Sude başar, bir alıntı ekledi.
2 saat önce · Kitabı okudu · 10/10 puan

...
Görülmek istemedim,
Varlığımın bilinmesini istemedim.
Solgun,zayıf ve dalgın oldum.
Konuşmak istemedim ki kimse
Sesimi tanımasın, görmek istemedim ki
Kimse beni görmesin.
Yürürken kendimi duvara yapıştırdım
Sessizce uzaklaşan bir gölge gibi...

Hayalperest, Peter Sis (Sayfa 363)Hayalperest, Peter Sis (Sayfa 363)

Açık konuşmak gerekirse kendi kendimize rahatlık battı ne işimiz vardı da sanki aşık olduk farzi'h

Ahmet Avşar, bir alıntı ekledi.
4 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

"Haklısınız albayım. Oturdu. Fakat, Allah kahretsin, insan anlatmak istiyor albayım; böyle budalaca bir özleme kapılıyor. Bir yandan da hiç konuşmak istemiyor. Tıpkı oyunlardaki gibi çelişik duyguların altında eziliyor. Fakat benim de sevmeye hakkım yok mu albayım? Yok. Peki albayım. Ben de susarım o zaman. Gecekondumda oturur, anlaşılmayı beklerim. Fakat albayım, adresimi bilmeden beni nasıl bulup anlayacaklar? Sorarım size: Nasıl? Kim bilecek benim insanlardan kaçtığımı? Ben ölmek istiyorum sayın albayım, ölmek. Bir yandan da göz ucuyla ölümümün nasıl karşılanacağını seyretmek istiyorum. Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan; bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor."

Tehlikeli Oyunlar, Oğuz AtayTehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay
Holigan, bir alıntı ekledi.
17 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Ondan başka kimseyle konuşmak gelmiyordu içinden ,ama onunla konuşacak cesareti de yoktu..

Gurur ve Önyargı, Jane AustenGurur ve Önyargı, Jane Austen

Yalanlamak ve reddetmek için okuma!
İnanmak ve her şeyi kabullenmek için de okuma!
Konuşmak ve nutuk çekmek için de okuma!
Tartmak, kıyaslamak ve düşünmek için oku!

Francis Bacon

Ot Adam, bir alıntı ekledi.
19 saat önce · Kitabı okuyor

Susmak onların doğal hali sanki. Konuşmak da ara sıra geçirdikleri bir nöbet.

Bulantı, Jean-Paul Sartre (Sayfa 82)Bulantı, Jean-Paul Sartre (Sayfa 82)

“Bir gün kazanacağız. Buna inanmamız gerek.”
“Artık uyumamız gerek Jim. Bu geceki olaylar olmasaydı bunu sana söylemeyecektim ama, hayır, kazanma şansımız olduğuna hiç inanmıyorum. Bu vadi iyice örgütlenmiş. Ateşe başlayacaklar ve olacaklardan paçalarını sıyırabilecekler. Hiçbir şansımız yok bizim. Gürültü koptuğunda buradakilerin çoğunun kaçacaklarına kalıbımı basarım. Ama sen bunları düşünme Jim. Bu iş burada olmaz, başka yerde olur. Günün birinde de başarıya ulaşacaktır. Bir gün kazanacağız. Buna inanmamız gerek.” Mac bir dirseği üzerinde doğruldu. “Buna inanmasaydık burada olmazdık. Doktor haklıydı, ama iltihap yatırılmış sermayedir. Bir mikrop var, bizi kemirdikçe kemiren bir mikrop. O iliklerimize kadar sinerek bizi öldürmeden önce biz onu kaldırıp atacağız. Buna inanmalıyız !
Sen hiç değişmiyorsun Jim. Hep buradasın. Bana güç veriyorsun.”
“Harry bana daha başta söylemişti neler bekleyeceğimi,” dedi Jim.
“Herkes bizden nefret ediyor Mac.”
“İşin en güç yanı da budur. Herkes bizden nefret eder: bizim taraftakiler de, düşman da. Kazanırsak Jim, bunu başarırsak, bizi bizimkiler öldürecektir. Bunu neden yapmaya devam ettiğimi çok merak ederim doğrusu. Aman, haydi yat uyu artık!”
Gece sona ermeden uyanan insanların gürültüsüyle dolmuştu kamp.
Tahtaya çarpan baltaların sesi, ardından paslı ocakların takırtıları işitilmeye başlandı; çok geçmeden ortalığı yanan elma ve çam dallarının tatlı kokusu kapladı. Aşçılar işe koyulmuşlardı. Gürül gürül yanan ocakların yanına kahve maşrapaları yerleştirildi. Kazan dolusu fasulye kaynamaya başladı, insanlar çadırdan çıkıp aşçılara çalışacak yer bırakmayacak kadar sıkışık bir halde ocakların çevresine doluşuyorlardı.
Dakin’in kamyonu Anderson’un evinden üç bidon su getirdi: “Dakin derhal manga liderleriyle konuşmak istiyor,” sözü kulaktan kulağa yayıldı. Liderler kasıla kasıla, Dakin’in çadırına yollandılar.
Gökyüzünün doğusuna doğru meyve bahçesinin silueti belirmeye başlamış park edilmiş arabalar da gölgeler haline dönüşmüşlerdi artık.
Kahve maşrapaları kaynamaya başladı, fasulye kazanlarından imrendirici bir [ koku yükseldi. Aşçılar milletin getirdiği tencerelerin, kavanozların, tabakların, tenekelerin içine kaşık kaşık dolduruyorlardı fasulyeyi. Çoğu yere çökmüşler, çakılarıyla dallardan yaptıkları kaşıklarla fasulyelerini yiyorlardı. Kahve koyu ve acıydı; ancak sessiz ve rahatsız olan kadınlarla, erkeklerin içleri ısınmaya başladığından artık konuşuyorlar, gülüyorlar, birbirlerini selamlıyorlardı. Gün ışığı ağaçların üstünden belirince ortalık grimsi mavi bir ” renk aldı. Gökte, üç yabanördeği sürüsü uçuyordu.
Yanında Burke ile London olan Dakin çadırının önü, ‘ ne çıkmıştı. Dakin’in önünde de manga liderleri bekleşiyorlardı. Mac ile Jim de onların aralarındaydılar.
“Bir süre pek göze çarpmamalıyız,” demişti Mac, ‘ “Adamların bizi şimdiden başlarından atmaları işimize ‘ gelmez.”
Dakin kısa bir işçi ceketi ile bir kasket giymişti. Soluk gözleri yüzden yüze dolaşıyordu.
Sizlere durumu anlatacağım,” dedi. “Böylece isterseniz şimdiden çekilebilirsiniz. Gelmek. istemeyenlerin gelmelerini istemiyorum. Bir tren dolusu grev kırıcı geliyor. Biz kasabaya gidip onları önlemeyi düşündük.
Onlarla konuşacağız önce, ama sonra da dövüşmemiz gerekebilir. Ne diyorsunuz?”
Kalabalıktan Dakin’i onaylayan bir mırıltı yükseldi.
“Pekâlâ. Yürüyeceğiz o halde. Mangalarınızı disiplin altında tutun. Sakin olsunlar ve yolun kenarından yürüsünler.” Dakin sırıttı. “Yerden birkaç taş alıp ceplerine doldurmak isterlerse bunun bir sakıncası yok sanırım.”
Adamlar takdir edercesine güldüler.
“Tamam. Durumu anladıysanız gidip adamlarınızla konuşun. Yola çıkmadan önce bütün pürüzlerin çözümlenmesini istiyorum. Kampı korumak için yüz kişiyi burada bırakacağım. Şimdi gidip kahvaltılarınızı edin bakalım.”
Adamlar dağılıp ocakların başına koştular. Mac ile Jim liderlerin olduğu yere yürüdüler. London, “Onların pek canla başla çalışacaklarını sanmıyorum,” diyordu. “Bana hiç de öyle sertmişler gibi gelmedi.”
“Daha çok erken,” diye güvence verdi Mac, “kahvelerini bile içmediler.
Yemek yiyen insanın hali başka olur.”
“Siz de geliyor musunuz?” diye sordu Dakin.
“Ebette geliyoruz. Bak Dakin, bize erzak ve malzeme gönderenler olduğunu biliyorsun. İşi öyle ayarla ki, haber geldiğinde gidip getirecek bir iki araba olsun.”
“Tamam. Üstelik zahirenin bu gece gelmesi gerek. Fasulye bitti sayılır. Böyle bir kalabalık kolay kolay beslenmiyor doğrusu.”
“Ben grev kırıcılar trenden iner inmez bir kargaşalık çıkmasından yanayım,” dedi Burke. “Ödlerini patlatırız böylece.”
“önce konuşmak gerek,” dedi Mac. “Şen önce konuşulduğu takdirde grevcilerin yanına geçen tren dolusu grev kırıcı görmüşümdür. Üzerlerine saldıracak olursanız bazıları korkar, bazıları ise öfkeden kudurur.”
Dakin, Mac konuşurken kuşkuyla izliyordu onu. “Eh, gidelim artık,”
dedi. “Ben kalacakları ayırayım. Doktor ile adamları kampı temizlerler. Ben kendi kamyonumla gideceğim, London ile Burke benimle gelebilirler.
Külüstür arabaları burada bırakmak daha doğru olur.”
Uzun kafile yola koyulduğunda güneş de doğuyordu. Manga liderleri, adamlarının yol kenarında yürümelerine dikkat etmekteydiler. Jim birinin, “Toprak parçalarını almayın, demiryolunun orada esaslı granit taşlar var,”
dediğini duydu.
Şarkılar söylenmeye başlamıştı, eğitim görmemiş insanların uyumsuz sesleriyle çınlıyordu ortalık. Dakin’in yeşil Chevrolet kamyonu öne geçti. Kalabalık arkasından yürümeye başladığında kampta kalanlar ve kadınlar kendilerini bağırarak uğurladılar.
Yola daha yeni çıkmışlardı ki, on polis motosikleti belirip yol boyunca belirli aralıklarla dizildiler. Yarım mil kadar gittikten sonra içi insan dolu büyük ve üstü açık bir araba kafilenin başına geçip yol üstünde durdu. Arabanın içindekilerin hepsi silahlıydı ve şerif yardımcısı rozeti taşıyorlardı.
Sürücü ayağa kalktı:
“Düzenli yürüyeceksiniz, sakın unutmayın! Trafiği aksatmadıkça istediğiniz kadar yürüyebilirsiniz. Ama kimseye engel olmayacaksınız.
Anlaşıldı mı?”
Adam yerine oturdu, arabasını Dakin’in kamyonunun önüne çekti ve kafilenin başında gitmeye başladı.
Jim ile Mac, Dakin’in kamyonunun elli adim gerisinde yürüyorlardı “Bizi karşılamaya adam çıkarmışlar,” dedi Mac. “Ne kadar kibar
insanlar değil mi?” Çevresindekiler gülüştü. “Greve hakkınız var, ama grev kırıcılarına engel olmak için grev yerinin çevresinde yürüyüş yapamazsınız diyorlar. Yürüyüş olmadan grevin başarıya ulaşamayacağını bilirler elbette.”
Bu kez gülen falan olmadı. Adamlar homurdandılar, ancak tepkilerinde pek bir hiddet yoktu. Mac sinirli bir tavırla Jim’e baktı. “Hiç hoşlanmıyorum,” diye fısıldadı; “Bu serseri güruhu öfkeli değil. Umarım çok geçmeden bunları çileden çıkaracak bir olay olur. Bir şey olmazsa bu iş de yatar.”
Dağınık dağınık yürüyen kafile kasabaya girdiğinde, kaldırımları doldurmuştu. Adamlar sessizdiler artık, çoğu da yaptığı hareketten utanıyor gibiydi. Kasabaya girdiklerinde kasabalılar evlerinin pencerelerinden, çocuklar bahçelerden kendilerini seyretmeye başladılar. Ana babalar çocuklarını bahçelerden eve sokup kapılarını kapattılar. Sokaklarda pek az insan vardı. Polislerin motosikletleri o kadar ağır gidiyordu ki, sürücüler araçlarını dik tutmak için zaman zaman ayaklarını yere dayıyorlardı. Şerifin arabası önde olmak üzere kafile, kasabanın arka sokaklarından geçerek trenin manevra yerine vardı. Adamlar yolun sağına çekilip durdular. Tren yolu, tüfekli ve gaz bombalı yirmi kişi tarafından korunuyordu.
Dakin kamyonunu kaldırım kenarına park etti.
Adamlar sessizce yayılıp özel polislerin karşısına geçtiler. Dakin ile London, kalabalık işçi grubu boyunca yürüyüp talimatlarını verdiler.
Ellerinden geldiği gürece çatışmayacaklardı polisle. Yeni işçilerle önce konuşulacaktı, hepsi o kadar, başka bir şey yapılacak değildi.
Demiryolu üzerinde iki soğutma vagonu duruyordu. Jim, Mac’ın kulağına, “Belki de yük katarını daha önce durdurup herifleri indirirler,” dedi. “O zaman işçilerle karşılaşma fırsatı bulamayız.”
Mac başını salladı: “Daha sonra belki, ama şimdi bir gösteri yapmak isteyeceklerdir. Bizi böyle korkutmayı umuyorlar. Tren bir an önce gelse bari. Beklemek bizimkileri çılgına çevirir. Beklemek zorunda kalınca korkuya kapılabilirler.”
Adamların çoğu kaldırıma oturmuşlardı. Bir yandan demiryolu muhafızlarıyla, öte yandan da motosikletli polislerle ve şerif yardımcıları tarafından iyice sıkıştırılmışlardı. Sinirli ve sıkılmış gibi görünüyorlardı. Şerif yardımcıları silahlarını iki elleriyle kavramışlar, göbeklerinin üstünde tutuyorlardı.
“Polisler de korkuyor,” dedi Mac.
London bir grubu sakinleştirmeye çalışıyordu. “Ateş falan edileceği yok. Bunu yapamazlar.”
“Geliyor!” diye bağırdı biri. Hattın öteki ucundaki işaret kolu kalkmıştı. Ağaçlar arasından bir buhar bulutu yükseldi, raylar yaklaşan tekerlekler nedeniyle titrediler. Adamlar kaldırımdan kalkıp treni görebilmek için başlarını çevirdiler.
“Sıkı durun, sırayı bozmayın!” diye bağırdı London.
Kara lokomotifle ağır ağır ilerleyen yük vagonlarını, vagonların kapılarından sarkan bacakları görüyorlardı. Lokomotif, tekerlekleri arasından buharlar koy vererek ağır ağır yaklaştı. Yan hatta girip fren yaptı.
Vagonlar birbirlerine çarptılar, tren homurtular çıkararak durdu.
Sokağın karşı sırasında bir dizi harap evle üst katlarında kiralık mobilyalı odalar olan lokantalar vardı. Mac omzu üzerinden arkaya baktı.
Üst kat pencerelerinde kendilerini seyreden bir sürü insan vardı.
“Şu heriflerden hiç hoşlanmadım,”.
“Neden?”
“Bilemiyorum. Aralarında kadın da olmalıydı oysa bir tane bile göremedim.”
Grev kırıcıları vagonların açık kapıları önünde duruyorlardı.
Arkalarında da ayakta duranlar vardı bakıyorlardı çevrelerine. İnmek için bir hareket yapmadılar.
London birden öne çıktı, nöbetçilerden birine öylesine yaklaştı ki, adamın silahının namlusu çevrilip göbeğine değmişti. Nöbetçi bir adım geriledi. Lokomotif kocaman yorgun bir hayvan gibi soluk soluğaydı. London ellerini ağzının önünde boru yaptı.
“Bize katılın, arkadaşlar. Bize karşı olmayın. Polislere yardım etmeyin.”
Lokomotifin yanından fırlayan bembeyaz bir buhar bulutu,
London’un sesini de öteki gürültüleri de örtüp ortalıkta yalnızca kendi çığlığını bıraktı. Grevcilerin oluşturduğu hattın ortası muhafızlara doğru hafifçe bel verdi. Silah namluları kalabalığa çevrildi. Muhafızların yüzleri gerilmişti, ama oluşturdukları tehdit de kalabalığın ilerlemesini önlemişti.
Buhar hâlâ çığlıklar çıkararak yükseliyor, bin bir parçaya ayrılıyordu.
Vagonlardan birinin kapısında bir karışıklık, kalabalıkta bir dalgalanma fark ediliyordu. Bir adam grev kırıcıların arasından geçip yere atladı.
Mac, Jim’in kulağına neşeyle, “Tanrım! Joy bu!” diye fısıldadı.
Eciş bücüş, cüce gibi adamın yüzü kapıya dönüktü. Kollarını grev kırıcılara doğru sallıyordu. Buhar hâlâ çığlıklar kopararak fışkırmaktaydı.
Kapının önündeki adamlar yere atlayıp çılgınca hareketlerle kollarını sallayan Joy’un karşısında durdular. Joy dönüp grevcilere el salladı.
Dayaktan biçimi kaybolmuş yüzü gergindi. Arkasına düşen beş altı kişiyle grevcilere doğru yürümeye başladı. Muhafızlar her iki tarafı da gözden kaçırmamaya çalışarak yan döndüler.
Gözleri kalabalığı tarıyor gibiydi dizüstü devrilip parmaklarıyla toprağı eşelemeye başladı. Muhafızlar yerde kıvranan adama inanmayan gözlerle bakıyorlardı. Birden buhar sesi kesildi, sessizlik yeni bir gürültü dalgası gibi çöktü kalabalığın üstüne. Grevciler, hayal içinde yüzüyorlarmış gibi bir garip duruyorlardı. Joy bir kertenkele gibi kolları üzerinde doğruldu, sonra bir daha yere yığıldı. Toprağın kırma taşları üstünde dere gibi akıyordu kanı.
Grevciler arasında garip bir kaynaşma başladı. London robot gibi öne doğru bir adım attığında, adamlar da kendisini izlediler. Kaskatıydı hepsi.
Muhafızlar silahlarını üzerlerine doğrultmuşlardı, ama kalabalık hiçbir şey görmeden, hiçbir yere aldırış etmeden yürüyordu. Muhafızlar adamların yollarından çekilmek için kenara kaçıştılar. Bu sırada vagonların açık kapılarından da sessiz bir kalabalık boşanıyordu. Uzun insan kuyruğunun uçları kıvrılarak, koyun sürüsü gibi ölü adamın çevresinde birleşti.
Jim titreyerek sarılmıştı Mac’ın koluna. Mac dönüp, “Hayatının ilk gerçek ve yararlı işini yaptı,” diye fısıldadı. “Bunu görseydi öylesine mutlu olurdu ki. Polislere bak Jim. Bırak kolumu. Sakın heyecanlanma şimdi.
Polislere bak!”
Muhafızlar da kaskatı kesilmişlerdi; isyanları bastırabilirlerdi, çatışmaları önleyebilirlerdi, ama uykuda gezerlerin açık gözleriyle ağır ağır yürüyen bu insanlardan korkmuşlardı. Oldukları yerde duruyorlardı. Şerif arabasını çalıştırdı. Motosikletli polisler gözle görülmeyecek kadar ağır hareketlerle araçlarına doğru gerilediler.

Grev kırıcılar da vagonlardan inmişlerdi artık. Bazıları yük vagonlarının altından, tekerleklerin arasından geçerek öteki yana doğru koşuşmuşlardı. Ama çoğu, Joy’un çevresindeki halkaya katılmışlardı.

Bitmeyen Kavga, John SteinbeckBitmeyen Kavga, John Steinbeck
murdemyaslahoyaa, bir alıntı ekledi.
20 saat önce

Ben seninle konuşmak için hiçbir kelimeyi "suskunluk" tan daha layık bulmadım.

Çöle İniş, Ali ŞeriatiÇöle İniş, Ali Şeriati
ebru cemre, bir alıntı ekledi.
21 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

İnsanları konuşarak tanıyamazsınız.
Konuşmak,canlı yaratıklar arasındaki en etkisiz iletişim aracı.Dil yalan söylüyor,olanları çarpıtıyor,insanlığın hiç bıkıp usanmadığı klişeleri tekrarlıyor. Bu yüzden, insanları dinlemek onları anlamak için yeterli değil.

Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm, Zülfü LivaneliBir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm, Zülfü Livaneli