Hayat Beyza, bir alıntı ekledi.
19 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

Acaba ağaçtan, ottan ya da uçamayan böceklerden filan bir yerden sevmeye başlamış mıydım? Bir yerden sevmeye devam edebilir miydim? Çünkü sevmek, yarıda kalan bir kitaba devam etmek gibi kolay bir iş değildi. Ya giç bugüne kadar? Bir kitaba yeniden başlamak gibi, sevmeye yeniden başlamak pek kolay sayılmazdı herhalde.

Korkuyu Beklerken, Oğuz Atay (Sayfa 63)Korkuyu Beklerken, Oğuz Atay (Sayfa 63)
Pierre Riviére, Dehşet Yolcuları'ı inceledi.
 Dün 03:01 · Kitabı okudu · 2 günde · Puan vermedi

“Korkunun Bedeli” yahut “Dehşet Yolcuları”

Bu eseri kitaptan tanıyacak bir kuşak değiliz; ülkemizde kitap ve film olarak yayımlanması 1950’li yıllarda gerçekleşmiş. Daha çok, eğer ilgilenenleri var ise klasik filmler üzerinden tanımışızdır. Kitap olduğunu bilmem benim adıma tamamen bir rastlantı sonucu idi. Bu rastlantı sonucu bir kez daha anladım ki büyük filmler öyle büyük edebi eserlerden (aklımıza ilk gelen manada) çıkmıyor. Senaryo yatkınlığı olan eserler bambaşka bir kulvarda iz sürüyor.

İyi diye adlandırılan kitaplardan çıkan kötü filmlere değinecek olursak; Peter Ustinov’un Yaşar Kemal’den uyarladığı İnce Memed, Fernando Meirelles’in Jose Saramago’dan uyarladığı Körlük, Edward Dmytryk’ın Louis L’amour’dan uyarladığı Şalako Franklin J. Schaffner’in Henri Charrière’den uyarladığı Kelebek filmlerini ilk aklıma gelen örnekler olarak verebilirim. Son iki eser bizim bahse konu edeceğimiz eserle aynı kulvarda ele alınabilir bilhassa. Örnekleri çoğaltabiliriz daha çok lâkin sadece değinme bağlamında birkaç örnek yeterli bize.

Kitabi eser haliyle film olarak ortaya çıkanla da mukayese edilecektir. Kelebek iyi bir senaryo ve yapımla gerçekten iyi bir film olabilirdi, Şalako’dan kötü film çıkarmak ise tamamen senaryolaştıranın ve yönetmenin eseri, öyle masraflı bir yapım söz konusu bile değil gibi lâkin İnce Memed ve Körlük açısından kesinlikle bu durum söz konusu bile değil.

İnce Memed için bu mümkün olmayışı, Lütfi Akad üzerinden açıklarsak: Akad, onun Beyaz Mendil eserini filme uyarlamıştır ve kendi deyimiyle de filmin yarısını kitabın tek bir cümlesinden çekmiştir. Cümlenin anlam derinliği söz konusu sanılmasın burada, atıf yapılan cümle karakterlerin yol gidişlerini anlatan basit bir cümle o kadar. Akad burada eser-senaryo-film ilişkisine değinir anılarında ve senaryo ve kitabın farklılıklarına değinir. Senaryo kuşkusuz ele aldığı eserle oynayabilir de, ortaya çıkardığı şey ise nadiren iyi sonuçlar verebilir gibi ya da yönetmenin ehil oluşuna ve imkânlara bağlı biraz da.

Akad’ın bahsettiği zorluklardan bir tanesi de eserin kitap hâlini okuyan izleyicinin daha önce kafasının içinde çekmiş olduğu filmle, karşısına çıkan filmi mukayese etmesi. Herkesin zaten çekmiş ve izlemiş olduğu bir filmi beğendirmek bu yanıyla da zordur ona göre.

Kitaplardan çıkan iyi filmlerden örnek verecek olursak kendi yaptığı değişikliklerle birlikte Akira Kurosawa’nın Shakespeare uyarlamaları ise insanı hayrete düşürecek derecede apayrı ve iyi örnekler olduğu için yüzeysel değineceğim sadece. Macbeth’den uyarladığı Kanlı Taht ve Kral Lear’dan uyarladığı Ran filmleri sanatın evrenselliğine dair gösterilecek en güzel örneklerden. Uyarlamayı tümüyle Japonlaştırarak altından kalkması ise onun ustalığı diyelim. Yine Ryūnosuke Akutagawa’nın iki öyküsünü birleştirerek uyarladığı Rashômon filmi edebiyat uyarlamalarının değişik bir örneği. Kurosawa burada yeniden yazmış lâkin güzel de yazmış. Edebi metni değerli olup da filmi de en az onun kadar değerli en güzel örneklerden bu da.

Valerio Zurlini’nin Dino Buzzati’den uyarladığı Tatar Çölü de aklıma gelen ilk örneklerden. Pasolini’nin Medea ve Oidipus filmlerini başarılı örnekler olarak buluyorum. Bu örnekleri de çoğaltmamız mümkün lâkin konumuz bu değil. Dehşet Yolcuları ise bu anlamda kitabı (?) da aşıyor diyebiliriz rahatlıkla, kitabın anlamında değil aşması ele alınış itibariyle ve ekleme çıkarmalarıyla film kendi içeriği bağlamında varabileceği en uç yerde ve eserle mukayese edildiğinde ondan kesinlikle bir nebze bile geride olmadığı gibi ondan ötede de bu konuda. Yaratıldğı kitabı da aşarak üzerine anlam koyabilen ender eserlerden. Bunda uyarlandığı eserin yatkınlığı ve yönetmen, oyuncu becerisi de hâliyle etkili ve tabii maddi olanaklar da.

Neden kitap-film mukayesesine giriştik derseniz, bir eser iki biçimde ortaya konulduğunda ikisi arasında karşılaştırmalar yapmak kaçınılmazdır; her ne kadar kendi bağlamlarında ele almak gerekse de filmi ve kitabı, yine de bir değer ölçütü atfetmek gibi bir huyumuz var. Kendi adıma filmleri sadece kendi bağlamlarında izlemeye çalıştım hep ve saydığım iyiler de kötüler de sadece karşısında bulunduğum eserin doğasından kaynaklı. Yine de tüm bunlara rağmen yönetmeni, filme aldığı eseri iyi okuyamamak bağlamında eleştirebiliriz ve eleştirmeliyiz de.
Edebi metnin sinemaya yatkınlığı ise metnin derinliksiz yüzey genişliği ile alâkalı bir yandan da ve yüzeyin sunabildiği olanaklar epey etkili burada bizim için. İnce Memed örneğinde Yaşar Kemal kahramanları öyle bir örmüştür ki ne ekleseniz ne çıkarsanız eğreti duracaktır karakterler ve öykü. Yaşar Kemal olay düzlemi üzerinde çok gezinmeden tabiat ve insan betimlemeleriyle, iç gezinmelerle anlatır eserlerini. Buralarda da sinema yapılabilir lâkin bu hem çok güçtür hem de yönetmende de ciddi vasıflar gerektiren bir durumdur. Bunu yapabilenler yok değil lâkin kötü yapanların sayısı en az elli yüz misli belki de. Anlatılmak istenen doğrudan sahnedeyse uzun analizlere girişmeden ve uzun anlatımlara gerek duymadan, işimiz kolaylaşır. Sadece vakaları yazabilen romanlar değerlidir bu anlamda, eğer katmanlı bir metin ise bu anlamda zaten olayın kendisi de farkında olan izleyiciye isteneni verebilir.

Kafka’dan uyarlanan Dava filmini ele alalım mesela. Orson Welles’in iyi sayılabilecek bu filmi aslında sıradan bir filmdir de. Sıradan bir filmdir çünkü olay akışıyla bize anlatabilecekleri çok az olduğu gibi çok seferinde de anlatmak istediğinden uzak yerlere kolaylıkla düşebilmektedir, eser buna yatkındır. Genel kapitalizm eleştirisinden tutun da, yabancılaşma meselesine, adalet sistemi eleştirisine vs. vs. yerlere çekilir durur da Kafka bunların hiçbirisindedir, Kafka imgesel yolla yargılanan kendisini anlatır ve bu baba-aile eksenindedir sadece. İzleyicinin çıkardığı anlamlar onu kötü yapmıyor elbette sıradan olmanın ötesine de geçiremiyor bu yanıyla, sıradan iyi bir film. Bu biraz da sokakta kendi Dava’sını sürdürenleri görsek bile ilgimizi çekmeyişiyle açıklanabilir mi?
Hakeza Körlük filmi yine öyle, kitaptan büyülenenlerin sayısı çoktur ve işin aslı olay örgüsü de sağlamdır ve fantastiktir de biraz. Filme döküldüğünde sıradan bir hikâye olmanın ötesine geçememiştir ve geçemezdi de. Kafka’daki durum burada da söz konusudur. Buna benzer bir örnek olarak yine Bilge Karasu’dan uyarlanan Usta Beni Öldürsene için geçerlidir.

Benzer minvalde kült eserlerden uyarlanan üç filme daha değinelim, bu kez iyi örnekler açısından. Luchino Visconti’nin Albert Camus ’den uyarladığı Yabancı, John Huston ‘un Herman Melville’den uyarladığı Moby Dick ve bizde Ömer Kavur’un Yusuf Atılgan’dan uyarladığı Anayurt Oteli filmleri. Her üç eser de sinemasal öğeler açısından zorluklar da kolaylıklar da taşımakta. Kafka’nın Dava’sı ile Camus’un Yabancı’sı benzer kulvarlarda olmasına rağmen birinden sıradan film çıkmasına rağmen diğerinden iyi olanın yapılabilmesini sadece yönetmen faktörü açıklamaz. Kafka’yı okurken imgesellik ve fantazma düşüncesine kapılırsınız lâkin Yabancı’da bunu yapamazsınız, Yabancı sadece göründüğünden ibarettir ve görünen bizi ilgilendirir, anlam katmanları ise okura göre değişebilir yine lâkin görünen yanıyla dahi yeterli bir anlatımı gözlemlemek mümkündür hayal dünyasını işe karıştırmadan. Moby Dick’ten zaten kötü film yapmak güçtür, okurun en sıradanından itibaren hikâye en güçlü anlam ve olay örgüsüne sahiptir. Moby Dick’te iş okura ya düşer ve ya da düşmez. Bu yanıyla okur zemini daha geniş bir eserdir. Anayurt Oteli’nden iyi bir film çıkarmak güç işti doğrusu, iyi bir yönetmen okuyuculuğu ve yüzeyi kesip alabilme becerisi gerektiriyordu. Bu kolay görünebilir lâkin yüzeyi kolayca çekip çıkarılabilen eserlerde ve zaten yüzeysel olan eserlerde bile bunun yapılamadığını gösteren sayısız örnek var. Ömer Kavur ise bu işi hakkıyla başarabilmiş bu anlamda, riskli bir eser seçiminde. Ha bu üç filmin de çok güçlü oyunculukları var orası da ayrı konu. Başrole fazlasıyla bağımlı bu filmlerde Marcello Mastroianni (Yabancı), Gregory Peck (Moby Dick) ve Macit Koper (Anayurt Oteli) eşsiz oyunculuklar çıkarıyorlar. Hikâye mi onları büyütüyor onlar mı hikâyeyi büyütüyor ben emin değilim açıkçası.

Bu kısmı fazlasıyla uzattık şimdiden, yüzeysel de olsa sinema ve edebi metin bağlamında bir ilk zemin, edebi metnin yüzey genişliği ve olay/anlam ilintisi üzerinden sinemaya aktarımına bağ kurmaya çalıştık. Ele alacağımız eser bu mesele ile doğrudan ilintili olduğu için böyle bir giriş yapmalıydık.

***Georges Arnaud üzerine…

İyi bir eserin ancak iyi bir yaşam öyküsünden çıkacağına en güzel örneklerden biri olsa gerek Arnaud. Vichy rejiminde memur bir baba, bir aile cinayeti suçlaması ve hapis yaşamı, paradan onu cömertçe harcayacak kadar tiksinen bir anlayış, Güney Amerika ve Cezayir serüvenleri…

En iyi hayat öğretir, teoride mümkün olana ve düş/düşünce gücüyle erişilebilir olana dair oturduğun yerden iyi derecede ahkâm kesebilmek mümkünse de hayat en iyisini öğretir. Hayal gücünün ve düşüncenin de buradan çıkarılmasının daha fazladır önemi ve zevkli kılar onları da. Hiç beklemediğiniz yerlerden, hiç beklemediğiniz biçimlerde teoriye has çıkarımlar bizatihi karşınıza çıkar. Yazarın belki böyle bir derdi de yokken üstelik. Hayatı lâyıkıyla yaşayanlara selam olsun ve düşlerinin peşine yolda sürüklenenlere; Louis L’amour’a, Herman Melville’ye, Henri Charrière’ye, Hunter S. Thompson’a, Neal Cassady’e, Jean Genet’e ve adını anmaya değer olanlara. Bizden kimi eklemeli buraya?

***Dehşet Yolcularının Türkiye Serüveni…

Çağlayan Yayınevi’nde başlar Türkiye serüveni, Refik Erduran yayınevinden Ertem Eğilmez’e ağabeyin (Kemal Tahir) çok güzel bir çeviri yaptığını, romanın müthiş bir macera olduğunu söyler. Tehlikeli bir yük taşıyan şoförlerin yolculuğu ve korkuyla yüzleşen insanlar. Nasıl olduysa işte alelacele kapak siparişi yapılır ve güzel de bir kapak hazırlanır. Kapakta gece vaktinde kamyona silahlı bir pusu kurulduğunu görüyoruz, adamlar nitrogliserin taşıyor üstelik. Gel gör ki kitapta böyle bir mevzu yoktur (bundan emin değilim, bir şekilde orijinal hâline da ulaşmalı teyit babında, yine de neden olabilir ya da olmayabilir buna değineceğim ayrıca). O günün maddi imkânları açısından kapak değiştirilme yoluna gidilmez hâliyle, çünkü gayet masraflı iştir ve onca kapak hazırdır da. Kemal Tahir kitaba bir pusu meselesi ekler ve iş böylece çözümlenir.

Yine Erduran’ın anlatımıyla devam edersek, Henri-Georges Clouzot’un çektiği film olarak da yakın bir zamanda Türkiye’de gösterime girer. Filmin orijinal adı “Le salaire de la peur” (Korkunun Bedeli) lâkin sinemada Türkiye’de kitabın aldığı Dehşet Yolcuları ismiyle gösterime girer ve filmin afişlerinde de pusu kurulan illüstrasyon vardır. Seyirci feveran eder tabii, afişte ve kitapta (?) olan kısım filmde yoktur. Giydirenler de olur yönetmene tabii.

Peki, pusu meselesi nedir ve hikâyede nasıl geçer? Orijinal metni bilmediğim ve bu olayın şehir efsanesi kısmını da kati bir doğrulatma yapmak olanağından mahrum olduğum için ben de efsaneleştirme ve dayanakları ortaya serme yolunu izleyeceğim.

Kitapta bir pusu konusu mevzubahis lâkin gerçekleşmeyen biçimde. Kahramanlarımız ondüleli yolun bitiminde köyde konaklarlar ki bu yolun bu kısmındaki serüvenleri filmde de kitapta da en heyecanlı yerlerdendir. Filmde köydeki bu konaklama anında gerçekleşenler yoktur. Köy muhtarı(!) ve papazı ile ve köylülerle bir takım olaylar yaşarlar. Köylüler nitrogliserin yüklü bir kamyonun geçeceğini önceden duymuşlardır ve bilhassa papaz başta olmak üzere oradan geçmesinden korkarlar ve istemezler. Patlayıcı kamyonlarına silahlı pusu hikâyesi de köyde anlatılır. Papaz onları bizzat yanlış bir alternatif yola sürükler lâkin kahramanlarımız olayı öğrenince, Bimba abimiz papaza özellikle kilisenin içinde olması kaydıyla güzel bir dayak atar. Din adamına karşı öfkeli tutum, muhtar gibi olgular ve burada benimsenen anlatım biçimi (her türlü yakınlığa rağmen) bir ayrılık hissi oluşturmuyor değil. Bu köy anlatısı gerçekten sonradan eklenmiş olabilir mısır rakısı filan da düşünürsek kuvvetle muhtemel.

Ancak bence izleyici kitabı çevirenlere de feveran etmiş olabilir. Bunun nedeni ise filmde Bimba abimizin olağanüstü soğukkanlılık ve beceriyle, nitrogliserin ile kayayı havayı uçurduğu sahneler kitapta yok. Bunu Clouzot mu ekledi yoksa Celal Dağlar müstear isimli Kemal Tahir mi çıkardı bilmiyorum. Ama sırf bu sebeple sövgü kitapta emeği geçenlere de olmuş olabilir. Buna benzer bir eksiklik de yine Keskin virajda uçurum üzerine kurulu ahşap iskele de yaşananlar ve Gerard’ın M.Jo’yu (kitapta Coni) dövmesi. Hangisi ekledi hangisi çıkardı bilmiyoruz lâkin sövgünün bizim yayıncılara gelme ihtimâli de az değil.

Yayın açısından yazım hataları ve editoryal eksiklik epey fazla lâkin bunu okur aşsın biraz da, o günün koşullarıyla düşünüldüğünde daha fazla emek isteyen bir iş ve yapılamamış belki ama bugün çevrilmesini hayal bile edemeyeceğimiz bir eser öyle ya da böyle Türkçe’ye kazandırılmış. Buna girişilmesi ne için olursa olsun takdire şayan bir durum. Kemal Tahir’e ne kadar teşekkür etsek az gelir bu konuda.

Bu tip eserler tıpkı çizgi romanlarda olduğu gibi seriler (devamı anlamında değil sadece) hâlinde ve periyodik yayınlar olarak çıkarılmış o günlerde. Çağlayan yayınları serisi de on beş günde bir çıkıyormuş o vakitler hızın da önemli olduğu bir zaman. Ve kampanyalar filan, iki telif roman bir arada, yayınevinden okurlara bir hediye daha diye ilanen duyurulan. Eserlerin periydik yayın olmaklığı ile birlikte arka sayfalarda güzel ve eski Türkçe orijinalitesiyle reklamlar da var hâliyle. Altın, para ve ev ikramiyesi duyurulu İş Bankası reklamı (paranızın… istikbalinizin emniyeti); “boş yere ağrı çekmeyiniz…”, “Bütün ağrılara karşı” sloganlarıyla Gripin reklamı, “itimatla kullanabileceğiniz en müessir ilâçtır” ; Adalar Güzellik Kraliçesi ve filim yıldızı (orijinal yazımda filim) Ayten Çankaya “cildinize benim gösterdiğim ihtimamı gösteriniz” diyor. “Ben, banyo ve lavabomda Puro’dan başka sabun kullanmam. Puro Tuvalet Sabunu, tahayyül ettiğiniz o kadife gibi yumuşak teni, sihirli güzelliği temin eden en mükemmel güzellik müstahzarıdır.” ”siz de güzelliği ile maruf sanatkârların tavsiyesine uyunuz. Puro kullanınız… daha GÜZEL olursunuz”. Dilin incelikli zamanları…

Türkiye macerasına burada son verelim…

***Lümpen proletaryanın gerçekliği…

Eser, biz her ne kadar bu tür yayınlara karşı önyargılı davranarak edebi-felsefi değer atfetmekte zorlansak da; kendisi de derinliğe inmeksizin gerçekliğin tüm yüzeylerini dolaşmakta ve biz bu yüzeyselliği anlamsal bir yüzeysellik zannetmekte ısrar etsek de değeri tam da buralardan doğan bir eser. Politiğin ve felsefenin hayatını yazmaya kalkışmadan hayatın kendisini yazabilmek mahareti ve gerçekliği bu yanıyla yansıtabilmek. Bize saf gerçeklik lazım; oynanmış, inşa edilmiş, imgeler bezenmiş ve politik-felsefi kabullerle yön verilmeye çalışıldığı aşikâr metinler değil. Gerçekliğin ne olduğuna ve nasıl aktarımının gerçekleşeceğine dair kafamız net değil lâkin kendi ajitasyonunu yapan bir gerçeklik de umurumuzda değil.
Gerçekliğin tek aktarım türü de bu değil lâkin ne sinemada ne edebiyatta ne de başka sanat alanlarında. Bunun izahatını kendiniz yapın ey okur.

Eser sosyalist gerçekçilik propagandası filan yapmaya kalkışmaz, sınıfa dair yüceltimde de bulunmaz, kendi hâlinde ilerler. Lâkin tam da sosyalist, politik eksende görülmek isteneni de gözler önüne yalın biçimde sergiler ve hiçbir iddiada ve yönlendirmede bulunmadan son bulur. Eserin ele aldığı lümpen proletaryanın gerçekliğidir ki zincirinden başka kaybedecek şeyi olmayanlar gözümüzde destanlaştırılmadan anlatılır.

Guatemala’da (yazara göre burası Guatemala değildir!) küçük bir kasabada geçer bu hikâye. Kasaba tam anlamıyla sefiller yurdudur; yoksul yerlileri ve bunlara eklenmiş yabancılarıyla ki yabancılar da sefillikte onlardan aşağı kalır hâlde değiller. Bir kısmı zengin olmak için buraya gelmiş ancak gidecek parayı dâhi bulamamış, bir kısmı gemiden buradaki limanda inmiş ve bir sonraki gemiye kadar gününü gün etmek maksadıyla inmiş lâkin ne gününü gün eden ne de yeni bir gemi bulabilen gemiciler, kimi de bir Orta Amerika devriminden kaçmış ve başka bir Orta Amerika devriminin hayalini kurmakta. Kasaba da iş yok ve para akışı da yok, petrol sahasının dışa kapalı alanında başka bir yaşam mevcut lâkin oraya girmek de kolay değil. Uzaklardaki petrol kuyusunda bir patlama meydana gelir ve orada oluşan yangını söndürmek için en küçük bir sarsıntıda bile patlayabilecek olan nitrogliserini taşıyacak sefil şoförler bulunmalıdır. Şirket bu işi ucuza mal etme yolları arar ve dışarıda kendi canını hiçe sayarak bu lanet kasabadan (zincirinden) kurtulmak için can atan gönüllüler de hazırdır. İş yaşamının vahşi çarkları ve lümpen proletaryanın en çıplak gerçekliği buralarda iyi betimlenir gerçekten de; tazminat ödemekten kaçmak için başvurulan çareler, ucuz iş gücü temini ve birbirini çiğnemekten çekinmeyen ve her yolu deneyenler.

Kitabın ana teması ise korku ve umut (umutla kurulan hayal) üzerine. Korku nasıl gözlerimizi kör eder ve gerçeklik yitimine uğrarız. Umut nelerin peşine düşürebilir bizi ve hayal nasıl gözlerimiz kör eder. İçeriğe değinmeyeyim daha fazla, filmi izlerken ya da kitabı okurken zevkini çıkarın. Sadece bir kaç alıntı ile bazı şeylere değineyim…

Korkuyu itip dışarı atmak imkânsız. Korku kamyon şoförünün yerini tıka basa doldurmuş. Korku arkalarındaki sarnıcı da tıka basa doldurmuş. Daha beteri korku etli kemikli bir insan olmuş ta yanıbaşında direksiyon kullanıyor.” (s.88)

Bu anlatım biçimi niye olduğunu tam anımsamıyorum ama Yaşar Kemal’in Demirciler Çarşısı Cinayeti/Akçasazın Ağaları’nı hatırlattı. Akyollu Mustafa Bey’in düşmanını beklerken ki düşüncelerini. Korkuyla yekvücut olmuş insan kendini sürdürmeye çalışmakta…

“ Kamyon artık yolda değil. Gerard’ın kafasını içinde gitmektedir. Yaralı bir fil gibi ayaklarını zorla kaldırarak ağır ağır yol alıyor. Hani filler gizli mezarlarına doğru rahatça yatıp ölmek için giderlermiş ya, işte öyle…

Zaten şoförlerle arabaları arasında canlı asâb telleri mevcuttur. Bu teller mevcut olmasa ne makine şoförü götürür, ne de şoför makineyi. Eğer bir şoför bir virajı doğru kıvrılamadığından devrilip giderse makineyle arasındaki bu canlı bağlar daha evvel kopmuş demektir.

Bu suretle insanın makine haline geldiği meydana çıkıyor. İnsanoğlu makine haline geldi, bu muhakkak! Arada sırada ağlamasına filân pek kulak asmamalı. Topumuz makine olduk çıktık.” (s.160-161)

Bu tarz anlatımlar kitapta fazla yer almıyor, olması gerektiği kadar ve az. İşiyle ve ekipmanıyla tariflenen insan. Kendini onda tarifleyen insan işte…

Erkekçe mertlikle ve erkekçe korkularla insan üzerine bir hikâye işte. Erillik ifadesi benden gelmiyor kitabın kendisinden, lümpen proletaryanın bizatihi kendisinden.

***Le salaire de la peur…

Henri-Georges Clouzot’un 1953 tarihli filmi takdire şayan bir yapım gerçekten de ve her şeyiyle hakkını vermek lazım. Hayatın keskin anlarında karar verme ve uygulama örneklerinin geçtiği filmleri seviyorum lâkin bu tarzda olmalı, eğer izleyen varsa anlayabilir diye düşünüyorum. Yoksa son anda saatli bomba teli kesilen ahmakça filmlerdeki gibi karar anları değil dediğim şey. İnsanı bu anlarda tümüyle göz önüne serebilen yapımlar. Bunun bir örneği de John Huston’un 1948 yapımı Sierra Madre Hazineleri filmi. Orada da finale kadar her şey yolunda lâkin zaten gerçekleşmiş bir finalin uzatılması filmin büyüsünü bana göre eksiltmiş biraz. Yine Sierra Madre Hazineleri açısından lümpen proletarya temasının işlendiğini söyleyebiliriz rahatlıkla.

Clouzot’un filminde gerilim başladığı yerden bitimine kadar kendini en uyumlu biçimde sürdürüyor ve nihayetini de güzel getiriyor olay örgüsü açısından. Filmde, orijinal hikâyeden bazı farklar mevcut lâkin tamamıyla olumlu biçimde yansıyor bu da. M.Jo hikâyesinin derinleştirilmesi, Luigi ve Bimba karakterlerinin yer alışlarındaki artış, keskin virajdaki ağaç iskele meselesi, Bernardo’nun hikâyesi kitapta olmayan ya da daha güzel ele alınan meselelerden. Oyunculuklar ise eşsiz derecede güzel ki sinemanın saçmalığa dönüştüğü günümüzde izlenmesi ve ders alınması ve hatta izleyici perspektifimize yetkinlik katabilmek açısından önemli. Yves Montand, Charles Vanel, Peter van Eyck, Folco Lulli ve Véra Clouzot başta olmak üzere hepsine saygılarımızı ve sevgilerimizi iletelim. Bir de bizim vatandaşımız olan ve bu ülkede doğup bu ülkede ölen filmin bar ve genelevi işletmeni Darío Moreno’ya ayrıca ve onun bir şarkısıyla bitirelim bu kısmı da…

https://www.youtube.com/watch?v=np8_c8H9-pg

Her ne kadar sürç-i lisan eylediysek affola. Arada yazmayı düşündüğüm çok şeyi unuttum ve çok şeyi de yüzeysel olarak geçiştirdim ve bunların muhakkak surette daha geniş bir pespektifle ele alınması gerekirdi.. Başka bir zeminde daha tamam hâle eriştirmek dileğiyle…

batırtürikter, Korkuyu Beklerken'i inceledi.
16 Eki 17:31 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Hikaye ve mektuplardan oluşan Oğuz Atay baş yapıtı...
Oğuz Atay iyi ki u dünyadan geçmiş ve hepimizin Oğuz Abisi olmuş.Keyifle okunacak bir eser.
:)

batırtürikter, bir alıntı ekledi.
16 Eki 17:30 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Beni anlamıyorlardı. Zarar yok. zaten beni, daha kimler anlamadı.

Korkuyu Beklerken, Oğuz AtayKorkuyu Beklerken, Oğuz Atay
batırtürikter, bir alıntı ekledi.
16 Eki 17:29 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Acaba iyi bir şey olacak mı? Hayır, dedim kendime. İyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı. Sürüncemede kalan heyecanlardan ancak kötü şeyler çıkar. Ya da hiçbir şey çıkmaz.

Korkuyu Beklerken, Oğuz AtayKorkuyu Beklerken, Oğuz Atay
batırtürikter, bir alıntı ekledi.
16 Eki 17:29 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Sıcak sonbahar bitmişti, birden serin bir sonbahar gelmişti. Bu şehirde yazın ve kışın varlığı pek iyi anlaşılmıyordu. Tabiata biraz daha dikkat etmeğe karar verdim. (Bu sefer, san yapraklar kaybolmadan onları uzun uzun seyrettim. Her zaman kaçırırdım da. İnsanlar ne buluyordu bu sarı yapraklarda? Yağlıboya tablolarda gene neyse, fakat yerde? Bilmem ki.)

Korkuyu Beklerken, Oğuz AtayKorkuyu Beklerken, Oğuz Atay
batırtürikter, bir alıntı ekledi.
16 Eki 17:29 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Telefon açıldı sonunda. Birden ses geldi açınca, düdük sesi. Tam açıldığı anı yakalayamadım gene. Hiç bir zaman, olmamak ile olmak arasındaki kesin geçişi görememişimdir. (Güneşin tam doğduğu, yaprağın tam açtığı zaman; benim, bir şeyi ilk düşündüğüm an.)

Korkuyu Beklerken, Oğuz AtayKorkuyu Beklerken, Oğuz Atay
batırtürikter, bir alıntı ekledi.
16 Eki 17:28 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Sanki bazı şeyler nasıl anlatılırsa anlatılsın, insan yakınlık duymasa da anlar.

Korkuyu Beklerken, Oğuz AtayKorkuyu Beklerken, Oğuz Atay
batırtürikter, bir alıntı ekledi.
16 Eki 17:28 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Belki güleceksiniz ama, ona göre insan, üstün yeteneklerinden kurtuldukça sanki daha üstün oluyordu.

Korkuyu Beklerken, Oğuz AtayKorkuyu Beklerken, Oğuz Atay
batırtürikter, bir alıntı ekledi.
16 Eki 17:28 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Galiba fazla sıfat kullanıyordum ve cümlelerim de bir türlü bitmek bilmiyordu.

Korkuyu Beklerken, Oğuz AtayKorkuyu Beklerken, Oğuz Atay