• Mehmet Bey ve Remziye Hanım fidan ekmek için arka bahçeyi çapalarken, yan bahçeden gelen sesler üzerine donup kaldılar. Çaresizce birbirlerine bakarken, ellerinde tuttukları çapalar kayarak yere düştü. Tek çocukları olan Elif'in ön bahçeden telaşlı bir sesle " Anne!... Baba!... Neredesiniz? " diye, haykırmasıyla, ilk Mehmet Bey toparlandı ve öne doğru atıldı. Bakışlarıyla Remziye hanıma, sakın Elif'e bir şey hissettirme dercesine başını sağa sola sallayarak " Elif, arka bahçedeyiz kızım. Buraya gel! " diye bağırdı. Babasının sesini duyan Elif, koşarak arka bahçeye yöneldi. Anne ve babasının bulunduğu yere gelince,
    " Duydunuz mu? Bizim yan tarafımızdaki eve gelin gelmiş! Hem de yaşı çok küçükmüş... " diye, söyledi. Akabinde, kendi kendine bir karara varmaya çalışıyormuş gibi sessizce,
    " Doğru mu, acaba!..." diye mırıldanarak annesinin omzuna usulca dokunup " Hadi! Anne!... Bırak şu işi, gelini görmeye gidelim!" diyerek, sarstı.
    Mehmet bey'in ardından kendini toparlayan Remziye Hanım, bakışlarını Elif'e doğrultarak " Kızım sen nasıl öğrendin? Biz bile daha yeni duyduk! " deyince,
    " Ah, be annem, nereden olacak! Ayaklı gazete Ayla'dan. Bugün okulda öğle arası yanıma gelerek beni soru yağmuruna tuttu. Haberim yok, desem de bana inanmadı. "
    Ne söylemesi gerektiğini kestirmeye çalışan Remziye hanımın imdadına, Mehmet bey yetişti.
    " Elif, yavrum az sabret! Öncelikle işin aslını öğrenelim sonra gidersiniz olur mu? " dese de, ısrarından vazgeçmeyen Elif,
    " Ama baba, çok merak ediyorum! Nasıl bir insan, çocuk denecek yaşta evlenir ki!... Ben on sekiz yaşında olduğum halde değil evlenmek, evlenmeyi hayal bile edemezken! Küçük kızın, cesaretine hayranım doğrusu!... "
    Mehmet bey,
    " Belki de çok sevmiştir, kızım! " deyip mevzuyu örtbas etmeye çabalamasına rağmen, az önce duyduğu sözler hala kulaklarında yankılanıyordu. Söylediğinin doğru olmadığına emin olmasa da, emin olduğu bir şey vardı o da Elif'in bugün duyduklarını öğrenmemesi gerektiğiydi.
    " Hem ben kahveye gidip, sorup soruşturayım. Belki işin aslını bilen vardır. " diye fısıldayarak, Remziye hanıma dönüp " Hanım bahçeyi kazmayı yarına bırakalım, olur mu? " diye, sordu. Remziye hanım,
    " Tamam bey! Ben de gidip yemek hazırlayayım. " diye, cevap verdi.
    Of, baba ya, diye kendi kendine söylenen Elif'i de kolundan çekerek, müstakil olan evlerine doğru yöneldiler.
    Mehmet bey bahçedeki çeşmede toprak olan elini yüzünü yıkadıktan sonra kahveye gitti. Herkesin dilinde, akşam yaşanan hengame. Nasıl oldu da hiç bir şey duymadık diye, hayıflandı. Oysa ki kendi evleri ile bitişikdeki evi tek bir duvar ayırıyordu. Mahalleye polisler gelmiş, mahalleli gece gece yataklarından kalkıp sokağa dökülmüştü. Yan masada oturan karşı komşusu Fuat bey, " Komşum akşam evde değil miydiniz? " sorusuna,
    " Evdeydik komşum ama hiç bir şey duymadık! Ne olmuş öyle ortaklık karışmış." diyerek, soruyla cevap verdi. Anlatmaya dünden hazır olan Fuat bey,
    " Kaynak mahallesinin berduşlarından biri, istasyon mahallesinden kendinden küçük bir kız kaçırmış. Ahali, sözde kızın da gönlü varmış, diyor. Gönlü olsa nolcak! Çocuk daha!... On dört yaşında, bir çocuk. Anlayacağın reşit değil! Ailesi polisle almaya geldi ama nafile! Şerefsiz hemen nikahı basmış. Kapı gibi cüzdanı gören polisler elleri boş döndüler. Ah bir anasını görseydin, için parçalanırdı. Zavallı, kendini yerden yere... " arkadaşının lafını tamamlamasını beklemeden bir ok gibi yerinden kalkan Mehmet bey,
    " Komşum bak, bu çayın parası. Çayı sen iç, ben kaçtım. " deyip, sokağa fırlayarak soluğu evde aldı. Babasının eve geldiğini duyan Elif, okuduğu kitabı bırakıp, hızlıca antreye seğirtti. Antre de babası ile annesini birbirlerine manalı bakışlar fırlatırken yakaladı. Sitem dolu bir sesle kollarını yana doğru açarak, " Hadi ama... Nedense, benden bir şey sakladığınız hissine kapılıyorum! Nasılsa siz söylemezseniz de ben yarın Ayla'dan öğrenirim. " diye, tehdit edince,
    Mehmet bey daha odaya girmeden antre de duyduklarını bir çırpıda anlattı. Yeise kapılan Remziye hanım, bahçede duyduklarının üzerine bir de bunlar eklenince " Vah, yavrum! Vah..." diyerek, üzüntüsünü dışa vurdu. Duydukları karşısında öfkelenen Elif, " Ne yani! Şimdi küçücük kız, bu adamın elinde esir mi olacak! Kendi arzusu doğrultusunda hareket etmiş olsa bile, devlet nasıl bu gidişata müdahale edemez? "
    " Bilmiyorum, kızım ama hele bir sabah olsun! Allah'ın izniyle ben bu meseleyi halletmeye çalışacağım. " dedi.

    O gece Mehmet bey ve Remziye hanıma bir türlü geçmek bilmedi. Dün gece hiç bir şey duymamış olmalarına karşın, bugün bahçede duyduklarından fazlasıyla etkilenmiş ve üzülmüşlerdi. Bizim de kızımız var, demişti Mehmet bey, konuşma arasında Remziye hanıma. Saçının teline zarar gelse, yüreğimiz dağlanır. Hanım, elbirliği verelim de şu yavruyu kurtaralım dediğinde, Remziye hanım buğulu bakışlarıyla çoktan onaylamış yanında olduğunu hissettirmişti bile!

    Sabah olunca, Remziye hanım elinde tuttuğu bir tabak kurabiye ile komşu kapıyı çaldı.
    Karşısında otuza merdiven dayamış konuştukça nefesi alkol kokan, saçı sakalı birbirine karışmış bir adam belirdi. Küçük kız perde aralığından uzaktan bile olsa fark edilen mosmor olmuş bir surat ve ürkek bakışlarla bakıyordu. Remziye hanımın arkasında bir noktaya baktığını gören adam, hoşnutsuz bir ifadeyle arkasını döndü. Rüzgarın esintisiyle sallanan perde gözüne çarptı. Neyse ki adam arkasını dönmeden daha küçük kız, korkuyla camdan çekilmişti. Öfkeyle önüne dönen adam Remziye Hanım daha bir şey demeden, karısının uyuduğunu söyleyerek tabağı elinden kaptı ve kapıyı yüzüne kapattı. İçinden adama söylenen Remziye hanım koşarcasına eve gidip, olanı biteni eşine anlattı.
    " Hadi hanım, vakit durma vakti değil! Hemen kızın ailesine gidelim! " dedi.

    Küçük kızın annesi, yaşlı gözlerle karşıladı. Mehmet bey ve Remziye hanımı. Babası başlarda kaçmasına öfkeliydi. Ama Mehmet bey bahçede duyduğu her şeyi anlatınca, yüreği dağlanan babanın göz pınarından yaşlar boşaldı. Gözyaşları arasında misafirlerine babam her zaman ne derdi bilir misiniz, " Oğul! Evlat, deniz suyu gibidir..." Dalgın bakışları arasında, " İçmek istesen de içemezsin, görmezden gelmek istesen de gelemezsin! " diye, ekledi.

    O gün hep birlikte doğru karakola gittiler. Mehmet bey bir kez de komisere olanı biteni anlattı. Altı kişilik bir ekiple mahalleye geldiler. Polisler kapıyı çaldı fakat açan olmadı. İlk deneme de kuvvetli bir polis memuru kapıya yüklendi. Kapı geriye doğru esnedi ama gene de açılmadı. Ayakta durmakta zorlanan küçük kızın babası perişan bir vaziyette olduğu yere çöktü. Zavallı annesi de mahsun gözlerle Remziye hanımın elinden tutuyordu, cesaret almak istercesine. Öğle vakti olduğu için, ortalık fazla kalabalık değildi! İkinci deneme de el birliği yaparak kapıyı kırıp içeri giren polisler, küçük kızı perişan bir vaziyette köşeye sinmiş bir vaziyette buldular. Küçük kızın içler acısı haline dayanamayan öfkeli bir polis memuru, sızan adamın yüzüne indirdiği yumruğun ardından diğer polis arkadaşları tarafından apar topar, zorla dışarı çıkarılmıştı. Bıraksalar o sapığı oracıkta öldürmesi işten bile değildi. Polislerin arkasından içeri dalan komiser ceketini çıkarıp küçük kızın üzerini örttü. Elini uzatarak " Gel! Kızım, ailen seni bekliyor. O şerefsiz artık sana zarar veremez! " diye seslendi. Kendisine uzatılan ele korku dolu bakışlarla bakan küçük kız,
    " Polis amca ben evden kaçtım. Babam beni istemez! " diye, serzenişte bulundu.
    Daha fazla dışarıda beklemeye dayanamayan küçük kızın babası, komiserin arkasından içeri daldı. Gördükleri karşısında, sessiz nidalarla Allah'ım dayanma gücü ver,diye yalvardı. Gözünün nuru perişan bir vaziyette hırpalanmış, yara bere içinde ağlıyordu. Sarılmak istedi ama canı acır, diye sarılamadı. Öylece baktı, saniyelerce... Sonra birden arkasını döndü. Öldürmek istedi, pedofili manyak sapığı olanca öfkesiyle!... Tam adım atmaya yeltenmişken, küçük bir el hissetti bacaklarında. Dönüp baktı. Küçük kızı Serap. Yere çömelmiş, bacaklarına sarılmıştı, yarı korkak yarı ürkek bir halde!... Bir baba yüreği nasıl dayanırsa bu acıya, öyle dayandı çaresizce. Yerde iki büklüm olan kızına eğilerek, " Kalk! Serap, kızım! Annen dışarıda, evimize gidelim!..." dedi.

    Ailenin birbirine kenetlenmesini gururla izledi, Mehmet bey ve Remziye hanım. O gün arka bahçede, küçük bir kız çocuğun cinsel saldırıya maruz kaldığını duymuşlardı. Mehmet bey Remziye hanıma dönüp, buruk bir tebessümle,
    " Hadi hanım, Elif birazdan okuldan gelir! " dedi.
    O gün evlatlar için edilen dualar eşliğinde, kıpırdadı bütün dudaklar, umutla ve inançla...
  • Bu öyküm bir dergide yayınlandı. Sizlerle paylaşmak istedim. İyi okumalar.
    https://www.babil.com/...018-dergisi-kolektif
    ***********

    Cennet yok diye mi, yoksa hava yağmurlu diye mi cam kenarında değil kuşlar? Gerçi hava nasıl olursa olsun hep gelirlerdi. Şimdi yoklar. Cennet de yok. Ev, küçük bir cehennem artık benim için.

    Cennetim hastanede. Geçen fenalaştı. Mutfaktaydım. Bakıcısı koşarak geldi. Hacı baba, Cennet Hanım’a bir şeyler oluyor. Çocukları ara hemen gelsinler. Bir telaşla gitti. Çocukları aradım. Apar topar kaldırdılar hastaneye cennetimi. Böbrekleri iflas etmiş. Yoğun bakımdaymış.

    Gidemiyorum hastaneye. Ayaklarım tutmuyor artık. Zaten her gün birini sokuyorlarmış yanına. Ben girsem ne yapabilirim ki bu halimle. Ama son bir kez de olsa görmek isterim. Dile kolay altmış sekiz yıllık eşim. Kendimi bildim bileli onunlayım. Zaman sanki etrafında dönüyordu. O gitti. Durdu saatler. Ama evde sürekli bir hareket. Torunlar koşturuyor ortalıkta. Bağırış çağırış. Kimse de şunlara sus demiyor. Damatlar, gelinler, çocuklar. Hepsi kendi aleminde.

    Büyük kız geldi. Baba çorba yaptım, hadi ye biraz. Cennet’siz nasıl yerim? Hiç düşündüğü yok. Sen beni odamıza götür kızım. Birini daha çağırdı. Götürdüler beni odaya. Siz çıkın, dedim. Sonradan gelen hemen çıktı. Büyük kızım çıkmadı. Tepemde dikilip kaldı. Çık, dedim tekrar. Sinirlenmiş gibi bir hali vardı. Çıktı. Kapıyı sertçe kapattı. Gençlerin yaşlıları anlamasını bekleyemezsiniz.

    Ceviz sandık köşede. Hala sağlam. Eskimesin diye kenarına muska bile astı cennetim. İçinde çeyizleri. Arada açıp bakar. Yaşlandık be hacı, der. Gözleri dolar. Yaşlanmayı hiçbir zaman kabul edemedi. Çok korkardı ölümden. Yerde Bünyan halısı. Kendi dokumuş. Çocukluktan itibaren dokurlardı memlekette. Her genç kız çeyizlik bir halı. Halının güzel olup olmadığına büyükler karar verirdi. Cennet’in dokuduğu halıyı görür görmez beğenmiş büyükler. Çok sevdiği anneannesi kalkıp öpmüş hatta onu. O yüzden çok değer verirdi bu halıya. Çocukları sürekli uyarırdı. Fazla tepinmeyin halının üzerinde, diye. Yine de renkleri soldu. Çiçek, böcek, aslan, geyik motifleri ile dolu üzeri. Büyükçe de bir mağara var ortada. Siyah insanlar ellerinde mızraklarla bekliyor bu mağaranın başında. Kendince bir hikaye oluşturmuş. İlk insanları anlatmış. Buna da okuduğu bir kitaptan sonra karar vermiş. Annesine, hikayenin ne olduğunu anlayan ilk insanla da evleneceğim, demiş. Dokuduğu halıyı gördüğüm an anladım hikayeyi. Annesine de anlattım. Annesinin anlattıklarını duyunca benimle görüşmek istemiş. Ne kadar mutlu olmuştum. Köyün en güzel kızıydı. Kolay değil. İyi anlaştık. Evlendik.

    Bakır başlıklı yatak. Köşede. Üzerinde bembeyaz çarşaf. Yatağın yanında iki küçük komodin. Üzerlerinde cennetimin aynaları, tarakları, kremleri. Süsüne çok düşkün bir kadın. Bir keresinde kalp krizi geçirmişti. O kadar korkmuştum ki. Allaha şükür hiçbir şeycikler olmadı. Odasına girdiğim zaman benden istediği ilk şey kremleri ve aynası olmuştu. Her yerini kokulu kremlerle kaplardı yatmadan önce. Sonra da aynanın karşısına geçip kendini izlerdi. Öyle yatardı yanıma. Ben de onun kokusuyla uyurdum.

    Yatağa uzanıyorum. Hala Cennet kokuyor. Sanki yanı başımda uyuyor. Gözlerimi kapatıyorum. Bembeyaz çarşaflı yatağımızın başında, ışıl ışıl suratıyla beliriyor. Gençleşmiş. Dipdiri. Öpüyorum. Kokusunu çekiyorum içime. O ana kadar hiç duyumsamadığım bir koku bu. Ellerimi tutuyor. Gitmeliyim, diyor. Ağlamaklı. Ev sana emanet, diyor. Panikle, nereye gidiyorsun, diye soruyorum. Bilmiyorum, diyor. Gözlerimin içine bakıyor. Bakışında metanet saklı. Olmuş ve olacak şeyler için kendimizi suçlamamalıyız, diyor. Gözümden akan ılık yaşı hissediyorum. Sonra beyaz bir güvercin konuyor cam kenarına. Elimi bırakmak istiyor. Sımsıkı tutuyorum ellerini. N’olur bırak. Ayrılmak bu kadar zor olmamalı, diyor. Öyle söyleyince bırakıyorum. Beyaz güvercinin üzerine biniyor. Güvercin, cennetimi alıp gidiyor. Arkalarından bakakalıyorum.

    Oda kapısı açılıyor. Küçük oğlum. Bir isteğin var mı baba? Pencereye bakıyorum hala. Güvercin gitmiş. Yanıma oturuyor. Elimi tutuyor. Bir tek küçük oğlum elimi tutar. Diğerleri hep öper. Annem iyi olacak baba, inan bana. Suratıma bakıyor. Yeşil gözleriyle. Birkaç dakika oturuyor. Susuyoruz. Sonra kalkıp. Gidiyor. Benim yaşımdaki insanların öleceği fikri. İnsanlar tarafından daha kolay kabulleniliyor. Ölmenin yaşı varmış gibi.

    Cennetim ne yapıyor acaba şimdi? Yeşil gözleri neler görüyor? Yemek yiyor mu? Öyle her şeyi de yemezdi. Ne pişiriyorlar acaba hastanede? Çocuklara söyleyeyim. Sevdiği yemeklerden götürseler. Kremini, tarağını ve aynasını da götürmek lazım.

    Sadece tuvalete gitmek için çıkıyorum odadan. Kalan zamanlarda yataktayım. Cennetimin kokusunu çekiyorum içime. Çocuklar yemek getiriyor. Özellikle büyük kızım ye, diye tutturuyor. Azıcık yiyorum. Sana da bir şey olmasın sonra. Korktuğu için mi dedi yoksa başlarına bir bela daha almak istemediklerinden mi? Suratına bakmıyorum. İnsan ne düşündüğünü suratına yansıtır illaki. Hele ki bunca sene insan suratı gören benim gibiler için bu yansımayı görmemek mümkün değildir. Ama ben kimsenin suratına bakmak istemiyorum. Bir tek Cennet’in suratını görmek. Son kez de olsa onun güzel suratına doyasıya bakmak ve kokusunu içime çekmek.

    Alıştığımdan mı yoksa çok zaman geçtiğinden mi bilinmez, yataktaki koku azaldı. Artık daha da bastırıyorum burnumu yatağa. Bulabildiğim her koku zerresini içime çekiyorum. Kulağıma çocuk sesleri geliyor. Bir dünya. Ev misafir kaynıyor. Özellikle tembih ettim çocuklara. Kimseyi almayın odaya, diye. En azından bunu anlayışla karşıladılar. Gözüm sürekli cam kenarında. Ama kuşlar hala yok. Halbuki bu ara havalar çok güzel. Nereye kaybolmuş olabilirler ki? Seslerini de duymuyorum. Bu yaşta bile kulaklarım çok iyi duyar. Cennet’in kulakları ağır işitir. Kuş seslerini duyar duymaz haber ederdim. O da yem torbasını alıp. Gelirdi pencere kenarına. Kaçmazdı kuşlar. Buna rağmen kuşları korkutmaktan çekinir. Ellerini narince uzatarak koyardı yemi. Sonra oturup. Kuşları izlerdik. Kuğurdamalarını dinlerdik. Cennet bile duyardı bu sesi. Gülerdi. Güzel suratında bambaşka bir aydınlık peydah olurdu. Ben kuşları bırakıp. Cennetimi izlerdim. Ölüm korkusunu tadardım o dakikalar. Ölümden korkmazdım. Ondan ayrı kalmaktan korkardım.

    Yeme içmeyi kestim. Bugün Cennet’siz geçirdiğim onuncu gün. Elim ayağım tutmuyor. Bedenimden bir parça eksik sanki. Elimde olsa nefes almayı da bırakacağım. Büyük kızım iyiden iyiye sinirlenmeye başladı. Yemezsen öleceksin baba. Sinirli nefeslerini hissedebiliyorum. Ses etmiyorum. Gözüm hala pencerede. Beyaz güvercini bekliyorum. Cennetimi getirir belki.
    Günden güne ev kalabalıklaşıyor. En küçük kızım ve eşi de geldi Fransa’dan. Durum ciddi olmasa niye gelsinler ki? İki senede bir ancak gelirlerdi. Çocukları da olmuş. Bak baba torunun. Diğerleri bir neşeyle bebeği seviyordu. Kokusunu almama rağmen bakamadım. Dünyanın en trajik görüntüsü yaşlı bir insanın kucağındaki yeni doğmuş bebek görüntüsüdür. Büyük kızım huysuz huysuz nefes aldı yine. Yanındakinin kulağına, İyice huysuzlaştı bu adam. Canımı sıkmaya başladı, diye fısıldadı. Duydum. Kulağımın bu kadar iyi duyduğunu bilmiyor ki. Bir gün daha nasılsın baba, diyerek geldiğini hatırlamıyorum. Bayramdan bayrama bir tek. Hepsi öyle. Ezbere söylenmiş birkaç hal hatır. Sonra çekip giderler. Bilirim, o geçirdikleri bir saat bile eziyet gibi gelir onlara. Yaşlı iki kişinin başında beklemek yorar gençleri. Baba, anne de olsa değişmez bu. Hepsi birden gülmeyi kesip odadan çıktılar.

    Hava yağmurlu. Kuşlar ondan yok. Yoksa kesin gelirlerdi. Cennet de gelir yakında zaten. Yoğun bakımdan çıkmış bugün. Çocuklar bir sevinçle söylediler. Dünyalar benim oldu. Yarın yanına gideceğim. Büyük oğlum söz verdi. Götürecek. Şimdiden çok heyecanlıyım. İnsan uzun yıllar birlikte olduğu insanı hastane köşelerinde görünce garip hissediyor. Hiç bu kadar ayrı kalmamıştık. Bu defa çok daha zor olacak. Küçük kızıma söyledim. Takım elbisemi ütüleyecek. Kravatı da hazır edin. Pırıl pırıl olsun, diye tembihledim. Mendilimi unutmayın. Fötr şapkayı da çıkarın dolaptan. Tek başıma gireceğim odasına. Dimdik. Beni güçlü görsün. O zaman ona da güç gelecek. Biliyorum. Belki cennetimi de alıp çıkarım hastaneden. Kim bilir. Sabah erkenden kalkmam lazım. Gece olsa da uyusam.

    Uyuyamıyorum. Kafamda sürekli Cennet. Onu göreceğim an. Bir aksilik olmasa bari.

    Sabaha karşı uyuyakalmışım. Bebek sesiyle uyanıyorum. Hazırlanmam lazım. Nerede bu takım? İşte orada. Ütüsüz. Fötr de yerinde yok. Daha dün tembihlemiştim halbuki. Kan beynime sıçrıyor. Zehra neredesin? Neden ütülü değil bu takım? Hemen buraya gel. Bütün vücudum titriyor. Bir kez daha bağırıyorum. Kimse gelmiyor. Yatağa oturuyorum. Gözlerim cam kenarına takılıyor. Beyaz bir güvercin. Yalnız. Gözlerini dikmiş. Bana bakıyor. Özür diler gibi bir hali var. Ayağa kalkıyorum. Güvercine doğru yürüyorum. Bir iki adımdan sonra odanın kapısı açılıyor. Küçük oğlum. Gözleri kıpkırmızı. Ağlıyor. Bana bakıyor. Yutkunduktan sonra konuşacak gibi oluyor. Fırsat vermiyorum. Çık dışarı. Hemen. Kapıyı usulca kapatıp gidiyor.

    Beyaz güvercine bakıyorum. O da bana. Sonra havalanıyor. Kayboluyor. Yatağa uzanıyorum. Bulabildiğim bütün Cennet kokusunu içime çekiyorum.

    Ne kadar uyudum bilmiyorum. Uyandığımda hava pırıl pırıldı. Güneş odanın her yerini beyaza boyamış. Pencere açık. Onlarca güvercin. Önlerindeki yemi yiyor. Yanlarına gidiyorum. Kuğurdamalarını dinliyorum. Gökyüzüne bakıyorum. Işığı çoğaltan beyaz bir güvercin. Üzerinde cennetim. El sallıyor. Kalbim yerinden çıkacak. Pencereden içeri süzülüyorlar. Cennetim bembeyaz kıyafetiyle sarılıyor bana. Elimi tutuyor. Hadi. Gidiyoruz. Konuşamıyorum. Güvercinin üzerine atlıyoruz. Gökyüzünde süzülmeye başlıyoruz. Gittin diye ne çok korktum biliyor musun Cennet.
  • Atı vuracağım sahne çekilirken, hayvancığa uyuşturucu iğne yapıldı. At yere yığıldı. (...) Sıra öldürme planının çekimine gelmişti. Silah elimdeydi ve içinde bir tek kurşun vardı. Başçavuş bir kurşundan fazla vermiyordu. Şerif Gören ‘Kamera!' diyecekti ve ben kısa bir süre sonra atın kafasına bir kurşun sıkacaktım. Karların ortasında ben ve yerde yatan atım trajik bir şekilde yerlerimizi almıştık.
    Kamera uzakta hazırlanırken at gözlerini açıp bana yalvarır gibi baktı. Kafasını kaldırmak istedi. Sanki bana doğru gelmek istiyormuş gibime gelmişti. Bu arada Şerif Gören, ‘Kamera!' diye bağırdı.
    Bekledi. Burada tabancamı çekmeli ve kurşunu atın kafasına sıkmalıydım. Ama yapamıyordum işte.
    ‘Ateş etsene! Ateş et!' diye bağırdı Şerif.
    ‘Yapamayacağım Şerif, stop' diye seslendim. Atın başından ayrıldım.
    ‘Ben bu atı öldüremem. Yakın plan başkasının elini çek. Kusura bakma, yapamayacağım.' Yılmaz Güney'in yeğeni araya girdi. ‘Ben yaparım.'Yeğeninin el planı çekildi. Derken bir silah sesi:
    ‘At öldü, gel Tarık' dediler.
    mermi ver, at ölmedi
    Koşarak gittim. Paltomu giydim, daha sonraki planlara geçmek üzere çalışmaya başladık. Kamera hazırlanıyorken at gene kafasını kaldırıp bana baktı. Ayağa kalkmaya yelteniyordu. Ölmemişti. Başçavuşa gittim.
    ‘Mermi ver, at ölmemiş' dedim.
    Başçavuş kendini tiksinti verici bir şekilde naza çekiyordu. Yalvarta yalvarta bir kurşun daha verdi.
    ‘Başçavuşum, ver birkaç tane daha, bak hayvan can çekişiyor' dememe karşın bir tek kurşundan fazlasına razı edememiştim. Yeğen onu da atın kafasına sıktı. Sonra ben tekrar sahne aldım. Tam çekime geçilecekken, hayvan gene gözünü açtı, bakışlarıyla beni arıyordu. Bayılacak gibi olmuştum, çıldıracaktım. Başçavuşun yanına gittim.
    ‘Mermi ver!' dedim. ‘Yok!'
    O anda yakasına yapıştım.
    ‘Senin de, merminin de...' Küfrettim.
    Yöre halkı adamdan yalvara yakara üç mermi daha almıştı. Yeğen kurşunları boşalttı, at bu kez öldü.
  • Güllerin içinden canım 
    Koşarak koşarak gel bana gel 
    O güzel gözlerini canım 
    Süzerek süzerek gel bana gel 
    Bu küskün yüzün gayrı gülsün canım 
    Gülerek gülerek gel bana gel 
  • Sıcak bir Ağustos günüydü. Erken uyanmıştım. Açık olan pencereye doğru yürüdüm. Odamın denize bakan köşesinden bir süre denizi seyrettim. Yunuslar yine o çığırtkan sesleriyle bağırıp duruyorlardı. Martılar da yunusların bu çağrısına kayıtsız kalamazlardı. Hep bir ağızdan: “Uyanın ulan uyanın, bu deniz hepimize yeter kalkın!” diyerek tüm yazlıkçıları uyandırma telaşına düşmüşlerdi. Güneş hafif hafif ışımıya başlayınca da sokak lambaları bir bir sönmeye başlamıştı. Bu saatler denizin en temiz olduğu ve doğayla baş başa kalmak için en iyi vakitti. Bunun bilincinde olan yazlıkçılar bu fırsatı değerlendirebilmek için ellerine havlularını kaptıkları gibi denize doğru koşuyorlardı.

    Bir süre bu koşuşturmayı seyrettikten sonra, pencerenin başından ayrıldım. Saat sekize yaklaşmıştı mutfaktan bir koku geliyordu. Bu koku sadece belirli günlerde evin her tarafına yayılırdı. O kokuyu duyduğumda gözlerimden akan iki damla yaş merdivenlere damlamıştı. Bu hamur kızartmasının kokusuydu. Bu kokuyu ondan ayrı düşünemezdim. Ne zaman bu kokuyu duysam bana dedemi hatırlatırdı. Dedemle geçirdiğim güzel vakitleri, ikindi vakti o geniş arsada uçurduğumuz uçurtmaları, havuzun başında yüzdürdüğümüz kağıttan gemileri, bakkaldan aldığımız 25 kuruşluk meybuzu, kumsalda beraber yaptığımız kumdan kaleleri, öğlen uyumam karşılığında verilecek bir adet sakızı...

    Dedemin her kahvaltıda olmazsa olmazlarındandı. Bu bir gelenekti bizde. Her kahvaltıda muhakkak hamur kızartması olmalıydı. Anneannemde her gün sabah namazından sonra başlardı hamur açıp kızartmaya. Dedemin bugün ölüm yıl dönümüydü. Mutfak kapısının önünde bir süre anneannemi seyrettim. Yer masasının başına çömelmiş, bir taraftan hamur açıp diğer taraftan hamur kızartıyordu. Anlamadığım bir dilde türküler söylüyor ve ağlıyordu. İşte o gün o manzaradan sonra ağlamak dedikleri şeyin evrensel bir şey olmadığının her dilin kendine özgü bir ağlama şeklinin olduğunun farkına varmıştım.

    Ellerimle gözyaşlarımı silip mutfağa girdim. Anneannemin boynuna sarıldım bir süre öylece kaldık. Uyku mahmurluğuyla dayım girmişti içeri, bir gözü açık bir gözü kapalı pişen hamur kızartmalarından birini ağzına attı. Bizi o halde görünce sitemli bir ses tonuyla; “Eh be annem, bir gün böyle öz oğluna sarılmadın!” dedi. “Hemen kıskan zaten torunumu, gel bakalım buraya koca bebek,” dedi anneannem. Dayım koşarak gelmişti. Üçümüz mutfağın tam ortasında gülümseyerek birbirimize sarılıp sevgi çemberi oluşturmuştuk. Bu sevgi çemberi; bir nevi ben varım, sen varsın o var, dünya var, yaşıyoruz, nefes alıyoruz, hepimiz zaten bir gün göçüp gideceğiz o zaman bunca kahır bunca matem niyeydi deme biçimiydi bizim için.

    Hızlıca hazırlanıp sokağa koyuldum. Fırından sıcak ekmek, bakkaldan gazete aldım. Bizim kedi Mestan, beni görür görmez gelmişti peşimden. Dükkanın kepenklerini kaldırıp içeri girdim. Dün kasaptan aldığım bir parça ciğeri bir bıçakla kesip bizim Mestan’ın önüne koydum. Benden önce var olan benden sonra da yaşamını sürdürecek olan; yılların yıpratıcı etkisi sadece görüntüsüne yansımış tahta tabureyi dükkanın önüne koydum. Çayı demleyip, kahvaltımı hazırladım. Çay demini alıncaya kadar, dükkanın önünü süpürdüm. Çay demini alınca, karşı caminin görevlisi Adem ağabeyi çağırdım. Hemen koşup gelmişti. Uzun uzun konuştuk. Çocukları epeydir arayıp sormuyorlarmış. Üstünden başından utanıyorlarmış. Yaptığı işi beğenmiyorlarmış. Dertli dertli anlattı, bir demlik çayla beraber. Öğle namazına yakın, Adem ağabey geri döndü görevine.

    Adem ağabeyin gitmesiyle beraber demliği ve bardakları alıp, camide yıkadım. Biten tüm su şişelerini teker teker doldurup, gelip yerlerine yerleştirdim. Sonra bir güzel dükkanın önünü süpürüp suladım. Çay faslını tamamlamıştık. Sabah gelirken aldığım gazeteyi okumaya başladım. Gündem yine yoğundu. Birileri birilerini vurmuş, birileri birilerine meydan okumuştu. Bir yerlerde yine kadına şiddet vardı, bir yerlerde yine çocuklar öldürülmüştü. Sayfaları geçtikçe içim daha da kötü oluyordu. Kusacak gibi hissediyordum kendimi. Bir hışımla gazeteyi bir tarafa fırlattım. Okumaya devam edemezdim. Ardından bizim çırak Selim gelmişti. Her zaman olduğu gibi yine geç kalmıştı ve her zaman olduğu gibi yine bir bahanesi vardı. Oturdum, dinledim. Anlattıkları doğru değildi ama yanlış da değildi. Zaten ona da hiç kızamıyordum. Akranları yaz tatilinde gezip, oyun oynarken o ise şimdiden çalışarak kışa hazırlık yapıyordu. Hayat onu mevsimlerinden tutmuş bir kenara fırlatıp atmıştı.

    Dükkanı Selim'e emanet edip dedemin yıllar önce tahtadan yaptığı kutu gibi olan yazıhaneme geçtim. Sallanan koltuğuma oturdum. Yıllardır elimi bile sürmediğim ama her daim yanımda olan kitabın kapağını açtım. Zamanı geldiğinde her kitap tekrardan açılırdı. Yarım kalmış tüm cümleler kaldığı yerden devam etmeye başlardı. Cümleler şefkatli kimlikleriyle sırtımı sıvazlardı. Kitabı yine bir solukta bitirmiştim. İkindi vakti gelmişti. Çayı demleyip Adem ağabeyi çağırdım. Yine uzun uzun konuştuk. O yine çocuklarından bahsetti. Söylediklerini sanki ilk defa dinliyormuşum gibi büyük bir olgunlukla tekrardan dinledim. Sonra Adem ağabey yine gitti.

    Bizim dükkan iki katlıydı, üst kata çıkmıştım burası tam bir anılar kütüphanesiydi. Dedemin değişiyle “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi” Evet, dedem Ziya Osman Saba'yı okur ve severdi. Ondan esinlenip bu isimle anıyordu burayı. Burada hemen hemen her şeyi bulabilirdiniz. Amcamdan kalmış tezgah, büyük amcamdan kalmış pikap ve plaklar. Babamdan kalmış misketler, futbol topları, posterler…

    Oradaki bir eşyayı alıp başka yere koyunca o anılara ihanet etmiş olacaktım ki bu yüzden hiçbir şeyin yerini değiştirmedim. Her şeyi olduğu yerinde kullandım. Çok tozluydu ve karanlıktı her taraf. Ama ben gene de seviyordum burayı. Buraya aitmiş gibiydim. Ben ölünce benden de izler taşıyacaktı burası. Büyük amcamdan kalan pikaba Hümeyra'nın “Hiç Oldu mu?” adlı plağını yerleştirip çalıştırdım. Sigaramı yaktım. Kayıp giden, unuttuğum, özlediğim şeylerin tam koparken içimde tutunduğunu; adını koyamadığım çabalarımın dışarı çıkmak için arsızca içimde tepindiğini hissettim. Tüm her şeyi unutabilseydim keşke ben de. Unutmasam bile unutmuş gibi yapabilseydim, insanların arasına karıştığımda. Arka fonda Hümeyra çalıyor demiştim, biraz daha sesini açtım şarkının. Kulağımı ve kalbimi biraz daha yakınlaştırdım. O eşsiz şarkının büyüsüne doğru seyre koyuldum...

    "Bir şeylerin kopmakta oldugunu, kapalı gözlerle bile görürken bir türlü adını konduramayıp yanlış sabahlara uyandığınız hiç oldu mu sizin de?"
  • Kıymetlim, bana bir şeyler söyle. Söyle ki;
    gecelerim gündüze dönsün,
    hayal kırıklıklarımın altında kalmayayım.
    Bir gün çık gel koşarak bana. De ki ey dost , Acılarına da kardeş olmaya geldim.
    Ellerimden tut, dönsün beni terk
    eden her hayır tanesi.
    Öyle muhtacım ki şu zamanlarda
    hayrın her zerresine.
    Ellerini aç, duandan eksik etme beni.
    Diyelim ki, Allah'ım, ellerimizden tut
    düşeriz yoksa.🌺

    ALINTIDIR YÜREĞİ YÜREĞİME ÖZDEŞENDEN...