• Körlük bilinmeyen bilinmeyen bir kentinde geçen bilinmeyen bir hastalığı anlatan sıradan bulaşıcı hastalık temalı kitaplardan farkını ortaya koyup nobel ödülüyle başarısını taçlandırmış bir kitap. Kitabı okurken hem

    görme engelli olmanın psikolojini çok iyi anlıyorsunuz. Hemde görme engelli insanların nasıl hayata tutunduklarını hissederek öğreniyorsunuz. Kitabın anlatımı öyle güzeldi ki dikkatinizi kitaptan başka bir yere veremiyorsunuz. İlk sayfadan itibaren kendini okutan kitaplardan. Anlatım derinlemesine, olaylar kafa karıştırıcı değil. Kitabı o anları siz yaşıyormuş gibi okuyacaksınız. Bu konudaki akıldaki soru işaretlerini gidermiş olalım.



    Kitaptaki körlük nasıl biraz da ondan bahsetmek istiyorum. Bildiğimiz körlük değil tabi ki. Görme engelliler normalde siyah görürken buradaki hastalık beyaz körlük. Bembeyaz bir perde görüyorsunuz gözünüzün önünde. Bu hastalık ilk olarak adı bilmeyen adanın, adı bilinmeyen kentinde, adı bilinmeyen birinin başına kırmızı ışıkta beklerken kör olmasıyla başlıyor. Daha sonra adı bilinmeyen adamla temasta bulunan herkese bulaşıyor. Hükümet bir çeşit tedbirler almaya başlıyor. Kapatılmış bir akıl hastanesinde karantina altına alıyor hastalık bulaşmış insanları. Orada bu insanlar ölüme terkediliyor. Kaçmamaları için başlarına askerler dikiliyor. Aç ve susuz bırakılıyorlar. Zaman geçtikçe birbirlerini öldürmeleri, birbirlerinin ekmeklerini çalmaları, egemen olma istekleri baş gösteriyor. Yavaş yavaş insanlıklarını kaybeden bu insanlar arasında bir kişi vardır ki görebilen tek kisidir. Sevdiklerine yardım ederek herkesi bu durumdan kurtarmaya çalışmaktadır. İnsanlık insanlığını kaybederken bu bir kişinin mücadelesine tanık oluyoruz. Acaba insanlık kazanacak mı? Acaba biz görüyormuyuz? İnsan mıyız hala? Bakıyoruz ama görüyor muyuz?  Daha birçok husus. Henüz vaktiniz varken bu kitabı okuyun ve çevrenizdekilere okutun değerli kitap severler.



    Devamı yorumda 


     

    Kitap o kadar yoğun hissettiriyor ki neresinden bahsedeceğimi şaşırdım. Kısaca yazım tarzından da bahsetmek istiyorum. Nokta ve virgül haricinde noktalama işareti kullanmamış yazar ve karakterleri isimleriyle tanımıyoruz. Doktor v.s gibi lakap ve ünvanlarla tanıyoruz karakterleri. İlk başta biraz tuhaf gelebilir ama çabuk alışıyorsunuz. Bu arada kitabın filmi de çekilmiş. Kitabı okuduktan sonra filmini izleme hatasına düşmüş bulundum. Filmini bence izlemeyin. Kitapla alakasız ve sığ bir film olmuş. Bazı arkadaşlar kitabı olan filmleri izliyor. Filmi izlenip kitabı yorumlanacak bir kitap değil bunu bilmenizi istiyorum. Tam puan vereceğinizi düşündüğüm bu kitabı herkese tavsiye ediyorum.



    Alt kısımdaki alıntıları kaçırmayın 





    "Hiçbir mutluluk sonsuza kadar sürmediği gibi, mutsuzluk da geçicidir."



    "Papaz giysisi giymekle papaz olunmadığı gibi, eline asa almakla da kral olunmaz."



    "Göz,belkide insan bedeninin içinde ruh barındıran tek kısımdır."



    "Zorunluluklar insana mucizeler yarattırır."



    "Bazen sessiz kalmak en büyük alkışlamadır."



    "Çünkü insan, gerçek dostlarını kara gününde, yaşadığı o talihsizlik ânında tanıyordu."



    "Bakabiliyorsan, gör. Görebiliyorsan fark et."



    "Felaket herkesin başına aynı anda çöktüğünde bile bazı insanlar ötekilerden her zaman daha kötü koşullarda yaşar."



    "Taşıması insana daha ağır gelen yalnızca başkalarının ekmeğidir."



    "Korku, insanı kör eder"



    "Yapacağımız her hareketten önce ciddi olarak düşünmeye başlasak, vereceği sonuçları önceden kestirmeye çalışsak, önce kesin sonuçları, sonra olası sonuçları, sonra raslantısal sonuçları, daha sonra da ortaya çıkması düşünülebilecek sonuçları düşünmeye kalksak, aklımıza bir şey geldiğinde, bulunduğumuz yerde çakılır, hangi yöne olursa olsun bir adım bile atamazdık."
  • Kitabı bitireli bayağı zaman oldu, ama inceleme yazıp yazmamak konusunda tereddütteydim. Yazmayı sevdiğimden birkaç düşüncemi belirtmeye karar verdim.

    Kitaptan haberim dahi yoktu, ta ki film uyarlamasını izleyene dek. Filmi izledikten sonra kitaptan haberim oldu ve pdf’si de olduğunu görüp dilini de basit görünce bir iki güne bitirebileceğimi düşünüp okumaya başladım. Şuan ikinci kitaptayım ve sahiden de kitap oldukça basit bir tarzda yazılmış.

    İlk kitap için diyebileceğim basit bir gençlik romanı, film uyarlamasının daha iyi olduğunu düşünüyorum. Her şey en ince ve gereksiz ayrıntısına kadar anlatılıyor. Yani bunu neden dedi ki diye düşünmeden edemiyorum çoğunlukla. Yine de ilk kitap akıcı bir şekilde okutuyor kendini. İkinci kitap için aynı şeyi söyleyemeyeceğim, ama zaten konumuz da ikinci kitap değil. Onu bitirdiğimde kendi sayfasında konuşuruz.

    Hikayedeki platonik olarak hoşlandığın erkeklere yalnızca kendine saklayacağın mektuplar yazma fikrini ilginç buldum. Aslında bu durumun olanları günlüğüne yazmaktan çok da bir farkı yok, tek ayırıcı nokta mektupta karşındakine hitap edici bir tarzda yazmak olsa gerek.

    Hikaye her Amerikan gençlik filminde ya da romanında olduğu gibi sınıf farklılıklarının ayan beyan açık olduğu lise döneminde geçiyor. Kim nasıl başlatmışsa bu durumu liselerdeki gruplaşma her hikayelerine dahil olur hale gelmiş. Ayrıca çocuklar daha lisede olmalarına rağmen kafaları oldukça tuhaf düşüncelerle kaplı. Kendinize gelin, siz sadece çocuksunuz diyesim geldi.

    Bir diğer konu da kitaptaki karakterlerin doğru düzgün yeme düzeni olmaması. Sürekli olarak kurabiye, kek, pizza yiyorlar. Sıcak yemek diye bir şey yok; varsa yoksa kurabiye, kek. Hayır, bu kadar tatlı, sağlık sorunlarına yol açacak yani. Şaka maka, gerçekten çok gözüme battı; kurabiyeden yemek mi olur, her gün kurabiye mi yapılır…

    Kitabın geneline yorum yapmak yerine böyle detaylarla ilgili konuşmak istedim. Dediğim gibi kitap basit bir dilde yazılmış. Filmi izledikten sonra kitabı okumuş biri olarak film daha güzeldi diyorum. Ayrıca kitap ile film arasında farklılıklar da mevcut. İlk kitap kendi türüne göre kötü sayılmazdı. Kendini okutuyordu, elimden bırakmadım, okurken ara vermedim; öyle söyleyeyim. İkinci kitabı da okuyorum şimdi, ama üçüncüyü okur muyum emin değilim.
  • https://www.soylentidergi.com/...su-sokak-kedisi-bob/
    Sokak Kedisi Bob gerçekten içimize işleyen sıcacık bir hikayeye sahip. Kitaba genel olarak baktığımızda yazarın geçmişinde gerek kendi hatalarından gerekse çevresel nedenlerden dolayı zor durumlara düştüğünü görebiliyoruz. Onun tekrar hayata bağlanmasına, kendini toparlamasına yardım edecek şeyin sonradan Bob adını verdiği bir kedi olacağını kendisi de dahil kim bilebilirdi ki? Yazar kendisinin de deyimiyle bu şansı iyi değerlendirmişti. Kitabı okuduktan sonra dikkatimi çeken hususlar ise şunlar oldu:

    Yazarın yani James Bowen’in hiçbir zaman Bob’u bir şeye zorlamaması. Öyle ki onu çok sevmesine rağmen sokaklara ait olabileceğini düşünerek iyileştirdikten sonra dışarıya salmaya, kendinden uzaklaştırmaya çalışması. Bob’un yanında kalmasıyla birlikte mutlu olması.

    Bir başka önemli nokta Bob ile birlikte işe gittiğinde daha çok kazandığını, insanların ona ilgisinin işine geldiğini gördüğü halde onu her gün işe götürmek için bir baskı yapmaması ve o istiyor diye birlikte gitmeleri. Gerçek dostluk bu olsa gerek.

    Diğer bir önemli nokta yazarın sokaklarda para kazanmaya çalışırken kötü insanların olduğunu görmesi. Öyle ki bu kötülüğün yazara hiç yapmadığı bir suçu ona iftira atabilecek boyutta olması. Neyse ki yazarın kitabın sonunda da teşekkür ettiği Bob’a birbirinden güzel hediyeler getiren ve ona bir şey olduğunda endişelenen iyi insanların bulunması da güzel.

    Bir başka kısım ise yazarın Bob’u satın almak isteyen kişiye en küçük çocuğunu almak istesem verir misin şeklinde cevap vermesi ve ne kadar zor durumda olursa olsun Bob’u vermemesi. Bu da galiba aralarındaki ilişkiyi anlatan en iyi örnek.

    Bob bir de insanlarla bağını koparmış olan James’in tekrar onlarla irtibata geçmesini sağlıyor. Bob’u seven, onun fotoğrafını çeken insanların eskiden yüzüne bakmadığını şimdi ise kendini onlara karşı anlatabildiğini ve yaşadıklarını paylaşabildiğini fark ediyor. Hayat düştüğünüz zaman acımasız olabiliyor ve bunu insanların size davranışından da anlayabiliyorsunuz.

    Son olarak şunları söylemek gerekirse yazarın kötü alışkanlıklarından kurtulmaya başlamasından annesiyle arasını bir nebze de olsa düzeltmesini sağlayan Bob’du. Tabi bu tek taraflı bir arkadaşlık değildi, yazar da onun yaralarını sardı, ona bir yaşam verdi ve onu daima korudu. Kitabı zaman zaman tebessümle bazen ise duygulu bir şekilde okudum. Kitap bize sevgi, dostluk ve sadakat gibi kavramları gerçek yaşanmış bir hikayeyle sunuyor.
  • Biz yaşam olan bütünün sadece çok küçük bir noktasıyız ve o tek nokta da sahtedir. Her şey dengelidir, kimse kendi rızası olmadan acı çekmez ve ölmez. Kimse istemediği şeyi yapmaz. Bizi mutlu eden ve mutsuz eden şeylerin dışında iyi de yoktur kötü de.
  • Alemde illetlerin en tehlikelisi, bir anda ve tepeden inme değil, yavaş yavaş seyredeni, nokta nokta hırpalayanı, sinsi sinsi acıtanı ve derece derece alıştıranı...
    Halimiz budur!
    Hali bu olan cemiyetlerde, istıraplı zümre birdenbire göze batmaz. O, kabuğuna çekilmiş, kapısını sürgülemiş, perdelerini indirmiş, mahrem bucaklarda encamına ağlamaktadır.
    Buna karşılık, açıkgöz ve fırsat ustası, "gemisini kurtaran kaptandır!" sınıfı, meydanlarda, Şen ve şâtır dolaşır, eğlence yerini doldurur ve ortalığa şeytani bir saadet cümbüşü manzarası verir. Bunlara bakan hükümetler de:
    --Herkes mesut ve hayatından memnun!.. Hangi buhrandan,dertten, illetten bahsediyorsunuz! Bu şikayetler kötü maksatlıdır ve memleket zararınadır!
    Demekten çekinmez.
    Halimiz budur!

    Medeni insanlık aleminde cemiyetlerin saadeti, biri maddi öbürü manevî, fakat iç içe, iki şeyle ölçülür:
    İktisadi refah...
    Ruhi ve ahlâkî nizam ve huzur...
    Türkiye, bugün, her iki bakımdan da gebertici, kahredici bir illet tablosu arzediyor ve kanser hastasının burnundaki sivilce budralama derecesinde komik tedbirlerden ileriye geçilemediğine şahit oluyor.
    Evet, bu böyle gitmez!
    Necip Fazıl Kısakürek
    Sayfa 146 - Büyük doğu yayınları
  • Sürekli altını çizecek bir şey bulabildiğim kitap. Eğer duygusuz bir insan değilseniz sizi bir çok etkileyecek nokta bulabilirsiniz. Kafka Milena'nın odasında ki eşya bile olmak istiyordu, aşk böyle bir şey. Ancak nişanlı (ya da evli tam olarak hatırlayamadım) olması beni üzmüştü. Aşık olduğun insanın nişanlı olması ne kadar da kötü görebilsen bile ortalıkta dolanamazsın.
  • Bu kitap Peyami Safa'nın ustalık eserlerinden biri. Ki bunu her cümlesinde buram buram hissediyorsunuz. Kitapta geçen konuya ayrı, yazarın anlatım şekline apayrı ilgi duyuyorsunuz okurken ve bu ilgi okudukça katlanarak ilerliyor. Kitabın içeriğinde bolca eski kelime var. Ve ben okurken anlamını tam olarak bilmediklerimi veya hiç bilmediklerimi bir liste haline getirdim okurken. Bu yüzden bir solukta bitebilecek kitap, araya giren işlerimle birlikte tam 2 günümü aldı. Fakat her işim çıktığında, kitabı elimden bırakmakta ciddi manada zorlandım.

    Tüm bunların yanı sıra işlediği konu aslında epeyce uzun yıllardır toplumumuzda gördüğümüz bir sorun. Özellikle de son sayfalarına doğru kendi kültürümüze, benliğimize sahip çıkmamız ve özümüzü sevmemiz açısından önemli dersler de içeriyor. Yani bana göre bu eser hem "sanat için sanat", hem de "toplum için sanat" anlayışına uygun.

    Kitabın bir başka güzel yanı da karakter tahlillerini çok iyi yansıtması ve o karakterin yanındaymışsınız hissi verebiliyor olması. Zihninizde ciddi manada bir filmden de öte bir yaşam canlanacak ve kendinizi o karakterlerle birlikte o duyguları yaşarken bulacaksınız.

    Kitabın içeriğinden yüzeysel bir şekilde bahsedecek olursam, kitapta bahsi geçen Fatih-Harbiye doğu kültürünü ve batı kültürünü temsil ediyor. Batılılaşma döneminde toplumda oluşan kültürel buhranın bi yansıması diyebiliriz. Fakat özellikle durulan nokta batılılaşmanın kötü olduğu değil, şekilcilikten kaçınılması ve Batının güzelliklerini, kendi kültürümüzden kopmadan yaşayabilmemiz diye düşünüyorum.

    Ben okurken bolca Neriman'a sinirlendim ve Şinasi'ye de üzüldüm. Şinasi karşıma çıksa "Allah sabır versin kardeşim" diyecektim yani. Faiz Bey'e de bi çift sözüm var: "Büyüksün başkaaann"... Çok kıyak adammış vesselam. Uzun lafın kısası, ölmeden önce mutlaka okuyun. Herkese iyi okumalar!