• Şu halde günlük konuşma şuurun refâkat etmediği bir gelenek sayılabilir. Gerçek düşünce faaliyeti ise söylediğini bilmekle başlar.
    Mehmet Kaplan
    Sayfa 132 - Dergâh Yayınları
  • Bilimsel çevrelerin dışında, İskoç fizikçisi James Clerk Maxwell (1831-1879) çok iyi bilinmemektedir ancak modern fizik üzerindeki etkisi derindir. Maxwell’ in elektrik ve manyetik kuvvetler üzerine yaptığı çalışma, Einstein’ ın Görelilik Teorisi’ ni ve modern yer çekimi anlayışımızı geliştirmemizin yolunu açan elektromanyetizma teorisini başlattı.

    Maxwell’ in fiziğe olan ilgisi çok çeşitliydi. Elektromanyetizmanın yanı sıra, devrimci bir matematiksel yaklaşım kullanarak termodinamik alanında da önemli bir etkisi oldu. Çalışmalarının en ilgi çekici özelliklerinden biri; “Maxwell’in şeytanı” olarak da bilinen düşünce deneyinin, termodinamiğin ikinci yasasını çiğnemesi gibi sihirli teorik bir yeteneğe sahip olmasıdır.

    Brian Clegg, yeni kitabı “Professor Maxwell’s Duplicitous Demon” da James Clerk Maxwell’in şeytandan gelen geçitlerle iç içe geçtiği fizik hayatını ve onun fizikteki katkılarını araştırmıştır. İşte büyük bilim insanının mirasını ve fiziğin geleceği üzerindeki etkisini açıklayan kitabın son bölümünden bir alıntı:

    BÖLÜM 10 – MİRAS
    On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, o yüzyılın en büyük isimlerinden olan bir bilimciye, gelecekteki bilim insanlarının dönemin önde gelen İngiliz fizikçisi olarak görüleceklerini soracak olsaydınız, seçtiğiniz kişi şüphesiz Lord Kelvin derdi. O günlerde Maxwell’in eski arkadaşı William Thomson, onurlandırıldı – bu şerefi alan ilk bilim insanıdır ve bu Kelvin’in, Lordlar Meclisi’ne yükselmesinde ifade edilen bir gerçektir.*¹

    Kelvin’in termodinamikte temel bir çalışma yapmış olmasının yanı sıra birçok pratik bilim uygulaması üzerinde de çalıştığı şüphesizdir – Kelvin’in adı, dönemindeki 70’ten fazla patentte bulunmaktadır ve gördüğümüz gibi, Kelvin transatlantik kablonun döşenmesinde de öncü bir şahsiyettir.

    Westminster Manastırı’ndaki Isaac Newton ile birlikte çıkan Maxwell değil, onun adını taşıyan bilimsel bir birimi olan Kelvin idi. Kelvin, 1907’de öldükten kısa bir süre sonra, onun hem doğum yerinde (Belfast) hem de çalışmalarının çoğunu yaptığı şehirde (Glasgow) heykelleri dikildi. Buna karşılık, Maxwell küçük bir ülke kilisesine gömüldü ve ölümünden 100 yıldan fazla bir süre sonra kendi İskoçyası’nda bile bir heykeli dahi kalmamıştı.

    Yirminci yüzyılın ilk yarısına rağmen, bilinen görüntü dönüştürüldü. Yani Kelvin’ in başarıları küçümsenmiş olmasa da, artık olayların büyük kısmında çok daha az önemli görünmekteydi. Karşılaştırma olarak, Maxwell’in elektromanyetizma konusundaki çalışmasının, istatistik mekaniğine olan katkısının ve teorik fiziğin gerçekleştirilme şeklinin dönüştürülmesini takdir etmesi, onu modern fizikçiler için bir kahraman haline getirmiştir ve Einstein şöyle demiştir:

    “Maxwell’in elektromanyetik denklemleri olmadan modern bir fizik olmazdı; Maxwell’e herkesten daha fazlasını borçluyum.” Maxwell’i en iyi tanıyan kişiler, en başında James Clerk, onun hakkında özel bir şeylerin olduğunun farkındaydı.

    En sonunda, okul günlerinden bu yana arkadaşı olan Peter Tait, Maxwell’in çalışmasının bir özetini Nature dergisinde yazdı ve böylece “boşuna uğraş” ve “sözde bilim”e karşı olan direnişe atıfta bulunarak günümüzde iyi duracak bir övgü oluşturdu:

    “Erken ölümünün sadece kişisel arkadaşları, Cambridge Üniversitesi, tüm bilim dünyası için oluşan zararı değil, aynı zamanda ve özellikle de sağduyu nedeni üzerine verdiği zararın derecesini yeterince ifade edemiyorum. Sözde bilim ve materyalizmin bu günlerinde; gerçek bilim ve dinin kendisi, boşuna uğraşmaktadır.”

    Maxwell’in katkısının genişliği konusunda çok özel bir şey vardı. 1947’de Maxwell’in King’s College London’da tuttuğu Charles Coulson, “Neredeyse tanınmayacak kadar değişmediği, üzerine dokunduğu tek bir konu var” dedi.

    Bu çıktının hacmi Maxwell’in anlayışıyla eşleşti – bu yaklaşım bir yenilik olduğunda gerçeği modellemek için modeller ve matematik geliştirme yeteneğidir. Maxwell’in 1931’de doğumunun yüzüncü yılını kutlamak için hazırlanan bir kitapçıkta İngiliz fizikçi James Jeans, Maxwell’in gaz moleküllerinin hızları için dağılımını tarif ederken bu sezgisel güce çarpıcı bir şekilde tanıklık etti.

    Jeans şöyle yazdı: “Maxwell, moleküllerle, hatta hareketlerinin dinamikleriyle, mantıkla ve hatta sıradan sağduyuyla hiçbir ilgisi olmayan bir tartışma dizisi ile, tüm emirlere ve tüm kurallara göre bir formüle ulaştı Bilimsel felsefe, umutsuzca yanlış olması gerekirdi.

    Aslında, daha sonra tam olarak doğru olduğu gösterildi… Maxwell’in büyüklüğünün temelini oluşturan, olağanüstü, ancak matematiksel olmayan bir teknikle birleştirilen şey, derin fiziksel sezginin gücü idi.” Maxwell’e fizik panteonundaki haklı yerini vermeye çalışırken onu Newton ve Einstein (ve hatta Faraday) ile aynı kategoriye almak, sıradışı bir durum değildir.

    Ve hatta Ve Newton’un çalışmalarının kayda değer miktarda fizikle ilgisi olduğu konusunda hiçbir şüphe olmasa da Newton’un Maxwell’den çok daha az bir fizikçi olduğu söylenebilir. Newton ve Maxwell’ın eserlerini karşılaştırmak ilgi çekicidir. Newton kayda değer 2100 tane kitap bıraktı.*²

    Bunların 109’u fizik ve astronomi, 138’i simya, matematik, 126, teoloji 477 idi*³. Karşılaştırma olarak, Maxwell’in kitaplarının yarısından fazlası fizik üzerineydi. Newton tartışmalı bir uygulamalı matematikçiydi. Maxwell ise, Einstein gibi, şüphesiz bir fizikçiydi.

    Yirmi birinci yüzyıldan geriye bakıldığında Maxwel dönemi için alışılmadık şekilde sıradışı gelmektedir. O, Mizahsız Victoria Dönemi’ndeki bilim adamlarının klişeleşmiş görüntüsünden uzak birisiydi. Ve şimdi elektromanyetizma konusundaki çalışmalarının teknolojik bir devrimin başlatılmasına ne kadar yardımcı olacağını takdir etme konumundayız.

    Maxwell’in biliminin ne kadar taze olduğunu göz önünde bulundurarak, sonraki yazılarının bazılarında bilimsel konular için çok modern bir yaklaşımı görebilir ve bu yaklaşımdan bahsedebiliriz. 1873 yılında, British Association’ın Bradford’ daki toplantısında, küçük bir kısmı Maxwell’in kendi sözlerine ideal bir şekilde birleştirilen ‘Moleküler Söylemi’ başlıklı bir konuşma yapıldı:

    “Göklerde yalnız ve yalnız yıldızların ışıklarıyla keşifler yapıyoruz. Yıldızlar birbirlerinden öylesine uzak ki, birinden diğerine hiçbir maddi şey geçemez;*4 ve yine de uzak dünyaların varlığının tek kanıtı olan bu ışık; bize her birinin aynı zamanda, yeryüzünde bulduğumuz türden moleküllerden oluştuğunu söyler.

    Örneğin, Sirius’ta veya Arcturus’ta olsun, bir hidrojen molekülü titreşimlerini aynı anda uygular. Bu nedenle her bir molekül, evren yoluyla, Paris’teki Arşivlerin metresi veya Karnak tapınağındaki çift kraliyet kuşağı gibi , bir metrik sistemin*5 damgasını etkiledi . Moleküllerin benzerliğini hesaba katan hiçbir evrim teorisi oluşturulamaz çünkü evrim zorunlu olarak sürekli değişime işaret eder ve molekül büyüme veya bozulma, üretim veya imha etme yeteneğine sahip değildir.

    Doğanın süreçlerinden hiçbiri, doğanın başladığı zamandan beri, herhangi bir molekülün özelliklerinde en ufak bir farklılık yaratmadı.” Bu noktada moleküllerin özdeş doğaları göz önüne alındığında, Maxwell moleküllerin bir şeyden yapılması gerektiğini varsaydığı için modern bilimden sapmaktadır ancak“onlar doğaldır” diyebileceğimiz herhangi bir işlem bulunmamaktadır.

    Maddenin oluşmasını sağlayan madde ve enerji değiş tokuşunun doğal bir süreç olduğunu biliyoruz ancak Maxwell bunu yazdığında, Einstein’ ın özel görelilik teorisi ile bu bilim gelecekte hala 23 yaşındaydı (Ve özel teori, Maxwell’ in çalışması olmadan ortaya çıkamazdı). Öyle olsa bile; o noktaya kadar dilde bir miktar değişime izin verirken, Victoria’ nın harikasına genişleyen bir BrianCox ya da Neilde Grasse Tyson’ ı da kolaylıkla dinleyebilirdik.

    Maxwell’in vizyonu, önceki fiziğin yarı mistik kıvrımlarından çok uzaktı, Bu kitap boyunca Maxwell’in çıktısının küçük bir kısmı –şeytan– önemli bir rol oynamıştır. Şeytanın söyleyebilmesini istedim çünkü Maxwell’ in meslektaşlarının nesneler hakkında düşünme biçimini sorgulama, modelleme için ilginç yeni yaklaşımlar kullanma ve çok yüz yüze gelebilecek şeylere mizah dokunuşunu dahil etme yeteneğini çok iyi yansıttığını düşündüm.

    Büyük bir bilim adamından daha çok, Maxwell, arkadaş olmaktan zevk aldığı biri olan olağanüstü bir adam gibi görünüyor. Maxwell ve şeytanı, bilimin hayatlarımız üzerinde bir etkisi olduğu sürece hatırlanmayı hak ediyor.

    1. Bu arada, tesadüfen, Isaac Newton’ın bilime katkısı için ilk şövalye olduğu söylenir. BBC’nin Pointless TV yarışması programı olan bu eşsiz bilgi kaynağının iddia edildiğini bile duydum. Ancak gerçekte, Newton, Kraliyet Darphanesi’nde iyi bir iş çıkardığı için şövalye olmuştu; burada metal satmak için madeni paraların kenarlarını kestiren (ve asılan, çizilen ve çeyreklik yapan) tutkunu efsanevi idi. Şeytani kalbimdenir sonraki adam Newton idi.

    2. Özellikle kitapların pahalı ve nadir olduğu dönem için.

    3. Hangi Newton bir bilimi göz önünde bulunduracaktı?

    4. Tuhaf bir şekilde, doğru sebep olmasına rağmen, buMaxwell’in yanlış olduğunu söyler. O zamanlar, evrenin şu anda bildiğimizden çok daha küçük olduğu düşünülüyordu ama aynı zamanda, evrenin bir uç ucundan diğerine bir şey almak için zamanın olmadığı varsayıldığı kadar genç olduğu da kabul edildi. Mevcut Büyük Patlama Teorisi bunu, enflasyon aşamasında o kadar hızlı bir şekilde genişleyen bir evren ile düzeltir ki;başlangıçta, gözlemlenebilir evrenin aşırı uçları, hala doğrudan fiziksel temasta olabilirdi.

    5. ‘Metrik sistem’ ile Maxwell, bir sistemin modern kullanımını 10 tabanına değil, sadece bir ölçüm sistemine yönlendirdi.
    Editör / Yazar: Beyzanur ŞAHİN

    Kaynak: https://www.sciencefocus.com/...you-havent-heard-of/
  • 480 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Jack London'ın başyapıtı olarak nitelendirilen Martin Eden, yarı otobiyografik bir eser.
    Kahraman bakış açısıyla yazılan (Çok nadir de olsa "tanrısal konumlu gözlemci anlatıcı" tekniği kullanılmış.) romanda Martin Eden karakterinin aşık olmasıyla birlikte başlayan birkaç yıllık değişimini anlatılıyor.
    Martin Eden romanın başında aşık olduğu kız (Ruth Morse) için burjuvazi bir hayat tarzına geçiş yapmaya çalışıyor. Aynı zamanda zihinsel bir değişim de geçiren karakter zamanla üst düzey bir düşünce yapısına sahip oluyor ve asıl işi olan gemi mürettebat lığını tamamen bırakıp kendini yazma işine veriyor. Bu dönemde aç ve beş parasız bir hayat süren Martin, hiç kimseden (sevdiği kız dahil) bir destek göremiyor ve yalnız başına çırpınmaya devam ediyor. Yazdığı yazılar uzunca bir süre reddediliyor ve çevresinin düzenli bir iş bulması yönünde baskılarına maruz kalıyor. Başarısızlıklarla geçen bu uzun sürede Martin'in tek dayanağı ona inanan tek insan olan Brissenden oluyor.
    Bir gün bir tartışma ortamındaki konuşmaları çaylak bir gazeteci tarafından yanlış bir şekilde yazılan Martin bir sosyalist damgası yiyerek iyice dışlamıyor. Öyle ki tüm hayatını uğruna değiştirdiği Ruth bile onu terk ediyor. Bu kötü gidişatın üzerine Brissenden'ın intiharı Martin'i tamamen çökertiyor.
    Olaylar bu noktadan sonra tersine dönmeye başlıyor ve Martin'in sürekli reddedilen eserleri önü alınamaz bir şekilde talep görmeye ve basılmaya başlıyor ancak Martin içine düştüğü ruhsal çöküntü nedeniyle hayattan hiçbir zevk alamaz hale geliyor. Bu noktada Martin'i en çok etkileyen şey açlık ve sefalet içinde geçen dönemlerinde kimse ona destek olmazken, refaha kavuştuğu dönemde herkesin peşinden koşar hale gelmesi (Ruth dahil) oluyor ve bu durum Martin'i daha da içine kapanık ve nefret yüklü hale getiriyor.
    En sonunda yaşadığı yeri terk eden Martin gemi yolculuğu sırasında okuduğu bir şiirin de etkisiyle intihar ediyor.

    Romanın dil ve üslup yapısına baktığımızda yerel konuşma tarzının, burjuva konuşma tarzıyla olan farklılıkları romana yansıtılmış. Akıcı ve kolay anlaşılır bir üslupla yazılan romanda ilerideki bölümlerde yaşanacak bazı olaylar ilk bölümlerden hissettirilmiş. Romanda mekan tasvirlerinden ziyade karakter tasvirleri ve ruh tahlilleri ön planda. Ruhsal çözümleme yöntemlerinden, "iç konuşma" tekniğinin kullanılmış.
  • 215 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    ALINTILAR HARİÇ KİTAPTAN TEK BİR CÜMLE YOK.SPOİ ALMAZSIN OKU!


    Bu, bana şimdiye kadar edinilen bütün bilgileri yıkmakla başlamak için
    imkan verecektir. Mademki bu bilgi onu ikna etmek için yeterli değil, o
    halde eksik bir bilgi olması gerekir. Onu, temellerini sağlam olmayan kötü
    inşa edilmiş bir eve benzetiyorum. Onu yıkıp yerine yenisini inşa etmekten
    daha iyi bir yol bilmiyorum.
    Yöntem Üzerine Konuşma - Descartes

    Düşünüyorum, öyleyse varım.(Gerçekten öylemi?Yoksa sadece düşüncelerimiz mi var?)



    Şimdi seninle birlikte bir yolculuğa çıkacağız,ben göstereceğim,sen öğreneceksin.Öğrenmek istemediğin yerde canını yakacağım,mideni bulandıracağım,isyan ettireceğim.

    Beni tanıyana,benim hayatımı öğrenene kadar yaşadığını sandığını göreceksin.Aslında yaşamadığını,senin bildiğin o mutlu mesut masallar haricinde başka,gerçek masallar tecavüze uğrayan Pollyanna'lar,hırsız Alaaddin'ler,dolandırıcı Kel Oğlan'lar ve kemoterapide saçları dökülmüş Rapunzel'lerle tanıştıracağım ve aslında hayatının gerçek olmadığını,sadece hayal gördüğünü sana göstereceğim.

    Bu matematik kadar,bilim kadar,fizik kanunları kadar kesin ve net bilgi olacak.

    Burada Melekler ve Tanrı gibi soyut şeylere değil,ölmek üzere olanlara,can çekişenlere,acı içinde yüzenlere ve hatta ölenlere ama öldüğünden haberi olmayanlara dokunacaksın.

    Hiç gerçeğinle kabusun birbirine karıştımı?Karışacak.Ayıramayacaksın.Çözemeyeceksin.Korkacaksın.Gerçek nerede bitti,kabus nerede başladı anlamayacaksın.Kabuslarından uyanamadığını farkettiğinde,belki uyumadığını da anlayacaksın.Beynimin kıvrımlarındaki labirentte kaybolacak ve yolunu bir daha bulamayacaksın.

    Benim hayatımı merak ettin,hazırlıklı olduğunu sandın,peşime takıldın ve 'Öğret bana' dedin.

    Hazır ol...
    ÖĞRENECEKSİN!

    Sakın!Benden yardım isteme,girmeyi sen istedin.Şimdi ne halin varsa gör...



    Tanrı'nın akıl almaz espri yeteneğini anlayabilseydik,hayat bizim için çok daha kolay olabilirdi belki...
    Bütün hayatımız bir matematik denklemi aslında,bu denklemi çözdüğümüzde hem gelecek,hem geçmiş bizim için bir sır olmaktan çıkar.Tanrı adını verdiğimiz sayılar topluluğu da öyle,birden bir ışık patlaması ile her şeyi anlayıveririz muhtemelen.

    Bir insan beyni nasıl çalışır?Bunu sorarken bu incelemenin yazarı önce kendi beynine bir göz attı,sonra incelemeye konu olan kitabın yazarının beynini düşündü Ve...Tekrar sordu 'Nasıl olabilir?' sonra düşünmekten vaz geçti.Hakan Günday'ın beyni nasıl çalışır bilmem ancak benimki gibi çalışmadığı kesin,ya da bir çoğumuzun ki gibi.muhtemelen onda birkaç çark fazladan dönüyor,psikoloji eğitimi almış bir adamın bile kolay kolay anlatamayacağı,düşünemeyeceği gariplikte denklemler kuran bir düşünce matematiği dehası Günday.Daha önceki Günday yorumlarında da belirttiğim gibi bu adam su katılmamış saflıkta bir düşünce anarşisti.

    Yaklaşık 1 aydır okuyamıyordum,belki rastlantı,belki Günday ustalığı,belki de başka bir etken ve bu kitabı ikinci kez okudum.Daha önce yazmış olduğum bir inceleme vardı,eh zamanla düşünceler değişiyor,o yüzden bir inceleme daha gider buna dedim ;) Kinyas ve Kayra'dan hatırlarsanız orada şizoid bir beyin nasıl çalışabilir demiştim,Asil'in beyni yine aynı derece özel,aynı derece araştırılmaya,okunmaya değer.

    Her zaman olduğu gibi yine Felsefe var,psikoloji var,toplum bilim var,İNSAN var,rahatsızlık var,yine bir dünya altı çizilecek cümle var,sizi dürte dürte yine okutuyor.Yok ben okumam sevmedim bu adamı demeyin :O Ne! Hala öylemi diyorsunuz?Bir şişe Cabarnet ve bir Günday kitabının bir araya geldiğinde yapamayacağı şey yok bence ;)

    İçinden çıkılamayacak derecede bir biyolojik matematik denklemi Asil'in beyni.Bu beyinle tanışmalısınız,onu merak etmelisiniz,onu öğrenmek istemeli,peşine takılmalısınız...Ve...Öğrenmelisiniz!Farklı bir adam Asil,çok farklı.İnanın bana Günday'ın her kitabında olduğu gibi tarifsiz bir haz,tarifsiz bir okuma deneyimi,tarifsiz bir zihin tadı alacaksınız.Bunları her kitabında garantili sunuyor size Günday ;)

    Günday bu kitabında yine ustalığını konuşturmuş.Bu adamı tanımak elini öpmek isterdim.MÜKEMMEL!



    Ancak öyleyse ben neyim? Düşünen bir şey. Peki, bu nedir? Kuşku duyan,anlayan, [kavrayan], doğrulayan, yadsıyan, isteyen, istemeyen, hatta hayâl kuran ve duyumsayan bir şey. Eğer bütün bunlar doğama ait iseler, bu, gerçekten hatırı sayılır bir şeydir. (cogito önermesi)


    Hakan Günday daha çok okunmalı.Geberene kadar!


    ALINTI
    -------------------------------

    İnsanlığın sonu nerede durması gerektiğini bilememekten gelecek.
    -----------
    Hiçbir hayal, gerçekleşmediği sürece mutlak değildir.
    -----------
    Her şeyi düşünebilir, her şeyi hayal edebilir, ancak sadece seçtiklerini gerçekleştirebilirsin.
    -----------
    Delirenler, affedilmez ve terk edilir. Bu da, suçu olmayan bir insana verilebilecek en büyük cezadır.
    ----------
    Ve bir aptalın ölmesi için fazla bir şey gerekmiyordu. Vicdanı taşıracak kadar hata ve göğüs kafesini parçalayacak kadar acı...
    ----------
    "Sonunda Tanrı sıkıntıdan patlamıştır. Buna da big bang denir"
    ----------
    İyilik, ilk öğretilendi. Ancak gerçek değildi.
    ----------
    Hayat kaygandı ve gözlerim yere sağlam basamayacak kadar ıslaktı.
  • 705 syf.
    ·10/10
    Rusya'da yaşayan Raskolnikov adında bir gencin hayatını anlatıyor. Çok psikolojisi boz...
    .
    .
    .
    Şaka şaka.
    Dostoyevski deyince akla ilk gelen roman -ki klasiğin klasiğidir artık- Suç ve Ceza, konumunun hakkını veren muhteşem ötesi kitaptır.
    Buna yorum yapmaya haddim dahi olmadığını düşünüyorum.
    Bana klasikleri sevdiren İş Bankası Kültür Yayınları'na en içten sevgi ve saygılarımı iletmek istiyorum. Ben zaten kitap okuyan bir insandım ancak bu basım ve çevirilerin kalitesi zamanla insanları kitaplara çekecektir.
    .
    Yumuşacık, şu gibi bir üslup. Mekân tasviri beni içine aldı deyebilirim. Raskolnikov'un tabut gibi odasında okuduğumu hissettirdi, bana.
    .
    En güzeli kitap konusunun dışında kalan karakterlerin diyaloglarının tek tek konuşma çizgisiyle gösterilmemesi. (Bu çok ilgi çekiciydi benim için.)
    .
    Ve sanırım Rus edebiyatının olmazsa olmazı mutlu insanın çevresini ışıl ışıl; mutsuz insanın ise cehennem gibi görmesi. Bu düşünce Anna Karenina'da da oldukça fazla gözüme çarpmıştı.

    .
    Bunun konumuzla alakası yok ama; elbete -Biz güzel şeyler düşünelim diye
    Yemyeşil oluvermiş ağaçlar..-
    ya da biz güzel düşününce yemyeşil oluyor ağaçlar.
    .

    Konusuyla ilgili bir şey eklemeyeceğim. Çok yoğun bir düşünce akışına sokuyor sizi, tek söyleyebileceğim bu.
    .
    Mutlaka okunmalı. Ama bakın, mutlaka!
    Seni seviyorum Dosto başkan, adamsın!
  • 104 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Kapağıyla ve isminin şiirselliğiyle ilk bakışta duygusal öğelerin baskın gibi göründüğü bu kitapta ilerleyen kısımlarda felsefi açımlamalarla birlikte konu derinleşiyor. Bir düşünce yazısından çok doktora metninin kitaplaştırılmış hali olarak da tanımlayabileceğimiz fragmanlar sıradan okuyucu için fazla karmaşık. Çünkü konuşma dilinden çok akademik bir metin kurgusuyla yazılmış. Normal okuyucu öyle görünüyor ki bu hipotezlerin test edilmesinden zevk almayacaktır. Yine de okumak isteyen olursa 22-23 yaşın altındaysanız tavsiye etmem nitekim kitabın sunduğu alıntıların iyi anlaşılması için (Adorno, Zizek, Heidegger, Brecht, Foucault, Deleüze, Hegel vb.) kafi derecede üniversite eğitiminin olması gerektiği kendini hissettiriyor.

    Konunun Giden - Kalan düzleminde duygusal içerikli olması bizlere yaşadığımızın anlatıldığı bir olay olarak gelmesine rağmen öyle sanıyorum bu kitapta teorik bir inceleme yapılmış. Bütün bunları topladığımda gerçekten “Gitmenin teorisi”yle ilgilenmiyorsanız büyük ihtimalle zaman kaybı olacaktır sizler için.
  • 158 syf.
    ·2 günde·8/10
    Bukowski'nin aşağı yukarı her eserinde, bu eserinde de olduğu üzere otobiyografik bir yan bulunur. İnsanlar eğer kendi hayatları söz konusu ise çoğu zaman kendilerini olduğundan daha az kötü göstermeye çalışırlar. Bu, biraz da biz insanların zayıf bir noktası. Kötüysek eğer kötü diyemeyiz, "şu yüzden böyle oldu", "hep bu 'şu yüzdenlerden' dolayı bu hale geldim" deriz mesela. Bu aslında bir cesaret meselesidir. Kendini olduğu gibi gösterebilme cesareti insanda çok önemli bir noktadır. Özellikle de bu modern çağda insanların kendilerini olduklarından daha az kötü, hatta olduklarından çok daha iyi göstermeye çalışma mücadelesi sürüp giderken. Çünkü çağ, insanları buna itiyor. İnsanlar da doğası gereği olmamış şeyleri olmuşcasına oynamayı çok iyi bilir hale geliyorlar yavaşça. Bukowski, bana kalırsa, büyük çoğunluğu bu durumdaki insanlardan oluşmuş ruhsuz ve yapay modern toplumun içinden herkesin gözlerini kamaştıracak bir şekilde çıkmıştır. Bir güneş gibi parlamıştır diyemeyiz de ona, yaz günündeki sinir bozucu aşırı sıcak bir güneş gibi rahatsız etmiştir herkesi.

    Her eserinde kendi hayatının belirli bir dönemini kahramanı Chinaski'nin ağzından anlatan Bukowski bu eserinde genel olarak kendisinin iş bulmak uğruna çektiği zorlukları anlatıyor. Tabii sadece bununla da sınırlı kalmıyor. Bu iş bulma serüvenini sürdürürken şahit olduğu modern çağın mantıksızlıklarından da çekinmeden söz ediyor. Ne görüyorsa onu söylüyor. Bukowski'de biraz bu da vardır; eserleri oldukça akıcıdır günlük hayat gibi. Çünkü modern çağ böyle olmalıdır belki de. Modern çağın etkilediği en önemli şeylerden biri de insanın zamanıdır. Birey, bu çağda zamanını o denli kolay boşa harcar ki, gündelik hayat, tabiri caizse oldukça akışkan hale gelmeye başlar. Bu da monotonluğu beraberinde getirir. Monotonluk durumunun içinde geçen zaman bireye her zaman daha fazla akıcı gelir. Her şey bir anda olur biter ve bir bakmışsın gecenin köründe yatağındasın ve uyuyamıyorsun. Zaman kavramının farkına varmak oldukça güçleşmiştir de diyebiliriz bu çağda. Zaman kavramının farkına vardığımızda genellikle kendimizi zamansal olarak beklenmedik bir yerde buluruz. Bukowski'nin yazım tarzı da böyledir, gündelik hayat gibi boğucu ve akışkan.

    Bu akışkanlık içinde insanlar zamanla mantıksız olan şeyleri fark edememeye, fark etmeyi cesaret edemeyecek hale gelmeye başlar. Çünkü farkındalığa onların içerisinde bulunduğu modern akışkan zamanda yer yoktur. Zaten zaman hızlı geçiyordur, bireyin geçim derdindedir, bir de bu varoluşsal şeylere mi kafa yoracaktır, değil mi? Hayır. Bu büyük bir yanılgıdır. Asıl önemli olan şey farkındalık iken insanların buna bile zaman ayıramayacak halde "zamansız" olmaları gerçekten üzücü. Modern çağda çevremize baktığımız zaman daimi olan bir aceleyi kolaylık fark edebiliriz. Herkes acele ediyor. Otobüse geç kalma korkusu, işe geç kalma endişesi, sınavdan geçer bir not alamama kaygısı. Her bir yanımızı bu takıntılar sarmışken, modern çağın akışına kapılmışken farkındalık sağlayabilmek ve toplumu eleştirebilmek bence büyük bir meziyettir. Toplu bir şekilde uyuyan bireylerin arasından uykudan uyanabilmeye benzer bu. Chinaski de bu uykudan uzun zaman önce uyanmıştır.

    İş dünyası her zaman için acımasız, insani duyguların olamayacağı bir ortamdır. Her zaman komik tutarsızlıklar ile doludur. Büyük restoranlara, orada çalışan garsonlara yönelik iş sağlığı ve güvenliği hakkında gerekli önlemleri alacak olan bir uzman gönderilir mesela. Ama kendi hatası bile olmayan bir aksilikle elindeki yüzlerce dolarlık yemeği yere dökerse onu aşağılayan ve suçlayan insanlar arasında kaybolur o garson. Dışarıdan bakıldığında işçinin iş yerindeki güvenliği için türlü formaliteler uygulanmıştır. Fakat esas meselede garson insan yerine bile konmaz. Bu gibi yüzlerce örneğin olduğu sert bir dünyadır iş dünyası. Bu eser de zaten by acımasız dünyadan; Chinaski'nin üniversiteden sonraki iş arama serüvenlerinden bahsediyor. İş dünyası olarak bahsettiğim şey de kesinlikle memur işleri değil, işçi sınıfı olarak isimlendirdiğimiz kesimin yaptığı her türlü işin olduğu iş dünyası. Reklam panosu değiştiricisi, lastik fabrikasında paketleyici, büyük bir restoranda garsonluk, temizlikçi gibi meslekler.

    Bukowski'nin yazımında üstte bahsettiğim üzere olaylar büyük bir hızla ilerler, eserin tamamına yayılmış bir akıcılık vardır. Boğucu modern çağın zamanın bu biçimde anlatılıyor olması eserin bütünsel olarak bazı şeyleri daha sağlam yansıtmasını sağlıyor zannımca. Bir paragraf içinde aşırı derinsel iç sorgulamalar yoktur Bukowski'de. Olan şey hayatın gidişatında, gerektiği yerde gereken tepkileri vermesidir Chinaski'nin (Bukowski'nin). Her şey bir anda gelişir, işe alınır Chinaski ertesi gün işten atılır, tam atıldığı anda modern çağın iğrençliğini yansıtır bize, sonrasında başka bir iş bulma çabalarına başlar. Bu açıdan lafı uzatmayı, dolandırmayı sevmez Bukowski, gördüğü bir şeyi tüm açıklığı ile ve tam zamanında söyler. Lafı dolandırmak onun tarzı değildir. Onun farkı budur. Fazlaca derine inmez, çünkü olayların gidişatına göre tam zamanında yapılan bir tespit, dile getirilen bir düşünce, derin düşüncelerden çok daha önemli ve etkilidir. Bizi acı acı gülümsetir tam da anlarda, işte o acı gülümsetmelerin ustasıdır Bukowski. Acı acı gülümseyip düşünmekten yapabileceğimiz daha iyi bir şey de bırakmaz zaten bize de.

    İnsanları birbirinden ayıran şeyin para olduğunu bir anda soruyor mesela Chinaski. Tam yerinde, tam zamanında. Bir insanı idealist yapan şey neden para kazanma isteğidir? Neden yatırımcılar toplumdaki en ünlü insanlar olur da düşünürler her zaman daha alt kademelerde yer alır? Aslında maalesef ki modern çağda para ve onu elde isteği birçok kavramın da yerine geçmiş durumdadır. Zeka, azim gibi mesela. Binlerce dolarlık bir partide dans eden insanlar zekidir topluma göre, ya da çok ünlü bir şirketin yöneticisi zamanında çocuk işçi çalıştırarak büyük kazançlara ulaşmıştır ama öldükten sonra herkes onu dahi ve azimli bir insan olarak görür. Evet Chinaski haklısın, bazı ölüler çiçekleri bile hak etmiyor, çiçekler ölüler için değildir. Eğer biri ünlü veya zengin ise söylediği sözler her zaman daha dikkate alınası şeyler olacaktır toplum için. Söylediği bir şeyin yanlış bir şey olduğu anlaşılsa dahi, toplumda o büyük kişilerin yandaşçıları da olur mutlaka; "aslında öyle demek istememişti"ciler türemeye başlar aniden.

    Chinaski iş serüvenine devam ederken, biz okurlar da bir yandan hem acı acı gülümseyip bir yandan da bu iğrenç hayata tahammül edebilir hale gelmeye başlıyoruz. Belki de bu en dehşet verici şey, değil mi? Bir çağda dolup taşan bir mantıksızlık herkesi sarıp sarmalamış ama farkındalığa sahip olup artık bunları normal karşılamaya başlar hale gelmişiz. Bu da bizleri daha da acı gülümseten bir gerçek. Bu açıdan, sıradan insanların kaygıyla baktığı her şeye, Chinaski kaalesiz bir rahatlıkla bakıyor. İşte tam da bu sayede doğru yerde doğru eleştiriyi getiriyor ve bizlerde derin etkiler bırakıyor. Esere biraz daha genel olarak bakmaya çalıştığınızda Chinaski'de mevcut olan daimi bir rahatlık halini gözlemleyebilirsiniz. Hayatta toplumun "kaygı verici" şeyler olarak tanımladığı her türlü olguya rahatlıkla bakabilmek, yerinde yorum yapmayı etkili hale getiren etmenlerden biri. Modern kaygılar insanın görüşünü kapatır çünkü. Obsesif kaygılar silsilesi hakimdir dört bir yana ve Chinaski bunların hepsine birasının son yudumunu içerek bakar. Gerçek insanlardan daha gerçektir bu yüzden o. Herkesin gerçek olma kaygısı duyduğu bir ortamda gerçek olarak kalabilmiştir ve kaygı duyanları mahvedici bakışlarla izlemektedir.

    Bir yandan da farkındalık, insanda farkında olmayanı kanatma, mahvetme durumu doğuruyor. Bu durumun da çokça altı çizilmiş eserde. Neredeyse her şeyin aldatmaca olduğunu idrak edemeyenlere bunu idrak etmeleri için anlatırsın her şeyi, tüm olağanlığıyla, idrak kapasitesi olanlar da büyük acılar yaşar. Çünkü ilk farkında olma anı acı dolu bir andır. Acı, bu yüzden insanın kendine gelmesinde gerekli bir etmendir. Acı ve zorluk. Doğru ve gerçek şeyler modern çağda bize empoze edildiği gibi asla basit ve kolay şeyler değildir. İşte bu uykudan uyanmak, aşırı gerçekçi bir kabustan uyanmaya benzer. Chinaski bu acıyı uzun zaman önce yaşamış bu yüzden de insanları kanatmaya çalışıyordur tabiri caizse.

    Ayrıca bir yazarın yaşanmışlığı da yazacağı eser açısından çokça önem taşıyor bana göre. Kimi yazarlar vardır, sefalet kavramını, son kitaplarından kazandıkları tonlarca para ile cefa çekerken yazmıştır. Bu, ne kadar gerçekçi ve etkileyici olabilir ki? Biçimsel olanı bırakın, eğer yazarın yaşamını, eseri hangi koşullar altında yazdığını biliyorsanız, size yapay uydurma şeyler gibi gelecektir olmadığı bir durumu betimlemeye çalışması. Ama Bukowski'de işler bu şekilde değil. Sefalet kavramını çokça yaşamış, her türlü işe girip çalışmış, zorluk çekmiş bir insandır Bukowski. Bir süre önce ona ait bir belgesel izlemiştim. Onunla röportaj için gelen gazetecileri dahi o anda sefalet içinde olan evinde ağırlamaktan çekinmez. İçerken verir röportajlarını, içerken konferans salonunda konuşma yapar. Çünkü neyse odur Bukowski ve bunu gizleme gereği duymaz. Bu yüzden daha gerçektir toplumdaki insanlara nazaran. Yaptığı kötü bir davranışı gizlemeye çalışmaz, hatta bazen kendini olduğundan daha kötü bile gösterdiği olmuştur. Modern çağda gerçek olarak kalabilmek gerçekten cesaret isteyen bir mesele. Bukowski de bunu gayet iyi başarmış. Hem Chinaski olarak eserlerinde, hem de Bukowski olarak yaşamında.

    İçki bağımlılığını saklamaz asla, ama bununla övünmez de, neyse odur. Kadınlarla birlikte olmasını, çapkınlığını saklamaz, çünkü insandaki kötü tarafların saklanması, gizlenmeye çalışılması sahtekarlıktır. Modern çağda gerçek kalamayanların içine en çok düştüğü hata budur. "Şu yüzden böyle oldu"culardan değildir, "oldu"cudur Bukowski. Doğaldır ve kendi zararına bile olsa yaptığı şeyleri gizlemez asla.

    Son olarak da eserin isminden de bahsetmek istiyorum. Eserin arka kapağında Factotum kelimesinin anlamı hakkında bir açıklama var. Latince bir kelime olan Factotum, kısaca, bir işte yapılması gereken tüm niteliksiz işleri yapan kişi, kahya, ayakçı olarak çevrilmiş. Bu bağlamda Chinaski, hayatsal anlamda bir ayakçıdır bir bakıma, hayattaki kimsenin uğraşmadığı farkındalık düşüncesi ile uğraşır her zaman. Çünkü ayakçılar genellikle kimsenin uğraşmadığı, uğraşmak istemediği işleri yaparlar. Çağımızda toplumsal olarak kim farkındalık kavramı ile düşünsel olarak uğraşır ki? Farkındalık ağırdır, herkes öyle kolay kolay katlanamaz buna sonuçta. Bu farkındalığın, Bukowski'nin üstte bahsettiğim kendi yazım tarzı ile resmedilmesidir Factotum.