• Koştum koştum yetişemedim!
    Sanki önümü kapatan bir sütundu zaman.
    Sezai Karakoç
    Sayfa 47 - Diriliş Yayınları
  • Koştum koştum yetişemedim
    Sanki önümü kapatan bir sütundu zaman
    Sezai Karakoç
    Sayfa 47 - Diriliş Yayınları ~ 1957
  • Koştum koştum yetişemedim
    Sanki önümü kapatan bir sütundu zaman
  • Hayat diyodum ya hep,insana neler gösderiyo,neler yaşatiyo,Ben bugüne gadar hep ıskaladığım seylerden bahsedecem size.
    Hayatım boyunca hep goştum durdum.Biseylerin beşinde dizlerim kanayana gadar goştum durdum.Bazen bi poşet gazoz kapağı,bazen bi çuval çam mantarı,bazen de bi küp altın.Ayaklarıma çamurlar bulaşa bulaşa koştum bu dünyanın peşinden.Kirin pasın içinde kaldım.Halbusam burnumun dibindedin bazı şeyler .HAKIKAT diyolağ ya burnumun dibindedin.Göremedim.Deli necmi gibi dünyayı tepeleceyegime dünya beni tepeleyip durdu ordan oraya.Rüzgarların önüne kattığı çınar yaprakları gibi değil, süzüle süzüle değil,zeytin yaprakları gibi döndüre döndüre savurdu.O savurdukca ben hırslandım,o dönderdikçe ben yeniden goştum. Sıkı sıkı sarıldım bu dünyaya... Her defasında bir sancılan neden dedim,neden geliyor bunlar başıma dedim... Dedim ya zeytin yapragi.Zeytin yapragi gibi düştüm o imtihan tepelerinden.Hep bi yerlerim ganadı emme biliyom boşuna değil bu ganamalağ.Hani diyolağ ya hayat ganatcek biseyler anlaycen deye.Ben de aanadım işte.Hayatım boyunca peşinden goştugum hazinenin ne olduğunu aanadım... Benim en büyük hazinem garibanlıktı.Çünkü Allah hep gariplerle beraberdi.Garip kalabilenlerle beraberdi...
  • Koştum, yetiştim kendime.
  • Benim yaşadığım mahallede şimdi solmak üzere olan ayaklı esnaf şirketinin asil üyeleri can bulmuştu. Her gün farklı bir seyyar satıcı geçerdi mahallemizden. Her birine de farklı ilgi duyardım. Hipocunun, sütçünün, hurdacının, terlikçinin , halı yıkamacısının çağrısına hep kulaklarımı kabarttım. Can kulağıyla dinlerdim çağrılarını, her çağrıya annemle gitmek isterdim. Hipocunun hunisiyle şişeye hipo doldurmasını izlemeye bayılırdım. Terlikçi her geçtiğinde annemle birilikte gidip mutlaka terliklere bakardık. Almasak da ayağıma denerdim. Bu bana müthiş bir zevk verirdi. Bir gün hiç karşılaşmadığım bir başka satıcıyla karşılaştım. Bu satıcının ürünlerini daha önce hiç satılırken görmemiştim. Bu ürünlere bakmak, dokunmak beni başka diyarlara götürüyordu. Bu satıcının adı bohçacıydı. Sırtına bohçasını almış, kilolu , tombul göğüslü bir teyzeydi bohçacı. Bohçacının ilk , “Bohçacı geldi hanım!” çağrısını duyduğumda bana farklı kapıları açacak bir kumaş cennetinin içine gireceğimi bilmiyordum. Annemle bohçacının yanına geldiğimizde mahalledeki diğer komşu teyzelerimin de orada olduğunu gördüm. Öyle bir kalabalıktı ki , terlikçi de bile bu kadar kalabalık olmuyordu. Bohçacının bohçasından çıkan rengarenk kumaşlar, masa örtüleri , danteller karşısında büyülenmiştim. Annem gözüne kestirdiği bir dantelle uğraşıyor ancak fiyatından memnun olmadığı için almak istemiyordu. Ben ise oradaki pembe ve lila renklerinden oluşan banyo kesesine adeta aşık olmuştum. Anneme alması için ısrar ettim. “Evde sürüyle var , ne yapacaksın banyo lifini?”diyerek beni susturmuştu.
    Seyyar satıcıların tezgahında geçirdiğim zamandan öğrendiğim bir şey varsa o da annemin kendisinin seçmediği bir şeyi asla alamayacağımdı. Annemin konuşmasından bana o banyo kesesini almayacağını anladığımda gözlerim doldu, neredeyse ağlayacaktım. Komşu teyzeler görmesin diye kendimi zorlamaya çalışıyor bir yandan da hala banyo kesesiyle oynuyordum. Bohçacı teyze ve komşular bir masa örtüsü üzerinde pazarlık yapıyorlardı annem de bir dantel takımıyla meşguldü o an fırsat bu fırsat deyip banyo kesesini avucumun içinde küçültebildiğim kadar küçülttüm, komşu teyzelerin arkasından hızlıca geçip eve koştum. O kadar heyecanlanmış, o kadar korkmuştum ki kalbimin sesini kulaklarımda duyabiliyordum. Eve geldiğimde banyo kesesini yastığımın arkasına sakladım. Hayatımda ilk defe hırsızlık yapmıştım.
  • Maria Puder son birkaç dakika zarfında biraz sükûnetini kaybetmişe benziyordu. Bunu tespit edince memnun oldum: Onun hiç sarsılmadan gittiğini görmek, beni herhalde pek üzecekti. Mütemadiyen elimi tutup bırakıyor:
    "Ne manasız şey?.. Ne diye gidiyorsun sanki?" diye söyleniyordu.
    "Asıl sen gidiyorsun, ben daha buradayım!" dedim.
    Bu sözümü fark etmemiş göründü. Kolumdan tuttu.
    "Raif... Şimdi ben gidiyorum!" dedi.
    "Evet... Biliyorum!"
    Trenin hareket saati gelmişti. Bir memur vagon kapısını örtüyordu. Maria Puder merdiven basamağına atladı, sonra bana eğilerek, yavaş bir sesle, fakat tane tane:
    "Şimdi ben gidiyorum. Fakat ne zaman çağırırsan gelirim..." dedi.
    Evvela ne demek istediğini anlamadım. O da bir an durdu ve ilave etti:
    "Nereye çağırırsan gelirim!"
    Bu sefer anlamıştım. Ellerine sarılmak, öpmek için atıldım. Maria içeri girmiş, tren sessiz sedasız hareket etmişti. Bir müddet onun bulunduğu pencerenin yanından koştum, sonra yavaşladım, elimi sallayarak:
    "Çağıracağım... Muhakkak çağıracağım!" diye bağırdım.
    Gülerek başını salladı. Yüzü ve bakışları bana inandığını gösteriyordu.
    İçimde yarı kalmış bir konuşmanın üzüntüsü vardı. Niçin dünden beri bu noktaya temas etmemiştik? Niçin bavul yerleştirmekten, yolculuğun zevklerinden, bu senenin kışından bahsetmiş, fakat asıl kendimize ait olan şeylere hatta yaklaşmamıştık? Ama belki bu daha iyiydi. Uzun uzun konuşacak ne vardı? Hepsi aynı neticeye varacak değil miydi? Maria en iyi şekli bulmuştu... Muhakkak... Bir teklif ve bir kabul... Kısa, münakaşasız ve hesapsız! Bundan daha güzel bir ayrılık olamazdı. Ona niçin söyleyemediğime yanarak kafamda sakladığım bir sürü güzel laflar bunun yanında pek âciz ve renksizdi.