• Aslında Beckett gerçekçiydi. Biz onu absürt zannederken o oldukça gerçek(çi) bir zeminde duruyordu ve gerçekliğin nasıl parçalandığını, dilin gerçeği temsil etmede nasıl da yetersiz ve anlamsız olduğunu, bu parçalılığı ve anlamsızlığı göstererek anlatıyordu.

    Belki de anlatmıyordu da imliyordu. Çünkü ortada gösterilecek bir gerçek yok, ancak imlenebilecek bir durum vardı. Belki de bugünlerde memleketin dört bir tarafında sergilenen kâbus temalı, nice absürt oyundan daha absürt ölüm oyunlarını düşündüğümüzde, bir şey söylemenin (temsil etmenin) anlamını yitirdiğini hissettiğimizde Beckett’in dönemiyle zamandurumsal bir analoji yapabiliriz: absürt olan, içinde yaşanılan ve yaşatılan zamandır, onu ifade etmeye çalışan değil.

    Ohıo Doğaçlaması oyunu bu yüzden manidar bir sözle başlamaktadır. Okuyucu “rolündeki” oyuncu, Beckett’in uzun sahne direktifleri altında Dinleyiciye son sayfaları açılmış bir kitap okumaktadır. Okuduğu ilk cümle Beckett tiyatrosunun yönelimini gösterir gibidir: “Söylenecek çok az şey kaldı.” Sonra okumaya devam eder ve Dinleyici bunun da nedenini işitir:

    Böylece acıklı öykü son bir kez daha anlatıldığında, taşlaşmış gibi oturup kaldılar. Tek pencereden şafak bir parça bile aydınlık sunmuyordu. Sokaktan hiçbir yaşam belirtisi duyulmuyordu. Kim bilir hangi düşüncelerin derinliklerinde yitip gitmedikçe, duyarsız kalmazlardı bunlara. Gün ışığına ve yaşam seslerine. Kim bilir hangi düşünceler. Yok, düşünceler değil. Bilinç uçurumları. Kim bilir hangi bilinç uçurumlarında yitmiş. Bilinçyitimi uçurumlarında. Hiçbir ışığın ulaşamayacağı. Hiçbir sesin. Böylece taşlaşmış gibi oturup kaldılar. Acıklı öykü son bir kez daha anlatıldı.[1]

    Yaşanılan bilinç yitiminden, sokakta yaşama dair hiçbir belirti duyulmamasından sonra o “çok az kalan sözün” de bir anlamının kalmadığı sonucuna ulaşan Beckett son vuruşu yapar: “Söylenecek hiçbir şey kalmadı.”

    Sözün anlamını yitirmesi ve söylenecek sözün kalmaması, Beckett tiyatrosu söz konusu olduğunda artık bir amentü haline gelen, gerçekliğin bozuma uğratılmış olmasıyla ve bunun dolaysız yansıması olarak temsil fikrinin parçalanmasıyla bağlantılıdır evet. Çünkü Beckett de bilmektedir ki akıl yalnızca tarihsel süreklilik içinde var olabilmektedir. Zamanın kesintiye uğratılması ve tarihsel süreksizlik aklı da kesintiye uğratmaktadır ve aklın tarihsizleştirilmesiyle birlikte şimdiyi açıklayacak bilinç/özne de bu yıkımdan nasibini almaktadır. Bu anlamıyla Beckett’in dünyasında “Sokakta hiçbir yaşam belirtisi duyulmaması” öznenin artık bir nesne olduğu ya da nesneleştirildiği anlamına gelmektedir. Geçmişle tüm bağları kopartılmış birey olsa olsa nesne olur.

    Buradan bakılırsa Beckett’in oyun kişilerinin eylemsiz(leştirilmiş) olmasının ikili bir anlamı/sonucu bulunmaktadır. İlki; Beckett’in oyun kişileri nesnedir çünkü dış dünyanın sahnedeki uzantısıdır. Bu yüzden detaylı sahne direktifleri, ışık, köstüm vb. tiyatro konvansiyonlarını tarif ederek oyun kişilerinin oyun alanını daraltmakta ve onları nesneleştirmeyi tercih etmektedir. Oyun kişileri, tıpkı dış dünyada sistemin tarifleri oranında özgür olan özneler gibi Beckett’in tarifi oranında özgürdür.

    Bu eksende ve ikinci olarak Beckett, tiyatronun kendi öz olanaklarına vurgu yaparak dış dünyanın, şimdinin anlamsızlığına çubuğu bükmektedir. Dış dünya özneyi nasıl saçma bir durumun içine hapsediyor ve eylemini anlamsızlaştırıyorsa Beckett de oyun kişilerini sahne olanaklarını kullanarak hapsetmekte ve eylemlerini anlamsızlaştırmaktadır.

    Sözsüz Oyun I’de oyun kişisini yukarıdan denetleyen ve eylemini amaçsızlaştıran olarak, Sözsüz Oyun II’de oyun kişilerini fasit bir daire içinde çıkışsız bırakıp oyun alanlarını daraltarak ve Oyun’da olduğu gibi sahne spotlarını sorgu hâkimi, oyun kişileri olan iki kadın ve bir adamı da küplerin içine hapsedilmiş mahkûmlar biçiminde dış dünyanın minimalize edilmiş tabloları gibi sunar Beckett. Bu, tiyatronun sunduğu temsil olanağının da ortadan kalktığı anlamına gelmektedir. Tiyatronun anlatacak bir şimdisi kalmadığına ve şimdiyi yansılayacak olan oyuncunun yansılayacak bir şimdisi de kalmadığına göre tiyatronun var olma olanakları da tükenmiş demektir. Dışarıda ne varsa Beckett’in tiyatrosunda da o vardır.

    Bu bir anlamsal tükenişse eğer, Beckett bu tükenişi oyuncuyu performatif bir biçime, oyunu da bu parçalanmayı yansıtacak bir temsilsizlik noktasına oturtarak gösterir. Bir anlamıyla da tiyatro olmayan bir tiyatro yaratır.

    Hem Sözsüz Oyun I ve hem de Sözsüz Oyun II kısa oyunlar olmasına rağmen aslında hiç bitmeyecek olan bir durumun kendisidir. Anlamsal düzlemde başlangıcı ve bitişleri olmayan oyunlarıyla Beckett dış dünyada yaşanan krizi tiyatroda yaşatarak krizin kendisi olur. Neredeyse bütün oyunlarının başlangıç ve bitiş cümleleri klasik anlamda bir başlangıç ve bitiş değil de sanki öncesi olan ve sonrası da olacakmış izlenimi uyandıran bir devamlılığa işaret etmektedir.

    K1: Evet, garip, en iyisi karanlık; ve karardıkça daha kötü, her şey kararana dek, sonra her şey iyi, şimdilik, ama gelecek, zamanı gelecek, orada o, göreceksin, bırak beni, uzak dur, her şey karanlık, her şey durgun, her şey bitmiş, silinmiş…[2]

    Oyun’daki bu ilk giriş cümleleri öncesine dair köklü izlek taşımaktadır. Sanki oyun öncesinden devralınmıştır ve geçmişin karanlığı hala etkilidir. Oyun kişilerinde bulunan başarısızlık/eylemsizlik ve fasit daire içinde sıkışmışlık Sisifos gibi ebedi bir ceza olarak vuku bulur. Metnin anlamı, metnin içinde değil metin dışı alanlarda yatar ve alımlayıcının zihninde tamamlanır.

    Buradan kısmi bir sonuca ulaşabiliriz: Beckett oyunları dış dünyayla birlikte ele alındığında bir bütünlük yaratılabilir. Ancak bu bütünlük Hegelci anlamda anlam oluşturmaya yönelik bir bütünlük değil, söylem bütünlüğüdür. Bu yüzden Beckett oyunları ayna değil, anlamı parçalayıp kırarak yansıtan bir prizma niteliği taşımaktadır. Prizmadan saçılan ışınlar alımlayıcıyı metin dışı alanlara yöneltir. Çünkü oyunlarının ana gövdesini geçmiş ve geçmişin izlerini taşıyan bugünün karanlığı, belirsizliği, parçalılığı oluşturmaktadır. Demek ki karanlıkta kalan yalnızca bugün değil aynı zamanda gelecektir. Beckett kişilerinin amnezik bir durum yaşıyor olması tesadüf değildir ve oluşturulan söylem bu amnezi durumu üzerine yükselmektedir. Beckett’in okuru/izleyiciyi tarihiyle yüzleşmeye yönlendirmesinin en önemli dinamiğini bu gerçeklik oluşturmaktadır. Bu durumu da en iyi Mutlu Günler’in Winnie’si betimler:

    Winnie: Zaman zaman kafama takılıyor işte. (Susar.) Belki de büsbütün kaybetmemişimdir. (Susar.) Geriye kalan bir şey vardır her zaman. (Susar.) Her durum için böyle bu. (Susar.) Geriye bir şeyler kalır ne de olsa. (Susar.) Ama aklı gitmeyegörsün. (Susar.) Zerresi kalmaz geride, gitmez tabii. (Susar.) Büsbütün gidemez. (Susar.)[3]

    Bir karşılaştırma yaparak şöyle söyleyebiliriz: İbsen, Çehov ve Beckett, oyunlarında zamanla ilgili problematiği konu edindiler. İbsen oyunlarında geçmiş şimdinin çözülmesi için elzem bir yer işgal eder ve şimdi atılması gereken adımları geçmiş belirler. Dolayısıyla İbsen oyunlarındaki şimdinin eylemsizliği geçmişin çözülmesiyle giderilir. Çehov’daki eylemsizlik ise gelecek, daha doğrusu geleceksizlik kaygısıyla anılır. İbsen geçmişle şimdi arasında sıkışmışken, Çehov bugünle gelecek arasında sıkışır. İki yazar da sahne dışına referans verir. İlki geçmiş zamanı ikincisi gelecek zamanı imlemektedir.

    Beckett ise bu iki yazarı da kapsayacak bir biçimde geçmişle gelecek arasındaki zaman problemini şimdinin anlamsızlığı üzerinden ele alarak imler. Ama Beckett’in oyunlarındaki anlamsızlık ve eylemsizlik söylem düzleminde başka anlamlara kapı aralamaktadır. Bu anlam metnin dışında bir bütün olarak dünyanın gidişatını ve içinde bulunduğu çıkmazı kavrayabilmekle söylem zemini kazanır. Beckett metinleri dış dünyayla birlikte ele alındığında bir anlam yaratır. Onun gerçek(çi) bir zeminde durmasının ekseni de buradan beslenmektedir.

    Alıntı - Bülent Yıldız
  • Karanlık bir gecede siyah bir kostüm giymek de belki daha hatam.
    İzdiham Dergisi
    Sayfa 7 - Gökhan ÖZCAN
  • ''Ve evinin önünde koştum. Pencerelerde ışık vardı, kalbim hızla çarpıyordu. Bir zamanlar hiç tanımadığım, anlamsızca esip gürleyen şehir artık yaşamaya başlamıştı, bende ancak şimdi yaşıyordum, çünkü artık sana, yani sonsuz hayalime iyice yaklaştığımı biliyordum.''
  • Hâlâ çocuğum belki
    Bakın ne dicem !
    Hayatı doyasıya yaşasak, sorgusuz sualsiz ve yaşaya yaşaya.
    Mahallede olsak da yaramazlık yapsak, arkamızdan mahalle teyzeleri amcaları kovalasa.
    Zamanın nasıl geçtiğini anlamadığımız saniyelerin koşarcasına vakit doldurması biraz buruk bırakırdı içimi.
    Hani sonbaharı tam hissetmeye başlamışken, kış geliverirya. İşte o anki duygum çocukluğumu andırır. Tam alıştım bu anıma derken, duygumun arasına başka hissiyat giriverir.
    Nasıl mı?
    Sonbaharda yapraklar dökülürken, çocukluğumda gökkuşağı doğacak umuduyla baktım ve her yaprak dökülüşünü, çocukluğumda mahalle amcalarının dükkan camını topumla kırdım.

    Eve dönüş yolum da çamurlu ayak izlerim besbelli. Peşimden kovalayanlar beni takip etmiş olsa, anneme bir bir yaramazlıklarımı anlatacak olurlardı o derece çamurlu ve tam sokak oyununun resmi çizilmişti üzerime resmen. Fırça darbesi yemeden çocukluğun resmi çizilmişti bende .
    Eve vardım ve beni kovalayan biri olmadığını görünce direk evin kapısına koştum. Gerçi bugünün yarını da olduğunu unutmuş değildim. Ama olsundu. Annem bugün kızar, yarın bana kıyamaz, babam deseniz evladının çamurlu kıyafetini görünce çok eğlendiğini anlar ve o da kıyamaz.
    Ahşap merdivenlerden yukarı çıkarken, bugünün izini basamaklarda bırakıyor oluşum, her çıkışımda hissediyor olmam o kadar güzel bir duyguydu ki benim için. O anlarımın şahidiydi kirli ve ıslak çorabım. Bir bir beş ayak parmağımı merdivenlerde göre göre çıkarken, annemle karşılaştım. Anneme: Anne bugün üzerim berbat oldu.
    Babamla da göz göze gelmişken, oyuna dalmışım. Zamanı unuttuğum da beni bilirsin. Mahalle oyununu hissetmişken yarıda bırakmak istemedim.
    Anneme, sanki yaptığım yaramazlığın resmi ispatı gibi yığınca kirli kıyafet, dizi yırtık pantolon çıkarmıştım. Kirli çorabım ve ayakkkımdan akan çamur da cabası. Annem, hiç kızmadı çünkü hep çocuk kalmamı isterdi.

    Ahh be! Annem, keşke herşey çocukluğum gibi olsa. Fırça darbesi yemeden çocukluğun resmini çizmiş olsam!
    Şimdi ki çocuklar zamanları varken ve sokaklar çamur deryasıyken bırakın da yaşasınlar hislerini, yarım bırakmamak şartıyla. Çocuk olsaydım, annemin karşısına kirli kıyafetle çıkmayı, babama da oyuna dalmışım demenin değerini anlardım ve anladım da ...

    Benim adım yarım kalan fırça darbesi !

    @writerselma
  • 186 syf.
    ·Beğendi·10/10·
    Bitirir bitirmez diğer iki kitabını almaya koştum. Herkesin içinde bir Zeze var eminim. Umarım her okuyucunun içine seslenir. (Yirmi beş karakter eksik yazmışım şimdi olmuştur umarım. :) )
  • Güneş doğalı birkaç saat olmuştu, Tam karşımızdan vuruyor, gözümü kısmak suretiyle denizi seyretmeme neden oluyordu. Yaşadığım tüm bu olaylardan sonra biraz rahatsızlanmış ve Zimbabwe Devlet hastanesine gitmiştim. Yaşım 65'i geçtiği için sıra da beklemedik. Doktor kalp yetmezliği teşhisi koydu. Bunun üzerine kalbimi gömdüğüm yerden çıkarmak için Kortez adasına doğru yola çıktık.

    (Salazar'la olan karşılaşmamız ise tabiki benim galibiyetimle sonuçlanmıştı. Kılıç darbesini savuşturuduğum gibi meşemi böğrüne bir geçirdim ki iki saat yerde anam karnım, anam karnım diye dizlerini karnına çekerek avundu. Tayfası ise korkudan bir şey yapamadı. Daha sonra da benim düştüğümü farkeden mürettebatım gelmiş ve beni almıştı.)

    Yine çok amaçlı tahta bacağımı düşünmeye başlamıştım. Eğer o olmasaydı ne o köpekbalığından ne de Salazar'dan kurtulabilirdim. Ne ceviz kırabilir ne de beyzbol oynayabilirdim.

    Tabi bacağımın koptuğu an da geldi aklıma. Şişko Frenk gemide ne kadar uhu, pirit, koli bandı varsa alıp gelmiş, bacağımı yapıştırmaya çalışıyordu.

    -Tanrı aşkına Frenk! Bacak bu bacak, el işi kağıdı mı? Ne yaptığını sanıyorsun sen? Git bir ip getir de sıkıca bağla şunu!

    Çok pis kan kaybediyordum. Kan, belediyenin aralıkla su püskürten süs havuzlarındaki gibi blum blum diye fışkırıyordu. Şansım varmış ki o gün nallanmamışım. Söylediklerine göre etrafımda biriken kandan ötürü yanıma kayıkla gelmişler. Orasını hatırlamıyorum.)

    -Kaptaaaağğğnn! Kaptaaan! Kara göründü!

    Birden irkildim ve ön kısma doğru koştum.


    +Dürbünümü getirin çabuk!
    -Buyrun efendim.
    +Nalet olsuuun! Vay başımıza gelenee! Biri beni bu kahrolası rüyadan uyandırsın.

    Dediğim gibi arkamdan kabalarıma yediğim şiddetli bir darbeyle iki seksen yere kapaklandım. Dürbün bir yana, şapkam bir yana, pipom ayrı bi yana uçmuştu. Bir müddet öylece yattım. Olası senaryoları kafamdan geçirdim. Yerden kalkmadan arkama dönüp baktım. Frenkti...

    -Kaptan çok üzgünüm. Siz biri beni rüyamdan uyandırsın deyince şeyetmiştim...

    (Bu iki dakikalık kısmı geçiyorum.)

    Bir yandan arkamı ovuşturuyor bir yandan da söyleniyordum.

    -Kıristof Kolomp bile Amerika'yı böyle keşfetmedi. Ne ara adamı buldunuz da tatil köyüne çevirdiniz kahrolasıcalar!

    Kalbimi gömdüğüm yerde yirmi katlı bir otel yükseliyordu. Her yerde palmiye ağaçları, yüksek binalar, aqua parklar vardı. Frenk yerinden doğruldu. Kırık dişleriyle gülümseyerek:

    -Kaptan izin ver de aqua parktan kayalım, biraz eğlenip geliriz, yarım saatçik lütfen?

    Meşeyi geçirdim kafasına, bayıldı.

    (Düşündüm de Hobbit'te de ben oynamalıydım. Torin meşekalkan ne ki, Davy meşebacak varken?)

    -Kaptan efendim, emriniz nedir?
    +Dümen kırın gidiyoruz. Bu kahrolası binayla uğraşamayız. Pilli kalplerden yaptırırız, 65 yaş üstü sigortalılara indirimli takıyolarmış.
    Ve böylece tekrar uçsuz denizlere, yeni maceralara yelken açtık...

    İşte ben, denizlerin hükmedeni Kaptan Davy Jones bu gibi anılarla 300 senemi tamamladım. Artık yaşlandım ve yoruldum. Hayatın bana biçtiği rotada böyle bir serüven yaşadım, yaşıyorum. Halihazırda hâlâ denizlere hükmetmekteyim. Eğer sizler de uslu çocuklar olursanız belki bir gün beni görebilirsiniz. O zamana kadar elvada dostlarım. Denizlerin naleti şey yani bahtı üzerinize olsun. Kaptan Davy Jones...