• 264 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Sadece bu kitapla sınırlı kalmadan varoluşçuluk hakkında okuduklarımdan kendimce çıkarımlarımla başlamak isterim.
    Varlığın, öz’den önce geldiğini savunan bu görüşe göre aynı beden yüzlerce kez gelse yeryüzüne her defasında da bambaşka öze sahip insanlar ortaya çıkacaktır. İnsan önce var olacak, kişilik, karakter, ideoloji gibi özü oluşturacak soyut ne varsa edinimlerle zamanla kazanılacaktır. Kutsal dinlerde olduğu gibi bir ruh veya kader algısını da gözardı ettiği için genelinde ateist bir görüştür. Buna karşın dindar hristiyan filozoflardan da bu akımı destekleyenlerin olması, konunun öyle kalıplara sığdırılabilen, çok da kolay anlaşılabilir olmadığını ispatlar niteliktedir.
    Kitabın detayına girecek olursak; Bulantı, 29 ocak 1932 pazartesi (takvimde bu gün cuma) başlayıp, çoğunlukla yalnızlığı, içe kapalılığı, çevreyi izlenim sonucu kişi ya da nesne olsun duyulan tiksintiyi, öncesizliği, sonrasızlığı, hiçliği (ki birer virgülle ayrılmış bu sözcüklerin idrakı da keşke yazımları kadar kolay olabilseydi) yer yer çok akıcı betimlemeler ile günce şeklinde okura aktarmaktadır. Günlerin tekdüzeliğinin, önemsizliğinin günlük formatında aktarılması belki de bir ironi içermektedir.
    Sakin kafayla okunması gereken ve varoluşçuluk hakkında ufak çaplı da olsa bilgi sahibi olunmasının konunun anlaşılmasında (anlaşılmaya yaklaşılması deyim :) ) fayda sağlayacağını düşündüğüm, kısıtlı bilgimle bu satırları karalamama sebebiyet veren, tavsiye de ettiğim kitaptır, Bulantı.
  • TOPLUM, DEVLET VE DEĞER

    İnsanın ne olduğu sorusu iktisatla ilgili değildir. Marx’a da atfedilerek oluşmuş olan anlayış, insanı toplumsal bir varlık olarak ele alma eğilimindedir. İnsanın toplumsal ilişkilerinin bütünü olarak tarif edilmesi de genel bir alışkanlıktır. Aslında somut insan hakkında konuştuğumuzda bunlar çok haklı düşüncelerdir. Ne yazık ki genel olarak insan nedir sorusu böylelikle cevaplanmış olmaz. Hatta bu fikirler yeterli bulunduğu takdirde sorunun üzeri örtülmüş de olur. Burada konunun ayrıntılarına giremeyiz elbette. Sadece insanın özünün evrensel olduğunu bu evrensel özün tüm canlı doğayla bir bağıntısının bulunduğunu ifade etmeliyiz. Öyle ki insan bir toplum olmak yoluyla doğaya ilişkin olan özünü edinmez, bu özü böylelikle geliştirir. Tıpkı dilin toplum sayesinde gelişmesinde olduğu gibi. Dilin özü de toplumsal değildir, insanda olduğu gibi evrenseldir. Bu sayede birbirinden habersiz oluşmuş toplumların, hatta başka gezegenlerde oluşmuş toplumların dilleri birbirine tercüme edilebilir. Peki toplum nereden çıkmıştır. İnsan toplum olmak zorunda mıdır? İnsan toplum olmadan önce insan değil miydi? Eğer insan toplumu önceliyorsa insanı topluma nispetle tanımlamak biraz uygunsuz olmaz mı? Evet bilmeceyi çözmek için önce doğru soruları sormak gerekiyor. İnsanın toplumsal bir varlık olduğu fikri ilk bakışta haklı gibi görünmesine rağmen, gerçek bunun tam tersidir. Toplum insanal bir varlıktır.
  • 83 syf.
    ·Puan vermedi
    Satranç ile gerçek hayat arasında o kadar büyük benzerlikler vardır ki inanamazsınız. Bilenler zaten ne demek istediğimi çok iyi anlıyorlardır. Bilmeyenler içinde şöyle bir örnek verebilirim. Örneğin trafikte biri ile tartışıyorsunuz. Camlar açıldı karşılıklı savrulan kelimeler gittikçe sertleşti ve artık durum kontrolden çıkıyor. Şiddet geliyorum demiyor ve geliyor. Burada her iki tarafta bir kaç dakika sonrasını hatta bir kaç saniye sonrasını hesap etmeyi düşünmüyor bile sadece yapıyor. Sanki olması gereken oymuş gibi, hızlı bir biçimde dizginlenemez sona doğru gidiyor. Sonuç elbette ki tatsız, bazı zamanlar ise kan tadı…

    Diğer türlüde ise konunun başından itibaren bir otokontrol söz konusu, şimdi diyeceksiniz ki bunu satranç bilmeden de yapabilirsin. Evet, yapabilirsin tabi ki, illa satranç bilmene gerek yok. Ama bu örneğimde sadece bu iki ihtimal üzerinde duruyorum, bilenler ve bilmeyenler. Karşıdan gelen tepkiye göre olayı bir analiz ediyorsunuz. Ne dedi? Ben ne diyeceğim? Şimdi ne yapmalıyım? Bu söz gururuma dokundu ama birkaç saniye sonrası tehlikeli olabilir, bunu hesaba katmalıyım vs… gibi bir sürü ihtimali gözden geçirip, en doğru kararla hayatınıza devam ediyorsunuz. Olay tamamen kontrol altında, tabi bazen çok ekstra durumlarda söz konusu olabiliyor. Ama genel hattıyla konunun özü bu.
  • 230 syf.
    Edebiyat profesörü Mehmet Kaplan' ın dil, kültür, sanat, musiki, edebiyat içerikli denemelerinden oluşan "tespit" kitabıdır.

    Sindire sindire ve küçük notlar alarak okuduğum bir kitap oldu. Düşüncelerini örneklediği küçük hikâyelerle bile birikimin ne kadar çok olduğunu görebildiğim bir yapıt.

    Kaplan, dile ve kültüre dair akıldaki çoğu sorunun cevabını yeterince vermiş.
    Edebiyattan, tarihe, sanattan musikiye, dine, orduya değin her konunun nasıl dönüp dolaşıp dile ve kültüre dayandığını gösteren tespitleri içeriyor.

    Geçmişe, köklere verdiği değeri ve verilmesi gereken değeri divan şair ve yazarlarına atıfta bulunarak sunar.
    Öyle ki yeniliği isteyenlerin bile eskiye muhtaç olduğunu söyler.

    Kaplan aslında dil felsefecisi Wittgenstein' ın "Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır." görüşüne paralel düşünür, kelime ne kadar fazlaysa dünyaya bakış, dünyayı görüş o kadar artacak düşüncesindedir. Aktif kelime hazinesi yüksek olan bireylerin olaylara geniş açıdan bakması tesadüf olamazdı zaten..

    Düşüncenin tesirine fazlasıyla inanır.
    Baskıcı, otoriter rejimlerin korktuğu şey düşünen insandır. Bu yüzden alıkoydukları insanlar genelde "düşünce suçluları"dır.
    Ve topluma mâl olmuş kelimeleri yabancı menşeilidir diye dilden atmak düşünce akımını durdurduğunu söyler, halkın gerçeği bilmekten mahrum bırakıldığını savunur.
    Bir Öz Türkçeleştirme çabası olacaksa da bu, henüz dile yerleşmemiş, yeni kelimelerle yapılmalıdır. Aşırı Öz Türkçeleştirme Kaplan' a göre dile zarar verir, nesilleri geçmişinden koparır. Bu çaba içinde olanlara "Dil Güveleri" yakıştırmasını yapar.

    (Güve: Eşyalara, gıdalara zarar veren böcekler.)

    Sözün özü dile, kültüre bu ikilinin etkilediği tüm alanlara dair boşluk bırakmadan, doyurucu bilgiler içeren bir kitap.
  • 160 syf.
    ·4 günde·Beğendi·8/10
    Insanlık tarihi o kadar kompleks bir yapıya sahiptir ki nasıl bir işleyişe sahip olduğunu, sadece tarih ya da kalıntılara bakarak yorum yapma ya da taptıkları nesneleri ortaya koyarak anlamlandırmak sadece yoruma dayalı bir durum olsa gerek. Nasıl ki Maya uygarlığı yılandan korktuğu için 4 taraftan da merdiven yapmış bir sanat eseri ortaya koymuş, bir yandan Yezidilere şeytan varisi diye bir dedikodu ya da yorum yapma teşebbüsünde bulunmuşuz ama Ezidilerin taptıkları melek olduğu inanılan Melek Tavus, ilk başta cennetten kovulduğu binlerce yıl ağıt döküp tekrardan melek olarak kabul edildiği söylenir. Bu olay biraz da Müslümanların yaşadığı bir olay değil mi? Atamız dediğimiz Hz. Adem yaratıldıktan sonra Şeytan'ın Allah c.c karşı koyması ile benzer bir durum vardır. Ama işin garip tarafı Şeytana tapan diye bildirilen Yezidiler insan katliamı ile başbaşa kalmış bir topluluktur.

    Neyse, konunun özü ateist, müslüman, deizm, hristiyanlık yada daha birçok dinin tartışılması değil. Asıl olan bu kadar dinin birleşmesi ile ortaya çıkan insan yapımı tarihi eserler, bizden önceki insanlık âlemine ışık tutan tarihî, dini kalıntılar insanlığa değerdir diye bakmak lazım. Önemli olan renk cümbüşlüğüdür. Tek bir din ya da insan topluluğu robotik yaşamdan öteye gidemeyecek kadar basit bir yapıdan ibaret olurdu değil mi? Olaya Multi-cultural(multikültürel) yaklaşmak lazım gelir.
  • 208 syf.
    ·45 günde·6/10
    Taksi, Khaled Alkhamissi’nin Kahire’deki taksicilerle yolculuk esnasında yaptığı konuşmaların toplandığı kitaptır. Kitabı okumamdaki en büyük sebep “Tahrir Ayaklanmasını Öngören Roman” gibi iddialı bir söz ile tanıtılması oldu. Açık konuşmak gerekirse bu tanımın hakkını verip veremeyeceği konusunda tereddütlerim vardı. Fakat kitabı okuduktan sonra anladım ki belki de en doğru tanım bu olmuş.
    Kitaba göre Mısır’daki taksi sistemi için kuralsız diyebiliriz. Taksimetre durumu yok, bu yüzden gidilecek yola göre müşteri ile sözlü fiyat anlaşması yapılıyor. Bu konuyla ilgili Mübarek döneminde bir farklı bir uygulama başlatılmak istenmiş hatta hayata geçirilmiş. Ama bu durum bile çok az sayıda taksiyi içeriyor ve sadece turistler için kullanıma açılmış. Oysa kitabın yazıldığı dönemde, sadece Kahire’de 80.000 taksi olduğunun bilgisi geçiyor. Doğal olarak, kitap boyu taksicilerin genel şikayeti müşteri bulabilmek olmuş.
    Yazarın konuştuğu her taksici, farklı bir hayat hikayesine sahip olsa da hepsinin ortak bir sorunu var; geçim derdi. Bu sorunu aşmak için kimisi, geceler boyu çalışıyor ve ailesine vakit ayıramıyor. Kimisi de eğitimli olmasına rağmen düşük maaş nedeniyle ek iş yapmak için taksici olmuş.
    Sorunları aynı olsa da taksicilerin geneli farklı yapıda insanlardı. Hiçbiri okurken bana aynı kalıptaymış gibi gelmedi. Düşüncelerinde çeşitlilik vardı. Aslında “Tahrir Ayaklanması”na vurgu yapan tanıtım kısmının bu sebeple doğru olduğunu düşünüyorum. Yani muhalif de vardı, iktidar yanlısı da. Dindar ya da dini sorgulayan veya farklı dinden olan kişiler de vardı. Tek derdi geçinmek olan bu insanlar, Kahire sokaklarında dolanıp bir nevi şehrin nabzını tutmuş.
    Kitaptaki çoğu konuşma siyaset üzerinden gitmiş, geri kalanlarda da az da olsa değinilmiş. Mübarek taraftarı olan kadar, kötünün iyisi ya da tanıdığımız birisi bahanesiyle savunan da var. Ya da dışarıya bağımlı olduğu gerekçesiyle tarafını tutmayan da çok fazla. Fakat muhalefet konusuna da fazla sıcak bakılmamış. Çünkü muhalif kesim için de “bağımsız olmayacaklar” eleştirisi var. Örneğin Müslüman Kardeşler için “finansmanı nereden geldiği belli değil” eleştirisi mevcuttu. Bu sebeple ülkedeki seçim ve demokrasi girişimleri güven hissi uyandırmamış. Bunların haricinde daha farklı düşünenler de var; mesela bulundukları durumu Sedat dönemi ile kıyas yapanlar.
    Ülkedeki ekonomik dengesizlik ve fakirle zengin arasındaki uçurum, en çok şikayet edilen konular arasında. İnsanın değersiz bir varlık olarak görülmesi bu konunun sonucuna bağlanıyor. Bir taksicinin deyimine göre “zengin değilsen değersizsin.” Başka bir taksici ise ülkede gerçekleşen bir gemi kazasında ölenler için “Bu ülkede insan, uçan bir toprak gibidir. Kıymeti yok” sözlerini kullanıyor. Kitaba göre bahsedilen kazadaki gemi, taşınması gereken yolculardan daha fazla sayıda yolcu taşımaktaymış ve bunun sebebi de insanların fakirlik nedeniyle yolculuk için ucuz yolu aranmasıymış.
    Kitapta yaklaşık 58’e yakın taksici ile konuşulmuş. Bu bir şehir için genelleme verebilir mi ya da sağlıklı bir öngörü sunabilir mi benim hâlâ şüphelerim var. Ama okudukça aslında bahsedilen ve çoğu görmezden gelinen ufak sorunların büyüyerek Mısır’ı bugünkü haline getirdiğini söyleyebiliriz. Halkın şikayet ettiği konular yok sayıldıkça birikmiş. İnsanların güvenleri giderek azalmış, isyan duyguları çoğalmış. Bunları neredeyse bütün gün koca bir şehri müşteri kovalamak için dolaşan ve her bir müşteride farklı bir insan hikayesi biriktiren taksicilerin sözleriyle anlayabilir.
    Kitabın içeriği hakkında söyleyeceğim son söz ise okuduklarımın bana hiç yabancı gelmedi. Bu yorumum fazla kişisel olacak ama isimler, konular, tarihler, yerler değişse de maalesef aslında bizler de zaman zaman aynı şeyleri yaşıyoruz. Geçim sıkıntısı artıyor, yaşam koşulları gittikçe zorlaşıyor, eğitim aldıktan sonra mesleğini yapabileceğin alanlar ve fırsatlar daralıyor. Eğer bizim ülkemizdeki herhangi bir büyükşehirde de şehrin nabzı için taksicilerle konuşulsa, büyük ihtimalle hemen hemen aynı şikayetlere tanık olurduk.
    Kitapta beni en rahatsız eden konu ise mesleki takıntı nedeniyle mizanpajı oldu. Arada bir büyük bir küçük olan kelimeleri görmeseydim bunu yazmadım ama maalesef çok kötüydü. Diğer bir konu ise dili ve noktalama hatalarıydı. Cümlelerin çoğu havada kalmıştı. Bu sorunun çeviri yüzünden kaynaklandığını düşündüm. Ama kitabın arka kapağında “Taksi, standart Arapça ile değil, lehçeyle yazılmış ve gerçeklikle edebi olarak saygınlık kazanabilmiş ender romanlardan biridir” notu bulunuyor. Belki de dille ilgili sorunun sebebi budur. Noktalama hatalarına gelince, aslında hata da denmez zira nokta harici işaretleme neredeyse yoktu, özellikle de virgül kullanımında çok eksikler vardı. Dolayısıyla okurken çok rahatsızlık verdi.
    Sözün özü; konuya ilginiz varsa, okumanızı tavsiye ederim.