• Merhaba arkadaşlar. Oldukça güzel bir kitabımızı daha sona erdirirken hemen söylemem gereken bir durum var. Bu kitap 304 sayfa değil, 192 sayfa. Maalesef yetkili olduğum halde bu durumu değiştiremiyorum ama olsun ziyan yok. Tarih sevmeyen arkadaşlar bir de uzun diye merak ettikleri kitabı bırakmasınlar. 192 sayfa nedir ki, hemen bitiyor gözünüz korkmasın.
    Ayrıca burada bizimkilerin sevmediği birine (şimdi neden öyle dediğimi anlarsınız) ben teşekkür edeceğim. Hatta kocaman teşekkür edeceğim. O kişi Editör İsmail Küçükkaya. İlber Hoca ne derse tamam deyip kolları sıvayan bu kişi, el attığı kitapları o kadar güzel düzenleyip sunuyor ki, sayfalar su gibi akıyor, gayet düzenli ve pratik. Her şehirde bir resim çalışması yapmış ve İlber Hoca’yı da mutlaka araya sığdırmış. Böyle bir emeğe de teşekkür etmeden geçmek; sadece ve sadece yobazlık olurdu.
    Şöyle bir bakacak olursak bizim en büyük dertlerimizden biri olan Kırım üzerinden başlıyoruz. Neden en büyük derdimiz Sadık Koçak? Bu soruyu soracak olursanız da birazdan bahsedeceğim.
    Akabinde Orta Doğu üzerinden konuşuyoruz. Suriye, Şam, Halep, Kudüs, Irak, Lübnan. Bunlardan bahsediyoruz. Ben özellikle bir konuya değineceğim. Biz neden bu topraklarda halen bizleri bekleyen Irkdaşlarımızla iletişime geçmiyoruz? Benim tüm problemim bu aslında ve bu yıl sınava girdim. Girdiğim sınavda çok da kötü olmayan bir puan alsam da tercihimde sadece Coğrafya ve Tarih bölümlerini yazdım. Çünkü en büyük amacım eğer bir Coğrafya yahut Tarih bölümü mezunu olabilirsem; o topraklara gidip araştırmalar yapmak, tarihimize katkıda bulunabilmek ve geçmiş dönemimizin aydınlatılmasını sağlayarak geleceğe ışık tutan insanların yanında bulunmak. Allah nasip ederse olacak.
    Mısır, Bahreyn, Yemen gibi ülkeler ve burada yaşadıklarımızdan da konu açtık. İskenderiye Kütüphanesi olsun, Osmanlı Mirası olsun, bize çok sıkıntı yaşatan ve adına türküler yazdığımız Estergon ve Yemen üzerine bahsettik.
    Bir Yunan kültürüne giriş yaptık. O konuda halen sıkıntımız var ama medyanın yansıttığı gibi Yunanlarla değil; kendi ırkdaşımız Türklerle. Sıkıntı şu. Hristiyan diye onları Mübadele zamanı Yunana zorla gönderdik. Gidecek olanlar Hristiyan olanlar değil Türk olanlardı ve kendi amcalarımız, dayılarımız bize düşman kesilmiş gibi düşünün. Durum tam olarak böyle oldu. Onlar suçsuz, gönderen de CAHİL olunca sonuç böyle yansıdı işte. Girit, Atina, Ayranoz ama bir Türk için en önemli şehirlerden olan Selanik bizim bahsettiğimiz yerler. Selanik neden önemli diyen bu konuda ciddiyse Türkiye Cumhuriyetini kuran zatı muhteremin doğum yerine bir baksın diye tavsiye ediyorum.
    Arnavut, Makedon ve Bosnalı kardeşlerimiz; Budapeşte gibi gezilen görülen yerlerin hem tanıtımı hem kültürel özellikleri üstünde iyi durduk. Akabinde bir İran girişi vardı ki, gerçekten İran ile neden düşman olunduğunu anlamıyorum ben. Biri diyor çok savaştık, biri diyor İslam doğru yaşanmıyor falan. Arkadaşlar, ona bakacak olursak dünyanın en çok birbiriyle savaşan kuzenler diyebileceğimiz milletler kendi arasında AB denilen birliği kurdular. Yani bu kafadan artık çıkılması gerekiyor. Aynı kafa Osmanlı gibi bir İmparatorluğun sonunu getirdi. Bu artık bağnazlık olmaz mı yani? Gelişen dünyaya göre biz de komşularımızla iyi geçinmeliyiz. Zaten en çok etkilendiğimiz kültür bunlar olduğuna göre bunlara düşman olursak bir yerde kendi kültürümüze de düşman olmuş olmaz mıyız? Çok karışık bunlar çok.
    Aynı şeyi Rusya bahsinde de söyleyeceğim ama fazla tekrar etmeye gerek yok. Zaten şu son olaylar artık işin siyasi boyutunu tamamen kenara bırakarak konuşacak olursak, bizlere Batı ve Doğu’nun tamamen kopmaya yakın olduğu ve Doğu ülkelerinin kendi arasında dayanışmaya gittiğini gösteriyor. Burada da devlet adamlarının zekası belirleyici rol olacaktır. Rusya da özellikle Kültür anlamında Türklerle askeri ve eğitim hatta evlilik alanında da oldukça birleşik bir ülke olduğundan bu etkileşim kaçınılmaz olacaktır ve bizler bunun iyi tarafını almalıyız. Rusya dendiğinde aklımıza ne zaman ki sapıkça kadınları getirmezsek; işte o zaman kendimizi kültür anlamında zenginleşmiş bulacağız. Ayrıca işlenen bir konu da Kafkasya.
    İtalya ve İspanya ile etkileşimler, İtalya ile süregelen yılların ilişkisi zaten ortada. Bu konuda paylaşım da yaptım zaten çok detaya girmeyeceğim. İspanya tamamen farklı bir konu. Çok sevdiğim bu Latin ırkı tam manasıyla çözdüğümde daha net bahisler üzerinden ve onlar üzerine yazılmış bir kitaptan sonra daha net bilgilerle bahsedeceğim onlardan.
    Almanya, Çek Cumhuriyeti ve Hindistan bahislerimizden sonra asıl konumuz Japonya ve Çin’e geliyoruz. Şimdi Japonlar zaten çok başka Irk. En son döviz bürosunda bir Japonun aynı paraya sürekli daha fazla TL alması muhabbetiyle intihar ettiğini anımsayınca hani onların karakteri hakkında yorum yapmanın fazladan bizlere katacağı unsur sadece Kültür. Biz kültürsüz değiliz; bazı toplumlar fazla kültürlü.
    Son konumuz da Çin. Bilinen tarihimizden beri çekiştiğimiz ve kopamadığımız tabiri caizse bizim Amcaoğulları. Aramızda bitmeyen savaş, askeri deha, eğitim ve kültür. Bitmiyor. Bitmez de. Benim onlarda en hayran olduğum konu ise saygı. 1 Milyardan fazla nüfus ile trafik yok eziyet yok.
    Heh şimdi şu konuya gelelim. İşte Çinliler şuna işkence yapıyorlar, şöyle böyle falan duyuyoruz değil mi? Şimdi İstanbul’a gelen Çinli gruplara ara sıra Sultanahmet civarına gidince göz atmanızı isteyeceğim. Ellerinden ekmeklerini alsanız gider bir ekmek daha alır onu da size verirler. Hani bu bizim ülkemizdeki tecavüzcülerin, pedofililerin basına yansıması gibi. O şerefsizler var diye hepimiz öyle değiliz sonuçta. Tabi biz sadece işimize gelen tarafı aldığımızdan gerisini önemsemiyoruz, sonra da neden geriyiz? Geri olursun tabi. Bak bakalım insanlar hangi yüzyılda. 21. Yüzyıl toplumunda halen Milatı geçememiş insanlarla yaşayanınız vardır. Allah asıl sizlere sabır versin.
    Böylece güzel bir kitabı daha bitirdik. Sizlere çok net bir şey ekleyerek bitireceğim. Hani İlber Ortaylı ya da Tarih konusu size zor, sıkıcı, uzun falan gelebilir. Doğaldır. Bazen bende bayılıp gidiyorum. Ama kitabı düzenleyen isimlere bakın. Asıl iş o isimlerde. O düzenleme işini yapanlar bu işin ehliyse kolay kolay sıkılmazsınız. Böylece tatilin son gününde sizlere mutlu okumalar ve bol gezmeler diliyorum. Gördüğüm kadarıyla kimse evde değil. Keyifli ve mutlu günler dilerim..
  • konuşacak çok şey var aramızda. Çok şiir, çok insan. Olmayan insanlar üstelik, belki de içinizde azar azar yaşayan, azar azar öldürdüğünüz..
  • Sen hep çalışmak zorundaymışsın, öyle diyordun.
    Çok çalışıp çok kazanmam lâzım, sizin için çalışıyorum, size daha rahat bir hayat yaşatabilmek için, size güzel bir gelecek sağlayabilmek için geceli gündüzlü çalışmam lâzım.’ diyordun. Şimdi ben büyüdüm, delikanlı oldum, çalışma hayatına atıldım. Öyle değilmiş baba. Parayı bu kadar hayatın merkezine alınca, başka değerler merkezden kayıyormuş. Her şeyi bir tarafa bırakıp, geceli gündüzlü çalışmak gerekmiyormuş. Sen bizim için çalıştığını söylerken, asıl ihtiyaç bizimle hayatı ve sevgiyi paylaşmakmış. Sevgisiz bir gelecek olmuyormuş. Bizim için yaptığını söylediğin bu kadar çalışma, bir baba etmedi, bir gram baba sevgisi etmedi, senin yerini tutmadı baba. Şimdi, bankada paralarımız var, iyi bir evde oturuyoruz, altında lüks bir araba var, fakat aramızda evlât baba sevgisi yok. Farkında mısın buz gibiyiz. Yan yana gelince konuşacak bir şey bulamıyoruz. İkimizde bir arada olmaktan sıkılıyoruz.

    Ben seninle zaman geçirmek, boynunda at oynamak, güreşmek, ‘Canım babacığım’ diye boynuna sarılmak isterdim. Çocukluğuma dönüp baktığımda, seninle paylaştığım bir şeyler olsun isterdim. Çocuklarıma anlatacağım çocukluğum olsun, ‘Gelin sizi dedenize götüreyim, o sizi çok seviyor’ diyeceğim bir yakınlığım olsun isterdim. Biz kirada otursak ta olurdu, senede dört beş kere tatile gitmesek te olurdu. Tatilde bile, bizi bırakıp kendi bilgisayarının başında zaman geçiriyordun. Senin üç sevgilin vardı, işin, telefonun ve arkadaşların. Sevgin, ilgin, paylaşımların hep onlarlaydı. Biz ise her zamanki gibi, annemle birlikte sensiz zaman geçirirdik.

    Neyin daha acil ihtiyaç olduğunu kim belirliyor baba? Biz daha çocuktuk, sana ‘Çok çalış çok para getir, bizi daha lüks yaşat’ demedik ki. Biz hep seninle vakit geçirmeyi istedik. Kucağında oynamayı, bize sevgiyle davranmanı istedik, çok istedik. Şimdi, o paralardan nefret ediyorum. Çok çalışan her babadan nefret ediyorum.

    Çocuklarınızın babasızlıktan içleri yanıyor, gözlerinden yaşlar akıyor, farkında mısınız babalar?

    Biraz daha para kazanıp babamın yanına gideceğim, elimdeki bir tomar parayı babama fırlatıp, ‘Bunlardan baba olmuyor, bunlar baba sıcaklığını, baba sevgisini vermiyor. Yavrum diye sarılmıyor. Niye bunlar için bizi sensiz bıraktın baba?’ diyeceğim. Daha sonrada ardıma bakmadan uzaklaşacağım
  • Ben, Hiç.
    Ne rengim var ne kokum, ne de belirli bir şeklim. Hiçlikle meşgulüm, ancak zannettiğiz kadar yoksul değilim; bilakis, aranızdaki en varsıl olan da benim. Boşluktayım, buradan her şeyi görebiliyorum: aranızdaki huzursuzluğu, kaosu, riyakârlıkları, sıkıntıları, ölümleri ve öldürmeleri, çıkarları ve birbirinize tutunamayışlarınızı... Her şeyi görebiliyorum. Ne var ki konuşamıyorum, bu yüzden gördüklerimi sizlerin de görebilmesini sağlayamıyorum. Eğer bunu başarabilseydim, olan bitenleri birçoğunun da görmesini sağlayabilirdim. Ancak benim adım Hiç.
    Sizinle konuşmak istediklerim var. Harflerden yardım istedim, kırmadılar. Onlar benim demeye vardıklarımı kendi aralarında istişare edip yazıya döküyorlar. Sadece benim değil; Huzur'un, Ölüm'ün, Çıkar'ın, İnanç'ın da sizinle konuşmak istedikleri var.
    Keşke ben olmayı başarabilseniz, hiçliğin tadını alabilseniz de üzerinize kuşandığınız onca lüzumsuz hisle boşlukta yokluğu hiçliğe çevirmeye çalışmasanız. Eskiler hiçliği başarıyorlardı, beni her yerde anıyorlardı. Onlar, hiçliğin kadrini bilirlerdi, bu yüzden de aralarında kolay kolay çatışmalar çıkmazdı. Dergâhların başköşesindeydim: kapıların girişinde nakşedilmiştim, dilden dile dolanırdım da söylenirdim. Adım Hiç'ti ve hiçlik, sahip olunabilecek en kıymetli meziyetti. Onları dipdiri tutar, birbirlerine karşı desturlarını tertiplerdim. Benim olduğum yerde ne makam vardı ne mal ne de mülk; ne kibrin adı duyulurdu ne de hükümranlığın. Bunları söylerken başım dik değil, göğsüm de kabarık değil. Mağrurum. Beni anlamanız için söylüyorum. Beni anlarsanız, birbirinizi anlarsınız, ben, Hiç. Beni bilenler, kendilerini yok saydılar. Kendileriyle birlikte nefislerini de yok saydılar, ona itibar etmediler, tacı da tahtı da dışladılar. Dünya ve dünyadakiler uğruna yaşamadılar. Çünkü onlar da Hiç'tiler. Biz, hep birlikte Hiç iken, var olan tek gerçek Allah (azze ve celle)'ydi. Makam da O'nundu, taht da… Birbirimizi sevince de Allah (azze ve celle) için severdik, birbirimizden buğz edince de Allah (azze ve celle) için buğz ederdik. Demiştim ya, biz Hiç'tik. Varlığımızın tadını ancak ''var edenimiz''i bilirsek alıyorduk. Kin de besleyemezdik, riyâ da, hevâ da heves de. Bu saydığım melanetler hiçlikte barınabilir miydi, mümkün değil. Ne zaman azalsak, ne vakit birbirimize karşı hiçliğimiz dinse parolamızı tekrarlardık, aramızda güç tazelerdik: ''لَا اِلَهَ اِلَّا اللهْ: Lâ ilâhe İllallâh.'' Bunu söyledik mi, nereden geldiğimizi, nereye gidiyor olduğumuzu, bizlerin varlığından ötede daha kuvvetli bir varlığın idrakine eriyorduk. Nefsimizin bizi kuşattığı, bizlere sahip olduklarımızla çok şey başarabileceğimiz yanılgısını aşıladığı noktada Hiç olduğumuzu hatırlardık. Bu yol, psikolojimizin de, fizyolojik varlığımızın da, ontolojik olarak da dipdiri kalmasına yeterdi.
    Bakmayın siz, sonradan ''Nihilizm'' diyenlere. Onların mânâ âlemlerinde ben, nefsin taleplerine uymak idim. Arzulara ket vuran her şey onların nezdinde olmamalıydı. Nitekim şu anki vaziyetinizin kaynağında da nefsinize olan kulluğunuz (köleliğiniz) barınmıyor mu? Beni yazan parmakların sahibi olandan tutun da gözünüzün değdiği her yerdeki insanlar hakîkatte neye tapıyorlar, görüyorsunuz. Oysa Hiç olabilmenin, makamların en yücesi olduğu gerçeğini unutmak üzeresiniz.
    Ben artık susayım da diğerleri konuşsun. Unutmadan... Birbirinize dualar edin. Üzerinizi dualarla örtün, Asr Sûresi'ni çokça tekrar edin, parolamızı, yukarıda yazmıştım, çokça zikredin: Hiç'leşin.
    Hiçlikte buluşalım.

    Ben, Huzur.
    Biraz önce pirimiz olan Hiç, sizlere fevkalâde konuştu. Bir an için söyleyecekleri tükenmesin de uzun uzadıya dinleyeyim istedim. Söylediklerine ekleyecek çok az bir şeylerim vardır:
    Ben, Huzur. Şu sıralar beni aranızda görmekte zorlanabilirsiniz; sözlerinizde olmayabilirim, gözleriniz beni arayabilir, dualarınızda çokça olabilirim, ancak kalbinize değebilmem uzun zamanımı alacak. Kendimi sizlere fark ettirebilmem, beni yeniden aranıza almanız için kapınıza değil, kalbinize vurmam bir hayli zamanımı alacağa benziyor. Gündeminizde benim olmamam için olması gereken neredeyse her şey var şu sıralar: ölümler var, iftiralar var, ihanetler, düşmanlıklar… Bazı anlar çokça umutlanıyorum aranıza döneceğim diye. En son barışmak adına ayaklandığınızda ben de toparlandım, hazırlandım, süslenip daha da hiçleştim ki aranıza gelebileyim. Ancak görülen o ki biraz gecikeceğim zira hâlâ aranızda beni arzu etmeyenleriniz var. Çoklarınız da onların sözlerine itibar edip ötekini incitiyor. Sözlerinin nahoş tarafları gün gibi ortadayken birçok kişi düşünüp tartmak yerine kayıtsız şartsız itibar etmeyi yeğliyor. Hâl böyleyken yıllardır aranızda tahtını kurmuş kardeş kavgası da saltanatına devam ediyor. Ben ise aranıza dönebilmek için dualar edip kalbinizin ve şuurunuzun açılması için yalvarıyorum, en güzele. Onlar, adaleti, adalete rağmen adil olmayan yollarla arayıp nihayetinde sizleri birbirinize, beni de sizlerden biraz daha uzaklaştırdılar. Nasıl ki geçmişte dedeniz Cennetmekân Abdülhamid Han'a 31 Mart Vakası'nı gerçekleştirdilerse, nasıl ki sizlerin kucaklaşmasına bir lahza kalınca aranıza bir el sokup sizleri ayırdılarsa, şu sıralar da aynı yollarla dirliğinize zeval getirmek istiyorlar. Vazifelerinizi unutmayın, ferasetli olun. Neler yapmanız gerektiğini dilerseniz başa dönüp tekrar okursunuz, dilerseniz benden sonra konuşacak olan Ölüm'ü dinlersiniz.

    Ben, Ölüm.
    Bazen duyunca tüylerinizin ürperdiği, bazen dilediğiniz, esasında genel olarak hiç arzu etmediğiniz ancak önünde sonunda sizlerle buluşmak üzere memur kılındığım Ölüm, benim. Korkmamanızı, sizleri kurtarmakla mükellef olduğumu söylemek isterim ancak sözlerimi metanetle karşılamanızı beklemiyorum. Bu yüzden yalnızca hazır olmanızı, ben sizlere varmadan önce yanınıza almanız gereken maneviyatları almanızı öneririm. Adım Ölüm olsa da diriyim ve aranızdayım; mükâfat da benim, azap da; vuslat da benim, ayrılık da; var da benim, yok da. En çok da Hiç'im. Dilerim ki sizlerle yolculuğa çıkarken zorluk çıkarmak, acılar çektirmektense yoldaşlık edeyim; Sevgili'ye, O en güzele sizleri ulaştırayım. Göz göze gelirken size düşman değil, kardeş kesileyim. Bunların tamamı sizin elinizdedir. Şu anın kadrini anlatmam angarya olur, zaten biliyorsunuzdur. Bir lahzanın kadrini bilip hazırlığını yapanlara adım da tadım da bir başkadır. Benim adım Ölüm ve benimle nişanlısınız hepiniz. O hâlde evlilik için hazırlığınızı yapmaktan başka gayeniz olmasın.
    Çok konuşmayı sevmem. Gördüklerimi paylaşıp gideyim, vazife bekler: birbirinizi gözünüzü kırpmadan öldürmeniz, bir yerlerde ölümler olduğunda içinizde filizlenen sevinci büyütmeniz, ölümler olsun da çıkarlarımız bize yaklaşsın dilekleriniz teker teker görüyorum. Adil olmakla vazifelendirildim ve pek yakında enselerinde beni hissedeceklere sarsıcı gücümü hissettireceğim.

    Ben, Çıkar.
    Böyle talihsiz işlerde kullanılmak istemezdim. Beni nefisleri yolunda kullananlardan davacı olacağım. Hemen hemen her gün beni bir başka manada kullanıp aranıza nifak tohumları ekiyorsunuz. Kimlere seslendiğim âşikârdır: onların dillerinde de sözlerinde de riyakârlık vardır, ölümler karşısında mutlu, öldürenler karşısında onları sahiplenici konumdadırlar. Onlardan davacı olacağım. Onlar dilerler ki Allah (azze ve celle) neyi dilediyse o olmasın, neyi emrettiyse o olmasın. Geçmişten bu yana hep bu amaçla hareket ettiler: darbeler, zindanlar, işkenceler ile amaçlarına yollar açtılar. Şimdi de güçleri mukabilinde bir şeyler yapamayacaklarını anladıkları için illegal her yolu mübah görmeye başladılar: canlar aldılar, can aldırdılar, can alınsın diye türlü yollar edindiler. Benim adım çıkar ve onlardan davacı olacağım. Ölüm de onlardan davacı, biliyorum.

    Ben, İnanç.
    En son konuşmak bana nasip olsun istedim. Hiç'i, Huzur'u, Ölüm'ü ve Çıkar'ı dinlerken kendimi iyice biledim, sadrımı genişlettim, sadrımın içini doldurdum. Benim adım İnanç.
    En zelil anlarda ortaya çıkar, beni ananların avuçlarına dualar olur da yüzlerine sürünürüm.
    Her dem varım. Görmek isteyenlere gün ışığı gibi, gökyüzü gibi âyanım; dillerinde dua, bileklerinde kuvvet, sözlerinde ehemmiyet, adımlarında pür dikkatim; alınlarındaki nur da benim. Hiç'likte de varım, boşlukta da, yoklukta da. Dün de aranızdaydım, bugün de aranızdayım. Yarın da varlığımı hiçbir kuvvet dizginleyemez. Müjdeler olsun beni unutmayana.
    Aranıza ırk, dil, din, mezhep farklılıkları gözeterek fitne sokmaya yeltenenlere karşı benimle durun.
    Haksız yere can alanlara karşı benimle durun.
    Hudutlarınızı benimle koruyun, hudutlarınızın ötesindeki kardeşlerinize ancak benimle sarılın.
    Onlar, Allah (azze ve celle)'nin adıyla yola çıkan önderlerinize her dem kötü yakıştırmalarda bulunacaklar, bu onların ezelden beri oynadıkları oyundur. Benimle olun. Kanmayın.
    Sokaklardan medet umacaklar. Birbirinize benimle, İnanç'la tutunun.
    Aranızdan nice mazlumların canını çıkarları uğruna hiç sayacaklar, onların ölümlerini bayram sayacaklar. İnanın, sabrınız geniş olsun.
    Sizler ilimle doldukça, adalet üzere durdukça, meydan okudukça, eliniz güçlendikçe, toprağınız bereketlendikçe onlar içeriden aynı kuvvetle üzerinize yürüyecekler. İnançla, duayla karşı durun.
    Onlar aranıza ırk ayrımı sokacaklar, mezheplerle taş üzerinde taş bırakmamayı hedefleyecekler. Sizler benimle kalın. İnanın ve Hiç'leşin. Hiç'leştikte bir vücutta toplanın. Allah (azze ve celle)'nin eli elinizin üstündedir.
    Onlar sizden biriymiş gibi görünecekler. Gözlerinin içine bakın, topyekûn bakın. Ben orada, gözlerinizde dimdik duracağım.
    Onlar durmadan sizlere vuracaklar; vurdukça siz inanın, inandıkça daha da büyüyün.
    Onlar aranızdan gençleri kendileri uğruna kullanacaklar. Aklı bir karış havada olanlarınıza sokakları kurtuluş gösterecekler. Saflarınızı sıklaştırın, itibar etmeyin. Beni, İnanç'ı anın. Benden yola çıkıp Rabb'in vaadine sığının. İnanlar için tufan dahi sığınaktır.

    ***
    Ben, İnanç.
    Ben, Ölüm.
    Ben, Huzur.
    Ben, Çıkar.
    Ben, Hiç'im. Bize kulak kesilin. Derûnumuzda hakîkat barınır, yaradandan bir mesaj barınır:
    ''Bismillahirrahmanirrahim. Vel'asr. İnnel'insâne lefî husr. İllellezîne âmenû ve amilûssâlihâti vetevâ savbilhakkı vetevâ savbissabr.'' (Asr Suresi)
    (Asr'a andolsun ki, İnsan mutlak hüsrandadır. Ancak iman edenler, iyi işler yapanlar, birbirlerine hakkı ve sabrı öğütleyenler müstesnadır.)

    Hüseyin HAKAN
  • Ruh hekimlerinin en ünlüsü ve en seçkini Doktor Marrande,
    üç meslektaşına ve doğal bilimlerle uğraşan dört bilgine,
    hastalarından birini görmek üzere, yönettiği akıl hastanesinde
    bir saat geçirmelerini rica etmişti.

    Bir araya gelince dostlarına şöyle dedi:
    “Size şimdiye kadar karşılaştığım en tuhaf ve en kaygı verici vakayı göstereceğim. Zaten hastam konusunda benim sizlere söyleyecek bir şeyim yok.
    Kendisi konuşacak.” Derken doktor zili çaldı.
    Hizmetkârlardan biri bir adamı içeri aldı. Adam bir kadavra zayıflığındaydı;
    bir düşüncenin kemirdiği bazı deliler kadar zayıf.
    Çünkü hasta düşünceler bedenin etini humma ateşinden ya da
    veremden daha çok yer bitirir.

    Adam selam verip oturduktan sonra şunu söyledi:
    “Beyefendiler, niçin burada bir araya geldiğinizi biliyorum ve
    Doktor Marrande’ın benden rica ettiği gibi size hikâyemi anlatmaya hazırım.
    Doktor uzun zaman benim deli olduğuma inandı.
    Bugün bundan kuşku duyuyor. Bir süre sonra hepiniz, ne yazık ki benim için,
    sizler için ve tüm insanlık için benim de sizler kadar sağlam,
    berrak ve açık görüşlü bir kafaya sahip olduğumu öğreneceksiniz.

    Ama ben söze olguların kendilerinden başlamak istiyorum,
    bütün yalınlığıyla olgulardan. İşte onlar:

    Kırk iki yaşındayım. Evli değilim, sahip olduğum şeyler belli bir lüks içinde
    yaşamak için yeterli. Seine kıyılarında, Rouen yakınlarındaki Biesard’da
    bir evde oturuyordum. Avı ve balık tutmayı severim.
    Arkamda, evime tepeden bakan büyük kayalıkların üstünde,
    Fransa’nın en güzel ormanlarından biri olan Roumare ormanı ve
    önümde de dünyanın en güzel ırmaklarından biri vardı.

    Oturduğum yer geniş, dış cephesi beyaza boyalı, güzel, eski bir ev;
    size demin sözünü ettiğim devasa kayalıkları tırmanarak ormana kadar
    çıkan harika ağaçlar dikili büyük bir bahçenin ortasında bulunuyor.

    Ev personelim bir arabacı, bir bahçıvan, bir erkek oda hizmetçisi,
    bir aşçı ve aynı zamanda gündelikçilik de yapan bir çamaşırcıdan oluşuyor
    ya da daha doğrusu oluşuyordu. Bütün bu insanlar yaklaşık 16 yıldır
    benim evimde yaşıyor, beni, evimi, yöreyi, bütün çevremi tanıyorlardı.
    İyi, sessiz sakin hizmetkârlardı. Anlatacağım şeyler açısından bunun önemi var.

    Şunu da ekleyeyim ki, kuşkusuz hepinizin bildiği gibi, bahçem boyunca akıp giden Seine, Rouen’a kadar gemilerin çalışmasına elverişlidir; nitekim ben de her gün, yelkenli olsun, buharlı olsun dünyanın dört bir köşesinden gelen büyük gemilerin önümden geçtiklerini görüyordum.

    Tam bir yıl önce, geçen sonbaharda, birdenbire tuhaf ve açıklaması
    olmayan bazı sıkıntılar yaşadım. Önce, beni geceler boyunca uykusuz
    bırakan bir çeşit sinirsel kaygı hali baş gösterdi, öylesine gergindim ki
    en küçük gürültü bile beni tir tir titretiyordu. Keyfim kaçmıştı.
    Açıklanamayan ani öfke nöbetleri geçiriyordum. Bir doktor çağırdım,
    bana potasyum bromür alıp duş yapmamı salık verdi.

    Ben de doktorun söylediklerini dikkate alarak sabah akşam duş alıp bromür içtim.

    Gerçekten de, çok geçmeden, yeniden uyumaya başladım,
    ne var ki uykusuzluktan daha beter bir uykuydu bu.
    Yatar yatmaz, gözlerimi kapatıyor ve yok olup gidiyordum.
    Evet, hiçliğin içine, mutlak bir hiçliğe, kendisinden ansızın çekilip alındığım
    tüm varlığın ölümüne düşüyor, göğsümün üzerinde beni ezen korkunç
    bir ağırlık duygusunu ve de ağzımın üzerinde hayatımı yiyen
    bir ağzın varlığını hissediyordum. Ah o ruhsal sarsıntılar!
    Daha korkunç bir şey bilmiyorum.

    Gözünüzün önüne uyuyan, uyurken katledilen ve gırtlağında
    bir bıçakla uyanan bir adamı getirin; her yanı kanla kaplı olarak
    ağzından hırıltılar çıkarıyor, artık soluk alamıyor, öleceğini biliyor ve
    olanlardan hiçbir şey anlamıyor; işte bu!

    Kaygı verici bir şekilde, sürekli zayıflıyordum;
    birdenbire, enikonu şişman olan arabacımın da benim gibi zayıflamaya
    başladığını fark ettim.

    Sonunda ona sordum:

    “Neyiniz var öyle, Jean? Hastasınız.”

    Şöyle yanıt verdi:

    “Sanırım beyefendiyle aynı hastalığa yakalandım.
    Gecelerim günlerimi yok ediyor.”

    Evde, ırmağa yakın olmanın yarattığı hummalı bir etkinin var
    olduğunu düşündüm. Av mevsiminin tam ortasında olmamıza karşın
    iki üç aylığına çevreden uzaklaşmaya karar vermiştim ama tesadüfen
    gözlemlediğim küçük ama tuhaf bir olgu benim için öylesine inanılmaz,
    fantastik, korkutucu keşifler dizisi getirdi ki, şaşırıp kaldım.

    Bir akşam, susadığımdan, yarım bardak su içtim ve yatağımın
    karşısındaki komodinin üzerinde duran sürahimin kristal tıpasına kadar
    dolu olduğu dikkatimi çekti.

    Geceleyin, size az önce sözünü ettiğim şu berbat uyanışlardan
    birini yaşadım. Korkunç bir sıkıntının pençesinde, mumumu yaktım.
    Yine su içmek istiyordum ama büyük bir şaşkınlıkla sürahimin
    boş olduğunu fark ettim. Gözlerime inanamıyordum.
    Ya odama birisi girmişti ya da ben uyurgezerin tekiydim.

    Ertesi akşam, aynı şeyi yeniden yapmak istedim.
    Hiç kimsenin evime giremeyeceğinden iyice emin olmak için kapımı kilitledim.
    Uykuya daldım ve her gece olduğu gibi yeniden uyandım.
    İki saat önce görmüş olduğum bütün su içilmişti.

    Bu suyu kim içmişti? Ben, hiç kuşkusuz, ancak derin ve acılı uykumda
    hiçbir hareket yapmadığımdan kesinlikle emin olduğumu sanıyordum.

    Derken bu bilinçdışı hareketleri yapmadığıma kendimi inandırmak
    için birtakım hilelere başvurdum. Bir akşam, sürahinin yanına,
    eski bir Bordeaux şarabı şişesi, nefret ettiğim bir tas süt ve
    bayıldığım çikolatalı pasta koydum.

    Şarap ve pastalara el sürülmedi. Süt ve su ortadan kayboldu.
    Derken, her gün, içkileri ve yiyecekleri değiştirdim. Katı, yoğun şeylere asla dokunulmadı ve sıvı olanlardan, sadece taze süt ve özellikle su içildi.

    Ne var ki bu yüreğe işleyen kuşku, ruhuma yerleşip kaldı.
    Bilincine varmadan yataktan kalkıp nefret ettiği şeyleri bile içen ben değil miydim? Çünkü bir uyurgezerin uykusuyla uyuşmuş duyularım değişikliğe uğramış,
    olağan tiksintilerini yitirmiş ve farklı zevkler kazanmış olabilirdi.

    Bu yüzden kendime karşı yeni bir hileye başvurdum.
    Kaçınılmaz olarak dokunulması gereken bütün nesneleri beyaz müslin
    sargılarla sarıp üzerlerini patiska bir havluyla örttüm.

    Sonra, yatağa girmeden önce, ellerimi, dudaklarımı ve bıyığımı
    kurşunkalem kömürüne buladım.

    Uyandığımda, dokunulmuş olmalarına karşın bütün nesneler
    lekelenmeden kalmıştı; havlu benim koyduğum gibi konulmamıştı ve
    dahası, su da süt de içilmişti. Oysa emniyet kilidiyle kapatılmış kapım
    ve ihtiyaten asma kilitle berkitilmiş panjurlarım
    hiç kimsenin içeriye girmesine izin vermiş olamazdı.

    İşte o zaman kendime şu korkunç soruyu sordum:
    Bütün bu geceler boyunca yanımdaki kişi kimdi allah aşkına?

    Size bütün bunları çok hızlı anlattığımı hissediyorum, Beyefendiler.
    Gülümsüyorsunuz, görüşlerinizi kafanızda oluşturmuşsunuz bile:
    “Delinin teki bu.” Evine kapanmış, aklı yerinde, kendisi uyurken ortadan
    kaybolmuş bir miktar suyu bir sürahinin camından seyreden bir adamın
    heyecanını sizlere uzun uzun betimlemem gerekirdi.
    Her akşam ve her sabah yenilenen bu işkenceyi, bu alt edilmez uykuyu
    ve de giderek korkunçlaşan bu uyanışları size anlatabilmem gerekirdi.

    Ama sözümü sürdürüyorum.

    Birdenbire, mucize sona erdi. Artık odamda hiçbir şeye dokunulmuyordu.
    Bitmişti. Zaten ben de kendimi daha iyi hissediyordum.
    Neşem yerine gelmişti ki, komşularımdan birinin, M. Legite’in,
    tamı tamına benim durumumda olduğunu öğrendim.
    Bir kez daha yöredeki bir humma ateşinin etkisine inandım.
    Arabacım, çok hasta durumda beni terk edeli bir ay olmuştu.

    Kış geçmişti, baharın başlangıcıydı.
    Bir sabah gülfidanları tarhımın yakınlarında dolaşırken, hemen yanımda,
    en güzel güllerden birinin sapının, adeta görünmez bir el ona dokunmuş
    gibi kırılıverdiğini gördüm, açık seçik gördüm bunu.
    Derken çiçek havada kendisini bir ağıza götüren bir kolun çizeceği
    türden bir eğri çizdi ve gözlerimin üç adım ötesinde, saydam havada,
    tek başına, hareketsiz, öylece asılı kaldı.

    Büyük bir korkuya kapılarak, onu yakalamak için üzerine atıldım.
    Hiçbir şey bulamadım. Ortadan kaybolmuştu.
    O zaman, kendime fena halde öfkelendim.
    Aklı başında ve ciddi bir adama böyle sanrılar görmek yakışmazdı.

    Ama bir sanrı mıydı acaba? Çiçeğin sapını aradım.
    Onu hemen çalının üzerinde buldum, dalın üzerinde kalmış iki gülün arasında,
    yeni kırılmış halde duruyordu. Çok net gördüğümü anımsıyorum: üç taneydiler.

    Derken, ruhum alt üst olmuş halde eve döndüm.

    Beni dinleyin, beyefendiler, sakinim; doğaüstüne inanmıyordum,
    bugün de inanmıyorum. Ama o andan itibaren, yanımda, perili varlığını
    hissettirdikten sonra beni terk eden ve sonra geri dönen,
    görünmez bir varlıktan, gündüz ve gece kadar emin oldum.

    Bir süre sonra da, bunun kanıtını ele geçirdim.

    Önce, hizmetkârlarım arasında, her gün, görünüşte bin bir türlü sudan
    nedenle ama benim için bundan böyle anlamı olan öfkeli tartışmalar patlak verdi.

    Bir bardak, yemek odamdaki büfenin üzerinde duran güzel bir
    Venedik bardağı, olduğu yerde güpegündüz kırıldı.

    Oda hizmetkârı aşçıyı, o çamaşırcıyı, çamaşırcı da bilmem kimi suçladı.

    Akşamleyin kapalı olan kapılar sabah açılıyordu.
    Her gece kilerden süt çalınıyordu. Ah!

    Neydi bu? Nasıl bir şeydi? Öfke ve korkuyla karışmış, sinir bozucu bir merak
    beni gece gündüz aşırı bir gerginliğe sokuyordu.

    Ne var ki ev bir kez daha sakin haline döndü;
    ben de yeniden düşlere inanmaya başlamıştım ki şu anlatacağım şey oldu:
    Günlerden 20 Temmuz, akşamın dokuzuydu.
    Hava çok sıcaktı; penceremi tamamen açık bırakmıştım,
    masamın üzerinde yakılı duran lambam,
    Musset’nin “Mayıs Gecesi” şiirinin açık durduğu bir kitabını aydınlatıyordu;
    üzerinde uykuya daldığım büyük bir koltuğa uzanmıştım.

    Kırk dakika kadar uyuduktan sonra, hiç hareket etmeden
    gözlerimi yeniden açtım, bilmediğim belirsiz ve tuhaf bir heyecan
    beni uyandırmıştı. Önce hiçbir şey görmedim, sonra birdenbire kitabın
    bir sayfası kendiliğinden çevrilmiş gibi geldi bana.
    Pencereden esinti falan da girmemişti. Şaşırdım ve bekledim.
    Aşağı yukarı dört dakika sonra, bir başka sayfanın sanki bir parmak onu çevirmişçesine kalktığını ve öncekinin üzerine kapandığını gördüm;
    evet, kendi gözlerimle gördüm, beyefendiler.
    Koltuğum boş görünüyordu, ama onun orada olduğunu anladım!
    Onu tutmak, ona dokunmak, eğer mümkünse onu yakalamak için bir
    hamlede odamı baştanbaşa arşınladım… Ne var ki koltuğum, daha ben
    ona ulaşamadan, sanki biri önümden kaçmış gibi devrildi;
    lambam da yere düşüp sönmüştü, camı kırılmıştı; sanki bir hırsız
    kaçarken kendisini yakalayan pencereyi engellemek için şiddetle ileri itivermişti…
    Ah!..

    Kapı ziline doğru atıldım ve bastım.
    Oda hizmetkârım göründüğünde, ona şöyle söyledim:

    “Odadaki her şeyi devirip kırdım. Bana ışık getirin.”

    O gece, bir daha uyumadım. Her şeye rağmen bir yanılsamanın
    oyuncağı olabilmiştim. Uyanıkken de duyular bulanık kalıyor.
    Bir deli gibi ileri atılarak koltuğumu ve lambamı yere düşüren ben değil miydim?

    Hayır, ben değildim! Bir saniye bile kuşkulanmayacak kadar biliyordum
    bunun böyle olmadığını. Bununla birlikte buna inanmak istiyordum.

    Bekleyin. Varlık! Onu nasıl adlandıracağım?

    Görünmez Şey. Hayır, bu yeterli değil. Ona Le Horla adını verdim ben.
    Niçin? Hiç bilmiyorum. Böylelikle Le Horla beni bir daha hiç terk etmiyordu.
    Gece gündüz bu ele geçmez komşunun varlığının ve
    aynı zamanda da hayatımı saat saat, dakika dakika benden alışının
    sürekli kati duyumuna sahiptim.

    Onu görmenin olanaksızlığı beni yiyip bitiriyordu, aydınlıkta onu
    keşfedebilirmişim gibi evimin bütün ışıklarını yakıyordum.

    Sonunda, onu gördüm. Bana inanmıyorsunuz ama yine de gördüm onu.

    Önümde bir kitap, oturmuştum; okumuyor, ama aşırı derecede gerilmiş
    bütün organlarımla gözetliyordum, yakınımda olduğunu hissettiğim
    şeyi gözetliyordum. Elbette, oradaydı. Ama nerede?
    Ne yapıyordu? Ona nasıl ulaşılabilirdi?

    Karşımda, direkleri olan eski meşe yatağım vardı. Sağımda şöminem.
    Solumda özenle kapattığım kapım. Arkamda, her gün tıraş olmak,
    giyinmek için kullandığım, önünden her geçişimde kendimi tepeden tırnağa
    seyretme âdetinde olduğum çok büyük bir aynalı dolap.

    Dediğim gibi, okurmuş gibi yapıyordum; onu kandırmak için,
    çünkü o da beni gözetliyordu; ve ansızın, omzumun üzerine eğilip
    kitabımı okuduğunu, orada olduğunu, kulağıma değdiğini hissettim,
    bundan emin oldum.

    Arkama öylesine bir hızla dönerek doğruldum ki az daha düşüyordum.
    Şey… Orada her şey güpegündüz olduğu gibi görülüyordu…
    ve ben kendimi aynada görmedim! Ayna boştu, netti, ışık doluydu.
    İmge içinde değildi… Ve ben onun karşısındaydım…
    Yukarıdan aşağıya büyük saydam camı görüyordum!
    Ve buna şaşkınlığa uğramış gözlerle bakıyor, daha fazla ilerlemeye
    cesaret edemiyor, onun aramızda durduğunu ve benden bir kez daha
    kaçacağını ve algılanamayan bedeninin benim yansımamı emip
    yok ettiğini hissediyordum.

    Nasıl da korkmuştum! Sonra birdenbire kendimi aynanın dibinde,
    bir pus içinde, yayılmış bir su katmanının arasından bakıldığında görülebilecek
    bir pus içinde algılamaya başladım; bana öyle geliyordu ki bu su soldan
    sağa yavaşça kayıyor, imgemi saniye saniye daha belirgin kılıyordu.
    Tıpkı bir güneş tutulmasının sonu gibiydi. Beni gizleyen şey hiç de
    net konturlara sahipmiş gibi görünmüyordu; tersine, azar azar
    aydınlanan bir çeşit donuk saydamlığı vardı.

    Sonunda, her gün kendime bakarken olduğu gibi kendimi tümüyle ayırt edebildim.

    Onu görmüştüm. Korkusu bende kalmıştı; bu korku beni hâlâ ürpertiyor.

    Ertesi gün buradaydım, beni burada tutmalarını rica ettim.

    Şimdi, beyefendiler, sözlerimi sonuçlandırıyorum.

    Doktor Marrende uzun zaman kuşku duyduktan sonra,
    yaşadığım yörede tek başına bir yolculuk yapmaya karar verdi.

    Şu anda komşularımın üçü de benimki gibi bu durumla yüz yüze. Doğru mu bu?

    Doktor yanıt verdi: “Doğru!”

    “Ortadan kaybolup kaybolmayacaklarını görmek için onlara her gece
    odalarında su ve süt bulundurmalarını tavsiye ettiniz. Bunu yaptılar.
    Bu sıvılar aynen bende olduğu gibi ortadan kayboldu, öyle değil mi?”

    Doktor tumturaklı bir ağırbaşlılıkla yanıt verdi:

    “Kayboldular.”

    O zaman, beyefendiler, hiç kuşku yok ki çok geçmeden bizim çoğaldığımız
    gibi çoğalacak olan bir Varlık, yeni bir Varlık yeryüzüne gelmiş bulunuyor!

    Ah! Gülümsüyorsunuz! Niçin? Çünkü bu Varlık görünmez kalıyor.
    Ama gözümüz, beyefendiler, öylesine basit yapılı bir organ ki,
    varoluşumuz için elzem olan şeyleri güçlükle seçebiliyor.
    Çok küçük olan ona görünmüyor, çok büyük olan ona görünmüyor,
    çok uzak olan da ona görünmüyor. Bir su damlasında yaşayan milyarca
    küçük varlığı bilmiyor. Komşu yıldızların sakinlerini, bitkilerini ve toprağını bilmiyor; saydam olanı bile görmüyor.

    Onun önüne hiç sırsız bir ayna yerleştirin, onu ayırt edemeyecek ve
    bizi bir evin içine girdiğinde başını camlara çarparak parçalayacak kuş
    gibi aynanın üzerine atacaktır. Dolayısıyla, yine de var olan katı ve saydam
    cisimleri görmüyor, bize hayat veren havayı görmüyor,
    doğanın en büyük gücü olan, insanları deviren, binaları yıkan,
    ağaçları kökünden söken, granit falezleri çökertip su dağları
    şeklindeki denizi kabartan rüzgârı görmüyor.

    Kendisinde hiç kuşkusuz ışınları durduracak yegâne özellik eksik olan
    yeni bir cismi görmemesinde şaşılacak ne var peki?

    Elektriği algılıyor musunuz? Siz algılamasanız da var elektrik!

    Le Horla adını verdiğim bu varlık da var.

    Kim bu varlık? Yeryüzünün insandan sonra beklediği şey, beyefendiler!
    Bizi tahtımızdan indirmeye, bizi köleleştirmeye, bizi evcilleştirmeye,
    belki de biz sığırlarla ve yaban domuzlarıyla nasıl besleniyorsak
    bizimle beslenmeye gelen şey.

    O yüzyıllardır hissediliyor, ondan korkuluyor, onun varlığı bildiriliyor!
    Görünmez olandan korku, atalarımızın zihninden oldum olası çıkmamıştır.

    O geldi.

    Bütün peri masalları, yer cüceleri, ele geçmez ve kötücül
    hava mahlûkatı bize ondan söz ediyordu, kaygılı ve önünde tir tir titreyen
    insan hep onu dillendiriyordu.

    Ve birkaç yıldır sizin bütün yapıp ettikleriniz, beyefendiler,
    hipnotizma, telkin, manyetizma adını verdiğiniz şeyler…
    Sizler onu anons ediyorsunuz, onun mesajını veriyorsunuz!

    Size onun geldiğini söylüyorum.
    İlk insanlar gibi etrafta kaygıyla dolaşıyor kendisi,
    henüz gücünü ve kuvvetini bilmiyor, ama yakında,
    çok yakında bu gücü ve kuvveti tanıyacak.

    Ve işte son olarak, beyefendiler, elime geçen,
    Rio de Janeiro kaynaklı bir gazete kupürü. Okuyorum:
    “San Paulo eyaletini bir süredir bir çeşit çılgınlık salgını kasıp kavuruyor.
    Birçok köyün sakini topraklarını ve evlerini arkada bırakarak kaçtılar;
    bu insanlar uykuları sırasında aldıkları nefeslerle beslenen ve
    bunun dışında sadece su ve bazen de süt içtikleri söylenen
    görünmez vampirler tarafından izlenip yendiklerini ileri sürüyorlardı!”

    Şunu ekliyorum: Beni az daha ölecek hale getiren hastalığa
    yakalanmadan birkaç gün önce, evimin önünden
    Brezilya bayrağı çekmiş üç direkli bir geminin geçtiğini çok iyi hatırlıyorum.
    Size evimin su kenarında bulunduğunu…
    bembeyaz boyalı olduğunu söylemiştim…
    Görünmez Varlık hiç kuşku yok ki bu gemide gizlenmişti.

    Ekleyecek başka sözüm yok, beyefendiler.

    Doktor Marrande ayağa kalktı ve mırıltılı bir sesle şöyle dedi:

    “Benim de yok. Bu adamın deli olup olmadığını ya da
    ikimizin birden deli olup olmadığımızı bilmiyorum… ya da…
    bizi izleyecek olan şeyin gerçekten gelip gelmediğini…”
    Guy De Maupassant
    Ayrıntı Yayınları - Çevirmen: Serdar Rifat Kırkoğlu