• Mustafa Han geri dönülmez mağlubiyetini yansıtan, pişmanlıkları onlarılmaz ses tonuyla konuştu.
    "Aileme dahi barış getiremedim Şair!"
  • UĞRUNA ÇEKTİĞİMİZ DERTTİR MİHNETTİR..
    *
    Türkiye Yazarlar Sendikası Ankara Temsilcisi Aydın Afacan, şairin “uğruna çektiğimiz derttir, mihnettir” sözünü hatırlatarak, şiirin unutulmaması gerektiğini vurguladı. “O kardeşçe hayatı unutmamak için, o hayali, ütopyayı unutmamak için” şiirin de şairin de unutulmaması gerektiğini kaydeden Afacan, şiirin olmadığı bir dünyanın mahvolacağını belirtti. Konuşmaların ardından yapılan panelde Zerrin Taşpınar, Ahmet Telli, Vecihi Timuroğlu’nun sunumları oldu.
    *
    ‘DEVLETE REZİLLİK BELGESİ VERMEK GEREK’
    *
    Vecihi Timuroğlu, sunumda yer alan ve Enver Gökçe’ye verilmiş olan “fakirlik belgesi”ne değindi. Timuroğlu, “Enver Gökçe gibi bir şairin elinde fakirlik belgesi var. O fakirlik belgesini aslında devlete vermek gerekir. Ama fakirlik belgesi değil, ‘rezillik belgesi’ olarak” dedi. Gökçe’nin tüm Türkçe lehçelerini inceleyerek o türleri tarayıp, özümseyip Anadolu lehçesi ile birleştirdiğini kaydeden Timuroğlu, Gökçe’nin özgün bir şair olmasının sebeplerinden birinin de bu olduğunu söyledi. Timuroğlu, hayatını şiirine, halkına ve emekçilere adayan Gökçe’yi “mağrur, masum ve mazlum” olarak tanımladı.
    *
    O, MÜCADELE VE DİRENME KÜLTÜRÜMÜZDÜR
    *
    Şair Ahmet Telli ise sunumunda Enver Gökçe ile olan anılarını paylaştı. Telli sunumuna Gökçe’nin “fakültenin önü” şiiriyle başladı ve Enver Gökçe’nin şiirlerinde kardeşçe ve kolektif hayatın mümkün olduğunu gösterdiğini dile getirdi. Gökçe’nin karşılaştıkları dönemde kısa cümleler kurmayı ve daha çok insanları dinlemeyi tercih ettiğini anlatan Telli, “onun bu suskunluğunun sebebi sağlığı ile birlikte, yılların yarattığı ezinç olmalı” diye konuştu. Gökçe’nin şiirlerinin son yıllarda yok sayıldığını ifade eden Telli, genç şairleri de bu önemli şairin şiirlerinden yararlanmayarak “tarih atlaması” yapmamaları konusunda uyardı. Telli, şairin bir mücadele ve direnme kültürünün, devrimin, onurun mirasçısı olduğunu vurguladı. (Ankara/EVRENSEL)
    *
    ‘YUSUF İLE BALABAN ONUN EN BÜYÜK KIRILGANLIĞIDIR’
    *
    Şair ve yazar Zerrin Taşpınar ise Enver Gökçe’nin şiir ile arasındaki ilişkinin çok kırılgan bir ilişki olduğuna dikkat çekti. Taşpınar, şairin en büyük kırılganlığının ise “Yusuf ile Balaban” destanının yitip gitmesi olduğunu ifade etti. İlk yazılanın yok olmasından sonra, tekrar yazdığı destanın kısalığına dikkat çeken Taşpınar, “Örneğin, Yusuf’un Balaban’ı neden öldürdüğünü bilmeyiz. Yeniden yazmamış. Bunu da kırgınlığa, incinmişliğe veriyorum ben” dedi. Taşpınar, şairin kırılganlığı olmasa çok daha fazla şiir yazacak olduğuna ve çok daha fazla esere imza atacağını belirterek, “Şiirlerindeki coşku bunu göstermektedir” dedi.
    *
    Türkiye Yazarlar Sendikası Genel Sekreteri Müslim Çelik ise “Bir Eğin Türküsü”nü seslendirdi. Çelik, sendikalarının “anıt üye” isimlerini okudu. Yunus Emre, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali’nin de aralarında bulunduğu anıt üyelerden bir tanesinin de Enver Gökçe olduğunu ifade etti.
  • Şair sustu ve gözleri konuştu
    Nehirler haykırdı yağmur gibi
    Karamsar bir umutta hapsolup
    Çaresizliğe mahkum edildi.

    -Lost Poets
  • Harlem'deki City College of New York'ta (CCNY) yaratıcı yazarlık eğitimi alırken her dönem bir şiir atölyesine katıldım. Altı dönemin beşinde büyük Amerikalı şair William Matthews'le çalıştım. Bill'in hiçbir dersini kaçırmadım ama hâlâ geçer bir şiir yazabildiğimi düşünmüyorum.

    Ben şair değilim. Benim duyarlığım bu yönde değil. Fakat o yıllarda Bill bana dilin inceliklerini hiçbir yazı atölyesinin ele almadığı biçimde takdir etmeyi öğretti. Pek çok şey hakkında konuştu: uyak, ünsüz yinelemesi, ünlü yinelemesi, tekrar, ölçü, dilin müziği, tek bir yersiz sözcük kalmayana kadar tekrar tekrar yeniden yazmak.

    Bill ve sınıf arkadaşlarım sırlarla dolu bir konuya yalnızca yüz ya da daha az sözcükle nasıl girilebileceğini gösterdi bana.

    Fırsatın ve zamanın varsa şiir okumaya başlamanı öneririm. Herkese açık bir şiir atölyesine katılabilirsin. İyi olmana gerek yok. Şiirlerin kötü olabilir. Ama nihayetinde öğreneceğin şeyler, bu yıl bitirmeye niyetlendiğin romanı yazarken yardımı dokunacak tüm araçları içerecektir.
  • HAYATI

    Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 11 Kasım 1821 tarihinde Moskova'da dünyaya geldi. Altı çocuklu bir evde yaşayan Dostoyevski ailenin ikinci çocuğuydu. Babası alkol bağımlısı biriydi ve çok sinirli bir insandı. Bu yüzden evde sıkı bir disiplin vardı. Genelde babasının çalıştığı hastanede vaktini geçiren Dostoyevski, oradaki hastaların hikayelerini dinlemeyi çok seviyordu. İlk öğrenimini Moskova'da yaptı. Annesi tüberkülöz hastalığı yüzünden öldükten sonra Petersburg Mühendis Okulu'na gönderildi. Bu okul disipliniyle tanınıyordu. Burada zamanını kitap okuyarak ve düşüncelere dalarak geçiriyordu. 1839'da babasının ani ölümünü buradayken öğrendi. Babasının ölümünü istediği düşüncesi yüzünden depresyona girdi. Sara nöbetleri geçirmeye başladı.

    Dostoyevski'nin gençlik yılları.

    Okulunu bitirdikten sonra asteğmen rütbesiyle Petersburg'taki İstihkâm Müdürlüğü'ne verildi. Ancak çok sürmedi, görevi sadece bir yıl sürdü. Askerlikten nefret ediyordu ve bu yüzden görevini bırakıp yazarlığa başladı. Kurgusal roman yazmaya başladı. İlk kitabı olan İnsancıklar 1846'da yayımlandı. Bu kitap eleştirmenler tarafından büyük övgü aldı. Hatta ünlü eleştirmen Belinski romanı okuduktan sonra Dostoyevski'nin büyük bir yazar olacağına dair sözler söyledi. Şair Nikolay Neksarov de Dostoyevski için "Yeni bir Gogol doğdu." diye konuştu. 1846 yılında Gogol esintileri bulunan kitabı Öteki yayımlandı. Ancak bu kitap Belinski dahil hiç bir eleştirmen tarafından beğenilmedi, sıkıcı bulundu ve alay edildi.

    1847 yılında ise Ev Sahibesi isimli romanı yayımlandı. Ancak bu romanı da hiç beğenilmedi. Her ne kadar bu olumsuzluklardan kötü etkilense de yazarlığı bırakmadı. Beyaz Geceler ve Bir Yufka Yürekli'yi yazdı. Bu kitaplar da beklenen ilgiyi görmeyince yazarlıktan umudu kırıldı ve ruhsal bir çöküntü içine girdi. Yazarlıkta istediği başarıyı yakalayamayan Dostoyevski politikayla ilgilenmeye başladı ve genç liberallerin grubuna girdi.

    23 Nisan 1849 tarihinde devlet aleyhindeki bir komploya karıştığı iddiasıyla sekiz arkadaşı ve ağabeyi ile birlikte tutuklandı ve ölüm cezasına çarptırıldı. Sekiz ay hapiste yattı ve diğer dokuz komplocuyla birlikte idam edilecekleri yere götürüldü. Tam kuşuna dizilecekleri sırada af çıktı! İdam cezası altı yıl hapis ve dört yıl kürek cezasına dönüştürüldü.

    1863 yılında Dostoyevski.

    Sibirya'daki Omsk Kalesi'ne sürüldü. Burada yaşadıklarından suç ve ceza kavramlarını daha iyi anladı. Kürek cezası nedeniyle kolları damgalandı. Sara nöbetleri burda da devam etti ve pek çok kez hastaneye kaldırıldı. Hayata farklı bir gözle bakmaya başladı. Mahkûmlardaki gönül zenginliğini ve İncil'i burada keşfetti. Sürgününün dördüncü yılından sonra kürek cezasından kurtuldu ve er rütbesiyle kışla hizmetine verildi. Semipalatinsk'te alayın Yedinci Hat Taburunda beş yıl görev boyunca görev yaptı ve subaylığa yükseldi.1857'nin Şubat ayında veremli ve dul Maria Dmitrievna Isayeva ile evlendi. Sadece acıdığı için evlenmişti...

    Özgürlüğüne kavuştuktan sonra Petersburg'a döndü. Kardeşleriyle bir kaç dergi işine girdi ve Slavcı düşünceyi savunduğunu belirten yazılar yazdı. Ezilenler ve Ölü Evinden Anılar kitaplarıyla kendinden söz ettirmeye başladı. Çok istediği Avrupa seyahatini 1863 yılında gerçekleştirdi. Ama Sara nöbetleri devam ediyordu ve tek derdi bu değildi. Kumar borçları vardı ve ve yayımcılardan yazmadığı romanların avanslarını alarak yaşamaya çalışıyordu.

    Yeraltından Notlar, Suç ve Ceza ve Kumarbaz adlı yapıtları 1866 yılında yayımlandı. Bu kitaplar onun şöhretini daha da arttırdı. Dostoyevski, kardeşi Mihail'e gönderdiği bir mektupta Suç ve Ceza kitabı hakkında;"Konusu gerçekten çok güzel. Kahramana gelince, bugüne kadar hiç denenmemiş bir kişi. Ama bugünün Rusyasına bakacak olursak, böyle bir kişi karşımıza sık sık çıkmaktadır. Bu sonuca halkın kafasını yeni fikirleri anlayarak vardım. Öyle hissediyorum ki, yeni fikirler ve görüşlerle döndüğüm zaman, romanımı genişletmekte başarılı olacağım. Kişi aceleye gelmemelidir dostum. Ve insan iyi olanın dışında hiçbir şey yapmamalıdır" diye yazdı. Ardından Budala, Ebedi Koca, Ecinniler gibi baş yapıtları yayımlandı.

    Hasta olan karısı öldükten sonra sekreteri olan Anna Grigoriyevna Snitkina ile evlendi. Bir kız çocuk sahibi oldu ama kızı çok yaşayamadı ve doğduktan kısa bir süre sonra öldü. Dostoyevski kızının ölümünden dolayı çok sarsıldı. 1875'te Delikanlı, 1876'da Bir Yazarın Günlüğü ve 1879'da en meşhur olacak olan romanı Karamazov Kardeşler yayımlandı.

    1881'in Ocak ayında ciğer kanaması geçirdi ve yatağa düştü. 9 Şubat 1881'de hayata gözlerini yumdu. Cenaze töreninde yaklaşık otuz bin kişi tabutunun arkasında onun son yolculuğuna eşlik etti.
  • Bir kitapçının tenha köşesinde oturdular, ellerinde, kollarında birikmiş anılarla.
    Kadın,gözlerinin taaa içine bakarak : iyi değilsin dedi,her zamanki gibi değilsin.
    Şair olağan bir cevap verdi: yoo iyiyim.
    Düşündü sonra şair; bu kadar meçhulün içinde iyi olabilir mi insan,ya da insan hangi halde iyi olabilir,iyi olmak mümkün mü?
    Sonra konuştu şair usulca: tükeniyorum!
    Usul usul! çorak toprağa düşen yağmur damlaları gibi tükeniyorum,bu bilinmezler labirenti içerisinde.
    Tükeniyorum! ve çevremdeki herkesi her şeyi kendi benliğimle beraber tüketiyorum.
    Kim bilir belki de ölmenin zamanı gelmiştir.Belki de çözüm ölümdür ya da tek çare...
  • SEVGİLİYE SON BAKIŞ...
    SEN ÖLÜMSÜZ AŞKIN
    RESMİNİ YAPABİLİR MİSİN ABİDİN?
    Ölmeden bir kaç ay önce..
    Şöyle yazmıştı..
    Saçları saman sarısı Vera'sına;
    "Gelsene dedi bana..
    Kalsana dedi bana..
    Gülsene dedi bana..
    Ölsene dedi bana..
    Geldim..
    Kaldım..
    Güldüm..
    Öldüm"
    *. *. *
    Yıl 1955'di..
    Nazım Moskova'da sürgündü..
    53 yaşında..
    Üstelik evliydi..
    Vera Tulyakova 24 yaşında..
    Genç bir kadındı..
    Dul ve bir çocukluylu..
    Ajans Novosti'de muhabirdi..
    Söyleşi için birgün Nazım'ı aradı..
    "Alo, Nazım Hikmet mi?.. Sizinle redaktör Vera Tulyakova konuşuyor"
    Nazım randevuyu verdi..
    Evinde buluştular..
    Odada şair Ekber Babayev de vardı..
    Vera sordu, Nazım cevapladı..
    Söyleşi bittiğinde Nazım Babayev'e döndü ve Tatarca şöyle konuştu..
    "Fena kız değil, bilgili, güzel .."
    Vera anlamıştı söylenenleri..
    Yüzü kızarmıştı..
    ..Ve Nazım'a en çok sevda şiirlerini yazdıracak büyük aşk böyle başlamıştı..
    *. *. *
    O günden sonra hergün görüştüler..
    Telefonda konuştular..
    Sık sık buluştular..
    Nazım Vera'sız, Vera Nazım'sız yapamadı..
    1959 yılında evlendiler..
    Nazım evlenmek için eşi Dr.Galina'dan boşanmak zorundaydı..
    Tüm servetini ona devretti..
    Boşandı..
    Vera'sına kavuştu..
    Kendi deyimiyle..
    Saçları saman sarısı..
    Gözleri mavi Vera'sı..
    *. *. *
    Ölene kadar onun aşkıyla yaşadı..
    En sevgi dolu sözcükler Vera'ya yazılanlardı..
    Her gittiği yerden yazdı..
    Mesela Leningrad'tan...
    "Lanet olsun ne muazzam şey seni sevmek! ..
    Sen benim aşkım, sen benim kızım, sen benim yoldaşım, sen benim küçük annemsin. Canım, bir tanem, seni sevmeden önce dünyayı sevmesini bile bilmiyormuşum.Bu şehir güzelse senin yüzünden, bu elma tatlıysa senin yüzünden, bu insan akıllıysa senin yüzünden”
    *. *. *
    Mesela Varşova'dan..
    "Ve işte ben. Dün sesini işittiğimde dünyanın en mutlu insanı oluverdim. Hep bizi, seni ve beni düşünüyorum. Döndüğümde Rusça’yı gramer kurallarıyla yazacak kadar iyi öğreneceğim mutlaka. Seni böylesine sevmek ve bunu layıkınca yazıya aktaramamak insanı çıldırtıyor. Sen bebeğim benim, anlıyor musun yazdıklarımı? Eğer hastalanmazsam ayın 15’inde yani pazartesi buradan ayrılıyorum. Pazartesi! İşte böyle. Yaz bana, unutma. Ara sıra yani her dakika beni düşün. Öpüyorum seni, sevincim benim."
    *. *. *
    Ya da Prag'dan.
    "Gittin, boşaldı Prag şehri. İçinden elini çekip çıkardığın bir eldiven gibi boşaldı. Söndü artık seni göstermeyen bir ayna gibi.."
    *. *. *
    Bazen Kislova'dan..
    "İçimde ak bir yol var.
    Karıncalar buğday taneleriyle
    bayram çığlıklarıyla kamyonlar gelir geçer
    ama yasak, geçmez cenaze arabası.
    İçimde mis kokulu
    kızıl bir gül duruyor zaman.
    Ama bugün cumaymış, yarın cumartesiymiş,
    çoğum gitmiş de azım kalmış, umurumda değil.."
    *. *. *
    Hatta Moskova'dan..
    "İlk ergenlik düşümden geliyorum sana
    bu şehrin bana verdiği en tatlı yemiş en akıllı söz en insan sokaksın
    günlük güneşlik rüzgârım benim
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi karım benim."
    *. *. *
    Nazım Vera'ya son şiirini 1963 yılında yazdı..
    "Gelsene dedi bana..
    Kalsana dedi bana..
    Gülsene dedi bana..
    Ölsene dedi bana..
    Geldim..
    Kaldım..
    Güldüm..
    Öldüm"
    *. *. *
    Öldü..
    Bu şiirden bir kaç ay sonra 3 Haziran 1963'te öldü büyük şair..
    Sürgün olduğu Moskova'da gömüldü..
    Vera yaşadığı sürece Nazım'ı hiç unutmadı..
    2001 yılında öldüğünde tek isteği Nazım'ın yanına gömülmekti..
    Ama hiç boş yer yoktu..
    Daha iyi bir çözüm bulundu...
    Vera'nın külleri Nazım'ın mezarına döküldü..
    Ölümsüz aşkları mezarda buluştu...

    3 Haziran 1963
    Anısına Saygılarımızla...
  • Şairin Şiirine seslenmesine gerek kalmadan şiir anın büyüsü ile şakıdı ; "Ellerin ellerimde değil üşüyorum " dedi pişman kadın; "Yüreğim yüreğinin eline yapışmışken mi ? Dedi öteki kadın.. "Sustu kadın, lal oldu. Konuşmak anlatmak zor geldi kelimleri. Zaman sustu vakit ilerlemez oldu.Sessizliğin tiz tonunu buldu kadın ve Ve seslendi kadınına; Yüreğim yüreğinin elini tuttu, hangi eli tutmam gerekiyor! Seslerimiz bir birine sarmaş dolaşken Ben neyi sarmalayayım! Söylesene kadın! Nefes nefes bir birimizi solarken ben neyi koklayayım! Kalbinin ritmini dinlemek varken, ben hangi müziğe ihtiyaç duyayım. Gözler konuştu bir müddet sessizlikte ki tını aşk'a büründü. "İçimdeki kelimleri dökemiyorum "derken hayrandı bakışları pişman olan kadının. Son noktayı şair koydu; "İçini öpsem dudaklarıma değer mi kelimler ?" Sessizlik fısıldadı; "Varlığı ile şiirin akımını güçlendiren pişman kadının varlığına armağan "...🎈🎈