin içindeki malzemelerde bile artık dışa bağımlı olmamıza rağmen yine de onları Batı'dan ithal etmememiz gerekirdi. Hatta benim de bu incelemeyi Fransız eleştirmen Sainte-Beuve'ün eleştiri tekniğiyle yazmamam gerekirdi. Şükür ki böyle toksik bir zihniyette olmamışız. Kendisi Jurnal kitabında her ne kadar "Benim bütün kuvvetim mümkün olduğu kadar tarafsız oluşumdan geliyor" dese de kendisinin taraflılığı diğer taraflı tarihçilerden veya düşünürlerden çok daha gizli katmanlarda. Bir kere net değil kendisi. Ben de ne yazık ki net olmayan insanları sevmem. Elbette ki bu durumun, onun değerini okurları açısından düşürmeyeceğini de biliyorum. Gelelim Cemil Meriç'in bir başka çelişkisine... Kitapta o sürekli eleştirmekten geri durmadığı Batı kültüründeki Yunan mitolojisine ait isimler olan Kirke, Odysseus, Herkül, Prometheus, Homeros, Sisifos, Tantalos gibi karakterler havada uçuşuyor. Normalde bu, Latin ve erken dönem İngiliz edebiyatında yazının Batı'ya ait ögelerle birlikte güçlendirilmesi amacıyla kullanılan edebi bir yöntemdir. Yerin dibine gömdüğün kültüre ait olan saygın isimleri kullanarak anlatımını güçlendirmeye çalışmak da biraz şov bence. Bir de kitabın bir yerinde "Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını yaşanmazlaştıranlardır" (s. 97) demiş. Ne alaka abi? Şimdi "Bu Ülke"yi artık yaşanmaz bulan milyonlarca masum gencin suçu ne mesela bu ülkenin yaşanmaz hale gelmiş olmasında? Bu sadece bu dönem için değil, her dönem için yapabileceğimiz bir yorum. Ben bir ülkeyi yaşanmaz buluyorsam o ülkeyi yaşanmaz hale getiren niye iktidar yerine ben oluyorum? Ayrıca merak ediyorum, acaba kendisi kitapları boyunca Türk aydınlarının eylemsizliğini ve uyuşukluğunu eleştirirken hiç kendi aydınlığını sorguladı mı? Hatta net olayım, Atatürk'ün adını bile ağzına almaya çekinen, kitap boyunca onun adını söylemeye tenezzül bile etmeden onun yaptıklarını gömerek mi aydın olunuyor? "Bu Ülke"de aydınlık sertifikası böyle nankörlük yapılarak mı alınıyor? Cemil Meriç henüz doğmamışken, Mustafa Kemal Atatürk Çanakkale Savaşı'nda onun iblis olarak gördüğü Batı'dan "Bu Ülke"yi işgale gelenlerle savaşıyordu. Cemil Meriç 3 yaşında daha konuşmayı bile öğrenememişken, Mustafa Kemal Atatürk o yıl Bandırma vapuruyla Samsun'a çıkıp ülkeyi vatan hainlerinden kurtarmanın peşindeydi. Yoksa "Bu Ülke"yi kurtaracak olan düşünce biçimi, Amerikan mandasını savunan ve o sürekli eleştirdiği Batılılarla el sıkışmaya çalışıp çözümü düşmana teslimiyette arayan İstanbul Hükümeti miydi? Batı'dan "Bu Ülke"yi işgale gelenlerle savaş demişken, Meriç'in bir çelişkisi de bu kitabında Gandhi'nin yaptıklarını ve bağımsızlık savaşını övüp kendi ülkesindeki gelişmelere bu kadar düşman kalabilmesi. Gandhi Hindistan'ı ele geçirmeye çalışan Britanya’dan ülkesini kurtarmaya çalışırken, Atatürk de İtilaf devletlerinin topraklarını bile bölüşerek parçaladığı Türkiye’yi yine aynı düşmanlardan kurtarıyordu zaten. Sanırım benim tanıdığım Atatürk ile Meriç'in tanıdığı Atatürk arasında fark var. O zaman Attila İlhan'ın sorduğu gibi sormak lazım sayın Meriç'e... Hangi Atatürk? Ona göre laiklik ve Cumhuriyet ile birlikte getirilen yenileşme hareketini savunanlar batan bir gemidelerdir (s. 137), İslamiyet'i unutturmaya çalışırlar (s. 150), İslamiyet'i öldüren tahripçilerdir (s. 176), imana karşı küfrü savunuyorlardır (s. 248), laikliğin yıkılan kartondan setleri içindelerdir (s. 248). Bir Müslüman olarak söylüyorum... Şimdi ne farkı var bunun şu anki kutuplaştırıcı, karşı tarafı salt dinsiz ilan eden ve hepimizin görmekten bıktığı o ötekileştirici zihniyetten? Üstelik Atatürk’ün yaptıklarını, 20. yy'da ülkemize getirilen Batılılaşmayı o kadar eleştirdikten sonra Batı’nın en ünlü sosyalistlerinden Saint Simon’un düşüncelerini de satır aralarında kullanmaya hala devam ediyor, tam bir canlı çelişki örneği. Bir kere Saint-Simon direkt olarak kralcılığa karşı. Ayrıca toplumsal değişimin ve kurtuluşun, Batı'nın sahip olduğu ilerlemede, endüstride ve Meriç'in sürekli eleştirdiği o entelijansiya yani "aydınlar topluluğu"nda olduğunu düşünüyor. Eğer sen kraldan çok kralcı olursan, Batılılaşmaya sonuna kadar karşı çıkıp hala Saint-Simon'dan bahsedersen üzgünüm ama bu düşünceler arasında bir tutarlılık yakalayabilmek imkansız. Cemil Meriç'i tek bir noktada anlıyorum. Bir insanın bir -izm haline gelmesi onu insan halinden çıkarıp Tanrılaştırma mertebesine dönüştürebiliyor. Bu kitapta da Kemalizm ideolojisinin eleştirilemez olarak görülen statüsünü eleştirdiğini çok iyi anlıyorum. Yani aslında "Sen kimsin de Atatürk'ü eleştirebiliyorsun?" dokunulmazlığına dokunuyor sayın Meriç. İyi de bu her şeyi silip atmamız, "Bu Ülke" için geçmişte sarf edilen bütün emeklerin görmezden gelinmesi gerektiği anlamına mı gelir? Kutuplaştırmak eleştirmek midir? -izm'ler o kişilerin mi sorunudur, yoksa o -izm'leri -izm haline getiren kitlelerin mi? Yani şunu demeye çalışıyorum, neden Cumhuriyet'i yüceltirken kendimizi illa ki Osmanlı'yı gömmek zorunda hissediyoruz? Ya da neden Osmanlı'yı yüceltirken kendimizi illa ki Cumhuriyet'i gömmek zorunda hissediyoruz? Osmanlı’nın bize bıraktığı hazinenin değerini Atatürk’ün yaptıklarını gömerek ve lanetleyerek, onu savunanlara "küfr" diyerek mi anlayabiliyoruz sadece? "Bu Ülke"de şu an bir şekilde nefes alabiliyorsak bunda her ikisinin de payı ve mirası yok mu? Doğu, Batı'nın varlığıyla; Batı da Doğu'nun varlığıyla anlam kazanmaz mı? O zaman tekrar en başa dönelim... Ben kimim de Cemil Meriç'i eleştiriyorum? Ben, Osmanlı'nın bıraktığı düşünsel, tarihsel ve kültürel mirasa; Atatürk'ün alın terine, emeğine, silah arkadaşlarına saygı duyan, bu kolektif saygıyla birlikte karanlık yolunu aydınlatan Müslüman ve bir o kadar da hadsiz bir Türk genciyim.
kamera
Bu Ülke
yildiz
8.8/10 · 16,3bin okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
224 syf.
·
4 günde
·
10/10 puan
Gerçeklik Nerede?
Yakında YouTube kitap kanalıma bu kitap hakkında gelecek videoyu kaçırmamak için kanalıma abone olabilirsiniz: youtube.com/c/alintilarlayasiyo... Son zamanlarda okuduklarınızın aynılığından sıkıldınız mı? Şöyle kafa açıcı, karlı havalarda yoğunlaşıp okumaya uygun, yaşadığımız gerçeklik hakkında sizi sorgulatacak bir kitap mı arıyorsunuz? O zaman
kamera
Simülakrlar ve Simülasyon
kitabı sizin için doğru bir seçim olabilir... Dünyada yüzbinlerce okunma sayısına sahip bu kitabın ülkemizde bu kadar az ilgi görmesi üzücü olsa da pek şaşırtıcı değil. Bizi yoran kitaplara yanaşmıyoruz. Her okuduğumuzun akıcı ve sürükleyici olmasını talep ediyoruz. Kendi gerçekliğimizle kitapların anlattığı gerçekliğin eşleşmesini bekliyoruz. İşte
kamera
Jean Baudrillard
tam da bu noktada gerçekliğin yargıcı olarak devreye giriyor. Bazı kitapların yazım tarihlerine baktığımda yazarlarına karşı "Abi dünyada ne kadar zeki ve öngörülü yazarlar varmış!!!1!1" diyorum, sizde de arada böyle bir duygu oluşuyor mu? Mesela Baudrillard bu kitabı 1981 yılında yayımlatmış ve bana göre bu inanılmaz bir durum. İçinde bulunduğumuz teknolojik köleliği, sanal gerçekliğimizin esas gerçeklik ile olan heterojen karışımını, bu gerçeklikler arasında kısılı kalmış zavallı varoluşumuzun kimlik mücadelesini bir insan henüz bunların hiçbiri gerçekleşmeden 40 yıl öncesinden nasıl bu kadar öngörülü anlatabilir? İşte düşünürlük sıfatını hak etmek tam da böyle bir şey olsa gerek... Bu kitap konusunda işimi kolaylaştıran şeylerden biri, sosyoloji hakkında biraz da olsa altyapımın olması,
kamera
J. G. Ballard
'ın
kamera
Çarpışma
romanını önceden okumuş olmam, Paris'teki Pompidou Kültür Merkezi'ni yerinde görmüş olmam ve bunu bizzat derslerde işlemiş olmamız gibi şeyler sayılabilir. Şöyle ki eğer Çarpışma kitabını okumamışsanız direkt olarak bir bölümden hiçbir şey anlamazsınız. Aynı şekilde Paris'teki Pompidou Merkezi hakkında hiçbir fikriniz yoksa yine doğrudan bir bölüm sizin için çok anlamsız gelebilir. Ama yeni ilgi alanları keşfedebilmek için bile bu kitap harikanın da ötesinde bir kitap. Dile kolay, 200 küsür sayfalık bir kitabın içine sosyolojiden sinemaya, edebiyattan mimariye, felsefeden medyaya kadar pek çok düşünceyi bir RAR dosyası gibi sığdırmayı başarabilen bir düşünürle tanıştığım için çok mutluyum bugün. Peki Baudrillard bu kitapta çok mutlu olabileceğimiz ponçik şeyler mi anlatıyor? Hayır, öyle olduğunu hiç sanmıyorum. Yaşadığımız gerçekliğin başka gerçeklikler tarafından işgal edildiğini hiç düşündünüz mü? Şu an size çeşitli sanal şekilciklerle birlikte ulaştırdığım bu kitap yorumunu bile farklı bir gerçeklik biçiminden okuyabiliyorsunuz. Bu gerçeklik sizin hayatınıza bir ajan gibi giriyor ve sizin doğumunuzdan beri devam eden varoluşsal gerçekliğinizin üzerinde söz sahibi olmak istiyor. Onun hegemonyasını reddedemiyor, kırılmasın diye hayatınıza katıyorsunuz. Sonra ne oluyor, biliyor musunuz? Bu reddedemediğiniz gerçeklik, esas gerçekliğinizden daha gerçek hale geliyor. Her zaman dediğim bir şey vardır: İnsanın evcilleştirdiği ilk hayvan köpektir fakat teknolojinin evcilleştirdiği ilk hayvan ise insandır. Doğadan gelen insan doğayı köleleştiriyor, insandan gelen teknoloji ise insanı. Ne kadar tuhaftır ki, kendi yarattığımız bir şeyin kölesi oluyoruz, gerçekliklerimiz birbirine karışıyor, yuvarlanıp gidiyoruz bu sanal girdap içinde. Çoğu zaman birileri bizim yazdıklarımızı onaylasın diye yazıyoruz, kendi gerçekliğimizin çevresine çeşit çeşit Çin Seddi örüyoruz. Sonra da "Ah! Neden böyle oldu?"larımız arasında kavruluyoruz. Hmm, acaba neden öyle oldu dersin? Hiç kayıp gerçekliğinizin izinde olmayı istediniz mi? Hatta daha önce şunu sormalıyım belki: Gerçekliğinizi kaybettiğinizi hiç fark ettiniz mi? Her gün geçinip gitmek için sabah akşam çalıştığınız işiniz, girip çıktığınız dersleriniz, kendi benliğinizi bir kenara koyup hayatınız boyunca başkalarının istekleri için ayırdığınız yoğunluğunuz, zaman bunca dehşet bir hızla akıp giderken sizin bu zaman nehrinde akıntıya karşı koymayı aklınıza bile getirmeyişiniz... Gerçekliğinizin yerine artık bambaşka yapay gerçekliklerin geçtiğinin farkında değil misiniz? Kendi benliğimizin araştırma görevlisi kim olacak? Gerçekliğimiz başka gerçekliklerle her tehdit edildiğinde onu savunan avukat kim olacak? Unutup gittiğimiz gerçekliğimizi bize tekrar hatırlatan öğretmen kim olacak? Toplumun bize dayattığı ihtiyaçlardan her kaçışımızda bizi onunla tekrar barıştıracak arabulucu kim olacak? Gerçekliğimizin üstünde açılan yaralara merhemi sürecek doktor kim olacak? Kim? Bazen kendi gerçekliğimin üstünde bir ceset yığını varmış gibi hissediyorum. Toprağın altında bir gün keşfedilmeyi bekleyen ve henüz adı bile belli olmamış bir maden gibi gerçekliğim de başkaları tarafından onaylansın istiyorum. Yeter ki "Evet, işte bu... En çok sen yaşıyorsun! Şuralara gidiyorsun, şunları okuyorsun, tebrikler!" diyebilsinler diye... Kendi gerçekliğim şu an nerede, ne yapıyor bilmiyorum ama etrafımı sarıp beni köşeye sıkıştıran o yabancı gerçeklikler bana hep şunları söylüyor: Doğ. Yürü. İki ayağının üstünde yürü. Uza. Kadın ya da erkek beğen. Vatan sev. Okul kazan. Bizle aynı partiye oy ver. Para kazan. Evlen. Önemli ol. Çocuk yap. Hayatını gözden geçir. Spor yap. Ağla. Bedenini onaylat. Kabul gör. Bu incelemeyi beğen.
kamera
Simülakrlar ve Simülasyon
'u oku.
kamera
Simülakrlar ve Simülasyon
kamera
Jean Baudrillard
ucnokta_yatay-1
yildiz
8.5/10 · 710 okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
10bin öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
;