• Fakir Bir Şimal Kilisesinde Şeytan İle Rahibin Macerası

    İlk önce yağmurla

    sonra birdenbire açan güneşle başlamıştı sabah.

    Henüz ıslaktı asfaltın solundaki tarla.

    Harp esirleri çoktan iş başındaydılar.

    Topraktan nefret duyarak

    - halbuki köylüydü birçoğu -

    tıraşlı ve korkak

    çapalıyorlardı patatesleri.

    Suluboya, solgun resimleri hatırlatıyordu insana

    köy kilisesinden gelen çan sesleri.

    Pazardı.

    Kilisede erkeklerin hepsi ihtiyardı

    kadınların değil,

    içlerinde büyük memeli kızlar,

    ve sarı saçlarına ak düşmemiş anneler vardı.

    Maviydi gözleri.

    Başları önde,

    kalın, kırmızı ve harap parmaklarına bakıyorlardı.

    Terliydiler.

    Haşlanmış lahanayla günlük kokuyordu.

    Kürsüde muhterem peder

    «beyannameyi» okuyordu,

    - gözlerini gizleyerek -.

    Renkliydi pencere camlarından biri.

    Bu camdan içeri giren güneş

    duruyordu genç bir kadının bembeyaz ensesinde

    eski bir kan lekesi gibi.

    Ve hiçbir zaman

    doğurmamış olan

    göğüssüz ve kalçasız bir Meryem'in kucağında bir çocuk :

    başı öyle büyük

    o kadar inceydi ki kıvrılmış bacakları

    hazin ve korkunçtu.

    Önlerinde kandil yanıyordu

    eski

    sert

    ve boyalı tahtayı aydınlatıp...

    İki adam boyundaydı tahta heykel.

    Şeytan saklanmıştı arkasına

    - kaşları çekik, sakalı sivri,

    Mefistofeles olması muhtemel,--

    ve âlim bir tebessümle

    dinliyordu muhterem pederi.

    «- Avrupa'nın bekası,

    (okuyordu beyannameyi muhterem peder)

    Avrupa'nın bekası için harp ediyoruz.»

    Dinliyordu şeytan

    sivri sakalında keder

    ve âsi ve selîm aklına

    dayanılmaz bir ağrı vermekteydi yalan.

    Okuyordu rahip :

    «- Avrupa milletleri el ele verip

    harp ediyoruz,

    ve mutlak imha edeceğiz

    medeniyet için tahripçi bir unsuru.»

    Şeytan bir parça yana itti Meryem'in heykelini

    ve havada sihirle efsun alâmetleri daireler çevirip

    kaldırdı elini

    rahibe doğru

    - etsizdi, uzundu bu el,

    hakikat gibi, kemikli ve kuru -.

    Ve ne olduysa o anda oldu işte.

    Renkli camın altındaki kadın

    çırılçıplak göründü kıpkırmızı güneşte.

    Memeleri ağırdı

    ve sarı ipek gibi parlıyordu karnının altında tüyler.

    Düşürdü kâadı muhterem peder

    ve şeytan'ın iğvasıyla hakikati bağırdı :

    «- Karşı koymak günü geldi en büyük tehlikeye.

    Harbediyoruz,

    fuhşun bekası için,

    kerhane kapıları kapanmasın diye.

    Ve sen orda, arkada

    içinde beyaz entarisinin

    bir erkek çocuğu gibi duran,

    sen orospu olacaksın kızım.

    Sana firengi ve belsoğukluğu verecekler

    büyük şehirlerimizden birinde.

    Baban dönmeyecek

    Yatıyor şimdi yüzükoyun

    çok uzak bir toprağın üzerinde.

    şimdi kan içindedir

    etli, kalın kulaklar

    ve ince kollarının dolandığı boyun.

    Yattığı yerde yalnız değil.

    Hareketsiz duran tanklarla,

    terk edilmiş toplar sahada.»

    Kendi sesinden ürkerek

    sustu rahip.

    Orda, arkada, beyazlı kız ağlıyordu.

    Kadife ceketli bir erkek

    - ihtiyar orman bekçisi civar çiftliğin -

    bir şeyler söylemek istedi.

    Sivri sakalını kaşıdı şeytan,

    rahibe : «Devam et,» - dedi.

    Ve muhterem peder

    başladı tekrar konuşmaya :

    «- Harbediyoruz :

    pazar ve mal nizamının bekası için.

    Kömür, lâstik ve kereste,

    ve kendi değerinden fazla yaratan iş kuvveti

    satılmalıdır.

    Patiska, benzin

    buğday, patates, domuz eti

    ve taze gümrah bir sesin içindeki cennet

    satılmalıdır.

    Güneşli bahçesi ve resimli kitapları çocukluğun

    ve ihtiyarlığın emniyeti

    satılmalıdır.

    Şan, şeref ve saadet,

    ve

    kuru kahve

    topyekun pazar malı olup

    tartılıp, ölçülüp, biçilip satılmalıdır.

    Harbediyoruz :

    harbi bitirdiğimiz zaman

    aç, işsiz ve sakat

    - harp madalyasıyla fakat -

    köprü altında yatılmalıdır...»

    Yine sustu muhterem peder.

    Şeytan emretti yine :

    «- Naklet onun macerasını,

    o ne idi, ne oldu, anlat...»

    Ve anlattı rahip :

    «- Onu hepiniz hatırlarsınız,

    toprağın içindeki bir patates tohumu gibi

    fakir,

    çalışkan

    ve neşesiz geçti çocukluğu.

    Sonra uyandı birdenbire

    on yedi yaşına doğru.

    Yine fakirdi, çalışkandı.

    Fakat aylarca gidip

    bulutsuz bir denizde

    altında sönük yelkenlerin

    sanki çok sıcak bir sabah ufukta apansızın

    yeni bir dünya keşfeder gibi buldu neşeyi...

    Mahallede sesi en güzel olan insandı

    ve en güzel mandolin çalan.

    Hatırlıyorsunuz değil mi

    size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin

    ve mavi kurdelesini

    mandolininin?..

    İçinizde kimin kalbini kırdı,

    kime yalan söyledi,

    sarhoş olduğu vaki midir,

    ve kiminle dövüştü?

    Çocuklara saygısını

    ve ihtiyarlara şefkatini inkâr edebilir miyiz?

    Belki biraz kalın kafalı

    fakat kalbi bir balık yavrusu gibi temiz

    onu geçen sene harbe gönderdik.

    şimdi gerilerinde cephenin

    işgal altındaki bir köyün odasındadır.

    Baygın bir kadının ırzına geçmekle meşgul

    bir tahta masanın üzerinde.

    Beli çıplak

    pantolunu dizlerinde

    başında miğfer

    ve ayaklarında kısa, kalın çizmeler.

    Yerde iki çocuk ölüsü yatıyordu

    direkte bağlı bir erkek.

    Dışarda yağmur yağıyor

    ve uzaktan uzağa motor sesleri.

    Kadını masadan yere iterek

    doğrulup çekti pantolonunu...

    Halbuki hepiniz hatırlarsınız onu,

    hatırlıyorsunuz değil mi

    size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin

    ve mavi kurdelesini

    mandolininin?»

    Yine birdenbire sustu muhterem peder.

    (Susabilmek bir hünerdir

    insanın ağzından çıkan sözler

    kendine ait olmazsa.)

    Fakat tahta Meryem'in arkasından

    yine emretti şeytan :

    «- Rahip, devam et,» - dedi.

    Ve devam etti rahip :

    «- Harbediyoruz.

    Çalıştırılan insan yığınları

    birbirine devrederek zinciri,

    karanlık ve ağır,

    beton künklerin içinde akmalıdır.

    Ve sen kocakarı

    - ön safta, solda, diz çöküp

    yüzü eski bir kâat gibi buruşuk olan -

    seni temin ederim ki

    kilise kapısında oynayan torunun

    - beş yaşında,

    başı altın bir top gibi yuvarlak -

    dedesi,

    senin kocan,

    babası,

    senin oğlun

    ve komşuların gibi

    kömür ocaklarında çalışacak.

    Hiçbir şeyi

    ümit etmemeyi

    öğrensin.

    Bu maksatla

    uçuyor bombardıman birliklerimiz

    tasavvur edilmeyecek kadar çok ölüm taşıyıp

    iki gergin kanatla.

    Ve motorlarına benzinle beraber

    belki bir parça keder dolarak

    (öldürenlerde tevehhüm edilen keder gibi bir şey),

    uçuyor av kuvvetleri himayesinde olarak

    bombardıman birliklerimiz

    birbiri ardından giden dalgalar halinde...

    Harbediyoruz :

    öldürdüklerimizin sayısı

    - bizden ve onlardan

    aralarında meme çocukları da var -

    şimdilik

    beş altı milyon kadar.

    Harbediyoruz :

    kundak bezinin çeşidiyle belli olmalı herkesin yeri.

    Harbediyoruz :

    parlasın edebiyen diye sabah güneşlerinde

    hapisane demirleri...»

    Hakikat çok taraflıdır.

    Fakir bir Şimal kilisesinde

    - şeytan'ın iğvasıyla da olsa -

    fakir bir papaz

    onu o kadar uzun anlatamaz.

    İnzibat kuvvetleri aldı haberi

    - kadife ceketli orman bekçisinden -

    gelip indirdiler kürsüden muhterem pederi.

    Ve asfalt yolun üzerinde

    arasında silâhlı iki adamın

    giderken muhterem peder

    şeytan baktı arkasından :

    çekik kaşlarında ümit

    ve sivri sakalında keder.

    12.9.1941

    Not :

    Alamanya yıkıldı.

    Temerküz kampından kurtarıldı muhterem peder.

    Ve yine şeytan'ın iğvasına uymasaydı eğer

    önemli Alaman demokratlarından biri olurdu bugün

    Anglo-sakson işgal bölgelerinden birinde.

    Halbuki yine uydu şeytan'a.

    Ve yine bir pazar günü ve aynı kilisede yine

    batılı müttefikleri meth ü sena edeyim derken

    41 yılında söylediklerinden bazı fasılları tekrarladı aynen

    bilhassa mal nizamına ait olanları.

    Ve Katolik bir Amerikan subayının emriyle

    (tevkif edilmediyse de bu sefer)

    kovuldu kiliseden muhterem peder.

    Yine arkasından baktı şeytan :

    çekik kaşlarında biraz daha çok ümit

    sivri sakalında biraz daha az keder...
  • II

    Benerci, Somadeva'nın odasından sokağa çıkınca, Roy Dranat'ın «akşamüstü serinlikte bir teferrüçten

    dönerken» soğuk alıp zatürreeden öldüğünü duydu. Ve Roy Dranat'ın oteline gitti. Gördüklerini şöyle anlatıyor:

    Girdim ki içeriye,

    iki eli yanına gelmiş

    yatıyor otel odasının

    dört topuzlu karyolasında.

    Ölü.

    Omuzlarına kadar çarşafla örtülü,

    gözleri açık...

    Çarşafın altında ayakları:

    acayip bir hayvanın dinleyen kulakları...

    Gözleri bakıyor

    ayakları arasından dolaba.

    Dolabın aynasında görüyorum:

    başını değil,

    yüzünü değil,

    kaşını değil,

    kapakları açık, içi örtülü gözlerini,

    yalnız ölü gözlerini...

    Gözleri bakıyor dolaba.

    Ehramda bir kapı

    açar gibi

    açtım

    dolabı.

    Alt katta bir kutu var.

    Kutuda ölünün hiç giymediği

    siyah kunduralar.

    Ütülü elbiselerle dolu orta kat:

    asılmış dolabın içine

    Sıra sıra elsiz ve başsız Roy Dranat.

    Bir şişe permanganat,

    yakalık,

    mendil, çorap.

    Bir kitap:

    çok eski günlerde beraber okuyup

    satırlarının altını beraber çizdiğimiz

    bir kavga kitabı.

    Kapadım dolabı.

    Onun dolaba bakan gözlerini kapadım.

    Artık satılacak bir yürek,

    kiralık bir kafa bile yok.

    Roy Dranat, hoşça kal,

    mesele yok.

    YORGAN GİTTİ,

    KAVGA BİTTİ.

    İkinci Kısmın Sonu



    ÜÇÜNCÜ KISIM

    BİRİNCİ VE SONUNCU BAP

    I

    Gözüme altın bir damla gibi akan

    yıldızın ışığı,

    ilk önce

    boşlukta

    deldiği zaman karanlığı,

    toprakta göğe bakan

    bir tek göz bile yoktu...

    Yıldızlar ihtiyardılar

    toprak çocuktu.

    Yıldızlar bizden uzaktır

    ama ne kadar uzak

    ne kadar uzak...

    Yıldızların arasında toprağımız ufaktır

    ama ne kadar ufak

    ne kadar ufak...

    Ve Asya ki

    toprakta beşte birdir.

    Ve Asya'da

    bir memlekettir Hindistan,

    Kalküta Hindistan'da bir şehirdir,

    Benerci Kalküta'da bir insan...

    Ve ben

    haber veriyorum ki, size:

    Hindistan'ın

    Kalküta şehrinde bir insanın

    yolu üstünde durdular.

    Yürüyen bir insanı

    zincire vurdular...

    Ve ben

    tenezzül edip

    başımı ışıklı boşluklara kaldırmıyorum.

    yıldızlar uzakmış

    toprak ufakmış

    umurumda değil,

    aldırmıyorum...

    Bilmiş olun ki, benim için

    daha hayret verici

    daha kudretli

    daha esrarlı ve kocamandır:

    yolu üstünde durulan

    zincire vurulan

    İ N S A N . . .



    II

    bu yukarıya, üçüncü kısmın birinci ve sonuncu babının birinci parçası olarak yazdığım, üslubu ukalaca, yazıdan

    da anlayacağınız veçhi ile, Benerci mahpustur.

    Hindistan'ın hakikî istiklâl ve hakikî kurtuluşu için çalıştığından dolayı, Britanya polisi tarafından tevkif,

    Britanya adliyesi tarafından muhakeme ve Britanya hükûmeti tarafından, Benerci, hapse atılmıştır. Cezası 15 senedir.

    Benerci bu 15 adet seneyi taş bir hücrede tek başına geçirecektir. Ve bu 15 adet senenin bir haylisi geçmiştir...

    şimdi size, bu bir hayli senenin nasıl geçtiğini anlatacağım. Ve, sonra, sıra, Benerci'nin kendini niçin

    öldürdüğüne gelecek. Emperyalizm aleyhine yazılan* ve emperyalizmi temellerinden yıkmak için nefislerini feda

    edenlerden bahseden bu kitap, bir inkılâpçının hangi şartlar içinde kendini öldürmeğe hak kazanacağını da

    hallettikten sonra, bitmiş olacaktır.

    (*) Yalnız şunu hatırlatmak isterim ki, Benerci emperyalizmi ve emperyalizm ile mücadeleyi, Neo-Hitlerist-

    Sosyal-Faşist-Sinyor-Fon Şevket Süreyya Bey gibi anlamıyordu.

    III

    Güneş

    pencerede...

    Yanıyor

    demir bir çubuk..

    dışarda saat

    belki beş,

    belki altı,

    belki buçuk,

    yedi..

    Gardiyan karyolayı

    duvara kilitledi.

    Adam

    demir iskemlede oturuyor

    oturuyor...

    Güneş

    düştü pencereden

    adamın başına vuruyor..

    dışarda saat

    belki on

    belki on iki..

    İçerdeki:

    yürüyor duvardan

    duvara,

    duvardan

    duvara...

    Gardiyan...

    Pirinç çorbası, ekmek.

    Demek:

    öğle saatı çaldı

    öte yanda yaşayanlara..

    Ve adam yürüyor,

    duvardan

    duvara,

    duvardan

    duvara..

    Yanıp söndü demir çubuk..

    dışarda saat:

    belki beş,

    belki altı,

    belki buçuk...

    dışarda adam...

    Adam

    demir iskemlede oturuyor...

    Oturuyor...

    Gardiyan.

    Pirinç çorbası, ekmek.

    Gardiyan

    karyolayı indirince:

    içerde gece.

    Yatıyor adam.

    Gözleri düşünüyor,

    dişlerinin arasında bıyığı..

    dışarda ay ışığı....



    IV

    19... senesi eylülünün on beşinci gecesi idi.. Saat on ikiden sonra, Kalküta şehrinin varoşlarından gelen bir

    adam, umumî hapisanenin yüksek duvarları karşısında durdu. Tam bedir halindeki ay, gökyüzünü kaplayan ve esen

    rüzgârla korkunç şekiller alıp akan siyah bulutların arkasında kâh gizleniyor, kâh meydana çıkıyordu.

    şehrin varoşlarından geldiğini beyan ettiğimiz meçhul adamın durduğu mahal, umumî hapisanenin arka

    cephesine tesadüf etmekte olup bu cephenin üst kısmında, hafif bir ışıkla aydınlanmış, bir sıra demir parmaklıklı

    pencere vardı. Ay, bulutların arasından kurtuldukça, zaman zaman duvarın dibinden geçen bir süngüyü ışıldatmakta ve bu

    suretle meçhul adama hapisanenin etrafını devreden nöbetçilerin mevkilerini bildirmekte idi.

    Meçhul adamın kendisini nöbetçilere göstermek istemediğini, okuyucularımız, elbette tahmin eylemişlerdir..

    Tahminlerinde yanılmıyorlar. Zira bu adam buraya Britanya İmparatorluğu zabıtasının hiç de hoş görmeyeceği bir işi

    yapmak için gelmiş idi.

    Filhakika, nöbetçiler hapisanenin köşesinde gözden kaybolur olmaz, meçhul adam cebinden bir taş parçası

    çıkarıp iyice nişanladıktan sonra demir parmaklıklı pencerelerin soldan üçüncüsüne fırlattı.. Taş pencereden içeriye

    girdi.

    Eğer biz, okuyucularımızla birlikte, meçhul adamın taşı atmasından evvel, mevzubahis pencereden içeriye

    bakmış olsaydık, şöyle bir manzaranın şahidi bulunurduk:

    Demir kapısının üstünde gardiyanlara mahsus dışardan sürmeli küçük bir pencere bulunan taş bir hapisane

    hücresi. Gündüzleri kaldırılıp zincirle duvara kilitlenen ve geceleri indirilen demir bir karyola. İşbu karyolanın

    üstünde, mahpuslara mahsus libası giymiş olduğu halde bir şahıs oturmaktadır. Mezkûr şahıs sık sık başını

    kaldırarak, kapıdaki gardiyan penceresinden gözetlenip gözetlenmediğine bakıyor, sürgünün açılmadığına emniyet

    kesbettikten sonra, siyah kaplı kalın bir kitabın sayfalarına bir şeyler yazıyordu. Eğer siyah kalın kitabı yakından

    tetkik edecek olursak görürüz ki, bu İngilizce bir İncil'dir. Mevzubahis şahıs, taş hücreye kapatıldıktan bir hafta

    sonra; Kayser'in hakkını Kayser'e ve Allahın hakkını Allaha vermeği ve sağ yanağına bir tokat atılırsa, sol yanağını

    çevirmeği talim etsin diye, bu İncil'i bir İngiliz misyoneri kendisine vermiş idi. Esasen, hepisanenin bütün

    hücrelerinde bu kitaptan maada okuyacak ve yazacak bir şey bulunmazdı.

    İmdi, ahvalini tetkik eylediğimiz şahsın, yani taş hücre mahpusunun İncil sayfalarına neler yazdığını görelim:

    Satırlarının başları numaralı ve bazı kelimeleri küçücük haç işaretli sayfalarda, URDU lisanıyla ve henüz

    kurumamış kırmızı ve taze bir kan ile yazılmış ve kitabın sık siyah matbu hurufatı üzerinde ateş gibi yanan yazılar

    vardı.

    Taş hücre mahpusu İncil kitabının iç mukavvasından kopardığı bir parçayı bükerek bir kalem haline getirmiş ve

    bunu sol bileğinden ince ince akan kana batırarak bu ateş gibi yanan yazıları yazmakta bulunmuş idi.

    İşte şehrin varoşlarından gelen meçhul adam taşı attığı zaman, taş hücrenin içindeki mahpus böyle bir işle

    meşguldü. Pencereden gelen taş mahpusun karyolası dibine düşmüştü. Mahpus hemen yerinden kalktı.

    Üzerlerine kanı ile yazdığı İncil kitabı sayfalarını kopararak taşa sardı ve taşı pencereden dışarı atıp iade etti.

    Şehrin varoşlarından gelen meçhul adam, taşa sarılmış kâat tomarını yerden aldı. Göğsüne soktu. Ve dünyanın

    en kıymetli hazinesini göğsünde taşıyan bir insan gibi, korkak, cesur ve emin adımlarla uzaklaşmaya başladı.

    Korkuyordu: göğsündeki defineyi alırlar diye; cesurdu: göğsündeki defineyi ölümün karşısında dahi vermemek için;

    emin idi: zira kaç senedir her iki ayda bir buraya geliyor, taşı atıyor ve taş, kanlı yazılar yazılı İncil sayfalarına

    sarılmış olduğu halde kendisine iade ediliyordu; binaenaleyh bu işe alışmış idi.

    Bu kanla yazılmış yazılar, Hintlilerin hakikî istiklâl ve kurtuluş cidalinde kitlelere heyecan, şuur ve hedef

    vermekte idi........

    Taş hücre mahpusu Benerci'dir. Kitlelere heyecan, şuur ve hedef veren yazılar, vaktiyle Somadeva'nın başladığı

    ve şimdi Benerci'nin devam ettiği «Hindistan'ın Yirminci Asır Tarihi» isimli eserdir. Yalnız, Benerci bunu, bileğini

    kesip kanıyla yazmıyor.. Fakat, eğer icap etseydi, eserin bir tek satırını yazmak için damarlarındaki bütün kanını

    akıtabilirdi. Ve bu, pestenkerani bir lâf değildir.. Bu işi yapabilecek insanların yalnız on dokuzuncu asır

    romanlarında yaşadığını zannedenler, yirminci asrın isimsiz, büyük kavga kahramanlarını tanımıyorlar demektir.

    Benerci yazısını bileğinin kanıyla yazmıyor. Bu yazıları şehrin varoşlarından gelen meçhul adama vermiyor.

    Benerci yazılarını temiz beyaz kâatlara kurşunkalemiyle yazıyor. Ve bunları hapishane gardiyanlarının İngiliz

    dikkatlerine rağmen, dışarıdakilerin ellerine ulaştırıyor.

    NASIL?..

    Taş hücre mahpusunun, senelerdir, bu işi nasıl yaptığını anlatacak değilim. Romanda da olsa, Britanya polisine

    hizmet etmek istemem......

    V

    dışarda

    bir bayrak gibi dalgalanırken adı,

    içerde

    O

    ihtiyarladı..

    Her gün biraz daha

    camları yaşarıyor

    iri

    bağa

    gözlüklerinin.

    Her gün biraz daha

    siliniyor çizgileri

    gördüklerinin.

    Küreyvatı hamra azalıyor.

    Tasallübü şerayin.

    Tansiyon 26.

    Baş dönmesi, bunaltı.

    Sinir...

    Bir

    senedir

    yazamadı bir

    satır

    bile..

    Yine fakat

    dışarda bir bayrak gibi

    dalgalanıyor adı.

    İçerde O

    ihtiyarladı....



    BU FASIL BENERCİ'NİN KENDİNİ NİÇİN ÖLDÜRDÜĞÜNE DAİRDİR

    «Kalküta şehrinin ufkunda güneş

    yükseliyordu.

    Atları ışıktan, miğferleri ateş

    bir ordu

    bozgun karanlığı katmış önüne

    geliyordu.

    Güneş yükseliyordu..

    Kalküta . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . »

    Bunu beceremedik

    romantik kaçtı pek.

    Şöyle diyelim:

    «Baygın kokulu

    koskocaman

    masmavi bir çiçek

    şeklinde sema

    düştü fecrin altın kollarına...»

    Bu da olmadı,

    olacağı yok.

    Benden evvel gelenlerin hepsi,

    almışlar birer birer,

    tuluu şemsi, gurubu şemsi

    tasvir patentasını.

    Tuluu şemsin, gurubu şemsin

    okumuşlar canına..

    Bu hususta yapılacak iş,

    söylenecek söz

    kalmamış bana.

    Buna rağmen,

    tekrar ederim ki ben:

    Kalküta'nın damları üstünde güneş

    güneş gibi

    yükseliyordu.

    Sokaktan bir sütçü beygirinin

    nal ve güğüm sesi geliyordu.

    Benerci sordu:

    - Saat kaç?

    - Altı...

    Benerci dün akşam geç vakit tahliye edildi. Hapishanenin kapısı önünde dehşetli bir kalabalık onu bekliyordu.

    􀀨ğer eski sistem bir kafam olsaydı, iddia edebilirdim ki, Benerci bu yığınlarla insanı ebediyyen peşinde

    sürükliyebilecek kadar onlara yakın, onların canında, onların kanındaydı.

    Benerci'ye arkadaşları, dış mahallelerdeki apartımanlardan birinin en üst katında bir oda tutmuşlar. Benerci

    odasına sekiz arkadaşıyla beraber girdi. Bana:

    - Sen git, biraz dolaş. Sonra gelirsin, dediler.

    Apartımanın kapısı önünden, merkez caddelere kadar, kımıldanan, bağıran bir insan denizinin ortasında, her

    adımda onun ismini işiterek, dolaştım. Kalabalık yavaş yavaş dağıldı. Geri döndüğüm zaman Benerci'yi odasında

    yalnız buldum. Pencerenin önünde duruyordu. Saat gecenin on biriydi. Benerci:

    - Otur bakalım, dedi.

    Oturdum.

    Saatler geçti, saatler geçti.. Bir kelime bile konuşmadık. Ve nihayet, lambanın sarı􀀃ışığı beyazlanmağa başladı.

    Pencereden baktım:

    Kalküta'nın damları üstünde güneş

    yükseliyordu.

    Benerci sordu:

    - Saat kaç?

    - Altı.

    - Âlâ.

    - Anlamadım.

    - Hiç. Dinle. Bu kitabın birinci kısmında, arkadaşlarım bana: «Sen bizi sattın,» dediler. Alnımda hâlâ onların

    attığı taşın izi var. Halbuki ben tertemizdim. Fakat onlar haklıydı. Kıl kaldı, kendimi öldürüyordum. Fakat bu haltı

    yemedim.

    - Öyle.

    - Bu kitabın ikinci kısmında, Somadeva'nın ciğerleri ağzından geliyordu. Öyle ağrı çekiyordu ki, kendini

    öldürmek istedi. Fakat o da bu haltı yemedi. Bir kamyonun üstünde kalı􀁅ı dinlendirmeyi daha doğru buldu, değil mi?

    - Öyle...

    - Saat kaç?

    - Altı buçuk.

    - Âlâ... Dinle. Ferdin tarihteki rolü malum. Akışın istikametini değiştiremez. Yalnız tempoyu hızlılaştırabilir,

    yavaşlatabilir. İşte o kadar. Tarihte fert denilen nesne, keyfiyetin değil, kemiyetin üstüne tesir edicidir. Bütün bunlar

    senin için, benim için, bizim için bilinen şeylerdir.

    - Doğru.

    - Öyleyse, bunu şimdi benim şahsıma tatbik edelim.

    Birdenbire durdu. Gözlüğünü çıkardı

    Mendiliyle camlarını sildi. Gözlüğünü taktı. Camların içinde büyüyen

    gözleri gözlerimdedir.

    - Devam et, Benerci, dinliyorum.

    - Hadisat öyle getirdi ki, ben hareketin muayyen bir inkişaf merhalesinde muayyen bir rol oynayan bir fert

    haline geldim.

    - Doğru.

    - Dünden itibaren katarın başında gidiyorum. Halbuki fizyolojim berbat.. Kafam elastikiyetini kaybetti.

    Dönemeçleri zamanında dönemeyeceğim. Ellerim lüzumundan fazla titriyor. Akıntıda dümen tutamayacak bir hale

    geldiler. Akışın temposunu hızlılaştırmak nerde? Onu yavaşlatmam muhtemeldir. İstemeden, irademin dışında,

    yanlış adımlar atacağım. Biliyorum, hareket belki beni altı ay sonra, bir sene sonra bir safra gibi fırlatacaktır. Fakat o

    beni fırlatıp atana kadar, ben ona fren olacağım. Halbuki ben kemiyette bile, bir sene değil, bir gün bile, irademin

    dışında, bilerekten ona ihanet edemem. Anlıyor musun? Diyeceksin ki, yanılmayan yalnız tembellerdir, budalalardır.

    İş yapan, yürüyen adam yanılır. Mesele yanlışın idrakindedir. Fakat, ya bu yanılma nesnesi katarın başındaki adam

    için bir kaide haline gelirse. Ve o adam katarın başında gidemeyeceğini bildiği halde, yerinde durmak için bir saniye

    olsun ısrar ederse. Bu bir ihanet değil midir? Ben bir saniye olsun, ihanet edemem. Bu benim uzviyetimde yok...

    Benerci yine durdu. Sonra birdenbire gülerek:

    - Hem ben bu meseleyi arkadaşlarla konuştum. Hallettik. Sana halt etmek düşer, dedi. Sen saata bak, kaç?

    - Yedi.

    - Hem, bu benim mesele nevi şahsına münhasır bir iş bile değil. Galiba LAFARG'la karısı da aynı vaziyete

    düşmüşler, aynı işi yapmışlar. Her ne hal ise şu senin tabancayı ver bakayım.

    Pantolonumun arka cebinden tabancayı çıkardım. Koskocaman bir nagant. Benerci'ye uzattım. Aldı, masanın

    üstüne koydu.

    Tekrar gözlüğünü çıkardı. Mendiliyle camlarını sildi. Gözlüğünü taktı. Camların içinde büyüyen gözleri

    gözlerimdedir.

    - Öyle pencerenin önünde birer cıgara tellendirelim, dedi.

    Cıgaraları yaktık. Topraktan fışkırır gibi bol, renkli ve ılık bir yaz sabahının ışıkları karşı pencerelerin

    camlarında, Benerci'nin gözlüklerinde pırıl pırıl yanıyordu. Damlar, evler, ağaçlar ve sokaklar yıkanmış gibi nemli

    ve tertemizdi. Konuşmuyorduk.

    Ağzımda, sonuna gelen cıgaranın acılığını duydum. Benerci ayağa kalktı. Cıgarasını masadaki tablanın içinde

    söndürdü.

    - Pencereyi kapat. Sen de haydi artık git. İstersen âdet yerini bulsun diye bir kere kucaklaşalım, dedi.

    Kucaklaştık.

    Arkama bakmadan kapıdan dışarı çıkarken:

    - Çocuklara selam söyle, dedi.

    Merdivenleri ağır ağır inmeğe başladım. Dördüncü kat. Üçüncü kat. Merdivenleri hızlı hızlı iniyorum. İkinci

    kat. Merdivenleri koşarak iniyorum.

    Tam sokağa çıktığım zaman, derinlerden, demir bir kapının hızla kapanması gibi tok bir ses geldi...

    BU KİTABIN SON SÖZÜ . . . . . . . . . . . .

    «Kavgada

    kendi kendini öldüren

    lanetli bir

    cenazedir

    benim için:

    Ölüsüne

    ellerimiz

    dokunamaz.

    Arkasından

    matem marşı

    okunamaz.»

    Sen artık

    bu kitapta:

    noktaları

    virgülleri

    satırları taşımıyorsun.

    Sen artık

    bu kitapta

    koşmuyor

    bağırmıyor

    alnını kaşımıyorsun.

    Sen artık

    bu kitapta

    yaşamıyorsun.

    Ve Benerci sen

    bu kitapta:

    kendi kendini öldürmene rağmen

    benim ellerim senin

    kanlı delik

    şakağına dokunacaktır.

    Cenazende

    dosta düşmana karşı

    matem marşı

    okunacaktır:

    MATEM MARŞI . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

    Çan

    çalmıyoruz.

    Çan

    çalmıyoruz.

    Yok

    salâ

    veren!

    Giden

    o

    biten

    bir

    şarkı değildir...

    O

    büyük

    bir

    ışık

    gibi döğüştü.

    Kasketli

    bir güneş

    halinde düştü.

    Çan

    çalmıyoruz.

    Çan

    çalmıyoruz.

    Yok

    salâ

    veren!

    Bu

    giden

    bir

    biten

    şarkı değildir ...........

    S O N







    Ben İçeri Düştüğümden Beri

    Ben içeri düştüğümden beri

    güneşin etrafında on kere döndü dünya

    Ona sorarsanız: ’Lafı bile edilemez, mikroskopik bi zaman...’

    Bana sorarsanız: ‘On senesi ömrümün...’

    Bir kurşun kallemim vardı, ben içeri düştüğüm sene

    Bir haftada yaza yaza tükeniverdi

    Ona sorarsanız: ’Bütün bir hayat...’

    Bana sorarsanız: ‘Adam sende bir hafta...’

    Katillikten yatan Osman; ben içeri düştüğümden beri

    Yedibuçuğu doldurup çıktı.

    Dolaştı dışarda bi vakit,

    Sonra kaçakçılıktan tekrar düştü içeri, altı ayı doldurup çıktı tekrar.

    Dün mektubu geldi; evlenmiş, bi çocuğu olacakmış baharda...

    Şimdi on yaşına bastı, ben içeri düştüğüm sene ana rahmine düşen çocuklar.

    Ve o yılın titrek, uzun bacaklı tayları,

    Rahat, geniş sağrılı birer kısrak oldu çoktan.

    Fakat zeytin fidanları hala fidan, hala çocuktur.

    Yeni meydanlar açılmış uzaktaki şehrimde, ben içeri düştüğümden beri...

    Ve bizim hane halkı, bilmediğim bir sokakta, görmediğim bi evde oturuyor

    Pamuk gibiydi bembeyazdı ekmek, ben içeri düştüğüm sene

    Sonra vesikaya bindi

    Bizim burda, içerde

    Birbirini vurdu millet, yumruk kadar simsiyah bi tayin için

    Şimdi serbestledi yine, fakat esmer ve tatsız

    Ben içeri düştüğüm sene, ikincisi başlamamıştı henüz

    Daşov kampında fırınlar yakılmamış, atom bombası atılmamıştı Hiroşimaya

    Boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman

    Sonra kapandı resmen o fasıl, şimdi üçünden bahsediyor amerikan doları

    Fakat gün ışığı her şeye rağmen, ben içeri düştüğümden beri

    Ve karanlığın kenarından, onlar ağır ellerini kaldırımlara basıp doğruldular yarı yarıya

    Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya

    Ve aynı ihtirasla tekrar ediyorum yine

    ‘Onlar ki; toprakta karınca, su da balık, havada kuş kadar çokturlar.

    Korkak, cesur, cahil ve çocukturlar,

    Ve kahreden yaratan ki onlardır,

    şarkılarda yalnız onların maceraları vardır’

    Ve gayrısı

    Mesela, benim on sene yatmam

    Laf’ı güzaf...





    Benim Oğlan Fotoğraflarda Büyüyor

    İçimde acısı var yemişi koparılmış bir dalın,

    gitmez gözümden hayali Haliçe inen yolun,

    iki gözlü bir bıçaktır yüreğime saplanmış

    evlât hasretiyle hasreti İstanbulun.

    Ayrılık dayanılır gibi değil mi?

    Bize pek mi müthiş geliyor kendi kaderimiz?

    Elâleme haset mi ediyoruz?

    Elâlemin babası İstanbulda hapiste,

    elâlemin oğlunu asmak istiyorlar

    yol ortasında

    güpegündüz.

    Bense burda rüzgâr gibi

    bir halk türküsü gibi hürüm,

    sen ordasın yavrum,

    ama asılamayacak kadar küçüksün henüz.

    Elâlemin oğlu katil olmasın,

    elâlemin babası ölmesin,

    eve ekmekle uçurtma getirsin diye,

    orda onlar aldı göze ipi.

    İnsanlar,

    iyi insanlar,

    seslenin dünyanın dört köşesinden

    dur deyin,

    cellât geçirmesin ipi.





    Ben Sen O

    O, yalnız ağaran tan yerini görüyor

    ben, geceyi de

    Sen, yalnız geceyi görüyorsun,

    ben ağaran tan yerini de.





    Ben Senden Önce Ölmek İsterim...

    Ben

    senden önce ölmek isterim.

    Gidenin arkasından gelen

    gideni bulacak mi zannediyorsun?

    Ben zannetmiyorum bunu.

    İyisi mi,

    beni yaktırırsın,

    odanda ocağın

    üstüne korsun

    içinde bir kavanozun.

    Kavanoz camdan olsun,

    şeffaf,

    beyaz camdan olsun

    ki içinde beni görebilesin

    Fedakârlığımı anlıyorsun :

    vazgeçtim toprak olmaktan,

    vazgeçtim çiçek olmaktan

    senin yanında kalabilmek için.

    Ve toz oluyorum

    yaşıyorum yanında senin.

    Sonra, sen de ölünce

    kavanozuma gelirsin.

    Ve orada beraber yaşarız

    külümün içinde külün

    ta ki bir savruk gelin

    yahut vefasız bir torun

    bizi oradan atana kadar...

    Ama

    biz

    o zamana kadar

    o kadar karışacağız ki birbirimize,

    atıldığımız çöplükte bile

    zerrelerimiz

    yan yana düşecek.

    Toprağa beraber dalacağız.

    Ve bir gün yabani bir çiçek

    bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse

    sapında muhakkak iki çiçek açacak :

    biri

    sen

    biri de

    ben.

    Ben

    daha olumlu düşünüyorum

    Ben daha bir çocuk doğuracağım

    Hayat taşıyor içimden.

    Kaynıyor kanım.

    Yaşayacağım, ama çok, pek çok,

    ama sen de beraber.

    Ama ölüm de korkutmuyor beni.

    Yalnız pek sevimsiz buluyorum

    bizim cenaze şeklini.

    Ben ölünceye kadar da

    Bu düzelir herhalde.

    Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bugünlerde?

    İçimden bir şey :

    belki diyor.





    Berkley...

    Behey

    Berkley!

    Behey on sekizinci asrın filozof peskoposu.

    Felsefenden tüten günlük kokusu

    başımızı döndürmek içindir.

    Hayat kavgasında bizi

    dizüstü süründürmek içindir.

    Behey

    Berkley,

    Behey Allahın

    Cebrail şeklindeki Ezraili,

    Behey on sekizinci asrın en filozof katili!

    Hâlâ geziyor İskoçya köylerinde

    adımlarının sesi.

    Hâlâ uluyor adımlarının sesine

    tüyleri kanlı bir köpek.

    Hâlâ

    her gece titreyerek

    görüyor gölgeni İskoçya köylüleri

    evlerinin

    camlarında!

    Hâlâ

    kanlı beş parmağının izi var

    o beyaz buzlu camlar gibi şimal akşamlarında!

    Behey

    Berkley!

    Behey meyhane kızlarının kara cübbeli kavalyesi,

    Kıralın şövalyesi,

    sermayenin altın sesi,

    ve Allahın peskoposu!

    Felsefenden tüten günlük kokusu

    başımızı döndürmek içindir.

    Hayat kavgasında bizi

    dizüstü süründürmek içindir!

    Her kelimen

    kelepçelerken

    bileklerimizi,

    kıvrılan

    bir yılan

    gibi satırların

    sokmak istiyor yüreklerimizi.

    Beli hançerli bir İsaya benziyor resmin.

    Sivriliyor kitaplarından ismin

    sivri yosunlu ucundan

    kızıl kan

    damlayan

    yeşil bir diş gibi.

    Her kitabın

    diz çökmüş önünde Rabbın

    kara kuşaklı bir keşiş gibi..

    Sen bu kıyafetle mi bizi kandıracaktın,

    inandıracaktın?

    Biz İsanın vuslatını bekleyen

    bir rahibe değiliz ki!

    Behey

    Berkley!

    Behey tilkilerin şahı tilki!

    Çalarken satırların zafer düdüğü,

    küçük bir taş parçasının en küçüğü

    imparatorların imparatoru gibi çıkınca karşısına,

    hemen anlaşmak için

    bir kapı açıyorsun,

    binip Allahının sırtına

    soldan geri kaçıyorsun!

    Kaçma dur!

    Her yol Romaya gider,

    - bu belki doğrudur -

    fakat

    fikri evvel gören her felsefenin

    safsata iklimidir yelken açtığı yer!

    Bu bir hakikat

    - hem de mutlak cinsinden - !

    İşte sen

    işte senin felsefen:

    Sen o sarı kırmızı rengini gördüğün

    cilâlı derisine parmaklarını sürdüğün

    parlak

    yuvarlak

    elmaya:

    «Fikirlerin bir

    terkibidir,»

    diyorsun!

    dışımızda bize bağlanmadan

    var olan

    varlığı

    inkâr ediyorsun!

    şu mavi deniz

    şu mavi denizde yüzen beyaz yelkenli gemi,

    kendi kendinden aldığın fikirlerdir, öyle mi?

    Mademki kendi fikrindir yüzen gemi,

    mademki kendi fikrindir umman,

    ne zaman var,

    ne mekân!

    Ne senin haricinde bir vücut

    ne senden evvel kimse mevcut,

    ne senden sonra kâinat baki

    bir sen

    bir de Allah hakikî.

    Lâkin ey kara meyhanelerin sarhoş papazı!

    Senin dışında değil miydi

    kıllı kollarında kıvranan meyhanecinin kızı?

    Yoksa kendi altında sen

    kendinle mi yattın?

    Diyelim ki senden evvel baban yok

    İsa gibi.

    Yine fakat bacakları arasından çıktığın

    Meryem gibi bir anan da mı yok!

    Diyelim ki yapayalnızsın

    Turu Sinada Musa gibi,

    ne yazık! Tevratını okuyan da mı yok!

    Çok yalan söylemişsin çok.

    Sen emin ol ki Berkley

    - olmasan da zarar yok -

    bu şi're benzer yazıda hissene düşen şey:

    biraz alay

    biraz şaka

    ve birkaç tokat

    - eldivensiz cinsinden -

    Neyleyim?

    Neş'e kavganın musikisidir.

    Kavgada kuvvetini kaybetmiş gibidir biraz

    neşe

    enin çelik ahengini duymayan adam;

    neş'e ... iyi şeydir vesselam,

    - baş döndürmezse eğer -

    ve işte bizimkiler

    güldüler mi,

    ağız dolusu gülüyorlar.

    Kabahat onların kuvvetinde:

    yoksa ne sende

    ne de bende!

    Dinle Berkley!

    - dinlemesen de olur -

    Biz dinleyelim:

    Beynimiz bal yoğuran

    bir kovan.

    Ona balı dolduran

    arıdır hayat.

    Aldığımız hislerin

    sonsuz derin

    pınarıdır kâinat!

    Kâinat geniş

    kâinat derin

    kâinat uçsuz bucaksız!

    Biz onun parçaları,

    biz ondan doğan bir sürü bacaksız!

    Biz o bacaksızların

    - anasını inkâr etmeyen cinsi -

    Çünkü biz

    emredenlere emir verenlerden değiliz!

    Bağlıyız toprağa

    kalın halatlar gibi kollarımızla!

    Çelik dişleri şimşekli çarklılar

    koparırken kara toprağın esrarını,

    biz

    seyretmedeyiz

    cihan içinden cihanların

    doğuşunu;

    kehkeşanların

    gümüş aydınlığında!

    Görmüşüz,

    görmedeyiz

    yılların yollarında toprak oluşunu

    kızıl kadife dudaklı kızların!

    Çiziyor hareketi gözlerimize

    sonsuz maviliklerde

    kuyrukluyıldızların

    sırma saçlarından kalan izler.

    Her habbe koynunda bir kubbeyi gizler!..

    şu denizler,

    şu denizlerin üstünde denizler gibi esen,

    rüzgârların uğultusu.

    şu ipi kopmuş

    inci bir gerdanlık gibi damlayan su,

    şu bir damla su,

    uzaklaştıkça, yaklaşılan

    hakikati gizler..

    Her yeni ummanla beraber

    bir yeni imkân!

    Kâinat geniş

    kâinat derin

    kâinat uçsuz bucaksız!

    Behey!

    Berkley!

    Behey bir karış boyuna bakmadan

    Karpatları inkâr eden cüce!

    Ahrete gittiysen eğer

    oradan bir taç gönder,

    süslemek için Allahının kafasını!

    Fakat buradan

    topla hemen tarağını tasını,

    Haraç mezat!

    Haraç mezat!

    götür pazara bir pula sat:

    Topraktaki saltanatın

    göğe çıkan tahtını!

    Yok üstünde tabiatın

    tabiattan gayri kuvvet!..

    Tabiat geniş

    tabiat derin

    tabiat uçsuz bucaksız!..





    Beş Satırla...

    Annelerin ninnilerinden

    spikerin okuduğu habere kadar,

    yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,

    anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,

    anlamak gideni ve gelmekte olanı.



    Beyazıt Meydanındaki Ölü...

    Bir ölü yatıyor

    on dokuz yaşında bir delikanlı

    gündüzleri güneşte

    geceleri yıldızların altında

    İstanbul'da,

    Beyazıt Meydanı'nda.

    Bir ölü yatıyor

    ders kitabı bir elinde

    bir elinde başlamadan biten rüyası

    bin dokuz yüz altmış yılı Nisanında

    İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda.

    Bir ölü yatıyor

    vurdular

    kurşun yarası

    kızıl karanfil gibi açmış alnında

    İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda.

    Bir ölü yatacak

    toprağa şıp şıp damlayacak kanı

    silâhlı milletimin hürriyet türküleriyle gelip

    zapt edene kadar

    büyük meydanı.



    Bir şehir

    Bir kaç yokuş tırmandım

    bir iki dönemeç döndüm ve yürüdüm

    burnumun doğrusuna yürüdüm yürüdüm

    bir kapı açıldı girdim

    yitirdim kendimi kendi içimde

    bilmediğim bir şehir

    görmediğim biçimde evleri

    kimi karınca yuvası kimi bomboş

    kimi baştan aşağı pencere kimi kör duvar

    bir sokağa saptım çamurlu dar eğri büğrü

    dönüp dolaştırdı getirdi beni eski yere

    asfalt bir caddeyi çıktım bulvar ortası

    uzayıp gidiyor tan yerine kadar dosdoğru geniş

    bir mahallede yağmur yağıyor

    bitişinde güneş

    üçüncüsünde ayışığı

    bir köprü geçtim

    yarısında fenerler pırıl pırıl

    yarısı kapkaranlıktı

    yan yana iki ağaç gördüm

    yaprak kımıldamıyor birinde

    öbürü kıvrana kıvrana inleyip haykırıyor

    bir şehirde bir birine benzemiyor hiçbir şey

    insanları bir yana

    onların hepsi ikizdi üçüzdü beşizdi onuzdu milyonuzdu

    hepsi korkak

    hepsi yiğit

    hepsi aptal

    hepsi akıllıydı

    hepsi domuzdu

    hepsi melekti.



    Bir Acayip Duygu...

    «Mürdüm eriği

    çiçek açmıştır.

    - ilk önce zerdali çiçek açar

    mürdüm en sonra -

    Sevgilim,

    çimenin üzerine

    diz üstü oturalım

    karşı-be-karşı.

    Hava lezzetli ve aydınlık

    - fakat iyice ısınmadı daha -

    çağlanın kabuğu

    yemyeşil tüylüdür

    henüz yumuşacık...

    Bahtiyarız

    yaşayabildiğimiz için.

    Herhalde çoktan öldürülmüştük

    sen Londra'da olsaydın

    ben Tobruk'ta olsaydım, bir İngiliz şilebinde yahut...

    Sevgilim,

    ellerini koy dizlerine

    - bileklerin kalın ve beyaz -

    sol avucunu çevir :

    gün ışığı avucunun içindedir

    kayısı gibi...

    Dünkü hava akınında ölenlerin

    yüz kadarı beş yaşından aşağı,

    yirmi dördü emzikte...

    Sevgilim,

    nar tanesinin rengine bayılırım

    - nar tanesi, nur tanesi -

    kavunda ıtrı severim

    mayhoşluğu erikte ..........»

    .......... yağmurlu bir gün

    yemişlerden ve senden uzak

    - daha bir tek ağaç bahar açmadı

    kar yağması ihtimali bile var -

    Bursa cezaevinde

    acayip bir duyguya kapılarak

    ve kahredici bir öfke içinde

    inadıma yazıyorum bunları,

    kendime ve sevgili insanlarıma inat.



    Bir Ayrılış Hikayesi...

    Erkek kadına dedi ki:

    -Seni seviyorum,

    ama nasıl,

    avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp

    parmaklarımı kanatarak

    kırasıya

    çıldırasıya...

    Erkek kadına dedi ki:

    -Seni seviyorum,

    ama nasıl,

    kilometrelerle derin,

    kilometrelerle dümdüz,

    yüzde yüz, yüzde bin beş yüz,

    yüzde hudutsuz kere yüz...

    Kadın erkeğe dedi ki:

    -Baktım

    dudağımla, yüreğimle, kafamla;

    severek, korkarak, eğilerek,

    dudağına, yüreğine, kafana.

    şimdi ne söylüyorsam

    karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana..

    Ve ben artık

    biliyorum:

    Toprağın -

    yüzü güneşli bir ana gibi -

    en son en güzel çocuğunu emzirdiğini..

    Fakat neyleyim

    saçlarım dolanmış

    ölmekte olan parmaklarına

    başımı kurtarmam kabil

    değil!

    Sen

    yürümelisin,

    yeni doğan çocuğun

    gözlerine bakarak..

    Sen

    yürümelisin,

    beni bırakarak...

    Kadın sustu.

    SARILDILAR

    Bir kitap düştü yere...

    Kapandı bir pencere...

    AYRILDILAR...



    Bir Cezaevinde, Tecritteki Adamın Mektupları...

    1

    Senin adını

    kol saatımın kayışına tırnağımla kazıdım.

    Malum ya, bulunduğum yerde

    ne sapı sedefli bir çakı var,

    (bizlere âlâtı-katıa verilmez),

    ne de başı bulutlarda bir çınar.

    Belki avluda bir ağaç bulunur ama

    gökyüzünü başımın üstünde görmek

    bana yasak...

    Burası benden başka kaç insanın evidir?

    Bilmiyorum.

    Ben bir başıma onlardan uzağım,

    hep birlikte onlar benden uzak.

    Bana kendimden başkasıyla konuşmak

    yasak.

    Ben de kendi kendimle konuşuyorum.

    Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi

    şarkı söylüyorum karıcığım.

    Hem, ne dersin,

    o berbat, ayarsız sesim

    öyle bir dokunuyor ki içime

    yüreğim parçalanıyor.

    Ve tıpkı o eski

    acıklı hikâyelerdeki

    yalın ayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir çocuk gibi bu yürek,

    mavi gözleri ıslak

    kırmızı, küçücük burnunu çekerek

    senin bağrına sokulmak istiyor.

    Yüzümü kızartmıyor benim

    onun bu an

    böyle zayıf

    böyle hodbin

    böyle sadece insan

    oluşu.

    Belki bu hâlin

    fizyolojik, psikolojik filân izahı vardır.

    Belki de sebep buna

    bana aylardır

    kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan

    bu demirli pencere

    bu toprak testi

    bu dört duvardır...

    Saat beş, karıcığım.

    dışarda susuzluğu

    acayip fısıltısı

    toprak damı

    ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran

    bir sakat ve sıska atıyla,

    yani, kederden çıldırtmak için içerdeki adamı

    dışarda bütün ustalığı, bütün takım taklavatıyla

    ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı.

    Bugün de apansız gece olacaktır.

    Bir ışık dolaşacak yanında sakat, sıska atın.

    Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan

    bu ümitsiz tabiatın

    ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır.

    Yine o malum sonuna erdik demektir işin,

    yani bugün de mükellef bir daüssıla için

    yine her şey yerli yerinde işte, her şey tamam.

    Ben,

    ben içerdeki adam

    yine mutad hünerimi göstereceğim

    ve çocukluk günlerimin ince sazıyla

    suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla

    yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı

    seni böyle uzak,

    seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi

    kafamın içinde duymak...

    2

    dışarda bahar geldi karıcığım, bahar.

    dışarda, bozkırın üstünde birdenbire

    taze toprak kokusu, kuş sesleri ve saire...

    dışarda bahar geldi karıcığım, bahar,

    dışarda bozkırın üstünde pırıltılar...

    Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet,

    suyu donmayan testi

    ve sabahları çimentonun üstünde güneş...

    Güneş,

    artık o her gün öğle vaktine kadar,

    bana yakın, benden uzak,

    sönerek, ışıldayarak

    yürür...

    Ve gün ikindiye döner, gölgeler düşer duvarlara,

    başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı :

    dışarda akşam olur,

    bulutsuz bir bahar akşamı...

    İşte içerde baharın en kötü saatı budur asıl.

    Velhasıl

    o pul pul ışıltılı derisi, ateşten gözleriyle

    bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı

    hürriyet denen ifrit...

    Bu bittecrübe sabit, karıcığım,

    bittecrübe sabit...



    3

    Bugün pazar.

    Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.

    Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak

    bu kadar mavi

    bu kadar geniş olduğuna şaşarak

    kımıldanmadan durdum.

    Sonra saygıyla toprağa oturdum,

    dayadım sırtımı duvara.

    Bu anda ne düşmek dalgalara,

    bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.

    Toprak, güneş ve ben...

    Bahtiyarım...



    Bir Dakika

    Deniz durgun göl gibi, gitgide genişliyor

    Sular kayalıklarda nurdan izler işliyor,

    Engine sarkan gökler baştan başa yıldızlı..

    Şimdi göğsümde kalbim çarpıyor hızlı hızlı.

    Göklerden bir yıldızın gölgesi düşmüş suya

    Dalmış suyun koynunda bir gecelik uykuya

    Bazen uzunlaşıyor, bazan da kıvranıyor

    Durgun suyun altında bir mum gibi yanıyor

    Yakın olayım diye bu gökten gelen ize

    Öyle eğilmişim ki kayalardan denize

    Alnımdan düşen saçlar yorulmuş suya değdi

    Baktım geniş ufuklar başımın üstündeydi

    Bilemem nasıl oldu geldi ki öyle bir an

    Yenilmez bir haz duyup denize atılmaktan

    Kurtulmak ne kolaymış faniliğimden dedim

    Doğruldum atılırken bir dakika titredim

    Bir dakika sonsuzluk doldu taştı gönlümden

    Bir dakika bir ömrü kurtarmıştı ölümden.



    Bir Fotoğrafa

    Karşımdasın işte...

    Bana bakmasan da oradasın, görüyorum seni.

    Ah benim sevdasında bencil, yüreğinde sağlam sevdiğim.

    Kalbime gömdüm sözlerimi, ceset torbası oldu yüreğim.

    Tıkandığım o an,

    Elimi nereye koyacağımı şaşırdığım o an işte,

    Aklımdan o kadar çok sey geçti ki takip edemedim.

    Ellerim boşlukta, ben darda kaldım.

    Ellerim buz gibi, ben harda kaldım.

    Bir senfoni vardı kulağımda çalınan,

    bitti artık hepsi...

    Köşeme çekildim, hani hep kaldığım köşeme.

    Bakış açım belli oldu yine.

    Geride kalan, ardından bakar gidenlerin.

    Bir meltem olacak rüzgarım dahi kalmadı benim.

    Dağlara çarptım her esiş__________imde.

    Yollara küfrettim her gidişinde.

    Demiştim sana hatırlarsan:

    “Önemli olan ‘zamana bırakmak’ değil,

    ‘zamanla bırakmamak’tır..”

    şimdi bana, geçen o zamanın

    Unutulmaz sancısı kalır

    Gittiğim eğer bensem, söyle bana kimden gittim?

    Sende yoktum zaten ben, ben yine bende bittim...



    Bir Gemici Türküsü...

    Rüzgâr,

    yıldızlar

    ve su.

    Bir Afrika rüyasının uykusu

    düşmüş dalgalara.

    Işıltılı, kara

    bir yelken gibi ince

    direğinde geminin.

    Geçmekteyiz içinden

    bir sayısız

    bir uçsuz bucaksız yıldızlar âleminin.

    yıldızlar

    rüzgâr

    ve su.

    Başüstünde bir gemici korosu

    su gibi, rüzgâr gibi, yıldızlar gibi bir türkü söylüyor,

    yıldızlar gibi

    rüzgâr gibi

    su gibi bir türkü.

    Bu türkü diyor ki, «Korkumuz yok!

    İnmedi bir gün bile gözlerimize

    bir kış akşamı gibi karanlığı korkunun.»

    Bu türkü

    diyor ki,

    «Bir gülüşün ateşiyle yakmasını biliriz

    ölümün önünde sigaramızı.»

    Bu türkü

    diyor ki,

    «Çizmişiz rotamızı

    dostların alkışlarıyla değil

    gıcırtısıyla düşmanın

    dişlerinin.»

    Bu türkü diyor ki, «Dövüşmek..»

    Bu türkü diyor ki, «Işıklı büyük

    ışıklı geniş ve sınırsız bir limana

    dümen suyumuzda sürüklemek denizi..»

    Bu türkü diyor ki, «Yıldızlar

    rüzgâr

    ve su...»

    Başüstünde bir gemici korosu

    bir türkü söylüyor;

    yıldızlar gibi


    rüzgâr gibi,

    su gibi bir türkü..





    Bir Hazin Hürriyet...

    Satarsın gözlerinin dikkatini, ellerinin nurunu,

    bir lokma bile tatmadan yoğurursun

    bütün nimetlerin hamurunu.

    Büyük hürriyetinle çalışırsın el kapısında,

    ananı ağlatanı Karun etmek hürriyetiyle,

    hürsün!

    Sen doğar doğmaz dikilirler tepene,

    işler ömrün boyunca durup dinlenmeden yalan

    değirmenleri,

    büyük hürriyetinle parmağın şakağında düşünürsün

    vicdan hürriyetiyle,

    hürsün!

    Başın ensenden kesik gibi düşük,

    kolların iki yanında upuzun,

    büyük hürriyetinle dolaşıp durursun,

    işsiz kalmak hürriyetiyle,

    hürsün!

    En yakın insanınmış gibi seversin memleketini,

    günün birinde, meselâ, Amerika'ya ciro ederler onu

    seni de büyük hürriyetinle beraber,

    hava üssü olmak hürriyetiyle,

    hürsün!

    Yapışır yakana kopası elleri Valstrit'in,

    günün birinde, diyelim ki, Kore'ye gönderilebilirsin,

    büyük hürriyetinle bir çukuru doldurabilirsin,

    meçhul asker olmak hürriyetiyle,

    hürsün!

    Bir alet, bir sayı, bir vesile gibi değil

    insan gibi yaşamalıyız dersin,

    büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi,

    yakalanmak, hapse girmek, hattâ asılmak hürriyetiyle,

    hürsün!

    Ne demir, ne tahta, ne tül perde var hayatında,

    hürriyeti seçmene lüzum yok

    hürsün.

    Bu hürriyet hazin şey yıldızların altında.





    Bir Kız Vardı Japonya'da

    Bir kız vardı Japonyada

    ufacık, tefecik bir kız,

    Bir bulut vardı dünyada

    işi: öldürmekti yalnız.

    Bu bulut bu kızcağızın

    öldürdü nineciğini,

    külünü göğe savurdu,

    sonra, yine apansızın

    gelip babasını vurdu,

    sonra da kızın kendisini.

    Ve doymadı ve doymadı

    yeni kurbanlar arıyor.

    Atom ölümüdür adı,

    karanlıkta bağırıyor.

    Büyük bir birlik kuralım,

    canavarı susturalım.

    Savaş cengine gidelim,

    canavarı yok edelim.



    Bir Komik Adem

    Gözleri, kulakları, elleri, ayaklarıyla,

    han hamam, apartıman ve konaklarıyla,

    çatal, bıçak, tabak ve bardaklarıyla,

    16 sayfaları, baskı makinaları-tanklarıyla,

    yamak ve yardaklarıyla

    hücuma kalktılar! ..

    hele içlerinde öyle bir tanesi var,

    öyle bir tanesi var ki:

    İnsanın yüzüne öyle bakar,

    Öyle melûl bakar ki:

    toka edersin eline papelini.

    Ve sıkar sıkmaz onun belini

    sivri dilli, zilli bir bebek gibi çırpar elini..

    O komik bir âdemdir.

    Portakal oğlu zâdemdir.

    *

    Han, hamam, apartıman ve konaklarınızla,

    çatal, bıçak, tabak ve bardaklarınızla,

    yamak ve yardaklarınızla

    hücuma kalktınız!

    Hak varsa eğer,

    hücuma kalkmak hakkınız..

    Efendiler,

    ikinizle teker teker

    paylaştık kozumuzu!

    şimdi sıra onun,

    gelsin o! !

    Gel.

    Sen:

    İtlerini öne itip

    karanlıkta yol kesen

    hatip! ! !

    Sen:

    Beşinci Mehmedin saltanatını,

    Halifenin altın nallı kır atını,

    papellerin kat katını

    ve teneke suratını,

    doldurup torbana

    sıska sırtında taşıyorsun..

    Torbanı doldurmak için yaşıyorsun.

    Bana gelince

    ben:

    geniş omuzlarımda dimdik bir kelle taşıyorum.

    Ve yaşıyorum:

    kellemin

    içindeki

    için..

    Farkındayım niçin:

    kan

    fışkırıyor

    bana bakan

    'ateş feşan? ! '

    gözlerinden...

    Ve niçin:

    cümleler ezberlemişsin

    Fehim Paşanın sözlerinden...

    Fehim Paşanın hayrülhalefi,

    bize sökmez afi..

    çıkmak istediğim yaldızlı merdiven yok.

    Kalbimin elinde ipekli eldiven yok..

    çıplak bir yumruk gibi kalbimi soymuşum.

    Kellemin

    içindeki

    için,

    kellemi koymuşum..

    Sen...

    Hayır...

    Seninle böyle konuşmak istemem..

    Hem,

    ben ki yegâne asaleti

    dişli düşmanla boğuşmakta bulanım,

    seninle boğuşmak istemem..

    Sen bir komik âdemsin.

    Portakal Oğlu zâdemsin.

    toka ederler papelini,

    sıkarlar senin belini,

    sivri dilli, zilli bir bebek gibi çırparsın elini.

    Sen bir komik âdemsin! ..

    Sen...

    Fehim Paşanın hayrülhalefi.........................

    Bu kadarı kafi.......
  • 160 syf.
    ·127 günde·9/10
    Bizim edebiyatımızda modernist romanın ilk örneği diyebileceğimiz eser Aylak Adam…
    Yusuf Atılgan Aylak Adam romanında kullandığı anlatım teknikleri bakımından romana üst düzey bir kimlik kazandırır. Aylak Adam kış, ilkbahar, yaz ve güz olmak üzere 4 bölümden meydana gelir. Atılgan’ın eserlerinde yalnızlık, yabancılaşma, kötümserlik, intihar, kadın-erkek ilişkileri, aşk, dışlanmışlık, erotizm gibi konuları ve izlekleri işlediğini belirtmekte fayda olacaktır. Yazar edebiyatımızın ‘’ bunalım edebiyatı’’ denilen kısmının en önemli kalemlerinden birini oluşturur.
    Hem Anayurt Oteli hem de Aylak Adam’da başkahraman toplumdan kopmuş yalnız kişilerdir. İkisi de sorunun çözümünü bir tek kadında iletişim kurabilmede görüyor ve ikisinin de çabası başarısızlıkla sonuçlanıyor. Aylak Adam’ın kahramanı Bay C, aydın bir kişidir gerçek sevgiyi bulabileceği tek bir kadını ararken İstanbul’da üniversite öğrencileri ve sanatçılar çevresinde dolaşır. Anayurt Oteli’nin Zebercet’i ise Manisa olduğunu tahmin ettiğimiz küçük bir kent kasabası ya da kentte yaşayan ilkokul mezunu bir otel kâtibidir ve cinsel ilişkide sıcak bir iletişim kurabileceği bir kadını beklemektedir. Kültür düzeylerı ayrı bu 2 adamda da aranan ya da beklenen kadın bir saplantı halindedir ve ikisi de ruhsal bakımından sağlıksız insanlardır. Ne var ki Aylak Adam C, kendine güveni olan zeki güçlü ve paralı bir adamdır. Zebercet ise, güçsüz korkak adeta bir zavallıdır. İkisi de ruhsal açıdan şu 3 aşamadan geçer: yalnızlık , kurtuluş umudu ve hayal kırıklığı… C, başta yalnızdır derken aradığı kızı bulduğunu sanır ve umutlanır sonra hayal kırıklığına uğrar. Ayşe ve Güner ile giriştiği ilişkilerde aynı evreleri gözlemleriz aslında Zebercet de aynı aşamalardan geçecektir ama sadece bir kez ve sonunda kendini asacaktır.
    Biliyoruz ki yazar Aylak Adam’ı ölümle bitirmeyi planlamış fakat fazla melodramik olacağını düşünerek C’nin sonunda bir çeşit melankoliye hatta deliliğe varabileceği hususunu okura bırakmakla yetinmiştir.. Demek ki her iki kahramanın da ruhsal bozukluğu delilik ya da intiharla noktalanacak şekilde gelişmektedir.
    Bay C, bir komisyoncu olan babasından kalan mirastan dolayı varlıklı olmasına rağmen manevi yönden bir boşluk içerisindedir. Bir bakıma bohem olan kahramanın İstanbul’ un Nişantaşı, Harbiye, Beyoğlu ve Maçka gibi entelektüel ve zenginlerin yaşadığı mekanlarda boy gösterdiğini görürüz. C, çocukluğuna ait anıların çağrısını hayatın hemen her safhasında hisseder. Bunun en güzel örneklerinden birisi sinemanın derin localarından birinde yaşadıklarıdır. Burası onu geçmişine, bilinçaltına çağıran mekân olarak simgesel bir değer taşır. İnsanların el ele tutuşmak, sarılmak ve öpüşmek için geldikleri bu mekâna C’yi asıl çeken şey ne iş yaptığını herkesin bildiği ‘’ Şaşı kadını’’ Zehra Teyze’sine benzetiyor olmasıdır. Şaşı kadın C’yi sinemanın derin, küçük gömük ve karanlık localarına çağırırken onu teyzesiyle yaşadığı cennetten kopma zamanlarına ve kadın düşkünü baba arkeotipine taşır. Böylece derin localar C’nin bilinçaltının simgesi olur.
    C, babasından nefret ettiği için ailesinin kendine verdiği ismi kullanmaz. O, babasının kendisinin hayatından çaldığı paralarla servet yaptığını düşünmekte ve AYLAKlık yaparak bir bakıma öc almaktadır. Kendisine en uygun işin aylaklık olduğuna karar verir.
    Yazar, Aylak Adam’da C’nin toplumdan kopukluğunu insanlarla iletişim kuramama temasını klasik roman kurallarına ve okurun alışmış olduğu durumlara sadık kalarak dile getirir. Anayurt Oteli’ne baktığımızda ise, iletişimsizlik ve yaşamın anlamsızlığı romanın biçimine de yansır. Bu da bilindiği gibi saçma (absürd) tiyatro ve romanın bir özelliğidir.
    Bay C, adeta kendisi için yaratılmış olduğuna inandığı kadını aramaya kendisini adamıştır. Zihninde oluşturduğu kadın tipi Zehra teyzesine benzemektedir. Bu kadın onu her zaman bir anne şefkati ile okşayıp sevmiştir. Teyzesinin bu okşama ve dokunuşlarıyla ortaya çıkan ötekinin sıcaklığını duyumsama bilinci C’yi hayatı boyunca takip edecek ve onun anne-sevgili kadın tipini aramasına yol açacaktır.
    Yazar, yapıtının konu izlek ve amacına uygun olan anlatım tekniklerini kullanarak okuyucuya ulaşmak ister. Anlatı türleri yapı ve içerik bakımından karmaşık değildir. Ancak modern ve postmodern anlatı türlerinde yeni anlatım tekniklerinin kullanılması anlatımda çeşitliliğin artmasını sağlamıştır. Malumunuz 20.yy romanını klasik romandan ayıran en önemli özelliklerden biri anlatım olanaklarının çeşitlenmiş olmasıdır. Bunda öznel zaman anlayışının ve bilinçaltının keşfedilmesinin rolü büyüktür.
    Anlatı türünde kullanılan başlıca anlatım teknikleri ise, anlatma-gösterme , açıklama-yorumlama , özetleme , tasvir , portre , bilinçakışı , iç monolog , iç çözümleme , diyalog , montaj , geriye dönüş , mektup , günlük ve otobiyografi olarak sıralanabilir.
    Atılgan, Aylak Adam’da bilinç akışı tekniği ile iç monolog tekniğini bir arada kullanır. Yazarın bu tekniklere sıkça başvurması okuyucunun başkarakter C’nin psikolojik yapısının daha iyi tanınmasını sağlama amacını güder. Atılgan bu ilk romanında kahramanın bilincini sergilemek için çözümleme, iç konuşma gibi yöntemlerden bolca yararlanır. C’nin iç konuşmaları onun duygu ve düşüncelerini, arzularını ve hayat felsefesini aktarmada büyük önem taşır. Yazarın C’nin psikolojisinin üzerinde durmasının nedeni başkalarına benzemeyen bir roman kişisini onun iç dünyasına inerek derinlemesine işlemek ve böylece bir karakter yaratmaktır.
    Romanda leitmotif yani ana motif olarak karşımıza çıkan 4 öge vardır. Bunlar: bıyık, kulak tiki, kadın bacakları ve aylaklık.
    Tahsin Yücel'in bıyık güncesi adlı eserine bir selam çakarak devam edelim.
    Bıyık ataerkil toplumlarda hegemonik bir simgedir ve bu romanda bıyık kahramanın hayatında önemli bir yer tutar. C babasından bahsettiği kısımlarda genellikle onun bıyıklarına vurgu yapar. Evlerinde bir dönem hizmetçilik yapan kadının kendisini babasına benzetmesine oldukça sinirlenir. Romanın başından beri C’nin babasına yönelik olumsuz ifadeler ihtiva eden kimi karşılaştırmaları olan düşüncelerine rastlamaktayız. Baba figürü gerek bay C tarafından gerek roman anlatıcısı tarafından vurgulanmasının esas sebebi olay örgüsünün ileriki bölümlerinde ortaya konmaktadır.
    C’nin tanımadığını söylediği annesi o daha 1 yaşındayken ölmüştür. Annesini kaybeden C bakıma muhtaçtır ve o ihtiyacını teyzesi ona sağlamaktadır. Bir gün C’nin babası eve gelir ve teyzesiyle tensel temas kurmaya çalışır teyzesi de karşı çıkmaktadır bu sırada C kapı aralığından onları seyretmektedir. Babasının teyzesinin bacaklarını okşadığını gören C hiddetlenir odasından fırlar ve babasının üzerine yürür. Babası ise bu hareketi üzerine onun kulağına yapışır ve uyguladığı şiddet ile yırtılmasına sebep olur. Roman boyunca C çeşitli durumlarda kadınların bacaklarına bakmakta ve kulağını kaşımaktadır. Görüldüğü gibi bacak ile kulak organları arasında birbirini etkileyen bir bağlantı mevcuttur. C’de oluşan bir kadın bacağına dokunma dürtüsü beraberinde kulağının kaşımasını getirmektedir. Kulak kaşıması bu bağlamda semptomatik bir hüviyete sahiptir. Klasik psikanalitik edebiyat eleştirisi yazarın bilinçli bir mahiyette üretmemiş olması muhtemel bir edebiyat eserini incelerken metnin dahilindeki belirtiler aynı zamanda C’nin de belirtileridir. Bu eksende C’nin belirtilerini Oedipus kompleksiyle olan ilişkisini incelememiz gerekiyor. Freud’un teorize ettiği bu komplekste hepimizin bildiği gibi erkek çocuğun belirli bir dönemde annesini kendisi için arzu edip babasını yok etme eğilimine sahip olduğunu anlatan kuramdır. Bu esnada çocuk hadım edilme korkusuna kapılır babasının kendisini hadım etme korkusundan ona karşı çıkamaz sonradan annesine ilgisini bastıran çocuk kendisini babasıyla özdeşleştirme temelinde bir savunma mekanizması geliştirir. Yani henüz 1 yaşında annesini kaybeden Bay C annesi yerine geçen teyzesi ideal bir seksüel objedir. C bu devrede teyzesi ile olan ilişkilerinden cinsel haz almaktadır. Kapı arasından teyzesinin bacaklarnı okşadığını gören C babasıyla çatışmaya girer babasının cinsel objesini elinden almasına ve sahiplenmesine dayanamayarak ona karşı çıkar bu karşı çıkmanın sonucunda ise babası tarafından kulağı yırtılıp cezalandırılır. Bundan böyle artık babasının otoritesini kabullenmek zorundadır. Ne var li C’nin Oedipal kompleksi tam anlamıyla tamamladığını söylemeyiz ancak yaşamının ilerleyen dönemlerinde babasından kaçmaya ve onun gibi olmamaya uğraşacaktır.
    Aylak Adam’ın üçüncü bölümünde geriye dönüş tekniği ile C’nin çocukluğu hakkında bilgiler verir yazarın bu tekniği kullanmasının sebebi kahramanın babası tarafından maruz kaldığı baskıyı okuyucuya daha gerçekçi verebilme gayretinden olsa gerek.
    Atılgan’ın bu eseri edebiyatımızda ayrıcalıklı bir yere sahiptir çünkü yazar roman başkişisi C ile Türk Edebiyatında pek karşılaşılmayan bir karakter oluşturur. Bu eserde kahramanın başından 1 yıl boyunca geçen olaylar anlatılır. Postmodern romanlarda sık sık görülen bu anlayış bu eserde de ön plandadır. C, gerçek aşkı arayan mutsuz sıkılgan ve aylak bir adamdır. Güler ve Ayşe ile iki aşk macerası yaşamasına rağmen istediği aşkı bulamaz ve roman boyunca karmaşık duygu ve düşünceler içerisindedir.
    Yazar burada klasik roman kahramanlarının aksine aylaklığı kendine iş edinen aykırı, sarhoş olup dayak yiyen cinsel isteklerini gerçekleştiren takım elbise ile sokakta simit yiyebilen takıntıları olan toplumla uyuşmak gibi bir derdi olmayan psikolojik sorunları olan narsist mizaçlı, entelektüel bohem ve sıra dışı insan tipini farklı anlatım teknikleri ile sunar. Türk Edebiyatına C gibi bir anti-kahraman vermesi ve birçok anlatım tekniğinin başarılı bir şekilde bir arada kullanıldığı eser olması dolayısıyla önceden de belirttiğimiz gibi Aylak Adam modern edebiyatımızda önemli bir yere sahiptir diyebiliriz.

    Ek olarak;
    Kuyara ve Adako, Atılgan'ın bahsettiği iki ayrı ruh hali. Kuyara -kumda yatma rahatlığı; Adako -ağaç dalı kompleksi.
    Kuyara bir tür alışılmış rahatlıktır. Ne var ki, ne kadar çabalarsak çabalayalım toprağa dönüşeceğimizi biliriz. Adako ise, ontolojik boşluktan bahseder. Gövdeden ayrılma eğilimi ile uzadıkça uzar, bir kaçış yolu ararız.
    Bu bakımdan kuyara dişidir, adako ise erkek. Adako tedirgin, kuyara kendinden emin.
    1950’lerde Aylak Adam eseri ile bizde yavaş yavaş modern roman ortaya çıkmaya başlıyor. Bu durum da bireyselleşmenin ortaya çıkması ile oluşmaktadır. Bu konuda Anadolu’dan İstanbul’a göç, şehirleşme ve yalnızlaşan insan faktörü önemli etkilere sahiptir.
    Bay C’nin bir adı bile yoktur isimlendirme aslında kaosu ortadan kaldırmak için yapılır ancak Atılgan’ın böyle bir derdi yoktur.
    Saussure ‘’ önce kelimeler vardı sonra varlık oluştu’’ der. Varlığa bilinç kazandıran kelamdır. Romanda C’ye isim vermemesi de tıpkı Kafka’nın yaptığı gibi onun yokluğunu yok olduğunu adeta bize bildirmek ister. Bu anlamda aslında C adeta Kafka’nın K’sına bir selam eder.
    Bay C, toplumsallaşmaktan korkmaktadır. O, kendini bilerek isteyerek toplumdan uzaklaştırır. Bu roman aslında bir nevi erken dönem Tutunamayanlar’dır. Atılgan da tıpkı Kafka gibi klasik bir roman yazıyormuşcasına yazdı romanını fakat kırılma noktasını muhtevada verdi ve muhtevayı bozdu. Atay ise, Tutunamayanlar’da J.Joyce gibi yapmıştır. Yani özetle birisi şekli diğeri de muhtevayı bozmuştur demek mümkündür.
  • Korkak kadın ve korkutan erkeğin hikayesi bu;
    Erkek yetmişliğin dibine düşmüş…
    Ve kadın erkeğin rakısına meze
    Ve titrek elleri erkeğin sarhoşluktan
    Kadın ise erkeğin kalbine düşüyor
    Gözlerinde ki boşluktan.

    Ah ulan ah…
    Nede uzun geçiyor alkollü olunca geceler
    Neden dilime dolaşıyor seni seviyorum derken heceler
    Sen nasıl bir kadınsın öyle titrek ve korkak
    Kadın dediğin olmalıdır yerine göre çok erkek

    Hani masa da beyaz peynir nerde kavun ve karpuz
    Şişeyi kafaya mı dikeyim iki bardak getir be kız
    Sonra geç otur karşıma demlen sende yavaş yavaş
    Bizi harabeye çevirecek aşk denilen bu savaş

    Aslında bu gün sadece gözlerine bakarak içecektim
    Sonra sarhoş olup gözlerine bakarken kendimden geçecektim
    Ama yine sen her zaman ki köşeye kurulmuşsun
    Korkulu kadın edasıyla köşede durulmuşsun

    Bir gün de bozma şu moralimi ben kafayı çekerken
    Ağlama be kadın ağlamak için çok erken
    Saati yediye kur sabah işe gideceğim
    Böyle devam edersem işe de veda edeceğim
    Muhterem Taş 2
  • NAZIM HİKMET

    İlkönce yağmurla
    sonra birdenbire açan güneşle başlamıştı sabah.
    Henüz ıslaktı asfaltın solundaki tarla.
    Harp esirleri çoktan iş başındaydılar.
    Topraktan nefret duyarak
    — halbuki köylüydü birçoğu —
    tıraşlı ve korkak
    çapalıyorlardı patatesleri.
    Suluboya, solgun resimleri hatırlatıyordu insana
    köy kilisesinden gelen çan sesleri.

    Pazardı.
    Kilisede erkeklerin hepsi ihtiyardı
    kadınların değil,
    içlerinde büyük memeli kızlar,
    ve sarı saçlarına ak düşmemiş anneler vardı.
    Maviydi gözleri.
    Başları önde,
    kalın, kırmızı ve harap parmaklarına bakıyorlardı.
    Terliydiler.
    Haşlanmış lahanayla günlük kokuyordu.
    Kürsüde muhterem peder
    «beyannameyi» okuyordu,
    — gözlerini gizleyerek —.
    Renkliydi pencere camlarından biri.
    Bu camdan içeri giren güneş
    duruyordu genç bir kadının bembeyaz ensesinde
    eski bir kan lekesi gibi.
    Ve hiçbir zaman
    doğurmamış olan
    göğüssüz ve kalçasız bir Meryem'in kucağında bir çocuk :
    başı öyle büyük
    o kadar inceydi ki kıvrılmış bacakları
    hazin ve korkunçtu.
    Önlerinde kandil yanıyordu
    eski
    sert
    ve boyalı tahtayı aydınlatıp...

    İki adam boyundaydı tahta heykel.
    Şeytan saklanmıştı arkasına
    — kaşları çekik, sakalı sivri,
    Mefistofeles olması muhtemel,—-
    ve âlim bir tebessümle
    dinliyordu muhterem pederi.
    «— Avrupa'nın bekası,
    (okuyordu beyannameyi muhterem peder)
    Avrupa'nın bekası için harbediyoruz.»

    Dinliyordu Şeytan
    sivri sakalında keder
    ve âsi ve selîm aklına
    dayanılmaz bir ağrı vermekteydi yalan.

    Okuyordu rahip :
    «— Avrupa milletleri el ele verip
    harbediyoruz,
    ve mutlak imha edeceğiz
    medeniyet için tahripçi bir unsuru.»

    Şeytan bir parça yana itti Meryem'in heykelini
    ve havada sihirle efsun alâmetleri daireler çevirip
    kaldırdı elini
    rahibe doğru
    — etsizdi, uzundu bu el,
    hakikat gibi, kemikli ve kuru —.

    Ve ne olduysa o anda oldu işte.
    Renkli camın altındaki kadın
    çırılçıplak göründü kıpkırmızı güneşte.
    Memeleri ağırdı
    ve sarı ipek gibi parlıyordu karnının altında tüyler.
    Düşürdü kâadı muhterem peder
    ve Şeytan'ın iğvasıyla hakikati bağırdı :
    «— Karşı koymak günü geldi en büyük tehlikeye.
    Harbediyoruz,
    fuhşun bekası için,
    kerhane kapıları kapanmasın diye.
    Ve sen orda, arkada
    içinde beyaz entarisinin
    bir erkek çocuğu gibi duran,
    sen orospu olacaksın kızım.
    Sana firengi ve belsoğukluğu verecekler
    büyük şehirlerimizden birinde.
    Baban dönmeyecek
    Yatıyor şimdi yüzükoyun
    çok uzak bir toprağın üzerinde.
    Şimdi kan içindedir
    etli, kalın kulaklar
    ve ince kollarının dolandığı boyun.
    Yattığı yerde yalnız değil.
    Hareketsiz duran tanklarla, terk edilmiş toplar sahada.»

    Kendi sesinden ürkerek
    sustu rahip.
    Orda, arkada, beyazlı kız ağlıyordu.
    Kadife ceketli bir erkek
    — ihtiyar orman bekçisi civar çiftliğin —
    bir şeyler söylemek istedi.
    Sivri sakalını kaşıdı Şeytan,
    rahibe : «Devam et,» — dedi.
    Ve muhterem peder
    başladı tekrar konuşmaya :
    «— Harbediyoruz :
    pazar ve mal nizamının bekası için.
    Kömür, lâstik ve kereste,
    ve kendi değerinden fazla yaratan iş kuvveti
    satılmalıdır.
    Patiska, benzin
    buğday, patates, domuz eti
    ve taze gümrah bir sesin içindeki cennet
    satılmalıdır.
    Güneşli bahçesi ve resimli kitapları çocukluğun
    ve ihtiyarlığın emniyeti
    satılmalıdır.
    Şan, şeref ve saadet,
    ve
    kuru kahve
    topyekun pazar malı olup
    tartılıp, ölçülüp, biçilip satılmalıdır.
    Harbediyoruz :
    harbi bitirdiğimiz zaman
    aç, işsiz ve sakat
    — harp madalyasıyla fakat —
    köprü altında yatılmalıdır...»

    Yine sustu muhterem peder.
    Şeytan emretti yine :
    «— Naklet onun macerasını,
    o ne idi, ne oldu, anlat...»

    Ve anlattı rahip :
    «— Onu hepiniz hatırlarsınız,
    toprağın içindeki bir patates tohumu gibi
    fakir,
    çalışkan
    ve neşesiz geçti çocukluğu.
    Sonra uyandı birdenbire
    on yedi yaşına doğru.
    Yine fakirdi, çalışkandı.
    Fakat aylarca gidip
    bulutsuz bir denizde
    altında sönük yelkenlerin
    sanki çok sıcak bir sabah ufukta apansızın
    yeni bir dünya keşfeder gibi buldu neşeyi...
    Mahallede sesi en güzel olan insandı
    ve en güzel mandolin çalan.
    Hatırlıyorsunuz değil mi
    size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin
    ve mavi kurdelesini
    mandolininin?..
    İçinizde kimin kalbini kırdı,
    kime yalan söyledi,
    sarhoş olduğu vaki midir,
    ve kiminle dövüştü?
    Çocuklara saygısını
    ve ihtiyarlara şefkatini inkâr edebilir miyiz?
    Belki biraz kalın kafalı
    fakat kalbi bir balık yavrusu gibi temiz
    onu geçen sene harbe gönderdik.
    Şimdi gerilerinde cephenin
    işgal altındaki bir köyün odasındadır.
    Baygın bir kadının ırzına geçmekle meşgul
    bir tahta masanın üzerinde.
    Beli çıplak
    pantolunu dizlerinde
    başında miğfer
    ve ayaklarında kısa, kalın çizmeler.
    Yerde iki çocuk ölüsü yatıyordu
    direkte bağlı bir erkek.
    Dışarda yağmur yağıyor
    ve uzaktan uzağa motor sesleri.
    Kadını masadan yere iterek
    doğrulup çekti pantolonunu...
    Halbuki hepiniz hatırlarsınız onu,
    hatırlıyorsunuz değil mi
    size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin
    ve mavi kurdelesini
    mandolininin?»

    Yine birdenbire sustu muhterem peder.
    (Susabilmek bir hünerdir
    insanın ağzından çıkan sözler
    kendine ait olmazsa.)
    Fakat tahta Meryem'in arkasından
    yine emretti Şeytan :
    «— Rahip, devam et,» — dedi.
    Ve devam etti rahip :
    «— Harbediyoruz.
    Çalıştırılan insan yığınları
    birbirine devrederek zinciri,
    karanlık ve ağır,
    beton künklerin içinde akmalıdır.
    Ve sen kocakarı
    — ön safta, solda, diz çöküp
    yüzü eski bir kâat gibi buruşuk olan —
    seni temin ederim ki
    kilise kapısında oynayan torunun
    — beş yaşında,
    başı altın bir top gibi yuvarlak —
    dedesi,
    senin kocan,
    babası,
    senin oğlun
    ve komşuların gibi
    kömür ocaklarında çalışacak.
    Hiçbir şeyi
    ümit etmemeyi
    öğrensin.
    Bu maksatla
    uçuyor bombardıman birliklerimiz
    tasavvur edilmeyecek kadar çok ölüm taşıyıp
    iki gergin kanatla.
    Ve motorlarına benzinle beraber
    belki bir parça keder dolarak
    (öldürenlerde tevehhüm edilen keder gibi bir şey),
    uçuyor av kuvvetleri himayesinde olarak
    bombardıman birliklerimiz
    birbiri ardından giden dalgalar halinde...
    Harbediyoruz :
    öldürdüklerimizin sayısı
    — bizden ve onlardan
    aralarında meme çocukları da var —
    şimdilik
    beş altı milyon kadar.
    Harbediyoruz :
    kundak bezinin çeşidiyle belli olmalı herkesin yeri.
    Harbediyoruz :
    parlasın edebiyen diye sabah güneşlerinde
    hapisane demirleri...»

    Hakikat çok taraflıdır.
    Fakir bir Şimal kilisesinde
    — Şeytan'ın iğvasıyla da olsa —
    fakir bir papaz
    onu o kadar uzun anlatamaz.
    İnzibat kuvvetleri aldı haberi
    — kadife ceketli orman bekçisinden —
    gelip indirdiler kürsüden muhterem pederi.
    Ve asfalt yolun üzerinde
    arasında silâhlı iki adamın
    giderken muhterem peder
    Şeytan baktı arkasından :
    çekik kaşlarında ümit
    ve sivri sakalında keder.


    12.9.1941


    Not :

    Alamanya yıkıldı.
    Temerküz kampından kurtarıldı muhterem peder.
    Ve yine Şeytan'ın iğvasına uymasaydı eğer
    önemli Alaman demokratlarından biri olurdu bugün
    Anglo-sakson işgal bölgelerinden birinde.
    Halbuki yine uydu Şeytan'a.
    Ve yine bir pazar günü ve aynı kilisede yine
    batılı müttefikleri meth ü sena edeyim derken
    41 yılında söylediklerinden bazı fasılları tekrarladı aynen
    bilhassa mal nizamına ait olanları.
    Ve Katolik bir Amerikan subayının emriyle
    (tevkif edilmediyse de bu sefer)
    kovuldu kiliseden muhterem peder.
    Yine arkasından baktı Şeytan :
    çekik kaşlarında biraz daha çok ümit
    sivri sakalında biraz daha az keder...

    1946 Şubat 17