• Kalın kırmızı perdenin ardında beklerken kalbinin atışlarını kontrol etmeye çalışıyordu. Çıkacaktı şimdi yine burdan. Yine gidip yerini alacaktı. Her zaman ki heyecan, her zaman ki muhteşem sona ulaşmasına az kalmıştı. Siyahlar içindeydi. Yüzündeki makyaj kafasındaki şapkayla.. Kendini dünyanın en mutlu insanı hissediyordu. Sabahın sisli havasına rağmen evden yine büyük bir heyecanla çıkıp gelmiş hazırlıklara yardım etmişti. Kendi hazırlanmaya başlamadan önce elindeki kitaptan bir kısım okuyarak rahatlamaya çalışmıştı. Oysa onu görenler çok rahat olduğunu düşünürlerdi. Bunu sürekli dile getirenler oluyordu. ‘İnsanlar hep bir şeyler düşünür zaten birilerinin hakkında’ diye geçiriyordu aklından böyle zamanlarda. ‘Ve hep yanılırlar.’ ‘Benim gibi’ diyordu sonra içinden. Gülüyordu aynadaki hiçte kendine benzemeyen yansımasına. ‘Tıpkı benim gibi’ diye tekrar ediyordu. Kendini herkesle aynı payda da buluşturmaya çalışarak. Bazen buna ihtiyaç duyuyordu. Herkes gibi.

    Her şey bittikten sonra. Genel hazırlıklar, kendi hazırlıkları. An yaklaştıkça artan heyecanını yenmeye çalışarak yeniden kitabını alıyordu eline. En büyük sığınağı. Bir evin kimsenin girmediği sadece kendisinin girebildiği, o evin en rahat en kendisine hitab eden odası gibi görüyordu kitapları. Onlarda dinleniyordu. Onlarda yoruluyordu. Onlarda yola çıkıyordu. Onlarda bir yere varıyordu. Onlarda yeni biri oluyordu, eski biri. Biri olma hakkını en çok onlarda yakalıyordu. Şimdi sakinleşmesi, heyecanını yenmesi gerekiyordu. Biraz okudu içinden. Ama kalbinin çıkardığı gürültüden anlamıyordu sanki okuduklarını. Sıkıntı içinde yüksek sesle okumaya karar verdi. Kendini hazırladı. Gözleriyle geçti önce kelimelerin üzerinden hafifçe dokunarak. Sonra, “Fakat Mari, "Ben göçebe değilim," derdi . "Göçe­ be olanlar Havva, Ahmed ve diğerleri . Ben sadece yolcu­yum." Gitmek istediğini söylemekten çekinmiyordu. Sa­aadece henüz yolu bulamamıştı.” Dura dura, uzata uzata, kelimelere takıla takıla bu satırları okudu kendine. ‘Oysa gözlerimle okurken hiç takılmıyorum’ diye geçirdi içinden. ‘Bak işte dil bela, dil bir işe yaramaz, iş açar anca başına.’ Sonra bu durumu fark edenlerin tepkileri geldi aklına. Canı sıkıldı. Yok efendim yüzlerce kitap okumuşum da madem nasıl seri okuyamıyormuşum !? Düşünüyordu ama bu işin içinden kendi de çıkamıyordu. Bunu bir sorun olarak görmüyordu aslında ama insanların kontrolsüz tepkileri ve sözleri canını sıkıyordu. Bu sefer her şey bir sorun olarak görünmeye başlıyordu gözüne. Rahatlamaya çalışırken kafasının içinde kendisini sürüklediği çıkmazdan kurtulmak için yeniden eline aldı Kağıttan Gemiler kitabını. Öyle çok sevmişti ki yazarın kalemini, bazen bir satırı defalarca okuyor, altını çiziyor, yetmiyor not defterine kendi el yazısıyla yazıyordu. Şimdi yazmak için vakti yoktu. Ama bir kez daha okuyabilirdi. Bundan mahrum bırakmadı kendini. Biraz önce yüksek sesle ağır aksak okumaya çalıştığı satırları tekrar okudu gözleriyle seri bir şekilde. Kitabı kapattı ve ‘bende Mari gibi bir yolcuyum. Ama ben yolu buldum galiba’ dedi.

    Aynanın karşısına geçti. Her şey tamamdı. Kaç kez tekrarlanmıştı bu. Tabi ki tamamdı her şey. Bu heyecanın da lüzumu yoktu esasen. Ama elinde değildi. Şapkasını taktı. Aynanın karşısından ayrılıp giriş yapacağı yere geldi. Kalın kırmızı perdenin arkasından içeri baktı. Sıra ondaydı. Hazırlanan dekorda camda bekleyen kıza yanaştı. Ona kızın yanakları kadar kızıl bir elma uzattı. Kız elmayı almak istemeyince gönül koyar gibi yaptı. Her şey çok güzeldi. Olması gerektiği gibi hiç bir tekleme olmadan ilerliyordu. Kız elmayı aldı. Isırdı ve boylu boyunca yere uzandı. Korkuları heyecanı her şey geçmişti. Her şey bir suyun ırmakta akışı gibi akıyor, o da bu kusursuz akışın sorunsuz bir parçası olarak eşlik ediyordu. Şimdi kocaman siyah şapkasını tutarak selam veriyordu arkadaşlarıyla birlikte. Kalın kırmızı perde üzerlerine kapanıyordu ağır ağır. Akşamın ağır ağır gündüzü fethedişi gibi. Bir şeyin sonu, bir başka şeyin başlangıcı arasındaki o sınır gibi. Alkışlar eşlik ediyordu bu sınır çizgisinin belirginleşmesine. Çoğu minik ellerden çıkan alkışlar. Tüm bu hazırlıklar, bu heyecanlar, bu tekrarlar onlar içindi çünkü.

    Perde tamamen kapanmıştı, seslerden salonun boşalmaya başladığı belliydi. İşte tam bu anda terk edilmiş hissediyordu kendini. Kısa sürede arkadaşları kulise yönelirken, bir duraksama yaşadı. ‘Burda kalamaz mıyım ? Böylece burda, bu kalın kırmızı perdenin ardında. Kimsenin aklına gelmeyecek ihtimalleri saklayan, sonra bunları sunan kalın kırmızı perdenin arkasında.’ Cevabı kendisi de biliyordu. Kulise yöneldi o da. Hazırlanıp çıkanlar dışarda kapıda bekliyorlardı. Şimdi birlikte bir yerlere gidilecekti. Biraz ağırdan aldı. O olmadan gitsinler istedi. Yüzündeki makyajı silerken arkadaşları girip çıkmaya devam ediyordu. Bir şeylerini unutanlar geri dönüyordu. ‘Hep unuturlar. Hep dönerler’ dedi. Çıktığında kapıdaydılar hala. “Oyunun akışına aykırı bir cadıydın kabul et. Çocuklar seni Pamuk Prenses’ten daha çok sevdi” dedi Halil. Hep böyle düşünmeden söylerdi fikirlerini. Nezaketen gülümsedi. “Belki prensesleri değil cadıları seven bir nesil büyüyor. Yoksa Ayça çok tatlı bir Pamuk Prenses olmuştu” dedi arkadaşına gülümseyerek. Kendisini konuşturmalarından rahatsızlık duyarak “iyi akşamlar” dedi. “Aaa sen de bizimle gel” dediler neredeyse hep bir ağızdan. “Söz seni çok konuşturmayacağız. Sahnede nasıl konuşuyorsun şaşıyorum bazen. Nasıl oluyorda en az konuşan karakteri seçmiyorsun bilmiyorum. Sahnede seni gören sabaha kadar konuşarak anlatacak şeyleri olan biri sanır,” dedi Erdem. “Çok konuşan biri olsam sahneye yalnızca pandomim sanatçısı olarak çıkardım. İnsanın bir yerde bari susmayı bilmesi lazım,”dedi gülümseyerek. Verdiği cevabı kendide beğenmişti. Sonra, “Feride evde yalnız. Sıkılmıştır. Ben eve gideyim,”dedi. “Bir kaç saat daha sensiz durabilir. Altı üstü bir kedi. Bu kadar abartma. Yokluğunu bile hissetmiyordur belki,” dedi Kemal. Deri ceketinin içinde, ince uzun yüzüyle kuzguna benziyordu. ‘Eşek herif’ diye geçirdi içinden. ‘Altı üstü kediymiş! Sen ne anlarsın!’ Yorgun olduğunu, başının ağrıdığını, hiç havasında olmadığını ve daha bir sürü şey söyleyip ayrıldı yanlarından.

    Anahtarı çevirip içeri girdiğinde Feride yataktan atlayıp yanına koştu. Gülerek kucağına aldı onu. “Özledin mi sen beni,” dedi ağız dolusu gülerek. “Ben de seni çok özledim” dedi içtenlikle kediyi kucağında tutarken. Sonra yere indirip mutfağa yöneldi. Feride de peşinden mik mik sesler çıkararak ilerliyor ayaklarına dolanıyordu. Çay suyu koydu. Bir sigara yakıp masanın üstündeki küllüğe bırakırken, Feride yüzünü buruşturarak atladı sandalyeden. Gidip mamasını ve suyunu yiyip içmiş mi diye kontrol etti. “Aferin benim kızıma” dedi. Kitaplığa koştu bir şiir kitabı aldı. Radyoya koşup düğmesini çevirdi. Bu saatte yayında olan spikerin sesini beğenmeyip kapattı. Kırmızı kalın perdenin arkasındaki kadar mutluydu. ‘İşte benim kadim sahnem’ diye düşündü evine bakarak. ‘Ve hem sadık izleyicim, hem oyun arkadaşım’ derken Feride’ye bakıyordu. Kuzgun Kemal’in deyimiyle altı üstü bir kedi olan Feride’ye. Feride tüm bunlardan habersiz masanın etrafında olan iki sandalyeden birine oturmuştu. Tam karşısında ona bakıyordu. Arkasına yaslanıp şiire eşlik etmesi için müzik açtı telefondan, kitaplıktan aldığı kitabı açtı. Kediye bakarak okumaya başladı. Patisini yalayan kedi, kendisine bir şey söylendiğini anlar gibi patisini ağzından çekip pür dikkat karşısına baktı. Kendine has ağır aksak ritmiyle, tekleyerek
    “sonra bir bakıyoruz biz kokmuşuz biz bize
    öpüp durma üç numara traşlı kafamı öyle
    Feride, kız, geldim işte
    ağlama, şişmanlarım yine
    yine sevişiriz sur dibinde bahar gelince

    Feride, bu sen misin, nasılsın söylesene?
    ellerin...ellerin nerede?
    bak, ıssız bir ada gibiyim beni çevrele
    beni sar, beni sor, beni ağlat bu gece. “ dizelerini okurken, çalan müzik insanı içine çekiyordu, Feride gerçekten gelip sarsın onu istiyordu şiirdeki Feride gibi..

    https://youtu.be/qGVS_Ugb92c
  • Mükemmel bir inceleme ( alıntı );
    Neden Murakami neden, neden bu kadar güzel romanlarında bu kadar çok soru işareti bırakıyorsun? Tamam senin tarzın bu olabilir, kitaplarını okuduktan sonra okurlarının düşünmesini istiyor olabilirsin ama yine de bu kadar cevapsız soru işareti bırakmasan mı ki acaba diye de düşünmeden edemiyorum. Şöyle bir durum da var ki bu derece neden diye sormuş olsam da Murakami’nin finallerini, bıraktığı soru işaretlerini seviyorum. Finalden çok aslında kitap içinde okura verdiği, vermek istediği duygulara kesinlikle daha çok önem veriyor. Bu kitabında ise okuduğum diğer Murakami kitaplarına göre cevapsız kalan çok daha az soru işareti vardı; az olan soru işaretlerinin içinde de bana göre kitabın en güzel sorusu olabilecek olan neden karşıma daha önce çıkmadın sorusu. Cevaplanabilecek bir soru mudur, cevaplansa bile ne derece tatmin edebilir bunlar da yan sorularıdır.

    Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında, Murakami’nin kitapları arasında bilindik tarz unsurlarına göre farklılık gösteren bir kitap, farklılıklar genel olarak aynı olsa da iki madde halinde sıralayabiliriz. En önemlisi olarak da bu kitabında kediler yok, kedi göndermesi ve kedi sevgisi var ama bu sefer ne konuşan kediler var ne de bir yerde hâkimiyeti olan kediler var. Bir başka olmayan da Murakami’nin kullandığı fantastik öğeler, masal ile gerçeği harmanlandığı yer yer gerçekçi yer yer de garip gelen masalsı fantastik öğelerine maalesef bu kitabında yer vermemiş. Murakami’nin fantastik öğelerini okurken düşünmek, sorgulamak ve yaptığı metaforlara anlam çıkarmak ise Murakami okumanın ayrı bir keyfidir.

    Hacime sıradan, sıkıntısız gibi görünen bir hayat sürmektedir, kariyer ve maddi imkânlar olarak bayağı yükseklerde, evli ve iki de kız çocuğu babasıdır. Şimamoto tekrardan karşısına çıktığında bir ikilemde kalır ve her bir şeyi ile artık yüzleşir ve sevdiği eşi olan evlilik ile aşkın da arasında kalır. Bu kısımlarda betimlemeler, verilmek istenilen duygular o kadar güzel veriliyor ki yasak aşkı anlatmasına rağmen sanki yasak kelimesi olmadan bir aşkı okutuyor, yasaklığı değil de sanki ufak tefek başka bir sorunları var gibi ama yine de yasaklığını bilip okumamız ama yasaklığına hak vermek istemeyeşimiz aşkın etkileyiciliğini yapan en büyük unsuru. Aşkın içinde verilen cinsellik farklı ve çok uçarı gelse de aşkın bir üst seviyesi olarak, sevgi ve aşkın gerçek manada yaptığı bir istek olarak, bir yerlere dokunarak veriliyor. Gönüllerde farklı kişiler varken farklı bedenlerde yaşanması da sanırım en çok dokunduğu kısımdı. Hacime ve Şimamoto’nun arasındaki mükemmel uyum, her bir şeyin, dinlenilen müziğin, okunulan kitabın, yenilen ya da içilen bir gıdanın bile damak tatlarına uygunluğu ile yaşanılan bir aşkı okuyoruz; ama birbirilerinin hangi eksiğini tamamlayıp, Şimamoto Hacime’de hangi yokluğun vücut bulmuş hali, Hacime ile Şimamoto birbirlerinde neleri tamamlıyordu soruları çoğunlukla cevapsız bırakılmış ve yorumu da okura kalmış. Verilecek birçok cevap var ama hepsi de Şimamoto’nun muhtemelenler ve bir sürelerle dolu dolu olan cevapları, sözleri gibi olur.
  • Sadece Deli! Sadece Şair!

    Kararan havayla, 
    çiyin avuntusu olmaktayken 
    yeryüzüne doğru, 
    görülmezce, işitilmeden 
    -çünkü yumuşacık patikler giyinir 
    avutucu çiy, bütün avuntuyla yumuşamışlar gibi- 
    anımsarsın sen, sıcak gönül, anımsarsın, 
    bir zamanlar nasıl susadığını, 
    kutsal gözyaşı ile çiy yağmurlarını özleyerek 
    yanıp tutuşurken, bitkinlikle susadığını, 
    kem gözlü akşamüstü güneşinin bakışları 
    sararmış otlu patikalar üzerinde 
    kararmış ağaçların içinden geçip dolaşırken çevrende, 
    güneşin kör edici kor bakışları, acı vermekten haz duyan.

    “Hakikatin yavuklusu -sen ha? diye alay ederlerdi- 
    hayır! bir şair sadece! 
    bir hayvan, kurnaz yırtıcı sürüngen, 
    yalan söylemesi gereken, 
    bilerek isteyerek yalan söylemek zorunda, 
    av arzusunda, 
    elvan elvan maskelenmiş, 
    kendine maske, 
    kendine av 
    bu ha –hakikatin yavuklusu? .. 
    sadece deli! sadece şair! 
    sadece parlak parlak laf eden, 
    deli maskelerinden dışarı renkli renkli konuşan, 
    yalancı söz köprülerine tırmanan, 
    yalandan gökkuşakları üstünde 
    kalp gökler arasında 
    dolanıp duran, sürünüp duran- 
    sadece deli! sadece şair! ..

    Bu ha –hakikatin yavuklusu? .. 
    durgun değil, dik donuk soğuk değil, 
    tasvirleşmemiş, 
    heykelleşmemiş, 
    tapınakların önüne dikili değil, 
    bir tanrıya kapı bekçisi değil: 
    hayır! bu çakılı erdem tasvirlerine düşman, 
    yabanlar ona daha rahat tapınaklardan, 
    kedi haylazlığıyla dolu 
    her pencereden zıplayıp 
    hop! her rastlantının peşinden 
    koklaya koklaya her yabanıl ormana dalansın sen, 
    yabanıl ormanlarda 
    renkli tüylü yırtıcı hayvanlar arasında 
    günahkarca sağlıklı, güzel, elvan gezinirsin, 
    arzulu dudaklarınla, 
    kutluca alaycı, kutluca şeytani, kutluca kan emici 
    yırtıcı yırtıcı, sinsi sinsi, yalancı yalancı gezinirsin...

    Ya da kartal gibi, uzun, 
    uzun dik dik uçuruma, 
    kendi uçurumuna bakan kartal gibi...

    -Nasıl da yukarıya, 
    aşağıya, içeriye, 
    hep daha derin derinliklere halkalanıyor uçurum! - 
    sonra, 
    ansızın, 
    düz uçuşla 
    aniden dalarak 
    kuzuların üzerine çullanmak, 
    birden aşağıya, yırtıcı açlıkla, 
    kuzu arzusunda, 
    bütün kuzu ruhlara kızgın, 
    öfkeli bütün erdemlice, 
    koyunca, kıvırcık kıvırcık 
    göz kırpıştıran, koyun sütü iyilikle alıklaşmışlara...

    Böylesine 
    kartalcadır, parsçadır. 
    şairin özlemleri, 
    senin özlemlerin, binlerce maske altında, 
    sen ey deli! sen ey şair! ..

    Sen ki bakarken insana, 
    tanrı bakar gibidir koyuna- 
    insandaki tanrıyı paralamak 
    insandaki koyunu paralar gibi 
    paralarken de gülmek-

    Bu, işte senin kutluluğun, 
    bir parsın, bir kartalın kutluluğu, 
    bir şairin, bir delinin kutluluğu! ..

    Kararan havayla, 
    ayın orağı 
    mor kızıllıklar arasında yeşil yeşil, 
    hasetle, sinsi sinsi dolanırken,

    -Güne düşman, 
    her dolanışta biçerken 
    gülden döşekleri gizlice, 
    çökertene dek, 
    gecenin derinliğine uçuk uçuk gömene dek:

    Ben de öyle düştüm bir kez 
    hakikat çılgınlığımdan aşağıya, 
    gün özlemimden aşağıya, 
    günden yorgun, ışıktan bıkkın 
    -aşağıya, akşama, gölgeye çöktüm 
    bir hakikatten 
    bağrı yanık, susamış 
    -anımsıyor musun hala, anımsıyor musun, sıcak gönül, 
    nasıl susadığını? 
    sürülmüştüm 
    tüm hakikatten! 
    sadece deli! sadece şair! ..

    Friedrich Nietzsche

    Çeviren: Oruç Aruoba
  • "Mutlu bir ömür, göze batmadan yaşanır, " diye fısıldadı Gaspard.
    Claude Roy
    Sayfa 83 - Can Çocuk
  • İnan bana Thomas, dünyanın en güzel armağanları bile vefalı bir dost kadar değerli değildir.
    Claude Roy
    Sayfa 39 - Can Çocuk
  • Thomas, Gaspard'ın harika miyavladığını ve miyavlarındaki müziğin insana mutluluk verdiğini düşünüyordu.
    Claude Roy
    Sayfa 14 - Can Çocuk
  • Kırk yaşına yaklaşan iyi bir işi ve sevgilisi olmasına rağmen mutsuz olan Sara, sevgilisinin onu aldattığını ve terketmek istediğini öğrenir. Bu sırada karşısına konuşan bir kedi çıkar. İnsan bazen yaşadıklarını veya yaşayamadıklarını, doğrularını veya yanlışlarını bilir ama başka birinden duyunca farklı hisler yaşar. İşte Sara’nın kedi ile yaşadıkları tam da budur!
    Yazarın anlatımı sade ve türü gereği edebi dilden uzaktı. Kişisel gelişim kitabının roman olarak kurgulanmış haliydi bana göre.