• 104 syf.
    ·Puan vermedi
    İlk okul yıllarımda hep merak ederdim, şu an kullandığımız kelimelere neden bu isimleri vermişler? mesela neden elmaya elma demişler de başka bir şey dememişler. Hatırlıyorum aynı kelimeyi defaten tekrar eder sonra kelime anlamsız gelmeye başlardı bir süreliğine :) Garip dimi ? Zaten ben çok garip çocuktum. hani o filmlerde sessiz, kendi halinde, insanlar tarafından garip görülen çocuk var ya işte o benim :) yani belki de onlar garipti bilemiyorum ama, tabi ki sürü baskın geldiğinden ben kendimi garip hissederdim. neyse bu başka bir hikayenin konusu.

    Neden? ve Nasıl? oldu da bu diller oluştu? nasıl çıktı bu kelimeler insanların ağzından, ve nasıl milyonlarca kelime türedi? Fikirlerimizi pazara çıkarmanın yegane aracı olan bu dil ne kadar da esrarengiz öyle değil mi?

    Bu gibi düşünceler sizin de kafanızı meşgul ediyorsa eğer, bu incelemeyi keyif alarak okuyacağınızı düşünüyorum..

    insan düşünmeye başlamadan önce hisseder diyor jan jak Russo. Çünkü Düşünmek bilgi ister. Düşünmek, şeylere bağlıdır ve bu şeylerin oluşumu zaman ister. Ama hisler öyle mi? hisler, doğuştan gelir. Herhangi bir şeye gerek duymaksızın kullandığımız silahtır hisler.

    İlk insanların tek derdi vardı temel gereksinimlerini karşılayarak içgüdüsel olarak hayatta kalmak.
    İlk insanlar derken, yani bu koca yaşlı dünyada toplum olgusunun oluşmadığı dönemler de yaşayan, dağınık halde dünyanın farklı yerlerinde birbirinden habersiz, tek dertleri karınlarını doyurmak olan insanlardan bahsediyorum. Arada sırada karşılaşan ve sürekli bir savaş hali.

    E peki dil dediğimiz araç bir temel gereksinim midir? Asla değildir. Çünkü Russonun da dediği gibi; meyveler elimizden kaçmaz, onları konuşmadan da besin olarak tüketebiliriz. Veya yiyeceğimiz avı sessizce izleriz. Yani dil olmadan da yaşamımızı idame ettirebiliriz. Jestlerin dili yeterlidir anlaşmak için.

    Jestlerin dili evet jestlerin dili insanların dağınık olarak yaşadığı dönemlerde yeterliydi anlaşmak için. Doğal gereksinimlerimizi sınırlı hareketlerle ifade ettik mi bizden kralı yoktu.

    Eğer sadece doğal gereksinimlerimiz olsaydı, çok büyük olasılıkla hiç konuşmayabilirdik, ve sadece jestlerin diliyle eksiksiz anlaşabilirdik. Diyor Russo. Evet düşünsenize sadece açlık, susuzluk gibi gereksinimlerimizi ifade etmek için niye dil geliştirelim ki ? Bir çitanın ceylanı yakalaması için ağzının laf yapmasına gerek yok :) sadece koşması gerek. Zaten baktığımız zaman hala konuşan bir hayvan olmaması bu durumu kanıtlar niteliktedir.

    Tabi Davut diyen kediyi saymazsak. https://www.youtube.com/watch?v=uU9IUUqRYz0 :)

    Konuşan kedim olsun isterdim doğrusu Salem gibi :) neyse konumuza dönelim.

    ne diyorduk hayvanların bir dil oluşturmaması. Yalnız Russo, karıncaların veya kuşların kendi aralarında anlaştığı bir iletişim sisteminin olduğunu inkar etmiyor elbette bu vardır diyor. Ama bu da jestlerin dilene girer diyor ve insanlar gibi aynı tür bin bir farklı dil oluşturmamıştır diyor. Yani Türkiye de yaşayan Kanada cinsi bir kedi, Kanada da yaşayan Kanada cinsi kediden farklı miyavlamaz. gibi gibi:)


    Peki dili oluşturan bu ilk sesleri doğa, ağzımızdan nasıl aldı? Nasıl çıktı? Güçlü duygulanım sayesinde yani ki aşk, nefret, acıma, öfke gibi duygular. Bu duyguları yaşayan insan istem dışı olarak ilk sözlerini söyleme ihtiyacı duydu. Mesela Russonun da dediği gibi meyveleri konuşmadan da besin olarak tüketebiliriz ama genç bir kalbi heyecanlandırmak için kelimelere ihtiyacımız olur :)


    Bu insanların nasıl bir araya geldi? bu çok ayrı ve başlı başına bir Toplum Sözleşmesi kitap, lakin kısaca değinecek olursak bu bir araya geliş dış etken yani bir yanardağ patlaması, sel, fırtına yani bir kaos durumu ve Doğa insanları bir araya gelmeye mecbur kılıyor. bundan sonra enler çıkıyor artık. Güzel kavramı çirkin kavramı oluşuyor. Daha önce yalnız yaşayan insan bu tür şeylere ihtiyaç duymuyordu. İşte yok oluşumuz ilk sosyalleşmeyle başladı bir bakıma.

    Diller evrildi, geliştikçe gelişti.

    Siz bizim yetkinleştirdiklerimizden misinizi?

    Yetkinleşme ilk bakıldığında olumlu bir şeymiş gibi gelebilir fekat baktığım zaman bu kadar yetkinleşmeseydik demiyor değilim. neyse bu uzar da uzar. Yetkinleşme Russo için önemli bir kavram. Ve insanın gelişimini buna bağlıyor. diyor ki insan sürekli bulunduğu durumu geliştirmeye ve üzerine koymaya meyillidir. Ve artık doğa durumundan çıkıp sosyalleşen insan hiçbir zaman geriye dönemez.

    Kitabın çok küçük bir kısmını incelemeye çalıştım. Armoniler,Pesler, Tizler, mecazlı diller, öldürülen karısını on iki parçaya bölüp cevaben öldürenlerin kabilesine göndererek hiçbir sözün veremediği mesajı verenler. Müziğin tinselliği üzerine ve yazının ruhu üzerine söylemler... Güney dilleri, Kuzey dilleri vs. vs. daha nicesi hangi birini anlatayım ki. Yine tatmin olmadım. Kafamdaki incelemeyi yazamadım. Ama olsun yapacak bir şey yok..

    Diyor dediklerimden birkaçı dışında tam alıntı değil aklımda kaldığı kadar, yazdım.

    Aklıma geldikçe geliyor; daha kitabı ikinciye okuduğumdan, neden ikinciye okuduğumdan Felan da bahsedecektim.

    Okuduğunuz için teşekkürler...
  • "İnsanların dilinde miyavlamak yasaktır.Kedi yasası böyleydi ama insanlarla iletişim kurmak çıkarlarına uymadığından değil. Tehlikeli olan, insanların göstereceği tepkiydi. Konuşan bir kediyi ne yaparlardı? Büyük olasılıkla alıp bir kafese kapatır, bin türlü aptalca deney uygularlardı üzerinde çünkü insanlar genellikle kendilerinden farklı bir varlığın onları anlayıp kendini ifade edebileceğini kabullenmeyi beceremezler."
  • Bugün minibüste sesli sesli konuşan ve her cümlesinin sonuna nokta koyar gibi küfür koyan adam’a -adam denmez ya- haddini bildiren ve o küfrederken aslan olan tip'i kedi halinde pıstıran abiye selam olsun. Çok hoşuma kaçan bi olaydı. 👌🙏
  • 573 syf.
    ·6 günde·9/10
    Louis-Ferdinand Céline’in “Gecenin Sonuna Yolculuk” Romanı ve “Yiğit Bener Çevirisi” Eleştirisi:

    “Sonuçta savaş dediğiniz şey, anlamadığınız ne varsa odur.” Louis-Ferdinand Céline
    (Desen: Cem Kanyar)
    Gecenin Derinliklerine Bir Yolculuk

    İlk Türk romanını kim yazdı diye sorulduğunda, 1870’lerde; Ahmed Midhat, Şemsettin Sami ya da Namık Kemal’di deriz. Ayrıca Mihailidis’in, Karamanlı Rum Türkçesiyle (Rumca harflerle) yazdığı “Seyreyle Dünya” da o yıllarda basılmıştır. Aslında Türkçe ve tarihteki ilk romanımızı Ermeni alfabesiyle 1851’de yayınlayan kişi bir Ermeni vatandaşı olan Vartan Paşa’dır. 19. yüzyıl Osmanlı ve Türk Edebiyatında, Yusuf Kâmil Paşa ilk roman çevirimizi, Fenelon’a ait olan Telemak’ı, Türkçeye, “Tercüme-i Telemak” adıyla çevirerek yapmıştır…

    İncelemesini yaptığım ve çevirisi Yiğit Bener tarafından yapılan Gecenin Sonuna Yolculuk (GSY) romanı, 2002 yılında YKY’de yayınlandı. GSY romanıyla Fransız edebiyatına, günlük konuşma diliyle argoyu sokan, asıl mesleği tıp doktoru olan yazarımızın gerçek adı Louis Ferdinand Auguste Destouches’dir (1894-1961). ‘Céline’ aslında yazarın babaannesinin adıdır. GSY’de yazar, Paris banliyösündeki bir muayenehanede çalışan, fukara doktoru olan gezginci Ferdinand Bardamu ile hayta kankası Robinson’un etraflarında bulunan herkesin yaşam öykülerini anlatır. Céline, romanlarının dilini “konuşan dil” olarak tanımlar. Romanın 2001 yılında, yüzlerce sayfalık el yazmaları müzayede yoluyla Fransız Milli Kütüphanesi tarafından satın alınmıştır. Bu el yazmalarını daha sonra, Paris’te bulunan Gallimard Yayınevi, epey yüklüce bir ödeme yaparak tüm basım haklarını satın almıştır.

    Yiğit Bener (1958 Brüksel-), akademisyen, yazar ve çevirmendir. Bener de Céline gibi Tıp eğitimi almıştır. Lakin eğitimini, 1980 kargaşa döneminde yarım bırakarak yurtdışına gidip uzunca bir süre orada yaşamıştır. Bener, GSY çevirisini toplam 2,5 yıllık bir sürede tamamlarken eş zamanlı olarak yazdığı kendi romanında, iç sesler ve kullanılan dil Céline’in sesi ve dili olmaya başlayınca yazmayı durdurup GSY çevirisi Temmuz 2002’de basıldıktan sonra romanını yazmaya devam etmiştir. Bu arada kendi romanındaki başkahramanın adı da Selin’dir (Yiğit Bener, Kırılma Noktası, 2006, Can Yayınları, 256 Sf.).

    Evrensel Hırtlığın Romanı

    Céline, GSY romanını yazmaya –kayıtlara göre- 1929’da yani 35 yaşlarında başlar. 1932’de tamamlar ve yayımlatır. Yazar, hazırlık aşamasıyla beraber 50 bin sayfalık el yazması tutan bu romanı için uzunca bir süre ter döker. Birinci ve İkinci Dünya savaşlarını gören yazar, ilkinde cephedeyken ayağından ciddi şekilde yaralanıp ameliyat olmuş ve ayağında bir emare kalmıştır. Bu yara yüzünden ordu onu çürüğe çıkarmış ve göğüs göğüsse savaşmaktan yırtmıştır.

    Hikâyesi 1910-1930 arasında geçen romanın ilk yarısında, Bardamu’nun 1. Dünya Savaşı ile Afrika-Amerika gezileri; ikinci yarısında ise; Paris’e dönüşünü ve orada kemale erişi anlatılır. Yazarın kendi gerçek yaşamıyla örtüşen ve hayal ürünü olan birçok nokta vardır romanda. En büyüğünden bir isyan çığlığı atmaktadır Céline: “Ben konformist bir adam değilim” der. Bu isyanın altında üç ana ruh hali vardır: SAYGI – SAFLIK – KADERCİLİK. Kitabın genelinde de anarşist bir söyleme sahiptir yazar. Anarşizm ve Konformizmi çiftleştirip kendisi için yeni bir melez tür yaratmıştır Céline. O günlerin Fransa’sının kuralcı ve gelenekçi edebiyatın aksine, O, sokağın dilini, açık saçık küfürlü dilini tercih etmiştir. Başkahramanını dillendirirken: Konuşma Dili + Sokak Dili + Kaba Bir Fransızca = Céline’in alter egosu yani alt edebi benliği “Ferdinand Bardamu” hayat bulmuştur.

    Céline: “Savaş tüm kötülüklerin anasıdır” der. “Savaşlar, insanların tüm iyimserliklerini altüst eder”. Özellikle Bir ve İkinci Dünya Savaşları, tüm dünyada, Aydınlanma ve Devrim çağının, neredeyse beş yüz yıllık getirilerini yerle bir etmiştir. Céline, Bardamu’nun ağzıyla şöyle konuşur: “Adeta boş bir insan olmaktan hep ürkmüşümdür, yani var olmak için ciddi hiçbir nedenimin olmamasından.” Romanında, Avrupa’daki savaş illetini, Afrika’daki yoksunluğu, hem sömürgeci beyazların hem de zenci halkın ne enayi olduklarını, Amerika’nın ise; ne derece büyük vahşi kapitalist bir makine olduğunu anlatır. Afrika’da ve Amerika’da çok kısa süreler kalır. Gerçek hayatta Amerika’ya, çalıştığı Birleşmiş Milletler Sağlık Teşkilatı adına gözlemci olarak gidip Ford’un fabrikasını ziyaret etmiştir. Ama romanda, bu fabrikada rondela vagonlarını itekleyen bir işçidir.

    Bir Céline uzmanı olan akademisyen Henri Godard, Céline’in Fransız roman dili üzerinde yaptığı büyük devrimi savlarcasına şöyle demiştir: “En kalıcı devrimler dil ile gerçekleştirilmişlerdir.” Céline’in GSY’deki kahramanları, gerçek sokaklardaki insanlar gibi konuşurlar.

    Céline kişiliği gereği; benmerkezci-sosyopat, çıkarcı, bencil bir hergeledir. Özellikle de bir Yahudi düşmanı, antisemit bir ırkçıdır. Çağdaşları Malraux, Sartre, Gide, Aragon ve Camus ile bu yüzden çok kapışırlar. Özellikle de Camus ve Sartre’ın Libération gazetesi üzerinden direkt Céline’i hedef alan ahlak ve edebi seviyesi oldukça düşük makalelerine, Céline de aynı seviyede ve sertlikte, Fransa dışından, 1942-1947 arası hapis ve sürgün hayatı yaşadığı Almanya ve Danimarka’dan (Baltık sürgünü esnasında) cevap verir. Bu it dalaşı yıllar boyu sürer. Céline: “Her alanda asıl yenilgi unutmaktır. Özellikle de sizi neyin gebertmiş olduğunu unutmak, insanların ne derece hırt olduklarını asla anlayamadan gebermektir!” der.

    Bardamu, Amerika’dan Paris’e geri dönüp tıp eğitimini tamamlar ve doktorasını verir. Clichy’de Garenne-Rancy’de bir muayenehane açar kendine. Çok sevdiği o meşhur kedisinin isim babası –habisli tifodan 7’sinde ölen- küçük oğlan çocuğu Bébert ile burada tanışır. Mahallenin tüm yoksullarına vizite ücreti al(a)madan uzunca bir süre hizmet verir. Evdeki koltuk-kanepesi, gramofonu, plakları ve bisikleti rehinciye gidince kiralarını ödemek adına, artık dayanılmaz noktaya ulaşır ve devlet dispanserinde doktorluk yapmaya başlar. 1931’de dispanserin sekreterine elli bin sayfalık el yazmalarını daktilo ettirir. Günümüzdeki yayıncısı Gallimard ve diğer büyük yayınevleri kitabını o günlerde basmak istemezler. Céline, yayınlatacak birini bulur (yayıncı Robert Denoël; aslen Fransız olan editör, 2 Aralık 1945’de Paris’te uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürülmüştür) ve 15 Ekim 1932’de GSY basılır. Epey sükse yapar ve çoksatar ilk romanı. Lakin 1934 sonrası yazdığı, kendi deyimiyle paçavralar, ırkçı söylem içeren Yahudi düşmanı deneme-makale vb. yazıları yüzünden çok tepki alır. 1941 yılına geldiğimizde, Fransa’nın lider koltuğunda, Hitler yanlısı-yandaş Vichy Hükümeti vardır ve Céline’in tüm kitapları kapış kapıştır. Ama bu zevk-ü sefa yılları 1942′de, Céline’in öldürülme korkusuyla Baltık diyarına kaçmasıyla 5-6 yıllığına son bulur.

    Romanda, Bardabu, sevgilisi Molly ile konuşurken aklından geçenler Céline’nin bir kaçış edebiyatçısı olduğunun itirafıdır (Molly aslında, romanını adadığı Amerikalı dansçı kız Elizabeth Craig’tir; Craig, Céline’in gerçek hayatta da ilk eşidir):

    “Ona hak veriyordum. Hatta beni yanında tutabilmek için sarf ettiği bunca çabadan ötürü utanıyordum bile. Sevmesine seviyordum onu, elbette, ama o marazi takıntımı daha çok seviyordum, o her yerde kaçma arzusunu, bilmem neyin peşinden giderek, salakça bir kibrin etkisiyle olsa gerek, bir nevi üstünlük inancıyla”

    “Edebiyat, insan ruhunun keşfidir” den hareketle; Céline’in romanı irrite edici, leş, kokuşmuş, inatçı, huysuz; diğer yandan da iç gıcıklayıcı, neşeli ve pıtır pıtırdır. Céline asla bir devrimci olmamıştır. Dünyayı daha iyi bir yer haline getireyim çabasında bir nihilist te değildir. Onun derdi düzeni yaratan insanlarladır. O, yirminci yüzyıl romanının en büyük biçemcilerinden biridir.

    Çeviriye Dair

    Çevirmenin yazara aşkı genelde platoniktir. Önce âşık olur yazara. İdealindeki aşkı yakaladığında artık kendisi yazar olur. Yazara da ihtiyacı kalmaz. Çevirmen Şadan Karadeniz’in dediği gibi: “Çevirmenle çevirdiği metin arasında bir tür ‘symbiosis’ oluşur.” Çevirmen yazara evirilip dönüşür. Aynen Kafka’nın “Değişim” inde, Gregor Samsa’nın bir böceğe dönüşmesi gibi. Bener ve Céline’in hekimlik geçmişleri, ikisinin de edebiyatçı olmaları bu dönüşümü daha da kolaylaştırmıştır.

    2002′de GSY çevirisi ilk yayınlandığında birçok kafadan ses çıkar. Suya sabuna dokunan pek ciddi ve detaylı eleştiri de yoktur! Benim incelediğim eleştiriler Vivet Kanetti, Ömer Egi ve rahmetli Yıldırım Keskin’inkiler. Kanetti ve Egi, Bener’in Sonsöz’üne takılıp, yapmasa daha iyi olurdu diye eleştirmişlerdir. Keskiner ise; baltayı taşa vurmuştur! Kitabın adının “sona” değil de “uca yolculuk” olması gerektiğini söylemiş ve kanımca kritik bir hataya düşmüştür. Ayrıca Céline’in antisemit olduğuna dair Henri Godard’ın Türkçe çeviri romana yazdığı önsözde buna hiçbir vurgu yapılmadığı eleştirisini getirir. Bener, bunların tamamına, altına imzamı koyabileceğim, delilli-ispatlı yanıtlar vermiş ve gelen eleştirileri kolaylıkla savuşturmuştur.

    Her şeye karşın, kim ne derse desin, Bener, usta işi bir çeviri yapmıştır. Çevirisinin, kanımca, aksayan yönleri de var. Her çevirmen, metnini çevirirken kendi kararlarını alır, doğru veya yanlış. Hiç kimsenin bir çevirmene “onu değil de şunu kullanmalıydı, bu şekilde doğru olurdu” deme hakkı da yoktur! Ama yine de bu, çevirmenlerin yapıtlarının eleştirilmeyeceği anlamına gelmemelidir. Bundan hareketle, gözüme çarpan bazı çeviri sıkıntılarını aşağıda sizlerle paylaştım. Aslında sıkıntı değil de, Bener, metni çevirirken Céline’e dönüştüğü için bazı hafif lakırdılara bile bazen ağır bir argoyla karşılık vermiştir. Hemen tüm metinde, Bener, Türkçe sözcük tercihlerinde, toplumun yaşça ileri kesiminin bildiği ve sıkça kullandığı, genç kesimininse bihaber olduğu ağdalı sözcükleri tercih etmiştir. Ayrıca çevirmen, dipnotlarında da belirttiği gibi, Céline’in kendi uydurma özel isimlerine (neolojizm) yine kendince uydurma karşılıklar vermiştir. Bener’inkiler yanlıştır demiyorum elbette. Yine de Bener’in bulduğu karşılıklar yeterli ve eğlencelidir.

    Çeviri metnine kuramsal bir bakış atarsak; her ne kadar Bener, çeviri kuramlarına yürekten inanan bir kişi olmasa da, kendisinin yazılı çeviri üslubunu, ister istemez konferans çevirmenliği yönü de etkilemiştir. Çevirmen Bener’in “Erek Dil” kaygısı bu yüzdendir. Zira Bener’in esas uzmanlık alanı olan konferans çevirmenliğinde hedef, anlamı erek kitleye aktarmaktır. Bu hem hedef dilden kopuşu gerektirir hem de eşzamanlı bir süreç içinde yapılması gerekir. Zaten bu yüzden Fransızcası “interprétation de conférence” dır, “traduction de conférence” değildir. Özetle tüm çeviri metninde tek bir kuram hâkimdir: Gideon Toury’nin “Erek–Odaklı Çeviri Kuramı”. Bener, en doğru yolu seçerek bu çeviri metnini, Türk okuyucuların takdirine sunduğunu çok iyi bildiğinden, olası şikâyet ve eleştirilerden de kaçınmak adına, erek dilin okuyucusunun anlayacağı şekilde çeviri yaparak onların dilinde kullanılan hemen tüm eski-yeni sözcükleri kullanmıştır. 30 yaş altındakilere bu eski sözcükler çok hitap etmese de, 50 yaş ve üstü Türk okuyucusuna hemen hiç yabancı gelen sözcük yoktur. Bazı çok zorlama –Fransızca sözcüklere Türkçe- karşılıklar vardır metinde. Bener’in haklı olarak, 1930’ların ortamında yazılan bir metni, 21. yüzyıl okuyucusuna, o eski zamanın tadıyla ve konuşma diliyle vermek gayretkeşliği ağır basıyor çeviride. Bu durum metnin genelinde olsa da özellikle sayfa 466-486 arası Dr. Baryton ile Dr. Bardamu’nun yaptıkları derin konuşmalarda yoğun şekilde görülen çok eski sözcükler (Arapça-Farsça) benim okuma akışımı sekteye vurdurdular. Bununla beraber, Türkçede kullanılan bazı çok yeni sözcükler de var metinde ve zıtlık yaratıyorlar. Céline’in kullandığı Fransızca sözcüklerde, o güne dek kullanılmayan ifadelere, sözcük kalıplarına, yeni sözcüklere rastlıyoruz. Bener yine de Türkçeyi zorlayarak yazarın üslubuna sadık kalmıştır. Çünkü aynı zorlamalara, yeniliklere, artık kullanılmayan sözcüklerin edebi dile sokulmasına Céline’de de rastlarız ve romandaki argo yaşayan bir argo değil, kurmaca, yazar tarafından gerçeğine en yakın biçimde oluşturulmuş bir argodur. Bener de bunu mümkün olduğunca yapmaya çalışmıştır.

    Çeviride Aşırı Zorlama (ÇAZ) ve Eski/Yeni Sözcüklerin [EYS] Bir arada Kullanılıp Zıtlık Yaratmasına Örnekler

    kıyın, kıyın [zulüm] (sf225) [ÇAZ]
    delişmen [güçlü, hareketli] kentin içinde (sf227) [ÇAZ]
    addedilmelidir [EYS] (sf240)
    onulmaz [iyileşmez] bir melankoli (sf244) [EYS]
    büyük çapaçul [düzensizlik] uyarıcılara (sf256) [ÇAZ]
    kostaklanarak [zarif, kibar] geldiğini (sf258) [ÇAZ]
    daha önceden de ayrımsamıştım [EYS] (sf262)
    umumhane [‘kârhane’ tercih edilebilirdi] (sf266) [ÇAZ]
    oraya buraya siymeyi [sataşmak; kedi-köpek işemek] tercih ediyor (sf286) [ÇAZ]
    aracını pey [avans] sürüp (sf253) [ÇAZ]
    anne de köseğini [ucu yanık odun] sallar (sf297) [ÇAZ]
    duhuliye [giriş ücreti] resmi gişelerinde (sf325) [ÇAZ]
    sölpük sölpük [gevşeyip kendini koyuvermiş] sarkıyorlar (sf332) [ÇAZ]
    bir düşük vakası süreğenleşiyordu [müzminleşmek] (sf335) [ÇAZ] (SD: “sürüp gidiyordu” veya “uzayıp gidiyordu” denebilirdi)
    Kıpır kıpır ayaklar, kimisi teşne [susamış] kimisi diklenen (sf348) [ÇAZ]
    Heyecanlardan oluşan bir çıfıt [Yahudi; hileci, düzenbaz] çarşısıydı (sf365) [ÇAZ]
    sağlıklı olmak denilen şey olsa olsa ehvenişerdir [kötü olanların içinde iyisi] (sf372) [ÇAZ]
    Pek berbat dişleri vardı, Papazın, kağşamış [eskimiş], sararmış ve yeşilimtırak kefekiyle [yumuşak taş] iyice kaplı, yani sıkı bir dişeti yangısıydı [iltihap] bu (sf375) [ÇAZ]
    Olağanüstü gaitalar [insan dışkısı] (sf425) [ÇAZ]
    “brizbizlerle” [ince perde] (sf443) [ÇAZ]
    allamelik [çok bilgili] taslayan yaşlı biri (sf444) [ÇAZ]
    ibate de [barındırma] gayet düzgündü… zımnen [dolaylı olarak] elbette (457) [ÇAZ]
    “ezcümle, sarfınazar, hayırhah, mültefit, alicenaplık, nefaset, sarih, müzevir..” liste uzayıp gidiyor…

    Çeviride Anlamın Yok Edilmesine Örnek

    Tahsin Saraç, Büyük Fransızca-Türkçe Sözlük (Adam Yayınları-4.Basım Eylül 1992)

    Couillon: s. ve er. hlk. Aptal, enayi dümbeleği.

    P.547

    Un peu mal au coeur elles en ont, mais elles posent quand même par six degrés de froid, parce que c’est le moment su-prême, le moment d’essayer sa jeunesse sur l’amant définitif qui est peut-être là, conquis déjà, blotti parmi les couillons de cette foule transie.

    Sf.530

    Mideleri biraz bulanmıyor değil, ancak yine de altı derece soğukta hava atmaya devam ediyorlar, çünkü bu an işte o belirleyici an, gençliklerinin nihai sevgilinin üzerinde deneme anı, o belki de burada bir yerlerde, bu donmuş güruhun içindeki dalyarakların arasına sokulmuş bekliyordur, çoktan tavlanmış.

    “Petkam” Meselesi

    “Petkam sıkmıyor” .

    Tahsin Saraç, Büyük Fransızca-Türkçe Sözlük (Adam Yayınları-4.Basım Eylül 1992)

    Estomac: (er) 1. Kursak, mide 2. Göğüsle karın arası, karın boşluğu 3. Gözüpeklik, yüreklilik, cesaret. [Avoir de l’estomac: Yürekli, gözüpek, cesur]

    P.265

    J’ai perdu l’estomac

    Sf.264

    Artık petkam sıkmıyor [SD: “Artık cesaretim yok” denebilirdi].

    ***

    Bener Tarafından Kaleme Alınan “Sonsöz” Hakında

    Bener, roman bittikten hemen sonra tam on sekiz sayfalık bir SONSÖZ yazmayı uygun görmüştür. Céline’in alter egosuna yani alt edebi benliği olan Bardamu’ya yeniden can verip, onunla beraber kendisi de bir masanın etrafına beraberce oturmuş; yazarı, eleştirmenleri, okurları, çevirmenin kendisini, tüm edebiyat dünyasındaki zebani ve melaikeleri hem eleştirip hem de onlardan gelmesi muhtemel tenkitleri şimdiden göğüslemek adına, Bener kendine bir oto savunma mekanizması oluşturmuştur. Kitap dile gelmiştir! Bener adeta: “Hakkım olan övgüyü sizlerden bekliyorum, lütfen mesnetli eleştirin beni, ayrıca romanı okurken yazarıma önyargıyla yaklaşmayın lütfen. Evet, o bir sosyopat, o bir narsist, o bir şirret, o bir münzevi, o bir faşist, o bir antisemit yani bir Yahudi düşmanı, bunlar doğru tamam. Ama o aynı zamanda büyük ve eşsiz bir edebiyatçı, itin önde gideni bir anarşist, mahallenin hastalarını bedavaya tedavi eden iyi kalpli doktoru, o iyi bir sevgili, o bir hayvan dostu, o iyi bir eş, o bir yenilikçi, o bir çığır açıcı, o bir edebiyat mucidi, onun eşi ve benzeri yok! Bunu da kabul edin lütfen” demiştir okurlarına ve edebiyatçılara. Bener ayrıca, Céline’in çağdaşlarıyla ne kadar kavgalı da olsa onlara yol gösterici olduğunu açık etmiştir SONSÖZ’ ünde. André Malraux’un “İnsanlık Hali”, Albert Camus’nün “Yabancı”, Jean-Paul Sartre’ın “Bulantı” romanlarına da ilham vermiştir belki de Céline. Ayrıca Céline, bazı kitap-makale ve söylemlerinde yaptığının aksine; bu romanında tek bir antisemit söylemde dahi bulunmamış, tek bir tane bile Yahudi düşmanlığı içeren sözcük kullanmamış, üstü açık veya kapalı sezindirmeye dahi gitmemiştir. Céline’in sadece bu roman referans alındığında, avukatı, pekâlâ da, taş gibi Bener’dir. Bununla beraber, Bener verdiği emeğin karşılığı dobra dobra istemektedir. Buna ister para, ister övgü, ister hatırlanmak kaygısıdır deyiniz. Ben şöyle diyorum: “Bilinmek, gelecekte hatırlanmak ve iyi anılmak istedim!” demiştir Bener. İyi de anılacaktır, hiç kuşkusu olmasın…

    İnceleme: Süha Demirel, 6 Aralık 2013.

    Not: Yıldız Teknik Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü Öğretim Görevlisi Sayın Yar. Doç. Dr. Lale Arslan Özcan Hocama, bu çalışmamdaki değerli katkılarından ötürü sonsuz şükranlarımı sunuyorum.

    ***
    Kitap Künyesi:

    Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar
    Louis-Ferdinand Céline “Voyage Au Bout de la Nuit”
    Çeviren Yiğit Bener
    574 Sayfa
    Çeviriye Temel Alınan Baskı “Edition Gallimard, Bibliotheque de Pléiade, 1981”
    YKY’de 1. Baskı Temmuz 2002, YKY’de 11. Baskı Ekim 2013 (Tüyap-Beylikdüzü Kitap Fuarında dağıtılan baskı).

    ***

    Emin Kahveci’nin 9 Haziran 2014 günü, incelemem için yaptığı yorum aşağıdadır:

    “Romanın 2001 yılında, tam 50 bin sayfalık el yazmaları Fransız Milli Kütüphanesi’nde bulunmuş ve bu el yazmalarının telifi için Fransa Paris’te bulunan Gallimard Yayınevi tam 10 milyon Amerikan Doları ödeme yaparak tüm basım haklarını satın almıştır.”

    Baştan aşağı yanlış. El yazması İngiliz bir sanat koleksiyonerinin kişisel arşivinde bulunmuş ve açık artırmada 1.5 milyon dolara satılmıştır. Fransız Milli Kütüphanesi, verilen en yüksek teklifi eşleme hakkı olduğu için aynı ücreti ödeyerek sahibi olmuştur. El yazması 50 bin değil, 876 sayfadır. Mantık da 500 civarında sayfası olan bir eser için 50 bin sayfa el yazmasının abartı olacağını söylemektedir. kaynak: http://news.bbc.co.uk/...tainment/1332570.stm

    Ayrıca Danimarka “Baltık diyarı” değildir. Celine de buraya iltica etmiştir.

    Midemin kaldırdığı kadarıyla baktığım süre içinde bulduğum maddi hatalar bunlar. Yüksek birikim ve akıl kamaştıran edebi cesaretinize arz ederim.
  • Kalın kırmızı perdenin ardında beklerken kalbinin atışlarını kontrol etmeye çalışıyordu. Çıkacaktı şimdi yine burdan. Yine gidip yerini alacaktı. Her zaman ki heyecan, her zaman ki muhteşem sona ulaşmasına az kalmıştı. Siyahlar içindeydi. Yüzündeki makyaj kafasındaki şapkayla.. Kendini dünyanın en mutlu insanı hissediyordu. Sabahın sisli havasına rağmen evden yine büyük bir heyecanla çıkıp gelmiş hazırlıklara yardım etmişti. Kendi hazırlanmaya başlamadan önce elindeki kitaptan bir kısım okuyarak rahatlamaya çalışmıştı. Oysa onu görenler çok rahat olduğunu düşünürlerdi. Bunu sürekli dile getirenler oluyordu. ‘İnsanlar hep bir şeyler düşünür zaten birilerinin hakkında’ diye geçiriyordu aklından böyle zamanlarda. ‘Ve hep yanılırlar.’ ‘Benim gibi’ diyordu sonra içinden. Gülüyordu aynadaki hiçte kendine benzemeyen yansımasına. ‘Tıpkı benim gibi’ diye tekrar ediyordu. Kendini herkesle aynı payda da buluşturmaya çalışarak. Bazen buna ihtiyaç duyuyordu. Herkes gibi.

    Her şey bittikten sonra. Genel hazırlıklar, kendi hazırlıkları. An yaklaştıkça artan heyecanını yenmeye çalışarak yeniden kitabını alıyordu eline. En büyük sığınağı. Bir evin kimsenin girmediği sadece kendisinin girebildiği, o evin en rahat en kendisine hitab eden odası gibi görüyordu kitapları. Onlarda dinleniyordu. Onlarda yoruluyordu. Onlarda yola çıkıyordu. Onlarda bir yere varıyordu. Onlarda yeni biri oluyordu, eski biri. Biri olma hakkını en çok onlarda yakalıyordu. Şimdi sakinleşmesi, heyecanını yenmesi gerekiyordu. Biraz okudu içinden. Ama kalbinin çıkardığı gürültüden anlamıyordu sanki okuduklarını. Sıkıntı içinde yüksek sesle okumaya karar verdi. Kendini hazırladı. Gözleriyle geçti önce kelimelerin üzerinden hafifçe dokunarak. Sonra, “Fakat Mari, "Ben göçebe değilim," derdi . "Göçe­ be olanlar Havva, Ahmed ve diğerleri . Ben sadece yolcu­yum." Gitmek istediğini söylemekten çekinmiyordu. Sa­aadece henüz yolu bulamamıştı.” Dura dura, uzata uzata, kelimelere takıla takıla bu satırları okudu kendine. ‘Oysa gözlerimle okurken hiç takılmıyorum’ diye geçirdi içinden. ‘Bak işte dil bela, dil bir işe yaramaz, iş açar anca başına.’ Sonra bu durumu fark edenlerin tepkileri geldi aklına. Canı sıkıldı. Yok efendim yüzlerce kitap okumuşum da madem nasıl seri okuyamıyormuşum !? Düşünüyordu ama bu işin içinden kendi de çıkamıyordu. Bunu bir sorun olarak görmüyordu aslında ama insanların kontrolsüz tepkileri ve sözleri canını sıkıyordu. Bu sefer her şey bir sorun olarak görünmeye başlıyordu gözüne. Rahatlamaya çalışırken kafasının içinde kendisini sürüklediği çıkmazdan kurtulmak için yeniden eline aldı Kağıttan Gemiler kitabını. Öyle çok sevmişti ki yazarın kalemini, bazen bir satırı defalarca okuyor, altını çiziyor, yetmiyor not defterine kendi el yazısıyla yazıyordu. Şimdi yazmak için vakti yoktu. Ama bir kez daha okuyabilirdi. Bundan mahrum bırakmadı kendini. Biraz önce yüksek sesle ağır aksak okumaya çalıştığı satırları tekrar okudu gözleriyle seri bir şekilde. Kitabı kapattı ve ‘bende Mari gibi bir yolcuyum. Ama ben yolu buldum galiba’ dedi.

    Aynanın karşısına geçti. Her şey tamamdı. Kaç kez tekrarlanmıştı bu. Tabi ki tamamdı her şey. Bu heyecanın da lüzumu yoktu esasen. Ama elinde değildi. Şapkasını taktı. Aynanın karşısından ayrılıp giriş yapacağı yere geldi. Kalın kırmızı perdenin arkasından içeri baktı. Sıra ondaydı. Hazırlanan dekorda camda bekleyen kıza yanaştı. Ona kızın yanakları kadar kızıl bir elma uzattı. Kız elmayı almak istemeyince gönül koyar gibi yaptı. Her şey çok güzeldi. Olması gerektiği gibi hiç bir tekleme olmadan ilerliyordu. Kız elmayı aldı. Isırdı ve boylu boyunca yere uzandı. Korkuları heyecanı her şey geçmişti. Her şey bir suyun ırmakta akışı gibi akıyor, o da bu kusursuz akışın sorunsuz bir parçası olarak eşlik ediyordu. Şimdi kocaman siyah şapkasını tutarak selam veriyordu arkadaşlarıyla birlikte. Kalın kırmızı perde üzerlerine kapanıyordu ağır ağır. Akşamın ağır ağır gündüzü fethedişi gibi. Bir şeyin sonu, bir başka şeyin başlangıcı arasındaki o sınır gibi. Alkışlar eşlik ediyordu bu sınır çizgisinin belirginleşmesine. Çoğu minik ellerden çıkan alkışlar. Tüm bu hazırlıklar, bu heyecanlar, bu tekrarlar onlar içindi çünkü.

    Perde tamamen kapanmıştı, seslerden salonun boşalmaya başladığı belliydi. İşte tam bu anda terk edilmiş hissediyordu kendini. Kısa sürede arkadaşları kulise yönelirken, bir duraksama yaşadı. ‘Burda kalamaz mıyım ? Böylece burda, bu kalın kırmızı perdenin ardında. Kimsenin aklına gelmeyecek ihtimalleri saklayan, sonra bunları sunan kalın kırmızı perdenin arkasında.’ Cevabı kendisi de biliyordu. Kulise yöneldi o da. Hazırlanıp çıkanlar dışarda kapıda bekliyorlardı. Şimdi birlikte bir yerlere gidilecekti. Biraz ağırdan aldı. O olmadan gitsinler istedi. Yüzündeki makyajı silerken arkadaşları girip çıkmaya devam ediyordu. Bir şeylerini unutanlar geri dönüyordu. ‘Hep unuturlar. Hep dönerler’ dedi. Çıktığında kapıdaydılar hala. “Oyunun akışına aykırı bir cadıydın kabul et. Çocuklar seni Pamuk Prenses’ten daha çok sevdi” dedi Halil. Hep böyle düşünmeden söylerdi fikirlerini. Nezaketen gülümsedi. “Belki prensesleri değil cadıları seven bir nesil büyüyor. Yoksa Ayça çok tatlı bir Pamuk Prenses olmuştu” dedi arkadaşına gülümseyerek. Kendisini konuşturmalarından rahatsızlık duyarak “iyi akşamlar” dedi. “Aaa sen de bizimle gel” dediler neredeyse hep bir ağızdan. “Söz seni çok konuşturmayacağız. Sahnede nasıl konuşuyorsun şaşıyorum bazen. Nasıl oluyorda en az konuşan karakteri seçmiyorsun bilmiyorum. Sahnede seni gören sabaha kadar konuşarak anlatacak şeyleri olan biri sanır,” dedi Erdem. “Çok konuşan biri olsam sahneye yalnızca pandomim sanatçısı olarak çıkardım. İnsanın bir yerde bari susmayı bilmesi lazım,”dedi gülümseyerek. Verdiği cevabı kendide beğenmişti. Sonra, “Feride evde yalnız. Sıkılmıştır. Ben eve gideyim,”dedi. “Bir kaç saat daha sensiz durabilir. Altı üstü bir kedi. Bu kadar abartma. Yokluğunu bile hissetmiyordur belki,” dedi Kemal. Deri ceketinin içinde, ince uzun yüzüyle kuzguna benziyordu. ‘Eşek herif’ diye geçirdi içinden. ‘Altı üstü kediymiş! Sen ne anlarsın!’ Yorgun olduğunu, başının ağrıdığını, hiç havasında olmadığını ve daha bir sürü şey söyleyip ayrıldı yanlarından.

    Anahtarı çevirip içeri girdiğinde Feride yataktan atlayıp yanına koştu. Gülerek kucağına aldı onu. “Özledin mi sen beni,” dedi ağız dolusu gülerek. “Ben de seni çok özledim” dedi içtenlikle kediyi kucağında tutarken. Sonra yere indirip mutfağa yöneldi. Feride de peşinden mik mik sesler çıkararak ilerliyor ayaklarına dolanıyordu. Çay suyu koydu. Bir sigara yakıp masanın üstündeki küllüğe bırakırken, Feride yüzünü buruşturarak atladı sandalyeden. Gidip mamasını ve suyunu yiyip içmiş mi diye kontrol etti. “Aferin benim kızıma” dedi. Kitaplığa koştu bir şiir kitabı aldı. Radyoya koşup düğmesini çevirdi. Bu saatte yayında olan spikerin sesini beğenmeyip kapattı. Kırmızı kalın perdenin arkasındaki kadar mutluydu. ‘İşte benim kadim sahnem’ diye düşündü evine bakarak. ‘Ve hem sadık izleyicim, hem oyun arkadaşım’ derken Feride’ye bakıyordu. Kuzgun Kemal’in deyimiyle altı üstü bir kedi olan Feride’ye. Feride tüm bunlardan habersiz masanın etrafında olan iki sandalyeden birine oturmuştu. Tam karşısında ona bakıyordu. Arkasına yaslanıp şiire eşlik etmesi için müzik açtı telefondan, kitaplıktan aldığı kitabı açtı. Kediye bakarak okumaya başladı. Patisini yalayan kedi, kendisine bir şey söylendiğini anlar gibi patisini ağzından çekip pür dikkat karşısına baktı. Kendine has ağır aksak ritmiyle, tekleyerek
    “sonra bir bakıyoruz biz kokmuşuz biz bize
    öpüp durma üç numara traşlı kafamı öyle
    Feride, kız, geldim işte
    ağlama, şişmanlarım yine
    yine sevişiriz sur dibinde bahar gelince

    Feride, bu sen misin, nasılsın söylesene?
    ellerin...ellerin nerede?
    bak, ıssız bir ada gibiyim beni çevrele
    beni sar, beni sor, beni ağlat bu gece. “ dizelerini okurken, çalan müzik insanı içine çekiyordu, Feride gerçekten gelip sarsın onu istiyordu şiirdeki Feride gibi..

    https://youtu.be/qGVS_Ugb92c
  • 188 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Mükemmel bir inceleme ( alıntı );
    Neden Murakami neden, neden bu kadar güzel romanlarında bu kadar çok soru işareti bırakıyorsun? Tamam senin tarzın bu olabilir, kitaplarını okuduktan sonra okurlarının düşünmesini istiyor olabilirsin ama yine de bu kadar cevapsız soru işareti bırakmasan mı ki acaba diye de düşünmeden edemiyorum. Şöyle bir durum da var ki bu derece neden diye sormuş olsam da Murakami’nin finallerini, bıraktığı soru işaretlerini seviyorum. Finalden çok aslında kitap içinde okura verdiği, vermek istediği duygulara kesinlikle daha çok önem veriyor. Bu kitabında ise okuduğum diğer Murakami kitaplarına göre cevapsız kalan çok daha az soru işareti vardı; az olan soru işaretlerinin içinde de bana göre kitabın en güzel sorusu olabilecek olan neden karşıma daha önce çıkmadın sorusu. Cevaplanabilecek bir soru mudur, cevaplansa bile ne derece tatmin edebilir bunlar da yan sorularıdır.

    Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında, Murakami’nin kitapları arasında bilindik tarz unsurlarına göre farklılık gösteren bir kitap, farklılıklar genel olarak aynı olsa da iki madde halinde sıralayabiliriz. En önemlisi olarak da bu kitabında kediler yok, kedi göndermesi ve kedi sevgisi var ama bu sefer ne konuşan kediler var ne de bir yerde hâkimiyeti olan kediler var. Bir başka olmayan da Murakami’nin kullandığı fantastik öğeler, masal ile gerçeği harmanlandığı yer yer gerçekçi yer yer de garip gelen masalsı fantastik öğelerine maalesef bu kitabında yer vermemiş. Murakami’nin fantastik öğelerini okurken düşünmek, sorgulamak ve yaptığı metaforlara anlam çıkarmak ise Murakami okumanın ayrı bir keyfidir.

    Hacime sıradan, sıkıntısız gibi görünen bir hayat sürmektedir, kariyer ve maddi imkânlar olarak bayağı yükseklerde, evli ve iki de kız çocuğu babasıdır. Şimamoto tekrardan karşısına çıktığında bir ikilemde kalır ve her bir şeyi ile artık yüzleşir ve sevdiği eşi olan evlilik ile aşkın da arasında kalır. Bu kısımlarda betimlemeler, verilmek istenilen duygular o kadar güzel veriliyor ki yasak aşkı anlatmasına rağmen sanki yasak kelimesi olmadan bir aşkı okutuyor, yasaklığı değil de sanki ufak tefek başka bir sorunları var gibi ama yine de yasaklığını bilip okumamız ama yasaklığına hak vermek istemeyeşimiz aşkın etkileyiciliğini yapan en büyük unsuru. Aşkın içinde verilen cinsellik farklı ve çok uçarı gelse de aşkın bir üst seviyesi olarak, sevgi ve aşkın gerçek manada yaptığı bir istek olarak, bir yerlere dokunarak veriliyor. Gönüllerde farklı kişiler varken farklı bedenlerde yaşanması da sanırım en çok dokunduğu kısımdı. Hacime ve Şimamoto’nun arasındaki mükemmel uyum, her bir şeyin, dinlenilen müziğin, okunulan kitabın, yenilen ya da içilen bir gıdanın bile damak tatlarına uygunluğu ile yaşanılan bir aşkı okuyoruz; ama birbirilerinin hangi eksiğini tamamlayıp, Şimamoto Hacime’de hangi yokluğun vücut bulmuş hali, Hacime ile Şimamoto birbirlerinde neleri tamamlıyordu soruları çoğunlukla cevapsız bırakılmış ve yorumu da okura kalmış. Verilecek birçok cevap var ama hepsi de Şimamoto’nun muhtemelenler ve bir sürelerle dolu dolu olan cevapları, sözleri gibi olur.