• İnsan ruhunun bir parçası hayvan sevgisini tadana kadar uyanmaz.

    Anatole France
  • Sevgili Sedat Laçiner, bir an önce özgürlüğünüze kavuşmanız dileğiyle..
    Sayın Hasan Cemal,
    Kıymetli üstadım,

    Bu satırları 20 aydır tutuklu olduğum Çanakkale Cezaevinden yazıyorum… 20 aydır, yani 577 gündür, 13 bin 848 saattir bir zindanda bu çılgınlığın geçmesini bekliyorum…

    Dışarıdayken (yani çook uzun  zaman önce) sizin yazılarınızı okumak vazgeçemediğim günlük rutinlerimdendi. Konu ne olursa olsun hakkaniyetli olma çabanızı ve serbestiyetçi duruşunuzu, hürriyet ve haklardan yana tavrınızı unutamıyorum. Maalesef hapishanede internet yok, bilgisayar yok… Yasak… Dolayısıyla mahrum olduğum pek çok hak ve olanaklardan biri de Siz ve Sizin gibi az sayıda namuslu münevverlerin yazıları…

     

    ***

    Sayın Cemal,

    20 Temmuz 2016 günü evimde, çalışma odamda gözaltına alındım… Polisler geldiğinde yine bilgisayarımın başındaydım ve internetteki köşe yazımı yazmakla meşguldüm. Evimi didik didik aradılar, bilgisayarlarıma cep telefonuma el koydular. Üç gün sonra da tutuklandım. Suçumun “Anayasayı ihlal' yani “darbe yapmak' olduğu söylendiğinde inanamadım. Polisler “biz bilmeyiz savcı açıklar' deyince savcı sorgusunu bekledim. Ancak savcı darbe ile ilgili bir tek soru bile sormadı. O sormayınca ben anlattım 15 Temmuz’da nerede olduğumu, ne yaptığımı. Ama savcı beni dinliyor gibi görünmüyordu… Sonra hâkim karşısına çıktım. Akşam 20:00’de başlayan celse sabah saat 08:30’da bitti. Bir ara salonda bulunan avukatlar ve sanıklar bile uyuyordu. İlginç olansa hâkim de, tıpkı savcı gibi 15 Temmuz ile ilgili bana ve diğer sanıklara bir tek soru dahi sormadı. Sanki kararlar çoktan alınmış, ipimiz çekilmişti bile… Ne savcı ne de hâkim, anlattıklarımla ilgili değildi. 15 Temmuz günü nerede olduğumu bile sormadılar…

    Tutuklandığım gün Adliye’deki savcı ve hâkim odalarının yarıdan fazlası boşaltılmış, isimlikler sökülmüştü… Beni tutuklayan hâkim, beni tutuklamasaydı belki kendisi de tutuklanacaktı. Beni gözaltına aldıran savcının sağındaki, solundaki ve karşısındaki savcı odaları bir gün önce boşaltılmış, o odalardaki savcılar çoktan zindanlara atılmıştı. İşte böyle bir ortamda tutuklandım.

    Sonradan öğrendiğime göre, 16 Temmuz 2016 sabahı Ankara’dan, Bakanlıktan Adliye’ye tutuklamalar için liste gelmiş ve o isimler arasında benim de ismim varmış.

    Gözaltına alındığım günden 2 ay sonrasına kadar avukatım başına bir şey gelmesinden korktu, ziyarete dahi gelemedi. Baronun, yasal zorunluluk nedeniyle atadığı avukat ise birkaç gün sonra avukatlığımdan çekildi. Uzun süre avukat bile bulamadım. Piyasada dolaşan havalı bazı avukatlar, “Sedat hocanın suçsuz olduğuna inanıyoruz ama bu davayı alamayız, yoksa biz de tehlikeye gireriz' dediler. Suçlamalar akıl almazdı, hukuki yardım kanalları ise kapalıydı.

    İddianame çıkıncaya kadar, yani neredeyse 8 ay boyunca hakkımdaki suçlamanın nedenini, dayanağını, delileri vs. öğrenemedim. Gerçi iddianame yazılınca da bunu öğrenmek mümkün olmadı, çünkü iddianamede darbeye katıldığıma veya darbeyi desteklediğime dair bir tek cümle dahi yoktu. Hatta iddianamede Çanakkale ilinde darbe olduğuna dair bile cümle geçmiyordu. En traji-komik olanı ise iddianamenin en son sayfasında “eylemlerinde cebir-şiddet unsuruna rastlanmamıştır ama cezalandırılmasında kamu yararı vardır' denmesiydi. Oysaki Türk Ceza Kanununun 309.maddesinde “cebir ve şiddet kullanarak Anayasa’nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya çalışmak…' suçtur. Yani TCK 309.maddede cebir ve şiddet suçun asli, olmazsa olmaz unsurudur. Yani iddianame, eylemlerimde cebir ve şiddet olmadığını kabul ederek ortada suç olmadığını, benim de suçlu olmadığımı kabul ediyor. Buna karşın cezalandırılmamın kamu yararına olacağını söylüyor. Yani açıkça deniyor ki; “Sedat Laçiner’in suçu yoktur ama cezalandırılmalıdır'. Böyle bir mantık olabilir mi? Böyle bir hukuk olabilir mi?!

    Bir diğer ilginç nokta ise, ikamet ettiğim Çanakkale’de darbe girişimi olmaması. 15-16 Temmuz gecesi, yaşadığım şehirde hiçbir askeri veya sivil kalkışma faaliyeti olmadı, darbe ile ilgili hiçbir gelişme de yaşanmadı.  Darbeyi tesadüfen geceye doğru televizyondan öğrendim. Balkonda oturuyordum ve haberde duyduklarımın gerçek olduğuna bile inanamadım. Oturduğum yer işlek yollar üzerinde olmasına rağmen olağandışı hiçbir gelişme olmadı… Nitekim dönemin Çanakkale Valisi 16 Temmuz günü Anadolu Ajansı’na açıklama yaptı ve “ilimizle gurur duyuyoruz çünkü Çanakkale’den bir tek darbeci çıkmadı. İlimizden darbeci çıkmadı' dedi. Hatta Çanakkale’de hiçbir darbe kalkışması olmadığını da ekledi.

    Darbeyi öğrenir öğrenmez (23:30-00:00 civarı olmalı) sosyal medyadan darbe karşıtı mesajlar atmaya başladım. Darbelerin ve şiddetin hiçbir soruna çare olamayacağını, halkın demokrasiye ve hukuka sahip çıkması gerektiğini ifade ettim. Ben, darbe karşıtı bu mesajları yayımlarken Ankara ve İstanbul’da çatışmalar hala devam ediyordu… Benim darbe girişimine karşı çıkan ilk mesajımla Cumhurbaşkanı’nın CNNTürk’teki ilk mesajının hemen hemen aynı dakikalara denk gelmesi de ilginç bir tesadüftür. Yani darbeyi öğrendiğim ilk andan itibaren darbeye açıktan karşı çıktım, büyük bir risk aldım. Herhalde darbe girişimi başarılı olsaydı içeri alınacak kişilerden biri yine bendim.

    Şaşıracaksınız ama sosyal medyadaki darbe karşıtı mesajlarımın hiçbiri iddianameye girmemiş. Aylarca savcılığa yazdım, bu mesajların delil olarak dosyaya konulmasını istedim. Defalarca mahkemede dile getirdim. Tutukluluğumdan 1,5 yıl sonra nihayet mahkeme sosyal medyada darbe konusundaki mesajlarımın incelenmesi kararını lütfen aldı…

    Bu davada sanki görünmez bir güç, lehime olan delillerin toplanmasına özel olarak engel oluyor ya da hâkimler ve savcı bu davanın delillerle, kanıtlarla bir ilgisi olmadığını fark ederek bir şeylerden korktular. Bilemiyorum…

    Gözaltına alındığım gün de ilginç bir gelişme yaşanmıştı; evimi didik didik arayan polis memurlarından biri kitaplığımda “Kim Bu Fethullah Gülen' adlı kitabı buldu. Faik Bulut’un bu kitabı baştan sona Gülen’e ve hareketine ağır eleştiriler getiren, hatta hakarete varan sözler içeren eleştirel-karşıt bir kitaptır. Polis memuru, bu kitabı suçluluğuma büyük bir delil bulmuş gibi sevinerek başlarındaki amirine götürdü. Amiri kitabı 5-10 dakika inceledi ve sonra polis memuruna “Bu olmaz. Bu kitap lehe delil sayılır, sakın almayın' dedi. Oysaki yasa lehe ve aleyhe delillerin alınmasını emrediyor. Daha o zaman anladım ki bu davada lehime ne varsa yok sayılıyor, aleyhime bir şey yoksa da aranıyor…

    Aylarca araştırdılar, hala da arıyorlar, ama bir şey bulamıyorlar. Hala tutukluluğum “delillerin henüz yeterince toplanmamış olması nedeniyle' denilerek uzatılıyor. Bu sözler aslında suçsuzluğumun da ikrarı. Hala suçluluğum için delil aranıyor, ya da bana zaten ceza çektiriliyor, yargılanmadan yıllarca hapis yatırılıyorum. Bunun adı yargısız infazdır.

    ***

    Ömrüm boyunca şiddete karşı oldum, darbenin her çeşidine karşı çıktım… Yazdıklarım, konuşmalarım ortada… Ben, tüm hayatını cam bir fanusta yaşamış bir insanım. Gizlim yok, saklım yok. Hal böyleyken, şiddetten, darbeden, zorbalıktan nefret eden biriyken darbecilikle suçlanmak gücüme gidiyor. Üzerime atılan mesnetsiz bir çamur, bir iftira da olsa gücüme gidiyor, ağırıma gidiyor…

    Her yazımda erk sahiplerini Anayasa’ya ve hukuka uymaya çağırmış bir yazar olduğum halde Anayasa’yı ihlalle suçlanmam akılla mantıkla alay etmek değildir de nedir?

    En hassas dönemlerde risk alarak sivil idareyi savunan, darbeciliği lanetleyen benim gibi bir bilim insanının darbecilikle suçlanması eşyanın doğasına aykırı değil midir?

    Diğer taraftan, Cumhuriyet tarihi boyunca pek çok masum insan, Anayasa’yı ihlal’le, yani darbecilikle suçlanırken gerçek darbeciler yargılanan değil, yargılayan olmuşlar. Biliyorsunuz, Celal Bayar, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan ve 11 diğer sanık Yassıada’da “Anayasayı ihlal'le suçlanmış ve idama mahkûm edilmişlerdi. Bebek davası, köpek davası, Cımbız davası gibi gülünç ithamlarla yargılanan Başbakan ve iki bakanı darbecilerin talimatıyla, tiyatro gibi bir yargılamayla idam edildiler. Şimdi onların durduğu yerde olmak içimi ürpertiyor. Bu arada belirtmeliyim ki yargılandığım salonun girişinde “Tiyatro Salonu' yazıyor (yer olmadığından duruşmalar Açık Cezaevi Tiyatro Salonu’nda yapılıyor).

    Yassıada davaları Türk tarihine kara bir leke olarak geçti. 57 yıl sonra Türk hukuku ve siyaseti hala aynı yerde midir?

    Sayın Hasan Cemal,

    İnanın benim yargılandığım davalar rahmetli Menderes’in aleyhine açılan Köpek davasından da, Bebek davasından da daha boş. Çünkü o davalarda asılsız da olsa Adnan Menderes’e itham edilen eylemler vardı. Üstelik ben, Bayar veya Menderes gibi 10 yıl boyunca bir ülkeyi yönetmiş bir muktedir de değilim. Kalemi dışında elinde hiçbir gücü olmayan, ömrü boyunca hiç silahı olmamış, hiçbir şiddet olayına karışmamış benim gibi bir yazara, bilim insanına ve gazeteciye darbecilik ve teröristlik ve hainlik isnat etmek hayal gücünü fazla zorlamak olmuyor mu?

    Bu soruları mahkeme heyetine de sordum. Kaç kez, çaresizce salondakilere haykırdım, “bunları sadece ben mi görüyorum, bu iddialar, kanıtsız tutuklanmam, bir terörle mücadele uzmanından terörist çıkarma çabası size garip gelmiyor mu diye sordum, çaresizce haykırdım. Neredeyse iki yıl olacak. Artık yoruldum. Hukukun en temel ilkeleri çiğnenirken onu koruması gereken sözde hukuk insanlarının her türlü hak ihlalini normal, hatta rutin hale getirmesi akıl sağlığımı olumsuz etkiliyor… Sanki herkes ama herkes çıldırmış da bir benim bilincim açıkmış gibi geliyor… Böylesine bir kâbusta en kötüsü akıl sağlığınızı hala koruyor olmak olmalı…

    Sayın Hasan Cemal,

    Üstadım,

    Hakkımda açtıkları tek dava Anayasayı ihlal’den de değil. Dava ve soruşturmalar hergün yağıyor. 1 Eylül’de meslekten ihraç ettikleri halde sürekli soruşturma açıyorlar. Daha geçen hafta Çanakkale Üniversitesi Rektörlüğü’nden yeni bir sarı zarf geldi, 2 yıl önce yazdığım köşe yazılarından birini bulmuşlar, “sen bu yazınla devletimizi aciz göstermeye mi çalışıyorsun?' diye soruyorlar, benden savunma istiyorlar. Günlerim böyle geçiyor, bazen köşe yazılarımı savunmak zorunda kalıyorum, bazense konuşmalarımı.

    Hakkımda açılan bir dava da TCK 301’den. Türkiye’nin terör politikasını eleştirmemi beğenmeyen Üniversite Rektörü Yücel Acer’in emriyle suç duyurusu yapılmış, Savcılık dava açmış… Bu davada da 2 yıl önce yazılmış köşe yazımı savunmak zorunda kalıyorum. Okurlarım bilir, ben yurtsever bir insanım. Liberal olduğum kadar, milli çıkarları savunan bir çizgide oldum hep. Terörle mücadele konusunda eğer Türkiye devleti benim eleştirilerimi dahi kaldıramıyorsa, yeni Türkiye bana dahi tahammül edemiyorsa orada demokrasi ve adalet için ve ifade özgürlüğü için ve insan hakları için paniklenmesi normaldir. Yaşadıklarım sadece Sedat Laçiner adlı bir akademisyenin yargı eliyle linç edilmesi, yok edilmesi meselesi değildir. Benim üzerimden sadece adalet ve fikir özgürlüğü değil, makuliyet de yok ediliyor. Biraz insaf lütfen… Benim gibi milliyetçi ve vatansever duruşu olan, her vesileyle bu ülkenin çıkarlarını savunan ve doğruyu yaptığında mevcut iktidarı sonuna kadar savunmuş, eleştirileri her zaman seviyeli, yapıcı ve teknik çizgide olan benim gibi bir yazar ve bilim insanından bir terörist, bir hain, bir darbeci çıkartılamaz. Artık hukuku geçtim, en azından makul olsun. Madem linç ediliyorum, bari insaflı olsunlar… Yalanda bile bir mantık vardır. Uçuk yalan söylendiğinde “bari doğru yalan söyle' derler. Hakkımda söylenenlere yanıt veririm, yargılanmaktan da, tartışmaktan da kaçmam. Amma bari suçlamalar biraz mantıklı olsun, biraz insaflı olsun… Linç edilmeye alıştım ama burada da bir ölçü olmalı. Birazcık insaf, ben de insanım…

    ***

    Hakkımdaki davalarda bugüne kadar 300’den fazla (belki 500) tanık, sanık ve müşteki dinlendi. Dinlenen bu yüzlerce kişiden bir tanesi bile hakkımda görgüye dayalı bir suçlamada bulunmadı. Bir Allah’ın kulu bile çıkıp da “Onu Fetö’den, cemaatten biriyle gördüm' diyemedi. Ne cemaat abisi tanırım ne de imamı. Bir tek toplantılarına dahi gitmedim. Çanakkale’de Türkçe olimpiyatlarını Valilik organize ettiğinde ve 40 binden fazla insan stadı doldurduğunda dahi orada ben yoktum. Ne bylock var ne de Bank Asya’ya bir kuruş yatırmışlığım. Hiçbir tanık veya Savcılık hakkımda “şurada şunu yaptı' diyemiyor. Diyemez de, çünkü ne cemaat abisi tanırım, ne de herhangi bir dini gurubun herhangi bir toplantısına katıldım. Ben Kuran kursuna dahi gitmemiş bir insanım. Kuran kursuna gitmedim diye övünüyor değilim ama benim hayatım böyle. Annem-babam sosyal demokrat çizgide insanlardı ve eğitim hayatım hep laik ve pozitivist kurumlarda geçti. İlkokuldan doktora eğitimime kadar hep seküler, hatta laikçi hocalarım oldu.

    Ayrıca eleştirel, sorgulayıcı, şüpheci, doğrucu ve dikbaşlı karakterim nedeniyle bırakınız dini gurupları, benim siyasi bir partide veya bir sivil toplum kuruluşunda dahi üye olmam çok zordur… Tanıyanlar bilir; asi bir yapım var. Bu karakterimle liderin her sözünü emir sayan cemaat gibi yapılarda yer alabilmem mümkün değildir. Bugüne kadar yazdıklarım ve konuşmalarım sadece benim zihnimin ürünüdür. Hiçbir zaman beynimden ve/veya midemden birilerine veya bir guruba bağlı olmadım.

    Neredeyse 2 yıldır devam etmekte olan davalarda Cemaat’in ağabeyleri, ablaları, imamları, bölgecileri, sorumluları, sempatizanları, esnafları, öğrencileri, işadamları ve üyeleri dinlendi. Tüm bunlar benim için çok öğreticiydi. Zaman zaman duyduklarıma çok şaşırdım. Adeta zoraki bir kurs gibi geldi bana bu duruşmalar. Bu yapıyı ilk defa bu mahkemeler sayesinde bu kadar detaylı öğrenme olanağım oldu. Herhalde bu davalar bittiğinde bu yapı üzerine sayılı uzmanlardan biri olacağım(!) Fakat şu anda akıl yakan bir iddia ile, cemaatçi olmakla, terörist olmakla ve darbeci olmakla suçlanıyorum. Bunları düşündükçe aklımı kaçıracak gibi oluyorum.

    Dediğim gibi; hakkımda herhangi bir delil bulunamadı ama hala arıyorlar. Mahkemede dinlenen yüzlerce kişi beni sadece medyadan tanıdığını, bunun dışında bir tanıklığı olmadığını söyledi. Bylock kaydım bile çıkmadı. Bunun üzerine mahkeme şöyle bir karar aldı: “sanığın 2010-2016 yılları arasındaki tüm telefon görüşmelerinin incelenerek bylock kaydı olan kullanıcılarla telefon görüşmesi yapıp yapmadığının tespitine'. Düşünebiliyor musunuz? 6,5 yıl boyunca beni arayan veya benim aradığım binlerce, belki onbinlerce telefon numarasından bylock yüklemiş olan biri var mı, yok mu bunu tespit edeceklermiş, böyle birileri varsa bu benim suçlu olmama kanıt olacakmış.

    Benzeri bir durumu da Üniversitedeki işimden atılırken yaşadım: Yargılanıyorum diye işten attılar, sonra işten atılmamı dönüp kanıt diye mahkemedeki dosyama eklediler.

    ***

    Sayın Cemal,

    Ben bu ülkeye inandığım için, bu ülke insanlık için bir ümit olabilir mi düşüncesiyle bu ülkede kaldım… Yoksa Yüksek Lisans ve Doktoramı İngiltere’de tamamladım ve Türkiye’ye dönmeyip, mesleğimi orada da sürdürebilirdim. Doktoramı bitirince King’s College’daki danışman hocam Profesör Karsh, Londra’da kalmam için ısrar ettiğinde teklifini nazikçe reddedip “benim Türkiye’ye ülkeme dönmem lazım. Türkiye sayesinde bu noktaya geldim, şimdi ülkeme borcumu ödemeliyim' demiştim. O gün ülkemin bana ihtiyacı olduğunu düşünüyordum… Ben böyle söyleyince güngörmüş geçirmiş hocam şöyle dedi: “Bak Sedat, kararına saygı duyuyorum. Ancak şunu da unutma, döneceğin yer İran gibi, Suriye gibi, Mısır gibi bir Ortadoğu ülkesi. Seni anlamayabilirler, hayal kırıklığına uğrayabilirsin.'

    Ne yazık ki danışman hocam haklı çıktı, bense böylesine önemli bir hayat dersini zindanlara düşerek ağır bir bedelle ödedim. O gün hocam Profesör Karsh’ı dinleyip Londra’da kalsaydım bilgime, çalışmalarıma saygı duyulurdu, araştırmalarım desteklenirdi; en azından hapishanelere atılmaz, mahkeme mahkeme dolaştırılmazdım… Bugün buradan bakınca gelişmiş ülkelerin neden geliştiğini, gelişmeyenlerin ise neden arkalarda kaldıklarını daha iyi anlıyorum… Bilim insanlarına, yazarlara, gazetecilere, sanatçılara hürmet ilerlemenin anahtarıymış, bunu çok daha iyi anlıyorum.

    ***

    Sayın Hasan Cemal,

    Yazacak daha çok şey var. Her kelimesi acı verse de yazacak çok ama çok şey var. Ancak zamanınızı almak, sizi de yormak istemiyorum. Sadece şunu bilmenizi isterim ki yaşadıklarım şahsi bir hikâye değil, bir ülkenin trajedisi… Yaşadıklarım, yaşanmış, bitmiş ya da benimle bitecek bir dram da değil, bu korkunç sessizlik devam eder ise milyonların yaşayacağı, gelecek nesillerin de yaşayacağı bir dram… Çanakkale zindanlarında unutulan sadece ben değilim, unutulan en temel insan hakları; basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü, hukukun üstünlüğü, akademik özgürlük… Demir parmaklıklar arkasında yarınından ümitsiz yatan sadece ben değilim, Türkiye’nin yarınları da burada yatıyor…

    Derler ki “bir masum hapiste yatacağına bin suçlu sokakta gezsin', çünkü bir masum hapiste yatarsa orada adalet hapishaneye atılmış demektir. Benim görebildiğim kadarıyla bir değil pek çok masum var hapishanelerde…

    İstibdat dönemleri; 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat vb. deneyimler kanıtladı ki adaletsizlik sadece mağdurlarına değil, ülkemizin tamamına kaybettiriyor. Geri kalmışlığımızın bir nedeni de adalet eksikliğimiz. Bu nedenle bu mektubumu 20 aydır tutuklu bir gazetecinin ve bir bilim insanının şahsi ve istisnai bir çığlığı olarak değil de, demir parmaklıklar arkasına düşmüş adaletin ve ifade özgürlüğünün dışarıya bir çağrısı olarak görün…

    Evimi, çocuklarımı, eşimi, arkadaşlarımı, öğrencilerimi ve kitaplarımı çok özledim… Hepsi burnumda tütüyor… Eski hayatımı geri istiyorum. Ben, ülkeme ve insanlarıma hizmet edebilmek için onyıllarca çalıştım, didindim. Dünyanın en iyi üniversitelerinde eğitim aldım, dünyaca saygı duyulan çalışmalara imza attım… Tüm bu emeğin ve fedakârlığın karşılığı derin bir kuyuya atılmak olmamalıydı… Üzgünüm ve geleceğim için kaygılıyım, hatta çok korkuyorum… Ancak ülkem için korkum daha fazla. Size garip gelebilir ama kendim için korkuyorsam, ülkem ve milletim için titriyorum.

    Geçmişin ahı bugünlerimizi yaktı, bugünlerin ahı yarınlarımızı yakmasın…

    Çok şey istemiyorum; biraz makuliyet, biraz adalet… Biz, bu ülkenin insanları ülkemizin evlatlarıyız, düşmanları değil… Düşman hukukunu bir yana bırakalım, artık kardeş hukukuna geçelim. Lütfen…

    Saygılarımla.

    Prof.Dr. Sedat Laçiner

    (5 Mart 2018, Çanakkale Kapalı Cezaevi)    

     
  • Köpek Korkum :)
    Ben o kaçan kız olabilirim :)
    https://twitter.com/...s/906929963533787136
  • Ben yazdım... Demek çok isterdim ama bana ait değil site dışında bir arkadaşım bilim kurgu denemesi yazdı olumlu veya olumsuz yorumda bulunursanız sevinirim.
    ——————————————

    İNSANLIĞIN SONU: ÖLÜMSÜZLÜK ÇEKİLİŞİ

    NOT: Yazdığım öykünün birinci kısımdır. Hatta belki ana karakter Ashley'in Platonia'da yaşayacağı maceralar üzerine bir öykü serisi yazarım. Ama mutlaka bu öykünün devamı gelecektir. Belki de gelmez.

    ***
    “Kapat da yat artık şu programı, Jean!”
    “Hayatım, tamam, az kaldı, kapatacağım,”
    George derin bir iç çekti. Yeni aldıkları masanın üstündeki altın desenli saaate baktı: 01.15
    40 dakika önce işten gelmişti ve çok yorgundu. Bir yandan Jean’ın gecenin bu saaatinde ne izlediğini merak ediyor, bir yandan da gözleri gitgide ağırlaşıyordu. Sonunda uyku galip geldi...

    Platonia Gezegeni, saat sabah: 08.30
    George uyandı, esnedi ve nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Evdeydi. Az önce kötü bir rüya görmüştü ve hala etkisindeydi. O esnada mutfaktan Jean’ın sesini duydu.
    “ Uyan, George!”
    Sadece bir kabustu, diye kendini teselli etti George ve el yordamıyla terliklerini ayağına geçirip sürüne sürüne, kahvaltı hazırlayan karısının yanına gitti:
    “Çocuklar okula gitti mi?”
    “ Hayatım, iyi misin sen?” Eliyle yemek masasının üstünde duran takvimi işaret etti, “ Bugün günlerden cumartesi,” Tam o esnada saçları dağınık, gözlerini ovuşturan kızları, Ashley çıkageldi ve anne babasına sinirli bir şekilde:
    “Anne, şu yaramaz Bob’a bir şeyler de! Senin o yaramaz oğlun beni zorla uyandırdı... “
    George hala ne olduğunu anlamaya çalışıyordu... Niye bu rüya onu etkilemişti? Omuzunu silkti ve bu acımasız rüyayı yoğun geçen iş günlerine yordu.
    Bob da mutfağa geldi ve o esnada gümüşi renkli ekmek kızartıcısından bip sesi geldi. Jean ekmek kızartıcısından ekmekleri alıp, özenle tabağa koydu ve ellerini çırptı:
    “Hadi kahvaltı sofrasına,”

    ***
    George, Platonia Gezegeni’ne özgü kahveyi [1] yudumlarken aklına dün geceki Jean’in izlediği televizyon programı geldi. Sahi neydi bu karısının izlediği? Soran gözlerle:
    “Hayatım, senin dün gece izlediğin program da neyin nesiydi? Bilirsin, sen televizyon izlemeyi pek sevmezsin zaten hele de sabaha karşı!..”
    Jean, reçelli Platonia ekmeğini çiğniyordu ve diliyle yutağına doğru reçelli ekmeği ittirdi ve üstüne Serhuyceb kahvesini yudumladı ve sonra aklı karışık bir şekilde çocuklarına baktı. Çocukları da meraklı gözlerle annelerine bakıyordu ama Jean beyninde ölçüp tarttıktan sonra bu konuyu George ile bu akşam başbaşa konuşmaya karar verdi.
    “Önemli bir şey değil, hayatım,” dedi yutkunarak. George kaygılı bakışlarla karısına baktı ve sonra omuz silkti.
    Jean düşüncelere daldı. Neden çocuklarının yanında konuşmuyordu? Çünkü Ashley bu sene ortaokulunu bitirecek ve geleceğini belirleyen bir sınava girecekti. Kazanırsa atalarının bir zamanlar yaşadığı Dünya denilen gezegeni incelemeye gidecek ve bilim insanı olacaktı. Ama oldukça tehlikeliydi çünkü Dünya’nın çekirdeğinde bulunan Magma sönmek üzereydi ve Dünya üzerindeki bütün insanlık kalıntıları yok olabilirdi. Ve Jean bu ölümsüzlük çekilişiyle ilgili çocuklarının kafasını karıştırmak istemiyordu ne de olsa Ashley çok meraklı bir kızdı ve eğer bu ölümsüzlük çekilişi hakkında kızının yanında konuşursa kesinlikle Ashley bu konuyu merak edecek ve sınavına odaklanamayacaktı. Bob’un yanında da konuşmamalıydı bu konu hakkında. Ağzı gevşek biriydi Bob. Mutlaka Ashley’e de söz ederdi bundan...
    Jean’ın gözüne buzdolabında asılı duran annesinin fotoğrafı çarptı. O anda ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Gözlerinin önünden hatıraları, o kabus geceleri siyah beyaz bir film olarak akıp gidiyordu. George ile, çocuklarından sakladıkları bir gerçek daha vardı: Neden bu gezegendeydiler ve niye atalarının yaşadığı Dünya’da yaşamıyorlardı. Anıları Jean’i etkisi altına aldı ve ne zaman annesinin fotoğrafı gözüne çarpsa hep o anıları aklına gelirdi ama her şeye rağmen o fotoğrafı buzdolabından kaldırmıyordu çünkü geçmişini unutmak istemiyordu, annesini babasını ve Dünya’da bir zaman yaşamış diğer atalarını tarihin tozlu sayfalarına gömmek istemiyordu... Çocukları hala ona meraklı gözlerle bakıyordu sanki gerçeği öğrenmek ister gibi... Bir anda aklında bir şimşek çaktı: çocuklarına niye gerçeği anlatmıyordu? Gerçeği bilmek onların da hakkıydı ve ne de olsa eninde sonunda acımasız gerçeği öğreneceklerdi ya... Akşam, George’la bu konuyu da konuşacaktı ama öncesinde anılarıyla yüzleşmeliydi...
    “Iıı... Şey, ben... benim lavaboya gitmem gerek,” Bu sefer George da ona meraklı gözlerle bakıyordu ama karısına ara ara böyle olduğunu bildiğinden ciddiye almadı. Ama bu sefer bir tuhaflık vardı, George bunu fark etmişti... Ama bu tuhaflığı o rüyasına yordu... O sırada Jean çoktan kalkıp gitmişti zaten. Çocuklarına da kısık sesle: “Arada olur annenize böyle, merak etmeyin,” dedi. Bob, Ashley ve George kahvaltılarına kaldıkları yerden devam ettiler...

    Jean, lavabodaki aynanın karşısındaydı. Yüzüne soğuk su çarptı ve anılarına gömüldü...

    Anılar. Silikleşen yüzler. Kabus geceler.
    3.Dünya Savaşı. Yıkık dökük binalar. Anne. Baba.

    Her şey başladığında 12 yaşındaydı. Dünya’da yaşıyordu. 2028 yılıydı. O gün, Salı akşamı, tüm monotonluğuyla sürüp gidiyordu. O gün, Jean’in halası, amcası, dayısı, yengesi, annesi ve babası balkonda toplanmış oturuyorlardı. Siyasetten söz ediyorlardı ve Jean de tabletine gömülmüş, oyun oynuyordu. Birden gökyüzünde bir karaltı belirdi. İlk bakışta ne olduğunu anlayamadılar. Ailesi konuşmayı kesmişti ve Jean de kafasını tabletinden kaldırmış, kaygılı bakışlarla gökyüzüne bakıyordu. Devasa büyüklükte bir şeydi. Ama ne olduğunu anlayamamıştı Jean. Birden aklına, Şubat ayında okulda izledikleri bir film aklında geldi. The Childhood’s End. Dizideki sahneyi aklına getirdi. Büyük kentin üstüne uzay gemisi konuyor. Ama Jean buna olanak vermiyordu. Uzay gemisinin gövdesinde beyaz harflerle yazan yazı Jean'ın dikkatini çekti: URSULA K. L. GUİN-2018 Ama ilk başta buna anlam veremedi. Gerçeği kavramaya çalışıyordu, rüyada olup olmadığını anlamak için koluna bir çimbik attı. Hayır, her şey rüya olamayacak kadar gerçekti. Okulda uzay gemisi hakkında öğrendiklerini düşündü, bir gün NASA’yı ziyarete gitmişlerdi. Ve onların verdiği bilgilere göre uzay gemilerinin baş kısmı silisyum seramik ve arka kısmı kompozit maddelerden yapılıyordu. Ayrıca gövdesinde ise karbon maddesi[2] kullanılıyordu.
    Bir anda çoğalmaya başladılar ve akşam olmasına rağmen gökyüzü bir anda aydınlandı. Herkes ağızları açık birbirlerine soran gözlerle bakıyordu. Devasa uzay araçları yavaş yavaş yeryüzüne inmeye başladı. Herkes öyle korkmuştu ki yerlerinden kıpırdayamadılar. Nihayetinde herkes uzay araçların çevresinde toplanmaya başladı. Kalabalık gitgide arttı. O anda kimsenin aklına bir şey yapmak gelmiyordu. Polisi arayabilirlerdi. Ama çok geçmeden polisin hiçbir şey yapamayacaklarını öğreneceklerdi. Ve çok geçmeden olan oldu.
    Uzay gemisinin içinden boğuk ve mekanik bir ses yükselmeye başladı. İnsanlardan çıt çıkmıyordu. Pür dikkat uzay gemisinin içinden yükselen sesi dinliyorlardı:
    “Hiç uzatmadan konuya gireceğim,” Duydukları ses, gırtlaktan geliyordu ve kulakları rahatsız ediyordu ama yine de aldırmayıp dinlemeye devam ettiler:
    “... her geçen saniye sizin aleyhinize. Beni lütfen sözümü kesmeden dinleyin,” Ayrıca, her kim konuşuyorsa çok değişik bir aksanı vardı. Sanki evrendeki başka bir gezenden gelmişlerdi. Ancak bu sadece masal dünyasında olurdu... Belki de bir masaldaydılar...
    “ Şu anda bizi çok merak ediyorsunuz. Neden buradayız? Biz sizi çok uzun zamandır , neredeyse Dünya’nızın var oluşundan beri gözetliyoruz. Her anınızı. Ne yiyip içtiğinizi, ülkenizin siyaset durumunuzu, coğrafyanızı, yer altı kaynaklarınızı, doğal afetlerinizi ve daha bir çok şeyinizi biliyoruz,” Jean’ın aklında okuduğu bir bilimkurgu kitabındaki söz geldi, hatırlamaya çalışttı: “Teleskoplar uzayı gözleyedursun, belki de şu an birileri Dünya’yı mikroskopla bakmakta.” Jean istemsizce başını gökyüzüne kaldırdı ama bulutlar ve parlayan Ay’dan başka bir şey göremedi. Jean bu düşünceleri kafasından attı ve konuşan yaratığı –Jean artık böyle seslenmeye karar verdi.- yeniden dinlemeye koyuldu:
    “... sizi hep gözlemliyorduk. Gelişen teknolojimiz sayesinde Dünya’ya gözle görülemeyecek kadar küçük dinleme aygıtları yolluyoruz. Yeterince gelişmiş bir teknoloji büyüden ayırt edilemez.[3] Her şeyinizden haberdarız. Hatta Dünya’nın yer altı katmanlarına dahi cihazlar gönderip, Magma’nın sıcaklığından, yer kabuğu titreşmelerinden vb. her şeyden haberdar oluyoruz. Geçtiğimiz saaatlerde, kontrol cihazlarımıza bir uyarı geldi, Magma’nız artık çok daha soğuk buna da dolaylı yollardan siz, insanlar sebep oldu. Artık, sizler için Dünya’da yaşamak birer tehlike. Artık daha çok deprem yaşayacaksınız. Hem de büyük şiddetlerde. Ve ilerleyen yıllarda Magma artık daha çok soğuyacak ve Dünya’nız bir anda patlayacak. Biz de sizleri uyarmaya geldik. Bu gezegeni elinizden geldiği kadar çabuk bir şekilde terk edeceksiniz,”
    Artık, devasa uzay gemilerinin etrafında toplanan insanlar mırıldanıyordu.
    “... Bizim sizlerden çok daha üst seviyede teknolojimiz var. Evrenin, büyük bir kısmına biz hakimiz, size de... Ama siz bunu bilmiyordunuz ayrıca keşfetmediğiniz daha binlerce gezegen var. Bizim de öyle. Sizden şunu istiyoruz: bizim önderliğimizde sizi yeni, yaşanılabilir bir gezegene yerleştireceğiz. Ve Dünya’da olduğu gibi herkes kendi ülkesini kuracak. Yönetim şeklinize karışmayacağız ama bizinm egemenliğimizde olacaksınız,”
    O anda arkalardan bir ses işitildi: “Madem bizim yaptığımız her şeyi gözetliyorsunuz, bize egemensiniz neden bizim zor zamanlarımızda bize yardım etmediniz? Neden teknolojimizin gelişmesine yardım etmediniz? Doğal afetlerde yüz binlerce kayıp verdik, neden bize hiç yardım etmediniz?”
    Sonra bu sözleri onaylayan birkaç mırıltı duyuldu ve konuşan yaratık devam etti:
    “(Gülümsedi.) Eğer ki sizin iç işlerinize karışsaydık, sizler bizim varlığımızdan haberdar olacaktınız. Bir insan, birinin ona egemen olduğunu bile bile, Dünya’yı yok edecek güce sahip bir başkanınızın olduğunuzu bilseydiniz, rahat bir şekilde yaşayabilir miydiniz? Sizi kendi hallerinize bıraktık. Ayrıca bizim üstümüzde yer alanlar da var. Bizim de bir başkanımız var.
    Daha fazla uzatmayacağım, 45 gün süreniz var. Bu süre içinde Dünya’dan alacaklarınızı alın. Sizi büyük uzay gemileriyle başka bir gezegene götüreceğiz sonra yine Dünya’daki gibi yaşamınızı sürdüreceksiniz...”


    45 GÜN SONRA
    Herkes halihazırda bekliyordu. Gitmeye direnenler olmuştu ama sonunda herkes ikna edilmişti.
    Jean hayret ediyordu. Nasıl olur da, insanlar atalarının yaşadığı bu şehri bu kadar kolayca terk edebiliyordu? Nasıl Dünya’daki anılarını kendi elleriyle gömebiliyorlardı?
    Jean, uzay aracının penceresinden dışarı baktı. Gitgide Dünya sönükleşiyordu. Son kez Dünya’ya el sallayıp, koltuğuna oturdu ve gözlerini kapadı.
    ***

    Gözlerini açtığında, inişteydiler. Pencereden gezegene bakıyordu. Devasa büyüklükteydi. Dünyalarından en az 2 kat daha büyüktü ve rengi... Jean bu devasa gezegenin rengini kelimelerle anlatamıyordu. Genel olarak koyu bir rengi vardi ama acaba yaşanılabilir miydi? Uzay gemisinin ilerisinde bir gösterge gördü: havadaki gazın değerlerini gösteriyordu:

    AZOT: 76,4652
    OKSİJEN: 22,45
    ARGON: 1,468
    NEON: 15,489
    Dünya ile tıpatıp aynı değildi ama çok yaklaşık değerlere sahipti. Jean, uzay gemisinin sol tarafında masada duran bir kağıdı aldı ve okumaya başladı. Bu gezegeni anlatıyordu:

    PLATONİA GEZEGENİ
    Okyanusların sekiz yüz metre derinliğinde yaşayan balıklar, havaya çıkarılınca parçalandığı gibi, insanlar da hava basıncı altından çıkarılınca yaşayamaz. Hava, deniz kenarında, bir santimetrekare yüzeye yaklaşık olarak bir kilogram basınç yapmaktadır. Bu basınç miktarına, "bir atmosfer" denir ki 77 cm yüksekliğindeki civa sütununun basıncına eşittir. Civanın özgül ağırlığı 13,6 gr/cm3 olduğu için, bin otuz üç santimetre (76x13,6=1033,6) suyun basıncı, yani 12m ve 35 cm yüksekliğindeki suyun basıncı bir atmosferdir. İnsan derisinin yüzölçümü, ortalama bir buçuk metre kare olduğuna göre, hava hepimizi on beş ton kuvvetle ezmektedir. Bu büyük kuvvet altında, pestil haline gelmeyişimiz, solunum sayesindedir. Solunum yolları, akciğer keseleri, kapiller ve kan damarları ile vücudumuzun bütün hücrelerine hava gittiğinden, içimizde de, hariçteki basınca eşit bir basınç mevcuttur. Sıcak havada basınç azalır, barometre düşer. Soğukta ise yükselir. Bu basınç değişmesi, sıhhatimiz için de çok mühimdir. Bu değişme olmasaydı, bildiğimiz hastalıkların dörtte biri mevcut olmazdı. Sıhhi iklimler; kırların ve kışın yaylaların, ilkbaharda ekvator adalarının iklimleridir.
    Hava ile yeryüzü, elektrik bakımından birbirine karşı, bir pilin kutupları vaziyetindedir. Hava artı, yeryüzü eksi yüklüdür. Bu iki kutup arasında yaşamakta olan insan elli litre tuzlu su taşıdığından, kuvvetli bir iletkendir. Üzerimiz yüzbinlerce kıl ile örtülü olduğundan bir verici istasyonu halindeyiz.
    Dünya ile resmen tıpatıp aynıydı. Birkaç değer dışında, Dünya’daki fiziki özellikler ile tamamen bağdaşıyordu. Yani burada insanlık Dünya’daki gibi yaşayabilirdi. Jean derin bir iç çekti. Bu gezegen, sadece insanların, hayvanların, bitkilerin ve mikroorganizmaların yaşayabilmesi için tasarlanmıştı...

    ***
    Aradan 15 yıl geçmişti. Jean evlenmişti. George adında bir eşi olmuştu artık ama büyük kayıplar vermişti.
    Buraya gelişlerinden sonra hükümdarlar –artık onlara yaratık yerine Hükümdarlar diyorlardı.- bizi serbest bırakmıştı ve tabii 3. Dünya (insanlık) savaşı aynı zamanda 1. Platonia Savaşı olmuştu ve Jean bu savaşta annesini, babasını ve daha bir çok yakınını kaybetmişti. Hükümdarlar bizi serbest bırakınca, herkes kendine ait bir toprak almaya çalıştı ve tabii savaş çıktı. Onun sonucunda, bizim bir başkanımız ortaya çıktı ve toplum sınıflandırıldı. Aynı Dünya’daki gibi ama tek bir fark: artık il, ülke diye ayrılmıyordu gezegen. Herkes tek bir gezegen altında toplandı: Platonia. Sonra teknolojilerimizi geliştirdik ve gitgide daha gelişiyoruz. Hatta en son Dünya’ya bir uydu yolladık, Dünya’nın bilgileri an be an bize geliyor. Magmadaki sıcaklık zaten gitgide azaldı. Dünya’nın sonu yakın artık...

    ***
    “ Jean, ne yapıyorsun, hadi gel artık,”
    Jean aynada duran yüzüne baktı. Ne zaman bu anılarını hatırlasa rahatlıyordu. Şimdi iyiydi. Ama bu gerçeği çocuklarına anlatmak istiyordu. Bu konuyu George ile konuşacaktı.
    Mutfağa doğru yöneldi ve George’a bir öpücük kondurdu. Çocuklar çoktan dışarıya oyun oynamaya gitmişlerdi. Birazdan eşi de işi gereği bir toplantıya gidecekti ve akşam geri dönecekti. O zaman bu Ölümsüzlük Çekilişi’ni eşine anlatacak ve çocuklarına, zaten Ashley gerçeği biliyordu –bu yüzden Dünya’ya gitmeye kararlıydı ya- yani Bob’a atalarını anlatacaktı. Akşamı beklemeliydi.
    PLATONİA GEZEGENİ, SAAT: 19.45

    “Hoşgeldin, George, nasıldı toplantı?”
    “Fena değildi. Henüz bir şey söylemek için erken,”
    Yemek masasına kuruldular, Jean ve Ashley, tabakları, çatalları, kaşıkları masaya yerleştirdiler. Sonra masaya oturdular ve Jean hemen söze koyuldu, ne kadar erken o kadar iyiydi.
    Öncelikle atalarını, Dünya’yı nasıl terk ettiklerini, anneannelerini ve dedelerini nasıl kaybettiklerini anlattı. Ashley’in yüzünden zaten bildiği belli oluyordu. Bob ise, boş bakan gözlerle sanki annesi masal anlatıyormuş gibı omuz silkti, hiç meraklı bir çocuk değildi, kendini hayatın akışına kaptırmıştı. Bu gezegene nasıl geldikleri, atalarına ne olduğu zerre umurunda değildi. Ama Ashley, her şeyi araştırırdı. Jean emindi; çok büyük bir bilim insanı olacaktı o...
    Şimdi sıra, asıl konuya, eşinin dahi bilmediği bir şeye gelmişti: Ölümsüzlük Çekilişi’ni. Jean, bu durumun getirebileceği sonuçları tartışmak istiyordu ve nasıl bir felakete yol açabileceğini.. Anlatmaya başladı:
    “Beni iyi dinleyin şimdi... Dün gece televizyon izlerken bir kanala denk geldim ve başlık dikkatimi çekince izlemeye devam ettim. Platonia’daki bilim insanları, ölümsüzlüğü bulmuştu ve bir çekilişle bu ölümsüzlüğü bir kişiye verecekler. Bu karar henüz düşünülme aşamasında ama büyük ihtimalle bu ölümsüzlük çekilişini kazanan ölümsüzlüğü elde edecek ve tabi tek kişiyle sınırlı kalmayıp bütün insanlık gelecekte ölümsüz olacak. Kulağa hoş geliyor, değil mi? Peki, nasıl ölümsüz olur bir insan? Televizyonda izlediğime göre; insan vücudunda, bağırsakların yakınında bir kesecik bulmuşlar. Sonra bu keseceği incelemişler ve içinde çok özel bir maddeye rastlamışlar: Ölümsüzlük. Bunu ilk olarak hayvanlarda denemişler ve başarılı olmuş. Yani, bu keseciği, insan vücudundan alıyorlar, içindeki özel maddeyi bir şırıngaya enjekte ediyorlar ve bunu insan beynine enjekte ediyorlar ve ölümsüzlük başlıyor. Benim korkum şu yönde; nasıl bir ölümsüzlük olacak? Yani insan sonsuza kadar, hareket edebilecek, yaşamsal faaliyetlerini yerine getirebilek mi? Yoksa özel bir alanda kalıp, sadece bilinçsel varlık mı yerine getirilecek mesela düşünme yeteneği olmadan... Eğer ki, ölümsüz olup da düşünme vb. yetisini kaybetmezse, güzel olabilir ama sadece bilinçsel varlık sürerse insanlığın sonu yakındır, çocuklar... Ne olacak, bekleyip göreceğiz...”

    PLATONİA GEZEGENİ, YIL: 2095, SAAT: 13.14
    Aradan yıllar geçmişti. Ashley, şu anda Platonia’ın en gözde bilim insanlarından biriydi ve insanlığın sonunun yaklaştığını biliyordu ama onun dışında hiç kimse bunlardan habersizdi. Ölümsüzlük keşfedilmişti, bireyin ilk ölüşünden sonra yetkililer gelip, şırıngayı beyine enjekte ediyorlardı ve yeniden yaşam başlıyordu. Ashley, rahmetli annesinin bu konu hakkında söylediklerini hatırlarladı. Korkmasında haklıydı. Ölümsüzlük oluyor olmasına da, birey sadece bilinçsel varlığını sürdürüyordu. Eni 3 metre, boyu 5 metre olan bir havuzda kalıyorlardı sadece ve günde bir kez ölümsüzlüğün sürmesi için ilaç alması gerekiyordu. Ve bireyin yakını onunla ilgileniyordu. Ashley, iyiki de annem, babam ve kardeşim bir trafik kazasında öldü,diye düşündü.
    Ölümsüzlük enjekte edilen bireyler, dış dünyaya kapalıydı sadece varlıksal yaşam sürdürüyorlardı. Descartes’in ne dediği, kimsenin umurunda değildi. Ashley da bu ölümsüzlük ile ilgilenen yetkili kişilerdendi. Böyle olmayı istemiyordu ama şartlar bunu gerektirmişti.
    Bir gün, yine bir bireye ölümsüzlük enjekte etmeye gidiyordu. Ölen bireyin yanına vardı, şırıngayı boyun bölgesinden beynine batırdı ve dirilişin gerçekleşmesini bekledi. Birkaç dakika yeterliydi.
    Diriliş gerçekleşti. Bireyi, artık her evde zorunlu bulunan bir havuza aldılar ve artık orada yaşamını sürdürecekti. Bazen bir evde; iki tane dirilmiş birey bulunuyordu ama Ashley’e onların hep ayrı bölümlerde tutulması söylenmişti. Aklında bir şimşek çaktı: peki ama neden? Bunu merak etti ve bir deney yapmaya koyuldu: iki tane dirilmiş bireyi yan yana getirecekti...
    Hazırlık yapmaya başladı. Öncelikle bu nihai deneyde amacı neydi ve en kötü ihtimal ne olabilirdi? Yegane amacı, merakını yenmekti ve en fazla ne olabilirdi ki?Öncelikle 2 tane dirilmiş birey bulmalı ve bunları bir araya getirmeliydi.

    Şu anda karşısında iki dirilmiş birey vardı. Her ikisi ayrı havuzlarda duruyordu ve havuzlarbölmenin kahverengi küçük bir kapıyla birleştirilmişti. Sa tarafta duran anneydi ve sol tarafya ise onun oğlu vardı. Neden anne ve oğul ayrı tutuluyordu ki? Ashley kapıyı açtı ve artık iki havuz arasında hiçbir engel yoktu. ÖnceAnne ve oğul hiçbir tepki vermedi, hatta yerlerinden kıpırdamamışlardı bile. Birkaç dakika geçti. Sağ tarafta bulunan oğul, kıpırdamaya başladı. Yavaş yavaş kapıya doğru yönelmeye başladı. Ashley ne olacağını merakla bekliyordu. Kötü bir ihtimal düşünmemişti, en fazla ne olabilirdi ki zaten?
    İkisi artık aynı bölmedeydiler. Oğul, annesinin yanına küçük adımlarla yaklaşıyordu. Ashley ne yapacağını bekliyordu. Anne, kendi havuzundan farklı olan yegane şeyi, oğlunu keşfetti. Ashley bir an düşünceye daldı: neden ikisini birleştirmişti? Çok basitti, ikisi birer anne-oğuldu. Niye anne oğul ayrı yaşıyordu? Neden ikisi farklı havuzlarda olmak zorundaydı? Derken nedenini anladı: oğul, annesine aç bir köpek balığı gibi saldırmaya, annesinin bedenini ufacık dişleriyle parçalamaya başlamıştı. Her şey öyle ani olmuştu ki, Ashley ne olduğunu ilk önce anlayamadı. Artık anneden geriye, birkaç parça et kalmıştı ve oğul hiçbir şey olmamış gibi kendi havuzuna geri döndü.
    Ashley kafayı yemişti, bu insanlığın sonu demekti. Neden ölüler mezarlara gömülmüyordu? Neden kimse bu felaketi daha önce fark etmemişti? Hükümdarlar neredeydi? İnsanlığın sonu yakınlaşmaktaydı. İnsanlık neden kendi sonunu kendi elleriyle getirmeye çalışıyordu? Acınası yakını havuzda izlemek özlemini mi gideriyordu? Ölse daha iyiydi. Jean bir an, anne ve babasını havuzda görür gibi oldu ve sanki Bob, onların bir deri bir kemik olmuş vücudunu parçalıyordu... Çok özlemişti onları...
    2 gün sonra akıl hastanesindeyken şu iki acımasız gerçeği fark etti ve kendine bunları neden daha önce fark edemedim diye kızdı: ölüler her ne olursa olsun gömülmeliydi ve bu ölümsüzlüğü keşfeden Doktor Alex’e bir Tanrı gözüyle bakılıyordu. O bir Tanrı değildi, şeytanın ta kendisiydi.


    [1] Platonia Gezegeni’ne özgü kahve: Hammaddesi Platonia’da bulunan, Platonia Gezegeni’nin de içinde bulunduğu COG (Center of Galaxy) yörüngesinde bulunan bütün gezegenlerde yaygın olarak kullanılan, sadece Platonia’da yetişen Anason bitkisi ile yapılan, geleneksel bir kahve. Platonia yerlileri buna serhuyceb adı verir. (y. n.)
    [2] Karbon Maddesi: Hem hafif hem de ısıya dayanıklı bir maddedir. Bu sebeple atmosfere girerken yanmalara karşı koruma sağlamaktadır. Uzay araçlarının gövdesinde kullanılır. (y. n.)
    [3] Bu söz, üçbüyük bilimkurgu yazarından biri olan Arthur C. Clarke tarafından söylenmiştir. O konuşan yaratığın, Arthur C. Clarke’ın Çocukluğun Sonu isimli kitaba gönderme yaptığını tahmin ediyoruz. (y. n.)
  • -Bu kitabı enfes bir zevkle okumamı itiraf edebilirim.Ve bu kitap bana bazı şeyleri hatırlattı ama onları izah etmeyeceğim.Çünkü,bu bana özel şahsi hatırlatmalar olsa gerek :)

    Atay’ın, hikâyelerinde kurguladığı kahramanlar aracılığıyla toplumdan kendini soyutlayan, yalnızlaşan ve bunun neticesinde içselleşen problemli insanları anlattığını söyleyebiliriz. Bunalımlı insanların, bunalımlı yaşamlarını anlatmayı tercih eden Oğuz Atay, “Korkuyu Beklerken” isimli öykü kitabında da sorunlu bireyleri anlatmıştır. Toplum dışına itilmiş, kendini toplumdan uzaklaştırmış, içine kapanık, çıkar yol bulamayan, kimliksizleşmiş bireylerin dünyasını tanıtır bize Oğuz Atay. Yaşamlarını, sıkıntılarını okuduğumuz bireyler aslında bizlerizdir. Atay’ın kahramanları kendi gölgelerinden bile ürkerken, yaşamak ile yaşamamak arasındaki ince çizgide gidip gelen, sürekli düşünen, araştıran, sorgulatan kahramanlardır. İçinde yaşadığı topluma yabancılaşan bu insanlar çareyi kabuklarına çekilmekte bulurlar. Kaplumbağa misali içine gizlendikleri bu kabuk kimi zaman bir korunak kimi zaman da ağır bir yüktür. Sırası geldiğinde kırmak istedikleri bu kabuk ne yazık ki onlarla bütünleşmiştir artık. Umutsuzluk ve karamsarlık yazarın bütün öykülerine hâkimdir. Toplumun tutarsızlıkları, ikiyüzlülükler kısacası acı gerçekler bireyin iyiliğini yitirmesine sebep olur.
    I.Beyaz Mantolu Adam
    Kitaptaki ilk öykü “Beyaz Mantolu Adam” adını taşır. Hikâyenin kahramanı dilenci, öykü boyunca hiç konuşmaz; söylenenlere tepki vermez, onları duymazlıktan gelir. Kendi içinde bir dünyada yaşıyor gibidir. Bir sokak satıcısından aldığı beyaz bir kadın mantosu ile dolaşmaktadır. Satıcının “gülünç olursun” laflarına aldırış etmez. Üzerinde koca düğmeli beyaz manto ile dışarıda gezmeye devam eder. Etraftakiler kendilerine benzemeyen bu insana bir yabancı gibi bakarlar. Onu “Hey Mister!” diye çağırırlar. Biri ona işportada gömlek sattırır, bir başkası cami avlusunda dikilirken eline para sıkıştırır, bir diğeri de tuhaf görünüşü nedeniyle müşteri çekmesi için onu vitrine koyar. Bütün bu işleri istem dışı yapar, hiçbir şeye karşı koyamaz. Ne çevreye uymaya çalışır ne de eylem verecek bir tavır içindedir. Konuşan, gülen, birbirleriyle kaynaşan insanlarla dolu bir dünyada karşıt, aykırı bir figür olarak karşımıza çıkar. Her şeyi ile toplum gerçeğine aykırıdır. Zamanla çevreden tepki almaya başlar. Bazıları kötü bir hastalığı olduğunu düşünerek ondan tiksinir, bir diğeri üzerinde kadın mantosu taşıdığı için sapık olduğunu iddia eder. “Halkın huzurunu ihlal ettiği” kanısı uyanır. Giderek artan baskı karşısında toplumdan kaçmaya başlar. Mantosuyla denize girer, ilerler, üzerindeki giysilerin ağırlık yapması ve kendisinin de hiçbir çaba göstermemesi neticesi boğularak ölür.
    Bu hikâyede birey toplum uyuşmazlığı en çarpıcı biçimde gözler önüne serilir. Toplumdaki geçerli ölçütlerin dışına çıkmış bireyin; değer yargıları, davranışları ve yaşam biçimleri ile bir bütün olan karşıt dünyadaki insanlar arasındaki konumu anlatılır. Böylece topluma yabancılaşan bir bireyin varlığı gözler önüne serilir. Hikâye için “Özgürlüğü kendi iç dünyasında arayan bir adamın hikâyesi” tanımlaması yapılabilir. Adamın beyaz bir kadın mantosu giyerek toplum içinde dolaşması bir yabancılaşmanın yanı sıra bir kaçışın da ifadesi olarak düşünülebilir. Beyaz Mantolu Adam kalabalık içinde yalnızlığı yaşayan adamdır. Bu adam aracılığıyla kendi duygu ve düşünce dünyasını toplumun değer yargılarıyla uyuşturamayan başka bir ifade ile kendi değer yargılarının toplumla uyuşmadığı bir dünyada çatışma halinde olan insan anlatılmaya çalışılır. Bu durum, “Birey – Toplum Çatışması” şeklinde adlandırılabilir. “Beyaz Mantolu Adam, öyküsünün yaşamdaki esin kaynağının, Çiçek Pasajı’nda kemer satan bir adam olduğunu söylüyordur yakın çevresi. Saçı sakalı birbirine karışmış yarı meczup bir adamdır bu. Çiçek Pasajı’na her gelişlerinde meyhanelerin kalabalık / gürültülü dünyasının ortasında, koluna astığı kemerlerle hiçbir canlılık belirtisi göstermeksizin bir portmanto askılığı gibi orada öyle dikilip duran bu adam Atay’ın çok ilgisini çekiyordur… Öykünün odağındaki, beyaz mantoyla dolaşan adam ise bir tutunamayan logosudur.” Hikâyede toplumla uzlaşamayan, barışık olmayan bir insanın toplum nazarında kendisi ile hesaplaşmasını görürüz. Dış dünyada toplumla çatışan birey, ruh dünyasında kendi iç beniyle mücadele halindedir. Onun kendi iç beni ile olan mücadelesi, topluma uzaktan bakmasına neden olur. Bir çıkış yolu bulamayan hikâyenin kahramanı hikâyenin sonunda intihar ederek kendisini cezalandırmış olur. Bu intihar, kendi kendisini aşamayan bireyin çaresizliğinin bir göstergesi olarak da düşünülebilir. Hikâye kahramanının toplumla uyum sağlayamaması, beyaz bir kadın mantosu giyerek sokağa çıkması, var olan toplum düzenine bir başkaldırı olarak da izah edilebilir. Atay’ın Beyaz Mantolu Adam hikâyesi ile modern dünyadaki insanın buhranlarını ve çıkmazlarını anlatmaya çalıştığını söyleyebiliriz. Bu hikâye ile kalabalık içinde kendi kabuğuna çekilen, her geçen gün biraz daha yalnızlığa mahkûm olan çağımız insanının dramı verilmek istenmiştir.
    II. Unutulan
    Kitaptaki ikinci öykü “Unutulan” adlı öyküdür. Bu öykü bir kadının kocasına söylediği eski kitaplara bakma bahanesiyle evlerindeki tavan arasına çıkmasıyla başlar. Tavan arasına kocasının verdiği fenerle çıkan kadın önce bir torba görür. Bu torbadan ilk defa giydiği tuvaletini ve beklemekten çürümüş ayakkabılarını çıkarır. Bu ayakkabılardan birini sol ayağına giyer ve topallayarak uzakta gördüğü resimlerin yanına gider. Bu resimlerin içinden anne ve babasının resmi çıkar. Bir an geçmişe dönerek annesiyle babasının hem birbirlerini hem de kendisini anlayamadıklarını düşünerek onları unutmadığını ifade eder. Ayrıca resimleri yan yana koymaması gerektiğini düşünür ki; annesi ile babası gerçek hayatta bırakın bedenlerini, mezarlarının yan yana olmasını istemeyen insanlardır. Kadın, resimleri karıştırmaya devam eder. Onları eleştirir. Aralarında eski kocasının resmini bulur. Daha sonra kitap sandığı aklına gelir ancak kitap sandığının yerinde değişik karaltılar vardır. Korkarak yanına yaklaşır ve onun eski kocası olduğunu görür. Eski kocasının sol elinin boşta, sağ elinin ise bir tabanca tuttuğunu fark eder ve onun kendisini öldürdüğünü düşünür. Sonra hatırlamaya başlar. Eski kocasıyla şiddetli bir kavga ettikleri gün, eski kocası tavan arasına çıkmış, kadın da evi terk etmiştir. Kadın o gün eve yalnız döner. Kadın, yine o günleri hatırlayarak geçim sıkıntısı, yemek, bulaşık, evin temizliği, babası ile annesinin ölümü, bir şeyler yapma telaşı, mutsuz insanlarla uğraşma gibi nedenlerle eski kocasını tavan arasında unuttuğunu anlar. Kendi kendine çıkış yolları arayan kadın, onun o gün bir yolunu bulup gittiğini düşünür ve kendisini bu düşünceye inandırmaya çalışır. Kadın ölmüş olan eski kocasına onu hala unutmadığına inandırmak ister. Tekrar el feneriyle eski kocasının cesedini incelemeye başlar ve beynindeki kurşun yarasından giren hamam böceklerinin beynini yediklerini görür, kendi kendine onu çok fazla yalnız bıraktığını mırıldanır. Kadının kocasının aşağıdan sorduğu soruya cevap vermesiyle öykü son bulur.
    Unutulan öyküsünün günlük hayatımızda yoğun bir şekilde yaşayan insanımızın böyle bir tempo içerisinde unuttuğu değerleri hatırlatmayı amaçladığını söyleyebiliriz. Hikâyedeki kadın, günlük işlere kendini kaptırdığı için intihar eden eşini tavan arasında unutmuştur. Yazar, bu noktada sevgi yoksulu çağdaş insanın trajedisini yakalar: Aşkı sevgiyi ve sevgiliyi, işe yaramaz bir eşya gibi tavan arasına iten ve orada unutulmaya terk eden, günlük işlere batmış insanın trajedisidir bu! Günümüz insanı hayatını devam ettirmek için öyle bir mücadele içindedir ki bazı şeyleri bırakın yapmayı hatırlamaya dahi fırsat bulamamaktadır. Hikâyedeki kadının dünya işlerine dalarak eski kocasını tavan arasında unutmasında bir ironi vardır. İnsanoğlunun gündelik hayatında yaşadığı yoğunluk, birçok duygu ve değeri unutmasına neden olan en büyük etkendir. Hikâyede anlatılmak istenen de budur.
    III. Korkuyu Beklerken
    Kitaptaki üçüncü öykü “Korkuyu Beklerken” adını taşır. Kitaba adını veren bu hikâyenin kahramanı lise mezunu bir adamdır. Şehirden uzakta, müstakil evinde tek başına yaşayan bu insanın düzeni bir akşam evde bulduğu bir mektupla bozulur. Bu mektup, alışılmış dilin dışında, bilmedik, tanımadık sözcüklerle yazılmış bir başkaldırı, anlamsızlık simgesidir. Mektubu çözmek için uğraşan hikâyenin kahramanı bir sonuç alamayınca mektubu ölü diller uzmanı bir arkadaşına götürür. Ölü diller uzmanı ona mektubun gizli bir mezhep tarafından yollandığını, mektubu aldığından itibaren kesinlikle evden dışarı çıkmamasını bildirdiklerini söyler. Tek başına kurduğu düzen, bu anlamsız imgelerle birden bire yıkılır. Eve kapanır, açlıktan ölmeye bile razı olur. Ama yeni açılan marketten gelen motosikletli çırak onu kurtarır. İkinci kez yine açlıktan ölmek üzereyken kapı çalınır, bankadaki hesabına büyük ikramiye çıktığını öğrenir. Açlıktan ölmeyi bile beceremez. Ama sonunda teslim olur. Hatta akıl hastanesine yatmak isteğiyle bu teslimiyetini ortaya koyar. Gaz döküp evi yakmaya karar verdiği zaman yere koyduğu gazetelerden birinde UBOR – METENGA (Üstün Yol) adlı gizli mezhep üyelerinin yakalandığı haberini okur. Evden kaçar, bir süre tanıdıklarında kalır. Artık yalnızlıklarından kurtulmak istemektedir. Gerçekten düzene uymaya, onların istediklerini yapmaya, evlenmeye hazırdır. Kendisine bir kız bulunur. Onunla gezer, yemeğe çıkar ancak bu yaptıkları kendisine çok komik gelir. Sonunda mezhepten nefret eder. Çünkü korkusunu bir türlü içinden atamaz. Belirli insanlara tehdit mektupları yazar. Ancak bu insanlar günlük yaşamlarını sürdürmeye devam ederler, evlerine kapanmazlar. Bu da yetmez, karakolu arar ve kendisini ihbar eder. Belirli insanlara tehdit mektupları yazdığını itiraf eder. Yaptığı bu davranışları, mezhepten öç alma isteği ile yaptığı söylenebilir. “Kimseden korkum yok.” cümlesini ifade etmesi ve mezhebin kendisine yolladığı mektupta yazılanları tekrar etmesiyle öykü biter.
    Kendi halinde yaşayan bir kişinin gece yarısı bilinmeyen bir örgüt tarafından evine gelen mektupla hayatı değişir. Korkuyu Beklerken, bu kişinin o mektuptan sonra yaşadıklarının hikâyesidir. O günden sonra sürekli bir korkuyla yaşayan hikâye kahramanı, bu korku neticesi toplumdan uzaklaşır, bireysel heyecanlar yaşar. Kafasında çeşitli senaryolar kurar. Bu davranış biçimleri kahramanın iç dünyasında yaşadığı karmaşanın bir neticesidir. Korkuyu Beklerken, kafkaesk özellikleri ağır basan uzun bir hikâye. Yazar, toplumdan uzak bir köşede, yalnız yaşayan, dünyadan, tabiattan insanlardan kopmuş, sürekli tedirgin, huzursuz, ömrünü ayrıntı ayıklamakla geçiren, gizli güçlerin kendisini tehdit ettiğini sanan ve korkuyla kıvranan bir kişinin iç dünyasını, onun bunalımlarını – iç monolog halinde – başarılı bir şekilde yansıtır. Korku, hayatla mücadele içindeki insanın duygu hâlidir ve bu hikâyede yaşama biçimine dönüşmüştür. Sürekli korku içindeki hikâye kahramanı, hayatla yenişemeyen bir insanın nasıl içselleştiğini gösterir. Bu içselleşme, kahramana gelen mektupla değil daha önceden süregelen bir içselleşme olarak düşünülebilir. Bu hikâyedeki kahramanı korkuya düşürenin, bir gün evinde bulduğu adressiz zarf içinden çıkan anlaşılmaz dildeki mektup olmadığı, onun zaten mektubu bulmadan önce derin bir korku içinde yaşamakta olduğu söylenebilir. Kendisiyle ve toplumla barışık olmayan insan her zaman korkuyla yaşamaya mahkûmdur. Korku, aynı zamanda bir uyumsuzluk göstergesidir. Hikâyenin sonunda rahatlayan kahramanın öncelikle kendisiyle barışması daha sonra topluma yönelik eğilimleri, duygu ve düşünceleri, hezeyanların olmadığı normal bir hayata dönüşün işareti olarak algılanabilir.
    IV. Bir Mektup
    Kitaptaki dördüncü hikâye “Bir Mektup” adını taşır. Bu mektup bir şizofrenin hezeyanlarını yansıtır. Hikâye kahramanı bir içki meclisinde tanıştığı bir adamın öylesine verilmiş bir iş vaadini ciddiye alarak adamın bürosuna gidebilecek kadar yüzsüzdür. Bu adama bir mektup yazar, fakat mektubu göndermeyi düşünmez. Bu mektup bir bakıma bir iç boşaltma, kendini rahatlatmadır. Hikâye kahramanı işi dalkavukluğa vuracak derecede patronuna iltifat eder. Lüzumsuz bir şekilde köpeğinden, kendisinden, yaşlı sevgilisinden bahseder. Mektubu bitirmenin zamanı geldiğini düşünerek asıl söylemek istediğini söyleyemeden bir sürü gereksiz ve patronunu ilgilendirmeyen şeyler anlatarak mektubunu bitirir.
    Bu hikâye, alınan bir iş vaadinin arkasından yazılan mektup ile başlar. Mektup gerekli gereksiz birçok şey ile doludur. Hikâyenin üç önemli şahsı vardır. Bunlar; hikâyenin kahramanı, üçüncü kişi ve köpektir. Figüran olarak da patron ve taksi şoförü kullanılmıştır. Hikâyenin kahramanı ne yaptığının farkında olamayan, sıradan ve yalnız yaşayan bir kişidir. Hikâyedeki köpek, korkunun ifadesidir. Üçüncü kişi ise kahramandan farklı biri değildir. Kahramanının üst benini temsil eder. Daha olgun, daha mantıklı düşünebilen fakat bozulan toplum karşısında kaybolup giden bir şahıs, bir çeşit tutunamayandır. Hikâye, kahraman ile kahramanın üst beninin çatışması üzerine kurulmuştur. Hikâyedeki kokteyl partileri ise bozulmuşluğun bir yansıması olarak düşünülebilir. Hikâyedeki kahramanın yazmış olduğu bu mektup, onun dışa vuramadığı duygu ve düşüncelerinin yazıya aktarılmış hâlidir. Kısacası mektup, iç benin ifadesi olarak algılanabilir.
    V. Ne Evet Ne Hayır
    Kitaptaki beşinci hikâye “Ne Evet Ne Hayır” ismini taşır. Bu hikâye gazetenin gönül köşesinde okurların dertlerine çare bulmaya çalışan bir gazeteciye gönderilen mektuptan oluşan bir hikâyedir. Mektubu yazan yirmi dört yaşında uzun boylu, esmer bir gençtir. Çok sevdiği bir kız vardır. Mektubunda bu kız yüzünden yaşadığı gönül kırgınlığını ve başına gelenleri detaylı bir şekilde anlatır. Gazeteci zaman zaman bu gence acır ve onun cahilliği ile alay eder. Genç, sevdiği kıza onu sevdiğini belirtmiştir. Fakat kız gence “Ne Evet Ne Hayır” cevabını vermiştir. Hikâye de bu belirsizlikten ismini alır.
    Bu hikâye aslında M.C’nin hikâyesidir. Sevdiği bir kız vardır. Ona defalarca arkadaşlık teklif etmesine rağmen bir karşılık alamaz. Çareyi gazetenin gönül köşesine mektup yazmakta bulur. Buradaki gazeteci (Dr. Akın Korkmaz) farklı işlerle uğraşmış en son gazetecilikte karar kılmış bir tiptir. Kızın devamlı M.C’yi oyalaması herhangi bir cevap vermemesi (Ne Evet Ne Hayır), hikâye kahramanı M.C’nin psikolojik olarak etkilenmesine neden olur. “Peki kimdir bu? Büyük ülküleri olmayan, tek yanlı bir aşk uğruna kendini heba eden, karmaşık duygu ve düşünceler içinde kıvranan, çelişkiler içinde bocalayan, şaşkın delikanlı kimdir? Kanaatimce, bunalımları, çelişkileri ve şaşkınlığıyla o, son dönemlerde ortaya çıkan arabesk tutkunu gençleri temsil eder. Bu genç komşu kızının aşkı uğruna – ki üstelik kız onu reddetmiştir ama o bunu anlamaz veya anlamak istemez- kendini yerden yere vuran, çelişkiler içinde bocalayan “arabesk toplum”un “mecnun”larından biridir. Bir bakıma Oğuz Atay, bu hikâyesinde bireyden hareket ederek arabeskleşen toplumumuzdaki çelişkileri, uyumsuzlukları kültürel bunalımımızı –ironik bir anlatımla – sergilemektedir.” M.C. hikâyenin sonunda hapse düşer, ölmek ister. Yirmi dört yaşında olmasına rağmen bembeyaz saçlara sahiptir. Uğrunda bu hallere düştüğü kız ise bir başkasıyla nişanlanmıştır. M.C., Dr. Akın Korkmaz’a (gazeteciye) ne yapması gerektiğini mektupla sorar fakat yıllarca verilmeyen cevabın bir hayatı yok ettiğini göremeyecek kadar acizdir. Kısacası “Ne Evet Ne Hayır”, M.C’nin bir türlü sonuçlanmamış platonik aşk öyküsüdür; başka bir deyişle umutsuz bir aşkın hikâyesidir.
    VI. Tahta At
    Kitaptaki altıncı hikâye “Tahta At” adını taşır. Bu hikâyede turistlerin gelip gittiği bir sahil kasabasında yapımı düşünülen tahta atın etrafında yaşananlar anlatılmaktadır. Bu tahta atın yapılması için belediyenin düzenlemiş olduğu bağış gecesi ve bu gecede yaşananlar aksettirilir. Bu olaylar gergin bir havada meydana gelir. Sonuçta yapılması düşünülen tahta at için bağış toplanır. Olaylı geçen bağış gecesinden sonra kasabanın üstünde belirgin bir dehşet havası esmeye başlar. Çünkü o gece, hikâyenin ana kahramanı olan Tuğrul Bey olay çıkarmıştır. İş, toplanan para ile tahta atın yapımına kalmıştır. Tahta atın yapım işlerine başlanır ve tahta atın yapımı bitirilir. Tahta atın tanıtılacağı tören günü Tuzcuların Bekir’in oğlu Tuğrul Bey elindeki av tüfeğini, tahta atın yapımından sorumlu olanlara doğrultur.
    Bu hikâye, bir kasabada yapımı düşünülen tahta atın karşısında durmaya çalışan Tuğrul’un hikâyesidir. Herkes bu atın yapımının kasabaya kazanç sağlayacağı görüşünde birleşirken Tuğrul’un bu yapıma direnişi, düzene direniş olarak algılanabilir. “Batı karşısında kendimizin, Batı’ya bakışımızın, Batı’nın bizim için neyi ifade ettiğinin humour’la karışık bir şekilde okura sunulduğu bu öyküde, kendine özgü yönleri olan ve toplum normlarına uymayan Tuğrul, sanki “Tahta At”lara karşı savaş açmış bir Don Kişot’tur.” Çünkü O, tahta atın batı modeli olduğunu düşünür ve yapıldığı takdirde kültürümüzü baltalayacağına inanır. Hikâye, Tuğrul ile kasaba halkı arasındaki çatışmaya dönüşür. Birey – Toplum çatışması olarak adlandırabileceğimiz bu çatışmanın arkasında bir zihniyet ve bakış açısı problemi vardır. Tuğrul Bey’in doğrulttuğu bu silah, mücadelenin geldiği en son aşamayı gösterir. Bu mücadele var olmak – yok olmak zıtlığına kadar gitmiştir.
    VII. Babama Mektup
    Kitaptaki yedinci hikâye “Babama Mektup” ismini taşır. “Sevgili Babacığım” diye başlayan öykü mektup tarzında yazılmıştır. Bu mektup, orta yaştaki bir erkeğin babasına karşı duyduğu sevginin, öfkenin, sitemin bir yansımasıdır. “Öykü, babasını iki yıl önce yitirmiş olan yazarın, yine mektup formunda oluşan, babasını keşfetmesi ve kendi iç dökmelerinin iç içe geçtiği bir hesaplaşma görüntüsü çiziyor. Babasını, o zamanın çıkarcı ve yapay insan ilişkileri içinde bir yere oturtamayan Atay, bugün de aynı şeyi kendisinin yaşamakta olduğunu, bir zamanlar babasında görüp de yadırgadığı şeyleri bugün kendisinin yaptığını, pek çok konuda gittikçe babasına yaklaştığını düşünüyor. Geç de olsa, aslında babasının da bir “Tutunamayan” olduğunu keşfediyor.” Mektubu yazan hikâyenin kahramanı, iç monolog olarak adlandırabileceğimiz bu satırlarda; birçok fırsatı değerlendiremediğini, çaresizlik karşısında babasına duyduğu özlemi, özlemin hatırlattığı annesini, babasıyla yaşadığı anıları, giderek babasına benzeyen yönlerini fark etmesini, babasına, yaşına ve mesleğine ilişkin tanımları, babasının sevdiği yemekleri, asla gitmediği sinemayı, hiçbir zaman roman okumamasını, türkü sevdiğini, sert duygusuz karaktere sahip olan babasını değiştirmenin mümkün olmadığını, babasını oğlundan başka kimsenin anlamadığını, aralarında hiçbir zaman baba-oğul ilişkisinin olmadığını, babasının egoist olduğunu ve bu egoistliğin kendisinde de görüldüğünü anlatır.
    Bir oğlun babasına yazdığı bu mektuptan oluşan öykü, bastırılan duyguların ve böyle geçen bir hayatın hikâyesidir. Bir çeşit özeleştiridir. “Babama Mektup” isimli metinde varoluşuyla ilgili endişe duyan ve ölen babası üzerinden kendisiyle hesaplaşma cesaretini gösterebilmiş olan sanatkârın kaleminden çıkmıştır. Yıllarca aynı mekânı paylaşarak beraber yaşadığı babasına ancak o öldükten 2 yıl sonra içten bir dil ile seslenebilen yazar, bireysel yaşanmışlığı üzerinden örnek okuru da görünmeyen bağlarla içerden sarar, sarmalar. Dolayısıyla Atay’ın açık bir yapıt özelliği gösteren bu mektubunun anlam alanı, özelde her ne kadar yazar ile babası arasında sınırlı olsa da, genel olarak kendisine, babasına, hayata, eşyaya ve ben’i etrafında cereyan eden hadiselere herkes gibi bakmayanlara yönelik olarak çoğalmaktadır. Mektubu yazan hikâyenin kahramanı yaşadığı bütün gel-gitleri bu mektupla açıklamak ister. Gerçekte bu mektup sessiz bir haykırışın ifadesidir. Hikâyeyi yazan oğul, bu mektup vasıtasıyla şimdiye kadar söyleyemediklerini söyler. Bu mektupta anlatılanların daha önce ifade edilmemesi, duyguların bastırılmasıyla belki de korkuyla alakalıdır. Hikâyede verilmek istenen diğer bir mesaj da “kuşak çatışması”nı yaşayan nesillerin aralarında görülen kopukluktur. Baba ve oğul arasındaki soğukluk da bu nedene bağlanabilir. Hikâye kahramanının bastırılmış duygularının arkasında hep bir anlaşılmamak problemi vardır. Kısacası bu mektup, duygularını bastıran, hissettiklerini zamanında söyleyemeyen bir bireyin haykırışının, isyanının ifadesidir.
    VIII. Demiryolu Hikâyecileri – Bir Rüya
    Kitabın son hikâyesi “Demiryolu Hikâyecileri”, ülkenin büyük şehirlere uzak bir dağ başı kasabasının demiryolu istasyonunda çalışan üç hikâyecinin anlatıldığı bir öyküdür. Hikâyenin kahramanları, genç hikâyeci, Yahudi ve genç kadın, yaşamlarını seyyar hikâyecilik yaparak geçirirler. Hikâyenin kahramanı ve diğer iki hikâyeci istasyonda kendilerine tahsis edilen odalarda kısa hikâyeler yazarak gelen trenlerdeki insanlara bu hikâyeleri satarlar. Bir bakıma demiryolu idaresinin memuru gibi çalışırlar. Ancak hikâye kahramanı, “memur hikâyeci” tanımlamasını kabul etmez. Bir sanatçı olarak nitelendirilmek ister. Yolcular, hikâyelere pek ilgi göstermezler. Fakat üç hikâyecinin istasyon dışındaki dünya ile ilişkileri olmadığı için bundan başka yapacak işleri yoktur. Bu yüzden çok zor şartlar altında hikâye yazmaya devam ederler. Gerektiğinde kelimeleri aramak için sözlük bile bulamazlar. Her gün yazmak zorunda oldukları hikâyelerinde, hikâyelerinin dışında kalan kelimeleri pek hatırlamazlar. Hasta olan Yahudi hikâyeci bir gün ölür. Hikâyenin kahramanı ise genç hikâyeci kadına âşık olmuştur. Ancak bir süre sonra genç hikâyeci kadın da istasyonu terk eder. Yalnız kalan hikâyenin kahramanı, hikâyelerini satamasa da yazmaya devam eder. Hikâye “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” cümlesiyle son bulur.
    Bu hikâyede bir demiryolu istasyonundaki seyyar hikâyeciliğin zorlukları anlatılmaktadır. Denilebilir ki “Demiryolu Hikâyecileri” bir durum öyküsüdür. Yaşadığımız ülkeyi, kasabalarını ve bildiğimiz insanları yaşayamayacağımız, bulamayacağımız bir coğrafya ve içindeki insanlarla bir “düş-dünya” içinde yeniden kurgulamaktadır Oğuz Atay. Hikâye bu istasyondaki üç hikâyecinin, hikâyelerini satarak geçimlerini sağlamaları üzerine kurulmuştur. Asıl hikâye, kahramanın hikâyesidir. Hikâye yazıp satmaktan başka bir iş bilmeyen hikâyenin kahramanı, toplumdaki bireyi temsil eder. Başlangıçta sık sattığı hikâyeler umudun simgesi olarak düşünülebilir. Arkadaşlarından Yahudi satıcının ölümü, genç bayanın istasyonu terk edişi, hikâye kahramanının yalnız kalmasına neden olur. Umudun simgesi olan hikâyeleri ise artık eskisi gibi satılmamaktadır. Umut, yerini umutsuzluğa bırakmıştır. Kısacası bu hikâyede, iki arkadaşıyla beraber bildikleri işi yaparak (hikâye yazarak) yaşamaya çalışan genç hikâyecinin iki arkadaşını yitirmesi, bildiği işten belli bir müddet sonra para kazanamamasının dramı anlatılır. Bu dram kendini yenileyemeyen bireyin çaresizliği olarak da algılanabilir.