• Merhaba sevgili okurlar. Çok çok heyecanlıyız. :) İş bu ileti 1k uygulamasından yazılmıştır. Uzun bir zamandır üstünde çalıştığımız uygulamamız nihayet yayında. :)
    Değerli geri bildirimlerinizi heyecanla bekliyoruz.
    https://play.google.com/...com.binkitap.android
  • İşsiz olarak geçiriyor olduğum bu güzel kasım ayında, bir Youtube kanalı açma kararı aldım. Bu kanalın amacı, eğer ki ileriki süreçlerde maddi bir gelir elde edilecek olursa, ihtiyaç sahibi ve kitap okumak isteyip de almaya maddi güçleri yetmeyen çocukların kitap ihtiyaçlarını karşılamak için olacaktır. Kendimiz için kitaplar alabiliyoruz fakat gelecek nesillerin yetişkin bireyleri olacak çocuklarımız için pek bir şey yaptığımızı düşünmüyorum.

    Youtube projem, okuduğumuz kitaplardaki altını çizip geçtiğimiz, üzerine düşünmeye pek de zaman ayırmadığımız alıntılarla ilgili. Kanalın adı "Alıntılarla Yaşıyorum" ve içeriği Türkçe. Kitap incelemelerini 1000kitap'ta paylaşmaya devam edeceğim fakat alıntılar üzerine detaylı olarak konuştuğum bir kanal olacak. İlk videomu 1984 kitabındaki alıntılar üzerine çekmiş bulunuyorum.
    https://www.youtube.com/watch?v=dK1thKZa9ik&
    Kanalın amacı : https://youtu.be/FXS05FxDTF0

    Bakalım zaman geçtikçe çocukların hayatlarına dokunabilecek miyim? Benim için en büyük mutluluk, onların gözündeki mutluluk parıltısını görmek olacaktır.
  • 1.Fringe(Bilim Kurgu)
    2.Black Mirror(Bilim Kurgu-Teknoloji)
    3.West World(Bilim Kurgu-Yapay Zeka)
    4.The OA(Fantastik-Bilim Kurgu)
    5.Dark(Bilim Kurgu-Fantastik)
    6.Stranger Things(Gençlik-Gerilim-Fantastik)
    7.Person of Interest(Bilim Kurgu)
    8.Lost(Bilim Kurgu-Macera)
    10.The Handmaid's Tale-Damızlık Kızın Öyküsü(Bilim Kurgu-Dram)
    11.Doctor Who(Bilim Kurgu-Macera)
  • Google'da 1000 yazdığımda arama önerilerinde ilk sırada '1000 euro kaç tl' yerine '1000kitap' çıktığı zaman ülkemizde bir şeyler değişmiş demektir.
  • Merhaba herkese!
    Konu ile ilgili videom: https://www.youtube.com/watch?v=tSWcLrnGZaY

    Beni bilen bilir aydın kesimin her zaman öğrendiği şeyleri kendisine saklamasından yakınırım.

    Tabii sadece aydın kesim değil her insan bir şey öğrendiğinde başkasına aktarabilmelidir bence.

    Ben de bu kararımdan dolayı insanlara hep şu kitabı okumalısınız gibi şeyler söyleyip etkinlikler düzenledim.

    Bundan sonra da Youtube'a videolar koyacağım.
    Bunun 3 sebebi var :)
    1. si dediğim gibi bazı şeyleri biliyorum ve bunları başkalarıyla da paylaşmak istiyorum. Mesela güzel bir kitabı ya da tuhaf bir bilgiyi...

    2. si üniversite okuyorum ve öğrenci olduğum için alabildiğim kitaplar sayılı...
    Bir şekilde buradan kitap kazanmaya çalışacağım :)

    3. sü de yine öğrenci olduğum için okul harçlığımı çıkarmayı deniyorum bakalım :D

    Çok acemiyim biliyorum ama her videoda daha güzel olması için çabalıyorum.

    59 tane video çektim ve sonuncusu da Mayıs Ayında Okuyacaklarım adlı kitap için inceleme videosu oldu.
    https://www.youtube.com/watch?v=HsjlwQU7I24

    Abone olmanız, hatta videoyu izleyip eleştiriler yapmanız beni çok mutlu eder.

    Yukarıdaki amaçlarıma ulaşmamda bana yardımcı olmanız durumunda şimdiden teşekkür ederim :)

    İletiyi daha fazla kişinin görmesi için paylaşanları da buradan ayriyeten selamlıyorum :D
  • 266 syf.
    Biraz argo bir giriş olacak ama "o nasıl bir öngörü arkadaş!" diyeceğim. Huxley bu romanı 1932'de yazmış yahu! Romanda Cesur Yeni Dünya'yı kurgulamış.
    Bu öyle bir dünya ki mutluluk ve tatmin üzerine dizayn edilmiştir. İstikrarlı bir toplum birinci önceliktir ve bunun için bir birinin tıpatıp aynı, düşünmeyen sorgulamayan, kritik etmeyen, endişe duymayan, üzülmeyen kısacası hissetmeyen bireyler üretilmektedir. Dolayısı bu yeni dünyada aile, bağlılık, sanat, edebiyat, felsefe hatta bilime dahi yer yoktur. Evet, toplum gerçekten mutludur. Çünkü bireyler hayatından memnun olması için şartlandırılarak üretilmiştir. Fakat, insani bir topluluktan ziyade robot toplumundan farksızdır.
    Dizayn edilmiş bu yeni dünyayı okurken ürpermekle birlikte günümüz dünyasından çok da farklı olmadığını düşündüğünüz noktalar farkediyorsunuz. Spoiler vermemek için detaya girmeyeceğim. Çok yakın (çok çok yakın) gelecekten sinyaller veriyor adeta. Hatta kitabı okumaya başladığım gün gördüğüm haberin linkini de bırakayım şuraya http://ilerihaber.org/...i-basardi-59988.html (doğum olmadan dünyaya gelinmesini mümkün kılacak bir gelişmeden bahsediliyor)

    Sonuç olarak herkesin mutlu olduğu, tek düze, renksiz bir dünya mı ya da acının, kederin, heyacanın, endişenin, mutsuzluğun, mutluluğun olduğu fakat çeşitli, rengarenk bir dünya mı sorusunu sorduran keyifle okuduğum bir eserdi. Tavsiye ederim efenim, okuyunuz :)

    Not1: Yeni dünyadaki 10 önemli kişiden biri olan Batı Avrupa Dünya Denetçisi karakterinin ismi Mustafa Mond'dur. Ve karakterdeki "Mustafa" isminin Mustafa Kemal Atatürk'ten geldiği iddia edilmektedir.

    Not2: Romanın ismi (Brave New World), hikayenin içinde de geçen Shakespeare'in Fırtına isimli eserindeki bir sahneden alınmış ve Shakespeare zamanında "brave" kelimesi "güzel" anlamına geliyormuş. Yani aslında kitabın adının anlamı "Güzel Yeni Dünya" imiş.
  • 691 syf.
    ·20 günde·Beğendi·9/10
    Acaba ben ne yaptım, ne okudum? Tüm delilleri okuyucuya veren, verdikleri deliller ile beraber cinayetleri okuyucunun da çözmesini isteyen gerçek bir polisiye mi okudum, bir Orta Çağ gerilim romanı mı okudum, dinler arası, mezhepler arası, tarikatların ve rahiplerin başrolde olduğu bir roman mı okudum, gerçek kişi ve toplulukların hâkim olduğu tarihi bir kurgu mu okudum yoksa sağlam bir bilgi yumağı olan koca bir ansiklopedi serisi mi okudum karar veremedim, aslında bu öğelerin hepsini içeren güzel bir roman okudum. Saydıklarımın hepsini içeriyor Gülün Adı, hem de edebi değeri yüksek bir eser olarak. Öncelikle şunu söylemek isterim ki roman hiç beklemediğim şekilde kaliteli öğelerle dolu bir şekilde polisiye bir roman. Okur tarafından kolay kolay bir şekilde hiç dikkat edilmeyecek unsurlar, hareketler Eco tarafından delil olarak biz okura veriliyor ve gerçek bir polisiye romanda olması gerektiği gibi de bu deliller okura ayrıntılı olarak sunuluyor, sunulduktan sonra da her bir delilin, her bir detayın analizi yapılıyor ve karakterler tarafından yapılan her bir analizin üzerine yine karakterlerin karşılıklı yorumu yapılıp okura tekrardan sunuluyor. Gerçek bir polisiye romanda olması gereken hatta bir şart olan en önemli ayrıntıdır bu durum. Yazar, okurdan hiçbir şekilde bir delil saklamamalı ve romanın karakteri ile beraber okurun da cinayete hâkim olup üzerinde düşünüp cinayeti çözmesini istemesidir, günümüz polisiye romanlarının özellikle de seri katil polisiye romanlarında bu durum yoktur çünkü okuyucuya sürpriz yapmak ister yazar ve bu sürprizini de okurdan deliller saklayarak ve sonrasında da pat diye önüne sererek yapar; ama dediğim gibi gerçek polisiye romanda bu hususlar kabul edilmez, Eco’nun yaptığı gibi her bir ince detay okura verilmelidir, okurun da soruşturmanın içinde olduğu düşünülüp çözmesine yardımcı olunmalıdır. Eco da bunu yapmış ve en ince detayına kadar William’ın bulduğu delilleri bize verip bizim de çözmemizi istemiş, çözmemiz zor olsa da en azından yorumlamamızı istemiş, istemiş ve biz okura yardım da etmiş. Yardım ama ne yardım, çok büyük bir yardım ama cinayetler de bir o kadar karışık yani çözmek maalesef o kadar da kolay değil; ama Eco delilleri bize verip sundukça William’ın zihnine, Adso’nun sorularına, yorumlarına ve düşüncelerine ortak olmak kitabın bana göre en güzel yeriydi.

    Umberto Eco, okuru doğru bir tanım yapmak gerekirse bilgiye boğuyor, Hıristiyanlık inancının derinliklerine iniyor, birçok din adamının eserleri hakkında bilgiler veriyor, Hıristiyan tarikatlarını kısım kısım da olsa detaylıca anlatıp kimin imparatora daha yakın, kimin papaya daha yakın olduğunun bilgilerini verip, romanın kurgusu ile harmanlayıp sayfaların arasına serpiştirmiş. Bazı yerler ağır gelebiliyor, bazı sözler, eser isimleri filan da Latince verildiği için okuma esnasında dipnotlara bakıldığından dolayı ağırlığın üstüne biraz daha ağırlık bindirilmiş. Bu kısımları okumak en azından benim için bazı yerlerde zor oldu. Bu ağır bilgi akışlarının ve detaylıca verilen diyalogların olduğu sayfalarda verilen Latince sözler ağır olan bu kitabın okuma hızını daha da yavaşlatıyor. Zaman zaman da arka arkaya birden fazla olunca daha da olumsuz etki oluyor, bazı Latince yazımların ise çevirisi hiç verilmemiş, sanırım daha önce farklı bir dipnotta çevirisi verilen söylemlerin ikinci bir çevirisi verilmemiş kitapta, ne de çok aklımızda tutarız ya… Tamam biraz önce yukarıda dediğim gibi dipnota bakmak zor ama çevirisi verilmeyince de bu sefer hiç olmuyor, aslında iki durum da kendi içinde farklı farklı iki tür bir sorun oluşturuyor ve maalesef okuma hızına da olumsuz etki ediyor. Verilen tarihi bilgilerde Eco, iki farklı zıt görüşün düşüncelerini, söylemlerini diyaloglar oluşturup sayfa sayfa okutuyor. Hıristiyan tarihine fazla hâkim değilseniz eğer bu kısımlarda neyin Eco’nun kurgusu olduğu neyin ise tarihi bir gerçek olduğu karıştırılabilir; çünkü Eco kurgusunu tarihi gerçekler ile o kadar güzel harmanlayıp, ortaya güzel bir sonuç çıkartıp eserine vermiş ki bunu ayırt etmek keyifli bir şekilde zor oluyor ve keyifli bir anlamsızlık da oluşuyor. Anlamak için çok da gerek yok aslında böyle bir şeye, önemli olan zaten yazarın kurgusunda kaybolmak değil midir? Bence kesinlikle öyledir. Kitap içinde olan birçok bilgi dipnotlar ile desteklenip okura açıklaması yapılmış ama tabii ki de bir dipnot seviyesinde verilmiş, tam manası ile kavranabilecek şekilde değil, onun için okurken yardımcı olarak Hz. Google’dan faydalanılırsa eğer kitabın içine daha rahat girilir.

    Gülün Adı denilince akıllara gelen bir başka isim de Orhan Pamuk'tur. Yeni Hayat kitabının daha giriş cümlesinde bile Gülün Adı etkisi görülüyor, Benim Adım Kırmızı ise gerek Orhan Pamuk’un olsun gerekse de Türk Edebiyatı’nın olsun şüphesiz en önemli eserlerinden biri. Bu iki kitap arasında da metinlerarası olarak birçok unsurda benzerlikler vardır. Şimdi öncelikle şunu demek isterim ki, Orhan Pamuk okumayanlar, okumadan karalayanlar ve postmodern edebiyata uzak olanlar hatta postmodern edebiyat okuyunca rahatsız olanlar “metinlerarasılık kuramını” bilmeden Orhan Pamuk’a intihal yakıştırmasını yapabilmekteler. Metinlerarasılık kuramı özellikle postmodern eserlerde fazlası ile karşımıza çıkmaktadır, yani yazarlar bunun zaten varlığını kabul ederlerken çalıntı, hırsız veya intihal demek ne kadar alakalı bir durumdur anlayamadım. Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı isimli eseri ise Gülün Adı ile beraber bu türe güzel birer örnektirler. İki eser için kendimce mukayeseli edebiyat yapmam gerekirse ilk önce kitap isimleri diyebilirim. İki romanda da tarihten beslenme, romanın kurgusunun geçtiği topraklara hâkim olan dinin insanlara olan etkisi, sanat, bilim ve dinin çatışması, sanat ve bilime ilgi duyanların çatıştıkları dinin etkisi yüzünden artık sahip oldukları dertleri, bu zaman içinde kurguya esas olarak hâkim olan cinayet ve cinayetin çözümlenme süreci gibi diyebilirim. İki romanda da karlı kış günleri hava durumuna hâkimdir. Benim Adım Kırmızı 9 günlük bir sürede geçerken Gülün Adı ise 7 günlük bir sürede geçmekte, Gülün Adı’nda mekân olarak sadece Melk Manastırı varken Benim Adım Kırmızı'da ise mekân olarak farklı evler, İstanbul’un sokakları bazen de sarayı vardır. İki eserde de yer yer açık olarak ama aslında bastırılmış şekilde cinsel duygular, cinsel fanteziler vardır. Gülün Adı’ndan ziyade Benim Adım Kırmızı’da hikâyede anlatıcı dikkat çeker, bazen köpek, bazen şeytan, bazen kırmızı renk, bazen bir para, bir ağaç bazen de bir ölü anlatır bize hikâyeyi. Gülün Adı’nda ise anlatıcı çömez olan Adso’dur ama her iki romanın anlatım tarafından ortak noktası ise genel konunun anlatımı anlatıcılar tarafından ara ara kesilip önceki bir döneme, geçmişe gidip gelmekte olmalarıdır. İki romanda da bu unsurlar metinlerarası bağlamda birbiri ile örtüşür. Pamuk için intihal diyenler ise postmodernizme daha yakından bakmaları ve anlamak istemeleri gerekmektedir; çünkü Gülün Adı ve Benim Adım Kırmızı bu duruma örnek olacak tek eserler de değildir. Ve bana göre Benim Adım Kırmızı da Gülün Adı’na göre daha güzel bir roman, tamam Benim Adım Kırmızı’nın içinde de dini bilgiler fazlası ile olsa da Gülün Adı kadar yok, hatta yarısı kadar da yok ama bana göre Benim Adım Kırmızı Gülün Adı’na göre çok daha güzel bir roman; ama sanırım bunda baş etken olarak yazarı kendi dilimizde yazdığı için okumanın ve içinde bizden bir şeyleri bulup okumanın da etkisi olsa gerek.

    Ağır bir kitap, okunması yer yer zor ve yoran bir kitap, okurken sakin kafa ile okumanızı, okuma sürenize uzun aralar verip fazla uzatmamanızı tavsiye ettiğim bir kitap. Okuduktan sonra sanırım en çok aklıma gelecek durumlar ise gülmenin dine ve insan zihnine olan etkisi, kösnüllüğün ne derece kötü olabildiği, kösnüllüğe etki eden derisel, tensel zevkin, duyulan ilginin dinen düşüncesi, derinin altında bulunanları düşünerek bu kösnül duyguları köreltilip köreltilemeyeceği, tinsel duygular, dinsel duygular, erk gücü hayatımızda ne kadar olmalı vs. vs. Sırf bu kısımlar için tekrardan okunabilecek bir kitap ve keşke aynı anda okunması daha da kolay olsaydı diyeceğimiz bir kitap da.

    https://www.youtube.com/watch?v=Dlr90NLDp-0
    https://www.youtube.com/watch?v=d5p_U8J0iRQ
    https://www.youtube.com/watch?v=EaHx8S-Jmec
    https://www.youtube.com/watch?v=O3ETFI2U9RA

    Şuraya da filmin fragmanını bırakayım (kitap hakkında spoiler verebilir),

    https://www.youtube.com/watch?v=7-yYJgpQ-CE
  • İyi geceler sevgili okurlar. Altyapımızda (yazılımsal olarak) büyük bir güncelleme yaptık. Güncelleme işlemi halen devam etmektedir. Bu nedenle şimdilik site içi aramada 'okur arama' özelliği geçici olarak devre dışı bırakıldı. Gecenin sonunda açılmış olacaktır.
    Ayrıca belirtmek isteriz, IOS uygulaması ve Android güncellemesi için çalışmaya devam ediyoruz. Bu güncelleme bizim için önemli bir aşamaydı. Bundan böyle sadece uygulamalarımıza odaklanmayı planlıyoruz.
    İyi geceler ve iyi okumalar dileriz.
    --Artık uyuyun da rahat rahat çalışalım smileyi :)
  • 2009 ANKARA NUMUNE HASTANESİ

    Ölmüyordu işte. Tam 3 saat geçmişti ama hala kalp atımı bir gelip bir gidiyordu monitörde. Kaç defa ölüm raporunu noktalayıp hastayı toplamaya çalıştıysak, birden ekranda farklı bir atım beliriyor herkes başına toplanıyordu. Tüm muayene bulguları öldü derken; bir süre sonra, birden kalp atımı başlıyordu. Uzunca düz çizmiyordu bir türlü Ekg. 2 defa öldü diye kapıda bekleyen jandarmalara haber verdiğimiz için belki de, şüpheli bir durum olabilir diye dosyadaki bilgiler tekrar tekrar kontrol ediliyordu mahkum hastadan sorumlu görevlilerce.

    İki gün önce yoğun bakım önünde taburede gece gündüz nöbet tutan askerlere hemşire arkadaşlar çay ikram ederken, maalesef öğrenmiştim takip ettiğim mahkum hastanın affedilmez günahını. Çocuk tacizcisiydi, 9 yaşındaki bir kız çocuğunun da katiliydi. Nefes alamadım o an. Ölsün gitsin, defolsun istedim.

    ‘’Gerçek mi bu? ‘’ dedim askere. Doğruydu, kendi duymuştu üstlerinden koğuşta. ‘’Keşke söylemeseydin bana bunu’’ dedim. Sonra tüm yoğun bakıma, herkese yayılmıştı bu bilgi. Devretmek istediğim dr arkadaşlar da almadılar elbet. Vizitte bile çok durulmuyordu başında. Zaten durumu da kötüydü, herkes de bekliyordu dört gözle ölümünü, meslek aşkı ölmeden.

    İşte ölmüyordu, ne ölebiliyordu, ne dönebiliyordu. Ben hayatımda bu kadar zor ölen bir hasta görmedim hayatımda. Üstünde 2 saat dönüşümlü kalp masajı yapılmaktan kaburgaları kırılmış, arada aldığı şoklardan kıpkırmızı olmuştu göğsü. 1 hafta kollarımı hissetmedim desem. Yüzü de kalbi gibi simsiyahtı. Arada şoktan yanan göğsünden farklı kokular geliyor, morardıkça morarıyordu vücudu.
    Mahkum hasta olduğu için de -dakikası sapmadan- titizlikle her şey kaydediliyordu. Kardiyak atım olduğu için, eninde sonunda öleceğini bilsen de tıbben müdahele şarttı. Ve 3 saat ölemedi işte. Kimisi ‘’kabul edilmiyor elbet pis cesedi’’ diyor, kimisi bakmak bile istemiyordu. Ölümün aslında ne güzel bir temizlik olduğunu sayıklarken içimde, hasta da ölmeye çabalıyordu.

    Öldüğünde kimse üzülmedi. Biran önce bir pislikten kurtulmak için cesedi hızlıca toplandı, yatağı defalarca temizlendi. Morgdan da kimseler almamıştı 3 gün. Dünyadan defolup gitti de belki, zihinlerimize kocaman önyargılar ekip, merhametimizi öldürmüştü işte. Geride bıraktığı ben, ben değildim ki artık…

    2 ay sonra ….

    Sanki kışladaymışcasına yüksek ve otomatik bir sesle; ‘’ Dr.Hanım mahkum hasta var, dışarıda bekliyoruz ‘’diyen jandarma cevabımı bile beklemeden hızlıca polikliniğin kapısını kapattı. Biliçaltım aldığı emri koşulsuz yerine getirmek için beynime tavizsiz komutlar gönderirken, içerdeki hastanın raporunu hızlıca yazıp eline verdim. Acaba ben de bu ses tonu ve düzende konuşsam aynı tesiri verir miyim diye düşünürken, önce iki jandarma girip etrafı kolaçan ettikten sonra iki askerin arasında, elleri kelepçeli 50 yaşlarındaki mahkum hasta içeri getirildi. Kapının arasından dışarıdaki hastaların buz gibi endişeli bakışları takıldı gözüme. Kimisinin de lanetler savurup, ayıplarken; kendini alkışlayan benliğin selamları vardı gözlerinde…

    Sevmiyorum mahkum hasta muayenelerini. Etraftaki soğuk suskunluk, adını koyamadığım zoraki gerginlik…Ağzından çıkan her kelime rapor edilmişçesine hesaplı, kısacık, net ama gene de taşınması çok zor sanki de, havada asılı kalan cümlelere gebe. Mahkum sessiz, askerler sessiz…

    Yine mi ben?? diye isyan basamaklarını zorlarken, çabucak işimi bitirmeye karar verdim. Bakışlarıma soğuk bir perde indirip, ortamdaki otomatik havaya uygun sert bir ses tonuyla hastanın şikayetlerini sordum gözlerine bakmadan. 1 yıllık mahkumdu, şeker hastası ve insülin kullanıyordu. Ateş ve şeker yüksekliği nedeniyle getirilmişti. Suçu yazmıyordu elbet dosyada. Normalde tüm mahkum hastaların kelepçelerini açtırırdım ilk girişte, ama bu sefer ne kadar zorladıysam kendimi yapamadım. Elleri bağlı muayene edecektim yüzüne bir kere bile bakmadığım mahkumu.

    Son bir haftada 2 defa kan şekeri düşüklüğü nedeniyle bilinci kapanıp komaya girme öyküsü olan hastanın kan şeker takiplerini incelerken iddiasız, hafif kısık ama kararlı bir ses duydum;

    ‘’Bedenler, beyinler ve sevdalar, bu toprağa gübre olabilir. Ve her yıl çiçekler yeniden büyür..’’ dedi.

    ‘’Efendim, anlamadım’’ dedim ilk defa yüzüne bakarak. Gözleri dolu da değildi ama hep ıslak gibi bir havası vardı, belki de kalın gözlükleri öyle gösteriyordu. Küçücük ela gözlerini gözlerimden hiç kaçırmadan cevap verirken farklı bir özgüven vardı bu gözlerde, belki de ben masumum diyen??..

    -"Kitap diyorum dr hanım, masadaki kitap ( Çiçekler Büyür) sizin mi?? Bu cümle en çok etkileyendi beni kitapta. Emine Işınsu’nun en güzel kitabı bence bu. Müsadenizle bakabilir miyim ??"

    Sonra aldı eline kitabı. Dokundu sayfalarına uzunca. Yavaşça burnuna götürdü boynunu eğerek, kimseler görmesin diye, hasretle içine çekti. Yanındaki jandarmanın bakışları olmasa belki de her sayfasına dokunacaktı da araya giren sesle kitabı bıraktı masaya.

    ‘’Dr hanım mahkum dosyasına da dolduracaksınız bilgileri’’ diye gelen jandarmanın emriyle bölündü kitapla buluşması. Kitabı yerine koyarken kocaman ama oldukça da farklı gülümsedi. Kitap aşıkları daha farklı bir gülümsüyor diye düşündüm o an.

    ‘’Afedersiniz hocam, ben çok severim kitap okumayı, fırsatınız varken kıymetini bilin..Onlar olmadan çekilir mi dünya? Biz o kadar zor buluyoruz ki kitapları. Bir kitabın gelmesi için çok uğraşıyoruz, dilekçeler, prosedürler vs vs.. O yüzden bazen boğuluyorum koğuşta. Zira kitaplarla nefes alırdım ben’’ dedi hala garip bir şekilde gülümserken.

    Beynime şimşek hızıyla hücum eden soruları bastırmaya çalıştım. Kitap sever bir mahkum? Bir hırsız?? Katil?? Dolandırıcı?? Olabilir miydi?? Keşke olmasaydı ile inşallah değildir arasında dalıp gittim bir ara.

    Şekeri yüksekti baya, diyabetik koma riski vardı. Ek tetkikler isteyerek, başındaki görevliye yatışının gerektiğini, damardan insülin tedavisi verileceğini belirttim. Şimdilik hayati riski de olmadığı için normal serviste değil de , mahkum koğuşunun olduğu uzaktaki binada yatacaktı.

    Birkaç gün sonra takip eden dr arkadaşa onun yerine benim gidebileceğimi söylerek, çantamdaki kitabı da yanıma aldım hızlıca. Koğuşun dış kısmında aramaların yapıldığı, tıbbi aletlerin dışında gözlük hariç tüm eşyaların dolaplara bırakıldığı koridordan geçerken, elimdeki kitabı mahkuma hediye vermek istediğimi söyledim.

    ‘’Hocam yasak bu. Bize sıkıntı olur. Yukardan izin olmadıkça içeri alamayız bu kitabı’’ dediler.
    ‘’Sakıncalı bir kitap değil, bakabilirsiniz. Gerekirse arasanız, izin verirler elbet’’ dediysem de ‘’ hocam onca işin arasında bu kitap için kimse bizi dinlemez zaten, kusura bakmayın’’ dediler.

    Hediye isteğimi şüpheli buldular ki, muayene ederken bir asker gönderdiler yanıma.
    İçeri girdiğimde uzanmış, uyumaya çalışıyordu muhtemel. Beni görünce doğruldu, gene gülümsedi o kitapseverlere has üslubuyla. Getirdiğim kitaba izin vermediklerini , dışarıda bıraktığımı da ekledim muayene ederken. Hem sevindi hem de üzüldü. En çok da şaşırdı. Teşekkür dışında bir kelam da edemedi. Bir şeyler söylemek istedi ama sonra vazgeçti. Sustu öylece.

    Durumu da pek iyi değildi sanki. Notlarımı alıp çıkarken öğrendim mahkumiyet sebebini. Arkadaşının iş yeri açacağım diye yüksek miktar kredi çekerken gereken kefil olma teklifini geri çevirememiş . Hayır diyemeyenlerdenmiş meğer. Sonrasında kayıplara karışınca da arkadaşı, kitaplarına veda etmek zorunda kalmış işte.

    1 hafta sonra nöbetimde yoğun bakıma yeni alınan bir mahkum hasta için yukarı çıktığımda, yoğun bakım nöbetçilerinin konuşması dikkatimi çekti ister istemez. Kilolu hastaları kaldırıp indirmekten bel fıtığı olmuş personel arkadaş artık her şeye, her hastaya isyan ediyordu her zamanki gibi.

    ''Kim bilir ne halt işledi de düştü hapishaneye. Biz de burada hizmet ediyoruz böylelerine. Devlet bunları besleyeceğine..Pislik herifler, bitmiyorlar ki bir. Başka hastane yok mu ya bunları gönderecekleri, biz de insanız be..’’

    Allah'ım inşallah O değildir diye dua ederek girdim içeri. Evet O'ydu, bilinci kapanmış, komaya girmişti. Makineye bağlanmıştı.
    İşimİ bitirip çıkarken oradakilere suçsuzluğunu anlatmak istedim ama vazgeçtim. Sustum öylece..

    Odama geri döndüğümde, hastaya veremediğim elimde kalan kitabın sayfalarını çevirirken tekrarladım okuduğum cümleyi sessizce..
    ''Ağzımdan çıkan gönlümden gelendir, kulağım duysa ne olur, duymasa ne olur??'' ( Emine Işınsu -Azap Tohumları )..

    Sustum öylece... Sustum...