• 43. "Allah Herşeyden Önce Hz. Muhammedin Ruhunu Yarattı"
    İsa, aşağıda kendisini bekleyen sekiz havarisinin yanlarına vardı ve dört tanesi bu sekiz taneye bütün gördüklerini anlattılar; o gün hepsinin kalbinden îsa ile ilgili tüm kuşkular silindi, yalnız hiç bir şeye inanmayan Yehuda îskariyot hariç. îsa, dağın eteğinde bir yere oturdu ve ekmekleri olmadığından, hepsi dağ meyveleri yediler.
    Sonra Andreas dedi: «Bize Mesih hakkında çok şeyler söylediniz, bu nedenle, lütfen bize her şeyi açıkça anlatın.» Ve aynı şekilde diğer havariler de kendisine rica ettiler.
    Bunun üzerine İsa dedi: «Çalışan herkes, tatmin olacağı bir gaye için çakşır. Bu bakımdan size söylüyorum ki, Allah, kendinde hiç bir noksanlık olmadığı için tatmin olma ihtiyacı duymaz. Zaten O'nun kendinde kemal vardır. Ve işte, çalışmak dileğiyle O, her şeyden önce, yaratıklar Allah'ta rıza ve doygunluk bulsunlar diye, kendisi için tüm (kâinatı) yaratmaya karar verdiği Elçisi'nin ruhunu yarattı; ki, kulları olarak tayin ettiği tüm yaratıklarından elçisi haz ve sevinç duysun. Ve bu nedenle işte her şey bilip gördüğünüz gibi oldu. Ama O neden böyle olmasını diledi?
    «Bakın, size diyorum ki; her peygamber geldiği zaman, yalnızca bir kavme Allah'ın rahmetinin işaretini götürmüştür. Ve sözleri de gönderildikleri insanların ötesine uzanmamıştır. Fakat, Allah'ın Elçisi geleceği zaman, Allah O'na kudret ve rahmetinin sonuymuş gibi verecek, o kadar ki, akidesini alacak olan tüm dünya kavimlerine rahmet ve selâmet götürecektir. Dinsizler üzerine güçle gidecek ve putatapıcılığı ezecek, o kadar ki, şeytan'ı kahredecektir; çünkü, Allah İbrahim'e böyle va'd etmiştir: «Dikkat et, senin soyunla yeryüzünün tüm kabilelerini kutsayacağım. Ve sen, Ey İbrahim, nasıl putları parça parça etmişsen, senin soyun da böyle yapacaktır.»
    Sonra şöyle soruldu: «Ey muallim, bu va'd kime verilmiştir, söyle bize; çünkü, Yahudiler «îshak'a» diyorlar, îsmaililer ise, «İsmail'e.»
    îsa cevap verdi: «Davud kimin oğluydu ve hangi soydandı?»
    Cevap verildi: «îshak'ın; çünkü, îshak Yakub'un babasıydı, Yakub da soyu Davud'a varan Yahuda'nın babasıydı.»
    Sonra îsa dedi: «Öyleyse, Allah'ın elçisi geleceği zaman, hangi soydan olacaktır?»
    Havariler cevap yerdiler: «Davud'un (soyundan).» Bunun üzerine Isa dedi: «Siz kendinizi aldatıyorsunuz; çünkü Davud, şöyle söyleyerek, ona ruhundan rab (efendi) der: Allah rabbına, «Ben düşmanlarına senin ayak taburen yapıncaya kadar sağ yanımda otur» dedi. Allah düşmanlarının ortasında rablık kazanacak olan asanı gönderecektir. «Eğer, sizin Mesih dediğiniz Allah 'in Elçisi Davud'un oğlu ise, Davud O'na nasıl «rab» der? Bana inanın, size söylüyorum ki, va'd İsmail'e yapılmıştır, İshak'a değil.»

    44. "Allahın Elçisi Muhammed Yaratılan Hemen Her Şeye Mutluluk Getirecek Bir Nurdur"
    Bunun üzerine havariler dediler: «Ey muallim, Musa'nın kitabında böyle, yani va'dın îshak'a yapılmış olduğu yazılıdır.»
    îsa, ah ederek cevap verdi: «Öyledir, ama onu Musa yazmadı, Yuşa da yazmadı onu Allah'tan korkmayan hahamlarınız yazdı. Bakın, size söylüyorum ki; melek Cebrail'in sözlerine baktığınızda yazıcılarınızın ve fakihlerinizin mel'anetini anlayacaksınız. Çünkü, Cebrail demiştir ki: «İbrahim, tüm dünya Allah'ın seni ne kadar sevdiğini biliyor; fakat, senin Allah'a oîan sevgini dünya nasıl bilecek? Mutlaka Allah sevgisi için bir şey yapman gerekiyor.» ibrahim cevap verdi: «Bak, Allah'ın kulu Allah'ın dileyeceği her şeyi yapmaya hazırdır.»
    «Sonra Allah İbrahim'e şöyle seslendi: «Oğlunu, ilk doğan (çocuğun) İsmail'i al ve dağa çıkıp onu kurban et.» Eğer, İshak doğduğu zaman İsmail yedi yaşında idiyse, o zaman İshak nasıl ilk doğan (çocuk) olmuş olur?»Ardından havariler dediler: «Bizim fakihlerimizin aldattığı ortada; bu bakımdan bize gerçeği anlat, çünkü, biz senin Allah tarafından gönderildiğini biliyoruz.»
    îsa cevap verdi: «Bakın, size söylüyorum ki, şeytan Allah'ın kanunlarını hükümsüz kılmak için çalışır durur; ve bu nedenle, yoldaşları olan sahte imanlı münafıklar ve yaşantıları şehvet peşinde geçen günahkârlarla birlikte, bugün hemen hemen her şeyi kirletmiş bulunmaktadır ki, pek az gerçeğe rastlanılmaktadır. Yazıklar olsun münafıklara, çünkü bu dünyanın övgüleri, cehennemde onlar için azaba ve hakarete dönüşecektir.
    «Bu nedenle size diyorum ki, Allah'ın elçisi, Allah'ın yarattığı hemen her şeye mutluluk getirecek olan bir nurdur; çünkü o, anlayış ve müşavere ruhuyla, hikmet ve kudret ruhuyla, korku ve sevgi ruhuyla, akıl ve itidal ruhuyla donatılmıştır; rahmet ve merhamet ruhuyla, adalet ve takva ruhuyla, yumuşaklık ve sabır ruhuyla donatılmıştır ki, bunlan o Allah'­tan, bütün diğer yaratıklarına verdiğinden üç kat daha fazla almıştır. Ey, O'nun dünyaya geleceği kutlu zaman! İnanın bana, O'nun ruhunu görenlere Allah peygamberlik verdiğinden, her peygamber gibi ben de O'nu gördüm ve O'na saygı gösterdim. O'nu görünce, ruhum teselli ile doldu (ve) dedim: «Ey Muhammed, Allah seninle olsun ve beni ayakkabının bağlarını çözecek değerde kılsın. Buna ermekle ben de büyük bir peygamber ve Allah'ın kutsal bir (kul)'u olacağım.» Ve îsa böyle deyip, Allah'a şükretti.

    45.
    Sonra, melek Cebrail; Isa'ya geldi ve O'na, bizim sesini duyabileceğimiz bir şekilde seslendi: «Kalk ve Kudüs'e git!»
    İsa, bu emre uyarak çıktı ve Kudüs'e gitti. Yedinci gün mabede girerek, halka öğretmeye başladı. Bunun üzerine insanlar akın akın mabede geldiler. İçlerinde bulunan başkâhin ve kâhinler Isa'ya yaklaşarak, dediler : «Ey muallim, hakkımızda kötü şeyler diyormuşsun; bu bakımdan dikkat et de, başına bir kötülük gelmesin.»
    İsa cevap verdi: «Dikkat edin, size diyorum, ben münafıklar hakkında kötü konuşuyorum; eh, siz de münafıksanız, sizin aleyhinizde de konuşurum.»
    Cevap verdiler: «Kim bir münafıktır? Bize açıkça anlat.»
    İsa dedi: «Bakın, size diyorum ki, insanlar kendini görsün diye iyi bir şey yapan kişi münafıktır. Öyle ki» yaptığı iş insanların göremediği kalbe işlemez, orada ancak her türlü kötü düşünce ve her türlü kirli şehvet kalır. (Şimdi) bildiniz mi münafığın kim olduğunu? Diliyle Allah'a kulluk ederken, kalbiyle insanlara kulluk eden kişi münafıktır. Ey zavallı adam! Ölünce, bütün kazandıklarını yitirecek. Bu konuda Davud peygamber der: «Reislere güven bağlamayın. Kendileri için kurtuluş olmayan insan oğullarına da (güven bağlamayın). Çünkü ölürken düşündükleri yok olur. Heyhat, ölmeden önce kendilerini mükâfattan yoksun bulurlar, çünkü Allah'ın peygamberi Eyyub'-un dediği gibi: «İnsan gelici geçicidir, hiç bir zaman bir kalışta kalmaz.» Öyle ki, bugün seni övse, yarın kötüler, bugün seni ödüllendirmek istese, yarın malını elinden almak ister. Yazıklar olsun öyleyse münafıklara, çünkü onların kazandığı boşunadır. Huzurunda durduğum Allah vardır ve hayattadır ki, münafık soyguncudur ve saygısızdır, (sahtekârdır), o kadar ki, iyi görünmek için kanundan yararlanır ve hamd, sena ve şan ebediyyen yalnızca kendine ait olan Allah'ın şanını çalar.
    «Size daha da söylüyorum ki, münafığın inancı yoktur, öyle ki, eğer Allah'ın her şeyi gördüğüne ve kötülüğü korkunç bir hükümle cezalandıracağına inanmış olsa, inanmadığı için kötülüklerle doldurduğu kalbini arıtır. Bakın, size diyorum ki, münafık, dıştan beyaz (görünen), fakat içi çürük, küf ve solucanlarla dolu bir mezardır. Size gelince ey kâhinler, Allah sizi yarattığı ve sizden istediği için Allah'a kulluğunu yerine getiriyorsanız, size lâfım yok, çünkü siz Allah'ın kullarısınız; fakat, her şeyi kazanç için yapıyor ve Allah'ın mabedinin soyguncular mağarasına çevirdiğiniz bir ticaret değil, ibadet evi olduğuna bakmadan pazarda olduğu gibi mabette de alış verişte bulunuyorsanız, her şeyi insanları memnun etmek için yapıyor ve Allah'ı aklınızdan çıkarıyorsanız, o zaman size haykırarak diyorum ki, siz Allah aşkı için babasının evini terkeden ve kendi oğlunu kesmek isteyen ibrahim'in değil, şeytan'ın çocuklarısınız. Eğer böyleyseniz, yazıklar olsun size ey kâhinler ve fakihler, çünkü Allah kâhinliği sizden alacaktır!»

    46.
    Isa konuşmasını şöyle sürdürdü: «Önünüze bir mesel koyuyorum. Bir aile reisi bir bağ dikmiş ve hayvanlar tarafından çiğnenip ezilmesin diye etrafını çevirmişti. Ve, orta yere de şarap çıkarmak için mengene koymuştu ve buradan çiftçilere şarap verecekti. Gel zaman, şarabın biriktirilme vakti gelince hizmetçilerini yolladı. Bunları gören çiftçiler bazılarını taşladı, bazılarını yaktı ve diğerlerini de bıçakla delik deşik ettiler. Ve bunu defalarca yaptılar. Söyleyin bana, bağın sahibi çiftçilere ne yapsın şimdi?»
    Herkes cevap verdi: «En kötü biçimde hepsini yok eder ve bağını başka çiftçilere verir.»
    Bunun üzerine îsa dedi: «Bağın İsrail ailesi ve çiftçilerin ise Yahudiye ve Kudüs halkı olduğunu bilmez misiniz? Yazıklar olsun size, Allah sîze gazap etmektedir, Allah'ın bu kadar peygamberinin karnını yardınız; öyle ki, Ahab zamanında Allah'ın kutsal (kul)larını gömecek tek bir kişi bulun(a)mıyordu.!»
    Ve, Isa böyle deyince, kâhinler onu yakalamak istedilerse de, kendisini yücelten halktan korktular.
    Sonra Isa, doğuştan başı öne doğru eğik bir kadın görüp, dedi: «Allah'ın adıyla başını kaldır ey kadın, ki şunlar, benim doğruyu söylediğimi ve benim O'nun dilediği şeyleri bildirdiğimi anlayabilsinler.»
    Sonra kadın Allah'ı ta'zim ederek, başını tümüyle kaldırdı.
    Başkâhin bağırdı: -Bu adam Allah'ın göndermesi değildir, bakın, Sebt'i tanımıyor, çünkü sakat bir kişiyi iyileştiriyor bugün.»
    îsa cevap verdi: «Şimdi söyleyin bana, yedinci (Sebt) günde konuşmak ve başkalarının kurtulması için dua etmek meşru değil midir? Sebt günü eşeği ve öküzü bir hendeğe kaçtığında, onu Sebt günü- (kaçtığı yerden) çekip çıkarmayacak kim vardır içinizde? Emînim ki, hiç kimse. Ve ben, bir İsrail kızına sıhhat kazandırmakla yedinci günü bozmuş mu oluyorum? Evet işte, burada münafıklığınız kesinkes ortaya çıkıveriyor! Ah, kendi üzerinde başını kesmek için bir pala durup dururken, başkasının gözüne bir saman çöpü gelip de çarpacak diye korkan nice kişi vardır bugün. Ah, bir karıncadan korkarken bir fili önemsemeyen nice nice insan vardır!»
    Ve İsa bunları söyleyip mabetten çıktı. Fakat, ele geçirip, babalarının Allah'ın kutsal (kul) larına yaptığı gibi, ona istediklerini yapamayan kâhinler kendi aralarında öfkeden kuduruyorlardı.

    47.
    îsa, peygamberlik görevinin ikinci yılında Kudüs'­ten çıkıp Nain'e gitti. Şehrin kapısına yaklaştığı sırada, ahali, herkesin ölümüne ağladığı dul bir annenin tek oğlunu mezara götürüyordu. Bu sırada îsa şehre gelmiş bulunuyordu. Ve halk, Galileli bir peygamber olan İsa'nın geldiğini anlayıp, ölüyü bir peygamber olduğundan kaldırabilir diyerek, kendisine yalvarmaya koyuldular. Isa çok korktu ve Allah'a yönelerek dedi: «Beni bu dünyadan al ey Rabb (im), çünkü dünya delirmiş, nerdeyse bana tanrı diyecekler!» Ve İsa böyle deyip ağladı.
    Sonra melek Cebrail gelip dedi: «Ey İsa, korkma, çünkü Allah sana her sakat (ve noksanlık) üzerine güç vermiştir, o kadar ki, senin Allah adıyla bahşedeceğin her şey tümüyle yerine gelecektir.» Bunun üzerine îsa iç çekip, dedi: «Sen ne dilersen olur, Rabb Allah kadir ve rahimdir.» Böyle deyip ölünün annesine yaklaştı ve ona acıyarak dedi: «Kadın, ağlama.» Ve ölünün elini tutarak, dedi: «Sana diyorum genç, Allah'ın adıyla iyileşip kalk!»
    Sonra, çocuk yeniden canlandı ve bunun üzerine herkes korkuya kapılıp, dediler: «Allah içimizden büyük bir peygamber seçip çıkardı ve halkını ziyaret etti.»

    48.
    Bu sırada Roma ordusu Yahudiye'de olup, memleketimiz atalarımızın günahları yüzünden onlara bağlıydı. Şimdi, Romalıların adetiydi ki, halka yararlı yeni bir şey yapan tanrıya seslenip ibadet ederlerdi. Ve, Nain'de bulunan bu askerlerin (bazıları) da bir ötekini, bir berikini paylıyor ve, «Tanrılarınızdan biri sizi ziyaret etti ve siz buna hiç önem vermediniz. Eğer, bizim tanrılarımızdan biri bizi ziyaret edecek olsa, biz ona elimizde olan her şeyimizi veririz. Bizim tanrılarımızdan ne kadar korktuğumuzu görüyorsunuz. Onların heykellerine (suretlerine) sahip olduğumuz şeylerin en iyisini veriyoruz.» diyorlardı. Nain halkı arasında en ufak bir fesat çıkaramayan şeytan, bu tür konuşmaları teşvik ediyordu. Ama îsa Nain'de hiç oyalanmayıp, Kefernahum'a döndü. Nain'de anlaşmazlıklar öyle bir kerteye gelmişti ki bazıları, «Bizi ziyaret eden Allah'ımız» derken, bazıları «Allah görünmez, öyle ki, O'nu kimse görmemiştir, kulu Musa bile; o halde o Allah değil, ama O'nun oğludur» diyordu. Bir diğerleri de, «O Allah değil, Allah'ın oğlu da değildir, çünkü Allah'ın baba olacak bedeni de yoktur ayrıca; O, sadece Allah'ın bir peygamberidir.» diyordu.
    Ve, böyle kışkırtmalarda bulunuyordu İsa'nın peygamberliğinin üçüncü yılında şeytan; öyle ki, bu (kışkırtmalar) dan halkımızın başına büyük bir yıkım (gelecekti) .
    İsa Kefernahum'a gitti; burada ahali, (kendisinin geldiğini) öğrenince tüm hastalarını toplayıp, İsa'nın havarileriyle birlikte kaldığı (evin) sundurmasının önüne koydu. Ve İsa'yı dışarı çağırıp, hastalara sıhhat için ricada bulundular. Sonra, îsa ellerini her birinin üzerine koyup, dedi: «Kutsal adınla İsrail'in Rabbı, bu hastaya sıhhat ver.» Böyle böyle hepsi iyileşti.
    Sebt gün İsa havraya girdi ve tüm halk konuştuğunu duymak üzere buraya koşuştu.
    49.
    Yazıcı o gün Davud'un mezmurunu okudu, (şöyle) diyordu Davud orada: «Bir zaman bulduğumda dosdoğru hükmedeceğim.» Ardından, peygamberleri okuduktan sonra İsa kalktı ve elleriyle sus işareti yapıp, ağzını açarak şöyle konuştu: «Kardeşler, babamız Davud'un, bir zaman bulduğunda dosdoğru hükmedeceğini söyleyen sözlerini duydunuz. Size gerçekten diyorum ki, pek çok hakim hükmünde, kendileri için uygun düşmeyen hüküm vermek ve kendileri için uygun düşene de zamanından önce hükmetmekten başka bir nedenle (yanılgıya) düşmez. Bu bakımdan, babalarımızın Allah'ı peygamberi Davud aracılığıyla bize şöyle7 bağırır: «Adaletle hükmedin ey insanoğullan.» Bundan dolayı, cadde köşelerinde oturup da, gelen geçen için, «Şu güzeldir, şu çirkindir, şu iyidir, bu kötüdür» demekten başka bir şey yapmayanlar zavallılardır. Yazıklar olsun onlara, çünkü onlar, «Ben şahidim ve hakimim ve şanımı kimseye vermem» diyen Allah'ın elinden hükmünün asasını kapıp alırlar. Bakın, size söylüyorum ki, bunlar görmedikleri ve gerçekten duymadıkları (şeylere) şahitlik ederler ve kendilerine yetki verilmeden hükümde bulunurlar. Bu nedenle, yerde olanlar Allah'ın gözüne iğrençtirler ve (Allah) son günde kendileri için korkunç hükmünü verecektir. Yazıklar olsun size, yazıklar olsun hayır ve şerden söz edip, hayrın yazarı olan Allah'a suç isnad ederek, şerre hayr diyenlere ve tüm şerlerin kaynağı olan şeytan'ı haklı çıkaranlara! Ne ceza göreceğinizi düşünün ve kötüyü para için haklı çıkaran ve yetimlerle dulların davasına bakmayanlar üzerine gelecek olan Allah'ın hükmüne düşmek ne korkunçtur, (düşünün)! Size diyorum, size, öyle korkunç olacaktır ki bu,-tüm şeytanlar bu hüküm karşısında titreyecektir. Ey sen, hüküm makamında oturan insan, hiç bir şeye bakma, ne yakına, ne dosta, ne şerefe, ne kazanca sadece, Allah korkusuyla, en büyük dikkatle araştıracağın gerçeğe bak, çünkü, Allah'ın hükmünde seni kurtaracak olan budur. Ben seni uyarıyorum ki, merhametsiz hükmedene, (yine) merhametsizce hükmedilecektir.»
    50.
    «Söyle bana ey başkasını yargılayan adam, bütün insanların menşeinin aynı çamurdan olduğunu bilmez misin? Yalnızca Allah'tan başka hiç bir şeyin iyi olmadığını bilmez misin? Bu bakımdan, her insan, bir yalancı ve bir günahkârdır. înan bana ey adam, eğer sen bir hatadan dolayı başkalarını yargılıyorsan, kendi kalbinin de aynı nedenle yargılanması gerekir. Ah, ne tehlikeli bir şeydir yargılamak, ah, kaç kişi helak olmuştur yanlış yargılarından dolayı! şeytan, insanın kendinden daha değersiz olduğuna hükmetti de, yaratanı Allah'a karşı isyan etti ve kendisiyle konuşurken öğrendiğim gibi, bu davranışından dolayı da tevbekâr olmadı, ilk annebabamız şeytan'ın sözüne iyi hükmü verdiler ve bu nedenle Cennet'ten atılarak, tüm nesillerini de mahkûm ettiler. Bakın, size söylüyorum, huzurunda durduğum Allah sağ ve diridir ki, yanlış hüküm tüm günahların babasıdır. Öyle ki, kimse iradesi dışında günah işlemez ve kimse de bilmediği şeyi dilemez. Bu nedenle, günaha değerli ve sevaba değersiz hüjanü veren ve böylece sevabı reddedip günahı seçen hüküm sahibi günahkârlara yazıklar olsun! Emin olun ki, Allah'ın dünyayı yargılama zamanı geldiğinde katlanılmaz bir cezayı çekecektir o. Ah, kaç kişi helak olmuştur yanlış hüküm nedeniyle va kaç kişi daha helak olacaktır (aynı sebepten)! Firavun, Musa ve İsrail kavmine dinsizler hükmünü verdi; Saul Davud'un ölüme lâyık olduğuna hükmetti; Ahab îlya'-yı yargıladı, Buhtunnasır ise yalancı tanrılarına tapınmayan üç çocuğu (yargıladı). îki büyükler Susanna'-yı yargıladılar ve bütün putatapıcı reisler peygamberleri yargıladılar. Ah, Allah'ın azametli hükmü! Yargılayan helak olur, yargılanan kurtulur. Ve, ey insan, aceleyle değilse, neden suçsuz aleyhinde hükmederler? iyilerin yanlış hüküm vermeleri nedeniyle nasıl helake yaklaştıklarını, kendini Mısırlılara satan Yusuf'un kardeşleri ve kardeşlerini yargılayan Harun ve Musa'nın kız kardeşi Miriyam gösteriyor. Eyüb'ün üç arkadaşı, suçsuz arkadaşları Eyub'u yargıladılar. Davud Mefibeset ve Uriyah'ı yargıladı. Sirus Danyal'ın arslanlara et olmasını hükmetti ve daha pek çokları aynı sebepten helak olmaya yaklaştılar. Bu nedenle size diyorum, yargılamayın ki, yargılanmayasınız.» Ve sonra, îsa bu konuşmasını bitirince, pek çokları hemen tevbeye gelip, günahlarına ağladılar; ve onunla gelmek için her şeylerinden seve seve vaz geçeceklerdi. Fakat îsa dedi: «Evlerinizde kalın ve günahı bırakıp, korkarak Allah'a kulluk edin; böylece kurtulursunuz; çünkü ben kendime hizmet edilsin diye değil, aksine, hizmet etmek için geldim.»
    Ve İsa bunu deyip, havradan ve şehirden çıkarak, ibadet .etmek için çöle çekildi, çünkü o yalnızlığı (ve tenhayı) çok seviyordu.

    51.
    Rabb'e ibadet ettiğinde havarileri gelip dediler: «Ey muallim, bilmek (istediğimiz) iki şey var: Biri, tevbekâr değildir dediğiniz şeytan'la nasıl konuştuğunuz; diğeri de, Hüküm Günü*nde Allah hükmetmek için nasıl gelecektir?»
    İsa cevap verdi: «Bakın, söylüyorum size, düştüğünü bildiğimden şeytan'a karşı merhametim vardı ve günaha ittiği insan cinsine karşı da merhametim vardı. Bu nedenle, Allah'ımız için namaz kılıp oruç tuttum ve O bana meleği Cebrail aracılığıyla dedi, «Ne ararsın ey Isa, istediğin nedir?» Cevap verdim: «Rabb (ım)/şeytan'ın ne serlere neden olduğunu ve onun iğvalanyla pek çoklarının helâka sürüklendiğini bilirsin; o, Sen'in yarattığın bir yaratığındır Rabb (im), bu nedenle Rabb(ım) O'na merhamet et.»
    Allah cevap verdi: «îsa, bak O'nu bağışlayacağım. Yalnızca O'na, «Rabb (im) Allah, ben günah işledim, bana merhamet et» dedirt, o zaman O'nu bağışlayacak ve ilk durumuna iade edeceğim.»
    «Bu barışı çoktan gerçekleştirdiğime inanarak, çok sevindim» dedi îsa.
    «Bu nedenle şeytan'ı çağırdım ve gelip dedi: Senin için ne yapmam gerek ey îsa?»
    Cevap verdim: «Kendin için yapacaksın, ey şeytan, çünkü senin hizmetlerini sevmiyorum, ama seni iyiliğin için çağırdım.»
    şeytan cevapladı: «Sen benim hizmetlerimi arzulamıyorsan, ben de seninkileri arzulamıyorum; çünkü ben senden daha soyluyum,» bu bakımdan, sen bana hizmet edecek değerde değilsin sen çamursun, halbuki ben ruhum.»
    «Bunu bırakalım» dedim, «ve söyle bana, ilk güzelliğine ve ilk durumuna dönmen iyi olmaz mı? Melek Mikâil'in Hüküm Günü'nde sana Allah'ın kılıcıyla yüz bin defa vurması gerektiğini, (vuracağını) ve her vuruşun sana on cehennem azabı vereceğini bilmelisin.»
    şeytan cevapladı: «O gün kimin daha çok şey yapabileceğini göreceğiz; ben kesinlikle yanıma pek çok melek ye Allah'ı ta'ciz edecek en güçlü putatapıcıları alacağım ve O, pis bir çamur (parçası) uğruna beni sürgün etmekle ne büyük bir hata işlemiş olduğunu bilecektir.»
    Sonra dedim: «Ey şeytan, sen zihnen sakatsın ve ne dediğini bilmiyorsun.»
    Sonra, şeytan alay eder biçimde başını sallayarak dedi: «Gel şimdi, benimle Allah arasında bu barışı yapalım; sen madem zihnen sağlamsın, ne yapılması gerekiyor söyle ey İsa.»
    Cevap verdim: «Yalnızca iki sözün söylenmesi gerekli.»
    şeytan cevapladı: «Hangi sözlerin?»
    Cevap verdim: «Şunlar: Günah işledim; bana merhamet et.»
    Sonra şeytan dedi: «Eğer Allah bu sözleri bana söyleyecek olursa, ben şimdi bu banşı seve seve yapacağım.»
    «Şimdi defol buradan» dedim, «Ey mel'un, sen bütün zulüm ve günahların habis yazarısın, fakat Allah, adil ve günahsızdır.»
    şeytan çığlık atarak ayrıldı ve dedi: «Öyle değil ey İsa, ama sen Allah'ı memnun etmek için yalan söylüyorsun.»
    «Şimdi zihninizde tartın (bakalım)» dedi İsa havarilerine, «o nasıl merhamet görecek?»
    Cevap verdiler: «Asla, Rab, çünkü o tevbekâr değildir. Şimdi de bize Allah'ın hükmünden söz edin.»
  • "Savaş dehşeti nasıl olsa her yerde aynı. Asıl önemli olan, barış esnasında nasıl bir yaşam sürdürüldüğü. Burada, Hunların arasında huzur içinde yaşıyorum. Fakat siz romalılar barış zamaninda bile baskı ve zulüm altında yaşıyorsunuz. İnsanin kendisini savunmasi için silah taşımasını yasaklıyorsunuz, birbirinizi korkunç cezalara çarptırıyorsunuz ve adalet sadece bol para karşılığı yargıçları satın alanlara ait..."
  • Şimdi, Zebur da Peygamber Efendimiz (asm)’e işaret eden bölümlere geçiyoruz:

    1.“Sen insanların en güzelisin, lütuf saçılmış dudaklarına. Çünkü Tanrı seni sonsuza dek kutsamış... Ey yiğit savaşçı, kuşan kılıcını beline, görkemine, yüceliğine bürün… At sırtında görkeminle, zaferle ilerle, gerçek ve adalet uğruna. Sağ elin korkunç işler göstersin… Okların sivridir, Kral düşmanlarının yüreğine saplanır, halklar ayaklarının altına serilir… Tanrı'nın sana armağan ettiği krallık sonsuzluklar boyunca kalıcıdır. Krallığının asâsı adalet asâsıdır… Doğruluğu sever, kötülükten nefret edersin. Bunun için Tanrı, senin Tanrın, seni sevinç yağıyla arkadaşlarından daha çok meshetti…”(Mezmur: Bab 45, Ayet: 2-7)

    Şimdi, Mezmur’daki bu ifadelerin Peygamber Efendimiz (asm)’e nasıl açıkça işaret ettiğini görelim:

    a. “Sen insanların en güzelisin…”

    Peygamber Efendimiz (asm)’ın mübarek vücutlarında toplanan ve bâtınî güzelliklerine delalet eden zâhiri güzellikler; hiçbir kimsenin vücudunda toplanmamıştır. Hatta İmam-ı Kurtubî rivayet eder ki; Nebiyy-i Muhterem Efendimiz (asm)’ın cemalinin güzelliği tamamen ortaya çıkmamıştır. Eğer dış görünüşünün bütün güzelliği görünür olsaydı, sahabe-i kiram ona bakmaya takat getiremezlerdi.[1]

    Cabir bin Semüre (r.a) demiştir ki; “Bir mehtaplı gecede âlemin güneşi Efendimizi (asm) gördüm. Üzerlerinde kırmızı alacadan bir elbise vardı. Nebi (asm)’ın nurlu yüzü ile aydan hangisinin güzelliği daha fazla diye; bir kere Resulullah’ın nurlu yüzüne, bir kere de ayın yüzüne bakmaya başladım. Allah’a yemin ederim ki, benim yanımda Nebiyy-i Muhterem Hazretlerinin saadetli yüzü aydan daha güzel idi.”[2]

    Efendimizin bu güzelliğini Hz. Aişe (r.anha) şu sözleriyle ifade etmiştir: “Hz. Yusuf (as)’ın güzelliğini gören kadınlar, Onun güzelliğinden kendilerinden geçerek ellerindeki bıçaklarla parmaklarını kesmişlerdi; eğer onlar Hz. Muhammed (asv)’ı görselerdi kollarını keserlerdi.”

    b.“Ey yiğit savaşçı, kuşan kılıcını beline...”

    Efendimiz (asm) bir hadislerinde şöyle buyuruyor: “Kıyamete yakın bir devrede kılıç ile gönderildim…”[3]Zeburun bu ayeti de gösteriyor ki,"Sahibü's-seyf” yani kılıç sahibi olacak, cihada memur bir peygamber gelecektir. Hem ümmeti de onun gibi sahibü's-seyf, yani cihada memur olacaktır. İşte Zeburun verdiği bu haber Efendimiz (asm) ve ümmetinde tam manasıyla gözükmüştür.

    c.“Gerçek ve adalet uğruna. Sağ elin korkunç işler göstersin.”

    Zebur’un bu cümlesi de Efendimiz (asm)’ın adaletinden bahsetmektedir. Peygamberimiz (asm) gerçekten de insanların en adili idi. Hatta nakledilir ki: Mahzumîlerden bir kadın hırsızlık etmişti. Kureyşliler şerefli bir kabileden olan bu kadının cezalandırılmasını istemiyorlardı. Üsâme bin Zeyd'i Peygamberimiz (asm) çok seviyordu. Onu kırmayacağını biliyorlardı. Üsame'yi araya koyarak, Peygamberimiz (asm)’ın bu kadına ceza vermemesini ricacı için gönderdiler. Peygamberimiz (asm), Hz. Üsame'ye şöyle buyurdu:

    "İsrailoğulları bu gibi taraf tutmaları yüzünden helak oldular. Bunlar fakirlerine en şiddetli ceza verirken, nüfuzlu ve zengin olanlarına ceza vermezlerdi. Allah’a yemin olsun ki, bu suçu işleyen kızım Fatıma da olsaydı aynı cezayı verirdim."[4]

    Peygamberimiz (asm), adaleti uygularken din farkı gözetmezdi. Hak sahibi bir Yahudi de olsa, Müslüman’dan hakkını alır, ona verirdi. Siyer kitapları Efendimiz (asm)’in bu eşsiz adaletini anlatan kıssalar ile doludur.

    ç.“Okların sivridir, Kral düşmanlarının yüreğine saplanır, halklar ayaklarının altına serilir…”

    Zebur’un verdiği bu haberin de hakikati Efendimiz (asm)’de gözükmüştür. Zira İran, Bizans , Hind, Çin ve birçok memleket fethedilmiş ve halklarının büyük kısmı Hz. Muhammed (asv)’ın ümmetine katılarak Müslüman olmuştur. Ve Zebur’un bu ifadesi, Kur’an ayetlerinde şöyle ifade edilmiştir:

    “Allah’ın, fethedilen memleketlerin ahalisinden savaşılmaksızın peygamberine kazandırdığı mallar; Allah’a, peygambere, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. O mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet ve güç haline gelmesin diye Allah böyle hükmetmiştir.”(Haşr, 59/7)

    d.“Doğruluğu sever, kötülükten nefret edersin.”

    Bu cümle Peygamber Efendimiz (asm)’ın iki sıfatından haber vermektedir ki, bu sıfatlar Kur’an’da şöyle ifade edilmiştir:

    “Siz insanlar için çıkarılmış ümmetlerin en hayırlısı olmak üzere yaratıldınız. İyiliğin yapılmasını emreder, kötülüğün yapılmasını yasaklarsınız ve Allah'a inanır iman edersiniz.” (Âli İmran, 3/110)

    2.“Atalarının yerini oğulların alacak, onları önder yapacaksın bütün ülkeye. Adını kuşaklar boyunca yaşatacağım, böylece halklar sonsuza dek övecek seni.” (Mezmur Bab 45, Ayet: 16 ve 17)

    Zebur’un bu cümlelerinde de Peygamber Efendimiz (asm)’ dan bahsetmektedir. Zira Peygamberimiz Hz. Muhammed (asv)’ ın vefatının üzerinden 1400 yıl geçmesine rağmen kuşaklar boyu müminler her zaman ve bilhassa kıldıkları beş vakit namazın arkasında “Allahümme Salli alâ Muhammedin ve alâ âlî Muhammed...” diyerek Peygamberimiz (asm)’a salavat getirirler. Acaba yeryüzünde, adı Peygamberimiz (asm) kadar zikir edilen başka bir şahsiyet var mıdır? Elbette yoktur. O halde Zebur’da bahsedilen bu zatın Efendimiz (asm) olmaması mümkün müdür?

    3.“O denizden denize ve nehirden zeminin müntehasına kadar saltanat sürecektir. Çöl ahalisi O’nun huzurunda diz çöküp düşmanları toprak yalayacaklardır. Tarşiş’in ve Adaların melikleri peşkeş getirip, Şeba ve Şeba melikleri hediye takdim edecekler. Cümle melikler dahi O’na secde ve hep tâifeler O’na kulluk edeceklerdir. Zira feryat eden fakire ve biçare ile yardımcı olmayana O necât verecektir. Muhtaç ve fakire merhamet edip fukaranın canlarına halâs edecektir. Onların canlarını zulüm ve zorbalıktan kurtarıp, onların kanı kendi nazarında kıymetli olacaktır. Yaşayacaktır ve O’na Şeba, altınından verecektir. Ve O’nun için daima dua edip, O’nu her gün senâ edeceklerdir. İsmi ebedî olup, ismi Güneş durdukça baki kalacak ve adamlar O’nunla mübarek olacaklar. Milletlerin cümlesi O’na ‘Mübarek’ diyecekler.” (Mezmur Bab 72, Ayet: 2-19, özetle)

    Kim insafla Zebur’un şu cümlelerine kulak verse, Efendimiz (asm)’ı anlattığını tasdik edecektir. Zira Zebur’un bu cümlelerinde anlatılan zatın sıfatlarının tamamı Peygamber Efendimiz (asm)’ da mevcuttur.

    Çalışmamızın bu bölümüne kadar Muharref İncil, Tevrat ve Zebur’da Peygamberimiz (asm)’a işaret eden bölümlerden bir kısmını inceledik. Buraya kadar iki kere iki dört eder katiyetinde ispat ettik ki; semavi kitaplar Hz. Muhammed (asv)’ dan haber veriyor ve O’nun geleceğini müjdeliyor. Zira semavi kitaplar o kadar tahrife uğradığı ve hususen Efendimiz (asm)’dan bahseden ayetler değiştirilmeğe çalışıldığı ve kitaplardan çıkartıldığı halde, Hz. Muhammed (asv) mevcut semavi kitaplarda güneş gibi parlıyor.


    _______________________________________
    [1]Peygamberimizin Şemaili, Prof.Dr. Ali Yardım, Damla Yayınları.
    [2]Darimî, Mukaddime, 10.
    [3]Tirmizi c. 3 s. 213; Ahmed bin Hanbel V/218.
    [4]Buhari, enbiya 54, hudud 12; Müslim, hudud 8, 9.
  • Şu gördüğünüz adam, askeri talebeliğinde, zabitleri görsün diye seccadesini koridora atıp namaz kılan seciye!.. İstemeye istemeye katıldığı İstiklâl Savaşı'nın istismarcısı, İnönü Zaferi'nin hırsızı, Lozan'da Türk mukaddesatının peşkeş çekicisi, Müslümanlık, Türklük ve Türkçülüğün düşmanı; başvekilliğinde en feci zulüm ve suistimallerin, Devlet reisliğinde de en korkunç istibdat ve yaran saltanatının merkezi ve nihayet muhalefetinde ebediyyen kendisi için kurulan muhalefet makamının meccâni ve sahtekâr lüpçüsü!.. Sonunda meccânilik ve lüpçülüğün son basamağı olan "Z" vitamini sayesinde ölüme çare bulunacağını sanırken şimdi şerefli ölüler arasında kendisine yer arıyor! Yeri yoktur!
  • 430 syf.
    ·10 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Kitabın Afganistan'ın kadınlarına adanmasının cevabı var bu kitapta. Savaşın getirdiği zulüm gözler önüne seriliyor. Okuyucunun zihinlerini kamçılıyor, acıları hissettiriyor. Umuda dair her şeyin yok oluşu daha sonra umudun doğuşu kadınlar ve çocuklar üzerinden anlatılıyor. Tıpkı kitapta geçen o malum cümle gibi parmaklar hep kadınları gösteriyor.
    Şarkı söylemenin,dans etmenin, satranç oynamanın, kitap okumanın, resim yapmanın, kuş beslenenin ve uçurtma uçurmanın yasak olduğu yıllar. Daha acınası ne olabilir?
    Üreten, dik duran, mücadele eden kadınlar zorla (burka) örtünüyor. Erkeklerle göz göze gelmemeleri, makyaj yapmamaları, çalışmamaları, uluorta gülmemeleri isteniyor. Gülmeyle ilgili öyle bir travma Arınç tarafından ülkemizdeki kadınlara söylenmişti. Daha niceleri!! (Kadınlar herkesin içinde kahkaha atmayacak)Tanrım çok korkunç.
    Kitapların yakılması, üniversitelerin kapatılması, İslam öncesi heykellerin yıkılması ve müzelerin yağmalanması... Kesişen yaşamlar, dostluk, aşk, insanlık, geçmiş iç içe. Keşke bu evrende hiçbir canlı kötü duyguları, olayları hiç yaşamamış olsaydı... Keşke
  • Canımda damıttım seni ey zulüm,
    Sancısını
    inceden
    Kum gibi taşıdığım.
    Kasığımda Amerikan kemendi
    ... Bağıra bağıra geceler boyu
    Kaskatı kesilip
    Kan işediğim.

    Beni baskınlar götürür
    Gerillanın şah damarı halkıma
    Korkunç ve soylu bir tutkudur dayatma
    Yalnız bu kadar da değil,
    Yarin hayâli gibi üstelik
    Nazlıdır,
    Usuldur,
    ince,
    Bilgedir,
    Biz ki, ustasıyız
    Vatan sevmenin
    Umut, saklımızda ölümsüz bayrak
    Kırmızı-kırmızı
    Dalga-dalgadır.

    Ahmed Arif
  • "Hz. Âdem'in yaratılışından itibaren Kıyamete kadar geçen süre içerisinde Deccaldan daha büyük bir hadise (diğer bir rivayette daha büyük bir fitne) yoktur."(1)

    hadis-i Şerif' in de ifade ettiği gibi Deccalın fitnesi yeryüzünün en büyük fitnesidir.

    Korkunç bir tahribatın öncüsü olan Deccalı tanımanın, mânevî hayatımız açısından önemi büyüktür. Bu sûretle onun şerrinden korunabilir, mânevî dünyamızı tehlikelerden kurtarabiliriz.

    Onu tanımamak, tanıyamamak ise hem büyük bir gaflet, hem de birçok riski berebarinde getiren büyük bir felâkettir. Mâdem ki onun gelişi kâinatın en büyük hadiselerinden birisidir. Mâdem ki o firavunların, nemrutların yapamadığı tahribatı yapmaktadır. Öyleyse onu tanıma yolunda özel bir gayret sarf etmelidir. Besmele gibi heryerde, her vesileyle adı anılan, herşeyin önüne geçirilen, devamlı muhabbeti telkin edilen, âlemi İslâma ve istikbale pek acı tesiri olan bu müthiş adamın mâhiyetinin ne olduğunun bilinmesi için “binler adam hapse girse, hatta îdam olsalar, din-i İslâm cihetiyle yine ucuzdur.” Onun mahiyetinin okunup öğrenilmesiyle en mütemerridler bile mutlak inançsızlıktan, bir derece kurtulur, küfründe şüpheye düşer, mağrûrâne ve cür’etkârâne tecavüzlerini tadil ederler.(2)

    Deccala bile bile taraftar olmak felâketlerin en büyüğüdür, mânen ölüm demektir.

    Halkın yüzde sekseni ehl-i tahkik olmadığı için hakikate doğrudan nüfuz edemez. Ancak âlimlere bakar, onları taklid ederler. Peki, ya âlimler de hakikati bulamamışlarsa? Eğer âlimler de ifrat ve tefrite düşüyor, yanlış kanaatler içerisine giriyorlarsa, halk da doğruyu bulamayacak, şüphe ve tereddütlerden kurtulamayacaktır.

    Ne yazık ki, bu konuda dünden bugüne ifrat ve tefritler olagelmiştir. Geçmişte ve günümüzde yaşayan bir kısım âlimler, Deccalın harika birkısım özelliklerine bakıp böyle bir şeyin olamayacağını söyleyecek kadar ileri giderlerken, bazı âlimler de hiçbir tevil ve tefsire girmeksizin Deccalı hadislerde anlatıldığı şekliyle aynen bekleme yolunu seçmişlerdir. Birinciler imkânsızlığını belirtirlerken, ikinciler Allah'ın kudreti açısından herşeyin mümkün olduğunu, O diledikten sonra böyle bir Deccalın gelmesinin imkânsız olmayacağını söylemişlerlerdir.

    Oysa, normal şartlarda, bir insanın minareden daha yüksek olmasının, alnında kâfir yazısı bulunmasının, kırk günde dünyayı gezmesinin, eşeğinin iki kulağı arasındaki mesafenin 40 arşın olmasının, bağırdığında bütün dünyanın duymasının aynen gerçekleşmesi mümkün değildir. Eğer bu özelliklerde bir adam gelse, herkes onun Deccal olduğunu bilir, bu da imtihan sırrına ters düşer.

    Ama, bunları Resûlullah bildirdiğine göre inkâr etmeye de imkân yoktur. Bir bir gerçekleşecektir. Ancak tevilleri bilinmelidir ki akıldan uzak görülmesin, ne kadar yerinde ve hikmetli olduğu anlaşılsın.

    O halde önemli olan Deccalı nasılsa öyle öğrenmektir. Bu önemi sebebiyledir ki, İslâm âlemleri daha küçük yaşlardayken çocuklara Deccalle ilgili bilgilerin verilmesini, hattâ okullarda ders programlarında yer almasını istemişlerdir.

    - Deccal kolayca nasıl tanınır?

    Elbette ümmetini her an ve herkesten çok düşünen, onların sevincini sevinç, ıstırabını ıstırap edinen Allah Resûlünün, ona karşı ümmetini uyarmaması; onun mahiyet, özellik, fonksiyon ve icraatını bildirmemesi düşünülemez. İnsan, İslâmî bir hayatı esas alır ve hadislerde verilen bilgileri göz önüne alırsa onu tanımak zor olmaz. Bir hadis-i şerifte, "Deccalın hayatını ve işlerini beğenmeyenlerin onu tanıyabileceğine"(3) dikkat çekilmiştir. Güçlü bir îmana dayalı İslâmî bir hayat, münafıkâne hareket eden Deccalla onunla mücadeleyi esas alan Hz. Mehdîyi göstermede zorlatmayacaktır.

    Hadis-i şeriflerinde onun göze çarpan, en dikkat çekici özelliklerini bildirerek ümmetini teyakkuza davet ettiğini görmemek mümkün değildir. Birçoğu müteşabih ve mecaz yolla anlatılmış olan bu tip hadisleri, hadis uzmanları izah, tevil ve tefsir ederek net bir şekilde gözümüzün önüne sermiş, işimizi kolaylaştırmışlardır.

    Evet, Allah Resûlü, Deccalın özelliklerini bir bir anlatmış ve buna rağmen, "Karıştırırsınız diye endişe ediyorum."(4) diye düşüncesini belirtmekten de geri kalmamıştır. Çünkü îman nuru ve ferasetiyle bakılmazsa, karıştırma her zaman söz konusudur.

    a. Yahudîliği

    Deccal Yahudîdir. İcraatı dikkate alındığında, onun bir Yahudî oluşu, insana hiç de şaşırtıcı gelmez. Yahudîler de zâten bunu övünelecek bir davranış olarak görürler. Alûsî tefsirinde anlatıldığına göre, bir gün Yahudîler, Resûlullaha (a.s.m.) gelmiş, "Âhir zaman Deccalı bizden olacak, şöyle yapacak, böyle yapacak" demişlerdi. Cenab-ı Hak da bunun üzerine Mü'min Sûresinin 56. âyetini göndermişti.

    Ebu's-Suud tefsirinde belirtildiğine göre de, Yahudîlerin, Resûlullaha şöyle dedikleri bildirilir:

    "Bizim Tevrat'ta zikredilen sahibimiz sen değilsin. Davud'un oğlu Mesih'tir. Yani sizin Deccal dediğiniz. O, âhir zamanda çıkacak, bütün dünyaya hâkim olacak, artık mülk ve saltanat da bize geçecek."

    Gönderilen -yukarıda bahsi geçen- âyette Allah, onlara şu cevabı vermişti:

    "Kendilerine gelen hiçbir delil olmadığı halde Allah'ın âyetleriyle mücadele edenler, hak dini söndürmek gibi, aslâ erişemeyecekleri büyük bir hevesi gönüllerinde taşıyorlar. Sen Allah'a sığın. Muhakkak ki O, her şeyi hakkıyla işitir, herşeyi hakkıyla görür."

    b. Vücut Yapısı

    Deccal cüsseli, heybetli(5) kızıl renkli,(6) kıvırcık saçlı,(7) ensesi kalın ve alnı geniş(8) bir kimsedir. Kısa ve ayrık bacaklıdır.(9) Alnında "kâfir" yazısı vardır.(10) Okuma yazması olsun olmasın onu her Müslüman okur. İcraatlarını beğenmeyen herkes o yazıyı okuyacaktır.(11)

    Bir insanın alnında açık açık kâfir yazısının bulunması, herkes bilir ki imtihan sırrına ters düşer. Öyleyse bununla başka bir mânâ kastedilmiş olmalıdır. Şuâlar'da buna şöyle tevil getirildiğini görüyoruz:



    "Bunun bir tevili şudur ki: o Süfyan, kendi başına Frenklerin serpuşunu koyup, herkese de giydirir. Fakat, cebir ve kànun ile tamim ettiğinden, o serpuş dahi secdeye gittiği için, inşaallah, ihtidâ eder (hidayete gelir); daha herkes, yalnız istemeyerek onu giymekle kâfir olmaz."(12)
    c. Tek Gözlülüğü

    Deccal tek gözlüdür.(13)

    Resûllullah birgün Deccaldan söz açarak, “Şüphesiz, ben sizi, ona karşı uyarıyorum. Hiçbir peygamber yoktur ki, gönderildiği toplumu ona karşı uyarmamış olsun. Nitekim Hz. Nuh da (a.s.) kavmini ona karşı uyarmıştı. Ama ben size Deccal hakkında hiçbir peygamberin kavmine söylemediği bir söz söyleyeceğim. Haberiniz olsun ki, o kördür, Halbuki Allah asla kör değildir."(14) buyurmuşlardı.

    “Kör olduğu halde insanlara, 'Ben sizin Rabbinizim.' der. Halbuki sizin Rabbiniz kör değildir (yaratıklara benzemekten, her türlü kusur ve noksanlıktan uzaktır).”(15)

    “Allah kör değildir. Dikkat edin. Mesih-ı Deccalın sağ gözü kördür. Gözü sanki fırlamış bir üzüm tanesi gibidir.”(16)

    "Silik gözlüdür."(17)

    Rivayetlerde Deccalın gözünün yeşil renkli bir cama,(18) ve parlak bir yıldıza benzetildiği de görülmektedir.(19)

    Kurtubî bu rivayetlere dayanarak, Deccalın iki gözünün de kusurlu olduğunu, bir gözünün nurunun çekilmiş, diğerinde de yaratılıştan bozukluk olduğunu söylemektedir.(20)

    Bu körlüğün onun kalb gözünün kör olduğu anlamına geldiği de belirtilmiştir.(21)

    Mevlâna ise, "İnsan hevâ ve gazab sebebiyle kör olur" derken bu körlüğün başka bir yönünü nazara verir.

    Folklörde ise tek gözlülüğün kötüler ve zorbalar için kullanıldığını görüyoruz. Deccal için kullanılan tek gözlülük de "herşeyin kötüsü" anlamına gelmektedir. Arap folklöründe "gözleri cam gibi" tabiri de kadınlara düşkün kimse için kullanılmaktadır.(22)

    Tek gözü kör anlamına gelen Arapça a'ver kelimesinin "içinde asla hayır bulunmayan kimse" için de kullanılması(23) oldukça mânâlıdır.

    Nitekim Muhammed Abduh, Deccalı hurafelerin, yalancılık ve kötülüklerin sembolü olarak görür. Muhammed el-Behî ise Deccalın çıkışını, toplumda fesat ve anarşinin yaygınlaşması ve materyalizmin hâkimiyet kurması olarak değerlendirir ve "Deccal zirveye çıkacak olan materyalizmin sembolüdür." der. Muhammed Esed'e göre ise bu özellik sadece maddeyi gören, mâneviyata kapalı, bir kısım olağanüstülükleri olan Batı medeniyetine tıpa tıp uymaktadır. Esed’in bu yorumu, Bediüzzaman'ın gerçek İsevîlikten uzaklaşan Batı için kullandığı, "Deccal gibi bir tek gözü taşıyan kör dehâ"(24) ifadesiyle uyum arz etmektedir.(25)

    Bediüzzaman ise Büyük Deccalın bir gözünün kör, diğerinin ona nisbeten kör hükmünde olduğunu, gözünde ispirtizma nev'inden büyüleyici bir manyetizma, İslâm Deccalının da bir gözünde teshir edici manyetizma bulunduğunu söylerken(26) bunları şöyle yorumlamaktadır:

    "Hattâ rivayetlerde, 'Deccalın bir gözü kördür.’ diye, nazar-ı dikkati gözüne çevirerek, büyük Deccalın bir gözü kör; ve ötekinin bir gözü öteki göze nisbeten kör hükmünde olduğunu hadiste kaydetmekle, onlar kâfir-i mutlak bulunduğundan yalnız münhasıran bu dünyayı görecek birtek gözü var ve âkibeti ve âhireti görebilecek gözleri olmamasına işaret eder."

    Bu izahlardan sonra Bediüzzaman, "Ben bir mânevî âlemde İslâm Deccalını gördüm. Yalnız birtek gözünde teshirci bir manyetizma gözümle müşahede ettim ve onu bütün bütün münkir bildim. İşte bu inkâr-ı mutlaktan çıkan bir cür'et ve cesaretle mukaddesâta hücum eder. Avam-ı nâs hakikat-i hali bilmediklerinden, harikulâde iktidar ve cesaret zannederler."(27) der.

    Kütüb-ü Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi'nde ise bu konuda şu ifadelere yer verildiğini görüyoruz:

    "Deccalın yol açtığı âhir zaman fitnesinin, en bariz ve en mühim vasfı dine karşı olmasıdır. Âhir zamanda ortaya çıkacak bir kısım beşerî (hümanist) görüşler ve değerler, dinin yerini almaya çalışacaktır. Kendisine resmen din denmese bile ortaya attığı sistemi, kurmaya çalışacağı nizamıyla akide nokta-i nazarından aynen bir din hüviyetini alacaktır. Bu yeni din, beşer üstünde mevcut her çeşit İlâhî hâkimiyeti kaldırmak için inkâr-ı ulûhiyeti akidesine temel yapar. Her çeşit dinî değerlerin yerine beşerî bir put (hevâ) dikmeye çalışır. Temel mâbûdu madde ve insan olan lâdinî bir dindir. Hadis-i şeriflerden lâdinî olanların İslâmiyeti ortadan kaldırmaya çalışacakları ve mü'minlerin çeşitli hakaretlere maruz kalacakları anlaşılmaktadır. Bunların hem geçmişte, hem günümüzde aynen çıktığı şüphesizdir."(28)

    Acaba Deccalın bir gözünün kör olmasının özellikle bildirilmesinin hikmeti ne olabilir? Müslümanların kolayca onu tanımalarını sağlamak için olabilir. Tanısınlar ki, gösterebileceği harikulâdeliklere, hilelere, büyüleyiciliğine aldanmasınlar. Gerek maddeten kör olduğunu ve gerekse âhireti inkâr edip dünyayı gâye-i hayat yaptığını görenler onu tanımakta güçlük çekmezler, münkirliğini hemen fark eder, kusurlu haliyle kendini ilahlaştırmasına sadece gülüp geçerler.

    d. Çocuğunun Olmaması

    Resûl-i Ekrem (a.s.m.), Deccal konusunda ümmetini dikkate davet ederken, zaman zaman Sahabîlerinin, Deccal hakkında, merak ve korkuyla sordukları sorulara da cevap vermiş, tanımada zorluk çekmemeleri için özelliklerini anlatmıştır.

    Bunlardan biri de onun çocuğunun olmayacağıdır.(29) Onun bu hali, Kevser Sûresindeki "ebter," yani "soyu kesik" tabiriyle bütünüyle uygunluk arz etmektedir. Sûrenin, ayrıca ebced hesabıyla ona işaret ettiği belirtilmektedir.

    e. Minareden Yüksek Oluşu

    Rivayetlerden Deccalın fevkalâde büyük, hatta minareden daha yüksek, Hz. İsa'nın da ona nisbeten çok küçük olduğunu(30) öğreniyoruz. Hatta Hz. İsâ onu öldüreceği vakit, on arşın yukarıya atladığında ancak kılıcıyla dizine vurabilmektedir. Demek ki Deccal Hz. İsa'dan on yirmi misli daha büyüktür.

    Hz. Ali'nin belirttiğine göre Süfyan da cüsseli biridir. Önce etrafını yakıp yıkar, sonra da Doğu ülkelerini dolaşıp meliklerini mağlup eder.(31)

    Tamamen maddeci, tabiatçı, Allah'ı inkâr eden, kendinde bir nevî sahte tanrılık tahayyül eden, heykellerine rükûa vardırır gibi boyun büktüren Deccalın boyunun minareden daha yüksek gösterilmesi, Hz. İsa'ya göre çok büyük olması, iktidar ve icraatının büyüklüğüne, maddî ve siyasî gücünün fazlalalığına işaret eder. Rivayetlerden, âhir zamanda çıkacak şahısların fevkalâde iktidarlara sahip olduğunun anlaşıldığını belirten Bediüzzaman, bunu tevil ederken, o şahısların temsil ettikleri mânevî şahsiyetin büyüklüğünden kinaye olduğunu söyler ve bir zaman Rusya'yı mağlup eden Japon başkumandanının sûretinin, bir ayağının Büyük Okyanusta, diğer ayağının da Port-Artür kalesinde gösterildiğini, bu sûretle şahs-ı mânevîsinin dehşetli büyüklüğünün o şahsiyetin mümessilinde ve büyük heykellerinde ifade edildiğini anlatır.(32)

    Diğer bir yerde ise şu teviline rastlıyoruz:

    "'Lâ ya'lemü'l-gaybe illallah (Gaybı ancak Allah bilir) bunun bir tevili şu olmak gerektir ki: İsa Aleyhisselâmı nûr-u îman ile tanıyan ve tâbi olan cemaat-i ruhaniye-i mücahidînin kemiyeti (mücahid ruhânî cemaatinin sayısı), Deccalın mektepçe ve askerce ve maddî ordularına nisbeten çok az ve küçük olmasına işaret ve kinayedir."(33)

    Kastamonu Lâhikası'nda da yukardaki hadisi hürafe ve muhal gören zındıkları susturur, onu görünürdeki anlamıyla aynen gerçekleşecekmiş gibi itikad eden zahirî hocaları da ikaz eder tarzda farklı mânâlarından bir tanesinin gerçekleştiğini söyleyen Bediüzzaman, İkinci Cihan Savaşında ortaya çıkan tabloyu nazara verir. İsevîliği muhafazaya çalışan bir hükümetle, resmen dinsizlik ve Bolşevizme yardım eden, pis menfaati için Müslümanlar arasında ve Asya'da dinsizliğin yayılmasına taraftar olan fitnekâr ve cebbar hükümetler ve taraftarlarının şahs-ı mânevîleri cisimleştiği takdirde üç cihetle hadis-i şerife uygunluk arz ettiklerini söyler:

    Birinci cihet: Hakiki İsevî dinini esas tutan İsevî ruhânî cemaatiyle onlara karşı dinsizliği yaymaya başlayan cemaat, ayrı ayrı birer vücut giyecek olsalar, birincisi ikincisine göre minare boyundaki bir insanın yanındaki bir çocuk kadar da kalmaz.

    İkinci cihet: Resmî îlânıyla, "Allah'a dayanıp dinsizliği kaldıracağım, İslâmiyeti ve İslâmları himaye edeceğim" diyen ve yüz milyon küsür nüfûsuyla dört yüz milyona yakın bir nüfûsa; Bolşeviklere, müttefikleri olan Çin ve Amerika'ya gâlibâne ve öldürücü darbe vuran hükümetteki muharip cemaatin şahs-ı mânevîsiyle, mücadele ettikleri dinsizlerin şahs-ı mânevîsi cisimleşse, minare boyundaki bir insana nisbeten küçük bir insan gibi kalır. "Deccal dünyayı zabt eder" şeklindeki rivayet, "Dünya ekseriyetle ona taraftar olur" demektir. Nitekim öyle de olmuştur.

    Üçüncü cihet: Avrupa içerisinde dörtte bir bile yer işgal etmeyen, dine dayanıp Hz. İsa'nın vekâletini dâvâ ederek Asya, Afrika, Amerika ve Avusturalya'ya karşı gâlibâne savaşan bir hükümetin şahs-ı mânevîsiyle diğerlerinin şahs-ı mânevîleri bir insan sûretine girseler, hadis-i şerifin farklı mânâlarından birisi daha kendini göstermiş olacaktır.(34)

    İktidarlarının fevkalâde ve harika görülmesinin diğer bir sebebini ise şöyle izah eder Bediüzzaman:

    “Ekser icraatları tahribat ve müştehiyyat (nefsin hoşuna giden şeyler) olduğundan fevkalâde bir iktidar görünür, çünkü tahrip kolaydır. Bir kiprit bir köyü yakar. Müştehiyyat ise, nefisler taraftar olduğundan çabuk sirayet eder.”(35)

    Rivayetlerde her iki Deccalın da harikulâde icraat, fevkalâde iktidar ve heybetli gösterilmeleri, hatta bedbaht bir kısım kimselerin onlara ilahlık isnad etmelerinden bahsedilir.(36)

    Şuâlar'da bunun da dört cihet ve sebebi -özetle- şöyle anlatılır:

    Birincisi: İstidrac eseri olarak, müstebidâne olan koca hükümetlerinde, cesur orduların ve faal milletin kuvvetiyle vukûa gelen gelişme ve iyilikler, haksız olarak kendilerine isnad edilerek, şahıslarının binlerce adam kadar bir iktidara sahip olduğu sanılır.

    İkincisi: Her iki Deccal da, büyük bir istibdad, büyük bir zulüm, büyük bir şiddet ve dehşet ile hareket ettiklerinden, iktidarları da büyük görünür. Öyle bir istibdad sürerler ki, kànunlar perdesi altında herkesin vicdanına ve mukaddesatına, hattâ elbisesine müdahale ederler.

    Üçüncüsü: Her iki Deccal da İslâma ve Hıristiyanlığa şiddetli bir intikam besleyen gizli bir Yahudî komitesinin yardımını, kadın hürriyetlerini maske olarak kullanan bir komiteyi, İslâm Deccalı da mason komitelerini aldatıp desteklerini kazandıklarından, iktidarları dehşetli bir iktidar zannedilir.

    "Hem bazı ehl-i velâyetin istihracatıyla anlaşılıyor ki, İslâm devletinin başına geçecek olan Süfyanî Deccal ise; gâyet muktedir ve dahî ve faal ve gösterişi istemiyen ve şahsî olan şan ve şerefe ehemmiyet vermeyen bir sadrazam ve gâyet cesur ve iktidarı metin ve cevval ve şöhretperestliğe tenezzül etmeyen bir serasker bulur, onları teshir eder (emri altına alır). Onların fevkalâde ve dâhiyâne icraatlarını, riyasızlıklarından istifade ile kendi şahsına isnad ve o vasıta ile koca ordunun ve hükümetin teceddüt (yenilik) ve inkılâb ve Harb-i Umûmî inkılâbından gelen şiddet-i ihtiyacın sevkiyle işledikleri terakkiyâtı şahsına isnad ettirerek şahsında pek acip ve harika bir iktidar bulunduğunu meddahlar tarafından işâa ettirir (yaydırır)."

    Dördüncüsü: Büyük Deccalın ispirtizma nev'inden teshir edici (büyüleyici) özellikleri bulunur. İslâm Deccalının da gözünde teshir edici bir manyetizma vardır. Sadece dünyayı maksat edinen bu münkir, mutlak inançsızlıktan çıkan bir cür'et ve cesaretle mukaddesâta hücum eder. İşin hakikatini bilmeyen halk, bunu harikulâde bir iktidar ve cesaret olarak görür.(37)

    f. Kırk Günde Dünyayı Gezmesi

    Rivayetlerden, Deccal çıktığında bütün dünyanın işiteceğini, kırk günde dünyayı gezeceğini, harikulâde bir eşeğe sahip olduğunu öğreniyoruz.(38)

    Deccalın eşeğinin iki kulağı arasındaki mesafe ise kırk arşını bulmaktadır. (yaklaşık 27 m).(39)

    Çağdaş bazı âlimler bundan maksadın iki kanadı arası kırk arşını bulan bir uçak olduğunu söylerler. Herhalde “yeryüzünün ayaklarının altında koçun derisinin yünden dürüldüğü gibi dürülmesi (öylesine hızlı gitmesi)(40) bundan olsa gerek.

    "Deccal önüne bulutu katan rüzgâr gibi hızlı gider."(41) rivayetinden de onun hızlı araçlardan yararlanacağını, sür'atli icraat yapacağını anlıyoruz.

    Allah Resûlü, kırk günde dünyayı dolaşan Deccalın Mekke ve Medine hariç ayak basmadık belde bırakmayacağını bildirir.(42)

    Şuâlar'da da belirtildiğine göre, Deccal zamanında haberleşme ve seyahat araçları o derece gelişir ki, bir hadise bir günde bütün dünyada işitilir. Ve bir adam kırk günde dünyayı dolaşabilecek, yedi kıtasını, yetmiş hükümetini görebilecek ve gezebilecektir.

    Bu rivayet aynı zamanda keşfedilmeden on asır öncesinde tren, otomobil, otobüs ve uçak gibi araçlardan mûcizâne haber vermektedir.

    Ancak Deccal, deccallık haysiyetiyle değil, aksine gâyet müstebid bir kral sıfatıyla işitilir. Gezmesi de her yeri istilâ etmek için değil, aksine fitneyi uyandırmak ve insanları baştan çıkarmak içindir. Bindiği eşeği de bir kulağı Cehennem gibi ateş ocağı, diğer kulağı Cennet gibi güzelce tezyin ve tefriş edilmiştir. Düşmanlarını ateşli başına, dostlarını da ziyafetli başına gönderir. Veyahut onun eşeği dehşetli bir otomobil veya uçak veyahut da daha başka birşeydir.(43)

    Konuyla ilgili Bediüzzamanla talebeleri arasında geçen enteresan bir hatırayı da buraya alalım: İnebolulu Ziya Dilek, gelişen hadiseler ışığında Deccalın çıktığına inanmaktadır. Ancak bazı müteşabih hadisleri anlamakta da zorlanmaktadır. Bunlardan biri şöyle: "Deccalın eşeğinin kulakları fil kulağı gibi kocaman, ayakları yumuşak olacak. Yürürken de şiddetli bir ses ve pis bir konu çıkaracak." Konuyu bir ziyaretlerinde Bediüzzaman'a sorarlar. O da şu cevabı verir:

    "Kardaşım, şu bindiğiniz otomobil bir parça o tarife benzemiyor mu? Bunun da kapıları fil kulağı gibi, ayakları (lastikleri) yumuşak ve giderken de arkasından hem bir pis koku hem de ses çıkarıyor."(44)

    Eski zamanın zındıkları bu tip rivayetleri imkânsız görüp inkâra kalkarlarken, şimdikiler de normal görmektedirler.(45)

    g. Harikulâdelikleri

    Deccalın bir kısım harikulâdelikleri vardır. Sihir, manyetizma, ispirtizma gibi istidracî harikalarla kendini muhafaza eder, birçoklarını emri altına alır.(46)

    Peki, Deccal inançsız biri olduğu halde nasıl olur da böylesine olağanüstülükler gösterebilir?

    Bilindiği gibi kâfirlerin gösterdikleri olağanüstülüklere "istidraç" denilir. Bunlar onlara bir üstünlük sağlamaz, sadece inançsızlıklarını arttırır. Tabiî bunu şerre âlet ettikleri için baskı kurar, etkili olur, etraflarında o ölçüde de insan toplarlar.

    Deccal da böyledir. Ebû Hanife'nin dediği gibi ondaki bu haller istidraç kàbilindendir.(47) Her ne kadar Firavun gibi ilâhlık dâvâsında da bulunsa, birkısım harikulâdelikler de gösterse, nihayet Deccal doğup büyüyen, beşerî özelliklere sahip bir yaratıktan başka birşey değildir. Ve îmanlı gönüller onun bu hîlekârlığını anlamakta zorlanmazlar.

    Deccala birçokları boyun büktükleri halde gençlik dolu bir mü'min karşı çıkar. Deccal da onu başından ikiye böler. Sonra da diriltip îman etmesini ister. Fakat tam aksi mü'minin onun Deccallığı hakkındaki kanaati daha da pekişir. Resûlullahın âhir zamanda çıkacağını bildirdiği Deccalın o olduğuna şâhit olur. Bunun üzerine Deccalın gücü gider, artık kimseyi öldürüp diriltemez hale gelir.(48)

    Bunu yine mecaz olarak düşünmek mümkündür. Halimî (öl. 1012) ise Deccalın öldürüp diriltmesinin bir çeşit tedavî yoluyla olacağını söylemektedir.(49)

    h. Cennet ve Cehenneminin Bulunuşu

    Kur’ân-ı Kerimde meşhur bir Talut kıssası vardır. Talut askerleriyle birlikte bir nehir imtihanına tâbi tutulur.

    Deccalın yanında da iki nehir vardır ve âhir zamanın insanları da bu nehirlerle imtihan edilirler.

    Deccalın iki nehrine geçmeden önce, aralarındaki benzerlikleri anlama açısından Talut’un nehir kıssasına bir göz atalım.

    Her devirde zulüm ve işkenceye maruz kalan İsrailoğulları, Hz. Musa’dan (a.s) sonra yine sıkıntılarla başbaşa kalmış, düşmanlarıyla baş edebilmek için peygamberlerinden bir kumandan istemiş, “Bize bir kumandan tayin et de Allah yolunda savaşalım” demişlerdi.

    Peygamberleri onlara şu îkazı yaptı: “Sakın, üzerinize savaş farz kılındıktan sonra harp etmekten kaçınmayasınız.”

    Onlar, “Bize ne oluyor ki Allah yolunda savaşmayalım.” demişlerdi. “Biz ki yurdumuzdan çıkarılmış, evladlarımızdan ayrı düşürülmüşüz.”

    Fakat onlara savaş farz kılındığında az bir kısmı hariç hepsi sözlerinden döndüler.

    Allah, onlara Talut’u kumandan tayin etti. Talut, ordusuyla düşmana yürüdü. Bir nehre geldiler. İşte o anda önceki imtihanlarına bir imtihan daha eklenecekti. Talut dedi ki:

    “Allah sizi bir nehirle imtihan edecek. Kim o nehrin suyundan içerse benden değildir. Kim ondan içmezse şüphesiz o bendendir. Ancak bir avuç içmenin zararı yoktur.”

    Onlardan pek azı müstesnâ, geri kalanı o nehrin suyundan içtiler. Talût ve beraberindeki mü’minler nehri geçince, kalanlar, ‘Bugün bizim Câlût ve askerine karşı koyacak gücümüz yok’ dediler. Âhirete inanıp Allah’ın huzuruna çıkacaklarını bilenler ise onlara şöyle cevap verdiler: ‘Nice az topluluklar, nice kalabalık topluluklara gâlip gelmişlerdir. Allah sabredenlerle beraberdir.’

    Onlar Câlût ve ordusuna karşı meydana çıktıklarında ise, ‘Ey Rabbimiz,’ dediler. ‘Üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımızı sâbit kıl. Ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.”

    Sonra Allah’ın izniyle düşmanı hezimete uğrattılar. Davud da Câlût’u öldürdü.

    Bu hadise Bakara Sûresinin 246-251. âyetleri arasında anlatılır.

    Şimdi de Tâlut'la Hz. Mehdînin benzerliklerine geçelim.

    Tâlût, cesur, gözüpek büyük bir komutandı. Hz. Mehdî de en şirret düşmanlara karşı dahi gözünü budaktan esirgemeyen bir mâneviyat komutanı.

    Tâlût ve askerleri nehirden su içmemek üzere imtihana tâbi tutulmuşlar, su içenler güç ve tâkâttan düşüp yığılıp kalmış, içmeyen az bir grup ise kahramanca düşmanla çarpışıp gâlip gelmişti.

    Hz. Mehdî ve askerleri, yani talebeleri de Deccalın nehirleriyle imtihana tâbi tutulacaklar. “Sayıları Tâlût’un askerlerinin sayısı kadar.”(50) olan "ihlas, sadakat ve tesanüd"ü esas tutan, nefsine hâkim bu iradeli grup, onun tatlı sulu nehrinin aslında ateş, parlak bir ateş gibi görünen nehrinin ise soğuk su olduğunu görüp tatlı sudan içmeyeceklerdir. İçenler de imtihanı kaybedeceklerdir.

    Şimdi Resûlullahın bahsettiği Deccalın bu iki nehrine geçelim.

    Bir gün Allah Resûlü (a.s.m.), Sahabîlerine Deccalı anlatırken, "Ben Deccalın yanında neler bulunduğunu, kendisinden daha iyi bilirim" diye söze başlıyor ve şunları anlatıyor:

    "Onun yanında akan iki nehir vardır. Biri dış görünüşüyle beyaz bir sudur. Diğeri de parlak bir ateş olarak görülür. Kim ona yetişirse, ateş olarak görünen nehrin yanına varsın ve başını eğip ondan içsin. Zira bu parlak ateş gibi görünen nehir, soğuk bir sudan ibarettir."(51)

    Başka bir rivayette Deccalla birlikte su ve ekmek dağlarının bulunduğu da belirtilir.(52)

    Müslim'de yer alan başka bir hadiste ise onun cennet ve cehennemi bulunduğu, cehenneminin cennet, cennetinin de cehennem olduğu bildirilir.(53) Kendine tâbi olanları cennetine, tâbi olmayanları da cehennemine atar.(54)

    Âlimler, bu hadisleri yorumlarken, Deccalın kendisine boyun bükmeyen mü'minleri eziyet ve işkencelere atacağını belirtirler. Aliyyü'l-Karî, "Onun suyu nimet ve lezzet, ateşi de meşakkat, azap ve elemdir."(55) der. Deccalı tanımayan mü'minlerin sıkıntı, belâ, çile ve meşakkat içerisinde kalacaklarını, buna rağmen Allah'ın lütuf ve ihsanıyla rıza, şükür ve sabır gösterecekleri anlatır.(56)

    Bir hadis-i şerifte bu durum anlatılırken, Deccalı tanımayan, reddeden topluluğun kıtlığa maruz kalacağını, mallarına el konulacağını, aksine onu kabul edenlerin nimetlere mazhar olacakları açıkça bildirilmektedir.(57)

    Askalanî de cennetten maksadın lezzet ve nimet, cehennemden maksadın da işkence ve azap olabileceğini belirtmektedir.(58)

    Elindeki maddî güç ve imkânla, zekâ ve kurnazlığıyla istibdat kuran Deccal, kendini kabul etmeyen bir kavmi kıtlık belâsına atar, ellerinde hiçbir mal bırakmaz.(59)

    Evet, fitneyi en büyük koz olarak kullanan Deccal, medeniyetin zevk ve eğlencelerini, nefsin hoşuna gidecek her şeyi taraftarlarının, dostlarının önüne serer, onları makam, mevkî ve maddî imkânlarla el üstünde tutar, refah ve saadet sunar, yani onlara bir nevi cennet hayatı yaşatır. Kendini tanımayan kimseleri yokluk, azap, işkence ve sıkıntılara atar, hayatlarını zindana çevirir. Hapishaneler onun zamanında bir nevi cehenneme döner.

    Onun zamanında okullar hûrî ve gılmanın çirkin bir sûreti, hapishane de azap yeri ve zindan haline dönerken, onun merkebinin, yani bindiği trenin bir kulağı, yani bir tarafı dostları için ziyafet alanı, diğer kulağı da, ateş ocağı olur.(60)

    ı. Bilginleri Kendine Bende Etmesi

    Rivayette var ki: "Süfyan büyük bir âlim olacak; ilim ile dalâlete düşer. Ve çok âlimler ona tâbi olacaklar."(61)

    Çağımız âlimlerinden Muhammed Gazalî, Deccalı tabiat ilimlerine vâkıf bir Yahudî âlimi olarak nitelendirir ve onun haktan sapan Yahudîlerin vicdanını temsil ettiğini söyler.(62)

    Bediüzzaman'ın belirttiğine göre ise Deccal birkısım padişahlar gibi kuvvet, kudret, kabile, aşiret, cesaret ve servet gibi bir saltanat vasıtası olmadığı halde, zekâveti, fenni ve siyasî ilmiyle o mevkii kazanır. Ve aklıyla birçok âlimin aklını emri altına alır, etrafında fetvâcı yapar. Birçok öğretmenleri de kendine taraftar eder, dinderslerinden soyutlanan millî eğitimi rehber edip tamimine şiddetle çalışır.(63)

    Birer İslâm Deccalı olan Cengiz ve Hülagu; Cafer Hoca, Danişmend Hacip gibi hocaları destekçi buldukları gibi, büyük Deccalla Süfyan da bir kısım hocaları kendilerine fetvacı edineceklerdir.

    i. Bağırınca Bütün Dünyanın Duyması

    Deccal çıktığında müthiş bir şekilde bağırır, nâra atar ki, Doğu ve Batının bütün halkı onu duyar.(64) İslâm Deccalı öldüğünde de, ona hizmet eden şeytan, İstanbul'da Dikilitaş'ta "O öldü!" diye bütün dünyaya bağıracak ve herkes o sesi işitecek.(65)

    Normal şartlarda bir insanın sesi ne kadar gür olursa olsun, sesini dünyaya duyurması mümkün olmaz. Böyle olsa bu insan yaratılışına ve imtihan sırrına ters düşer. Çünkü o zaman Deccalı herkes tanır.

    Mâdem ki bunu Resûl-i Ekrem (a.s.m.) bildirmiştir; doğrudur, haktır. Ama te'vili vardır. Bugün artık herkes biliyor ki, radyo, televizyon gibi cihazlarla herhangi bir konuşma, hem de ânında dünyanın dört bir yanında işitilebilmektedir. Demek ki, Deccal, teknolojinin böylesine geliştiği bir devirde çıkacak, bunlardan da faydalanarak icraatını sürdürecektir.

    İşte Deccalın kuvvetli görünmesinin sebeplerinden biri de, bu harika âlet ve cihazlardan faydalanması, sûistimal etmesidir.

    Yeri gelmişken Resûlullahın, keşiflerinden yüzyıllarca önce telgraf, telefon, radyo, televizyon gibi cihazların keşfedileceğine ve Deccalın böyle bir zamanda geleceğine işaret etmesini onun ap açık gaybî bir mûcizesi olarak tecellî ettiğini belirtelim.

    j. Elinin Delik Olması

    Deccalın elinin delik olması ise, onun israfa düşkün birisi olduğunu gösterir. "Falan adamın eli deliktir" dediğimizde, onun müsrif birisi olduğunu nasıl anlatmaya çalışıyorsak; Deccalın elinin delik oluşundan da, oyun, eğlence ve sefahet yolunda elinde para tutmaz bir kimse olduğunu anlıyoruz. "Süfyan israfı teşvik etmekle, şiddetli bir hırs ve tamaı uyandırarak insanların o zaif damarlarını tutup kendine musahhar eder... İsraf eden ona esir olur, onun dâmına düşer."(66)

    Bediüzzaman'a Dâru'l-Hikmeti'l-İslâmiyede iken Süfyan'dan sorarlar: "Bir su içecek, onun eli delinecek ve bu hâdise ile 'Süfyan' olduğu bilinecek."

    O da şu cevabı verir:

    "Bir darb-ı mesel var: Çok israflı adama 'Eli deliktir' denilir. Yani elinde mal durmuyor, akıyor, zâyi oluyor' deniliyor. İşte o dehşetli adam bir su olan rakıya mübtelâ olup, onun ile hasta olacak ve kendisi hadsiz israfâta girecek, başkalarını da alıştıracak."(67)

    k. Fitnesinin Câzip Olması

    Bir rivayette bildirildiğine göre,

    "Fitne-i âhir zaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olamaz."(68)

    Bu sebepledir ki, mü'minler kabir azabından sonra, "Bizi Deccalın ve âhir zamanın fitnesinden koru." (69) duâsını vird-i zebân etmişlerdir.

    Çünkü o fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftûn eder; insanlar istekleriyle, belki zevkle içine atılırlar. Meselâ o devirde Rusya'da hamamlara kadın erkek beraber çıplak girerler. Kadın kendi güzelliklerini göstermeye fıtraten meyyal olduğundan, seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar. Fıtraten güzelliğe düşkün erkekler de nefsine mağlup olup, o ateşe sarhoşâne bir sürûr ile düşer, yanar. İşte dans ve tiyatro gibi zamanın oyunları, büyük günah ve bid'aları, birer câzibedarlık ile, pervâne gibi, nefisperestleri etrafına toplar, sersem eder.(70)

    Deccal, sefahetin her türlüsünden istifade eder, kendisi sefahete düşkün olduğu gibi, nefislerine düşkün insanları da câzip fitnesine çeker. Kolayca taraftar bulduğu için taraftarları çok olur.