• Sanırım; orta halli, çerez bir film izlemekle Tess Gerritsen okumak aynı kategoriye dahil edilebilir. Ayrıca kurduğum bu cesaret kokan cümle de birçok ağır eleştiriye maruz kalabilir, bunun farkındayım. Sonuçta modern polisiyenin en önemli isimlerinden birinden bahsediyoruz burada. Hatta tıbbi polisiye için belki de bir numara diyebiliriz. Ama ne yapayım, kendisinin "bu iyiymiş" diyebileceğim kitabına sanırım denk gelmedim daha. "Gece Nöbeti", Gerritsen'ın genel tarzına daha yakın bir romandı. Araştırdığım kadarıyla söylüyorum. "Yörünge" ise Gerritsen hayranları için belki de daha farklı bir soluk. Kurduğu gerilimi ve yarattığı kırılma noktalarını klasik iyi/kötü kovalamacasına dayandırmadan yapıyor. Böylelikle hikayemizde bir "kötü adam" yok diyebiliriz. Elbette bunun sürprizi kaçmasın, kitabı okurken kısa bir süre de olsa tahminlerim kötü karakter arasın isterdim, fakat arka kapaktaki kocaman yazı sayesinde başlamadan ipucu sahibi oldum. Yerine göre gereksiz ve tatsız olabilecek bir durum.

    Kitabın farklı bir temel üzerine oturtulması güzel ama üzerine çıkılan katlarda kullanılan malzemeler aynı. Klasik bir Amerikan filmi boşanması üzerine bir kez daha kesişen yollar... şeklindeki kabız bir özetle bile bir nebze açıklanabilirmiş. Klişelerin üzerinde fazla durmak tahmin edilebilir olmanın yoluny daha fazla aralar. Diyalog ağırlığı yoğun olan bir eserde diyaloglar da klişe olunca bir süre sonra kendinizi konuşmaya dahil edebiliyorsunuz. İyi bir nokta mı yoksa değil mi, tartışabilir miyiz? Hayır, tartışamayız. Çünkü değil.

    Klişelere rastlayıp bunun üzerine uzun sayılabilecek bir roman okumak da bir nebze üzücü olabiliyor. Daha da üzücü olan nokta ise, bu uzun sayabileceğimiz romanda karakterlerin sığ ve son derece tahmin edilebilir olmaları. Karakter sayısı fazla olunca ve yeterli tanıtılmadıklarında, bir süre sonra kimin kim olduğu konusunda karışıklıklar olabiliyor. Belli bir süre sonra da olaylara kapılamayınca bu durumu önemsememeye başlıyorsunuz.

    Tess Gerritsen anlatımı basit ve akıcı. Çerezlik kitap anlayışına hizmet edip hızla tüketilecek bir eser ortaya çıkardığı için cok da büyük bir artı diyemem. Yoğun bir anlatımı akıcılaştırmak başka, basitçe anlatmak bambaşka bir şeydir. Sanırım, bundan sonra Tess Gerristen okuyacağım zaman otoritelerce en iyi olarak nitelendirilen eserlerini seçeceğim. Başka türlü merakımı çelebileceğini sanmıyorum.
  • Kitabı okuduktan hemen sonra hissettiklerim ve şuan hissettiklerim o kadar farklı ki... Önceden , kitabı bitirdiğim gün, yazdığım bir inceleme vardı. Bazı eksikliklerden dolayı kaldırmıştım. Şimdi tekrardan ekliyorum ve kararı size bırakıyorum :)

    Mahşer'i okumamın üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra:

    Mahşer, uzun zamandır merak ettiğim ve King kitapları içinde beklentimin en yüksek olduğu kitaptı. Açıkcası kitabı okumamın üzerinden 10 gün geçti, olayları yeni yeni sindirmeye başlamam ve kitap hakkında görüşlerimi toparlayabilmem için incelemeyi biraz erteleyerek yazmanın daha mantıklı olduğunu düşündüm.

    Mahşer, King'in edebi değeri en yüksek ve en ağır kitabı. Ağır olmasını olumsuz yorumlamıyorum şahsen. Mahşer King'in bütün kitaplarının birleşimi gibi; aşk, dram, macera-aksiyon, gerilim(çok çok az da olsa), felsefe, edebiyat, bilim-kurgu, kıyamet senaryosu gibi birçok türün karışımından oluşuyor. King'in bu türlerden her birinin ön planda olduğu kitapları mevcut. Mesala dram için Yeşil Yol , macera-aksiyon için Doktor Uyku korku için Hayvan Mezarlığı için O'yu örnek verebilirim. Bu manyak niye şimdi bu örnekleri veriyor ? Arkadaşlar Mahşer'i okurken alacağınız tat, King'i tanıma düzeyinizle doğru orantılı ilerliyor; çünkü Mahşer bütün King kitaplarının karışımı. King hiç okumayıp, ilk Mahşer ile başlayayım dersen bunun intihardan bir farkı olmaz. Şahsen King'in çoğu kitabının okumadan Mahşer'i okuduğum için içimde bir nebze pişmanlık var, ama King'in kitaplarını sömürdükten sonra tekrardan Mahşer'e geri döneceğim. He, bu benim fikrim. ''2.kez kitaba geri dönmek istemem'' , derseniz eğer mümkün olduğunca King arşivinizde arkalara atın derim.

    Şimdi bu kitapta noluyor ?

    Not: ''Aaaa'' desem ''Spoiler verdi'' diyen arkadaşlar var. Kitapla ilgili(spoilersız) hiçbir şey öğrenmeyi istemiyorsanız eğer, rica ediyorum devamını okumayın!

    Kitap manyak olaylarla başlıyor ve virüs salgını sonucu dünyadaki insanların %99 ölüyor. Tabi anne-babasını kaybeden ve yiyecek besin bulamayan, virüs kapmamış çocuklarda hayatını kaybediyor. Bu olaylar kitabın 38.bölümünde çok güzel anlatılmış. Hayatını kaybeden çocuklardan birisinin hikayesini şuraya bırakayım (Üşenmeyin, okuyun lütfen)

    ''Sam Tauber beş buçuk yaşındaydı. Annesi 24 Haziran’da, Murfreesboro, Georgia Şehir Hastanesi’nde ölmüştü. Yirmi beşindeyse babası ve iki yaşındaki kız kardeşi April ölmüştü. Yirmi yedisinde de ağabeyi Mike ölmüş ve Sam tek başına kalmıştı.

    Sam, annesinin ölümünden beri şoktaydı. Acıkınca yiyerek, ara sıra ağlayarak Murfreesboro sokaklarında amaçsızca dolaşıyordu. Bir süre sonra ağlamayı bırakmıştı, çünkü bir faydası olmuyordu. Kaybedilen insanlar ağlamakla geri dönmüyordu. Geceleri uykusu babasının, April’in ve Mike’ın defalarca öldüğünü, suratları karararak, göğüsleri hırıldayarak kendi sümükleriyle boğuluşlarını gördüğü korkunç kâbuslarla bölünüyordu.

    Sam, 2 Temmuz sabahısaat ona çeyrek kala Hattie Reynolds’ın evinin arkasındaki böğürtlen çalıların arasına girdi. Neredeyse boyunun iki katı yükseklikteki çalılar arasında boş gözlerle dolaşıp, zikzaklar çizerek dallardan böğürtlen topladı ve çenesiyle dudakları kapkara olana dek yedi. Dikenler giysilerini yırtmış ve derisini çizmişti, ama fark etmemişti bile. Arılar etrafında vızıldıyordu. Yüksek otlar arasındaki kuyunun ağzındaki çürük tahtaları görmedi bile. Tahtalar, ağırlığı altında kırılıverdi ve Sam, altı metre derinlikteki kuru kuyuya düştü. İki bacağı birden kırılmıştı. Yirmi saat susuzluk, açlık,şok ve korkudan öldü.''

    Bunun gibi daha birçok sebepten ölen insanlar var. Kitapta buraların anlatımını çok beğendim

    Kitabın ilk bölümünde virüs ve yukarıda söylediğim sebeplerden ölen insanların anlatımının yanında, ana karakterlerimizin hatları da oluşmaya başlıyor. Açıkcası ana karakterler artık hikayeye girmeye başlarken, araya o kadar çok gereksiz sözcük sıkıştırılmış, o kadar alakasız olay anlatılmış ki, okurken sıkıldığım yerler oldu.

    Bunun yanı sıra kitapta tonla karakter var, ama birini diğeriyle karıştırmıyor, kimin ne olduğunu anında kafanızda canlandırıyorsunuz. Karakter bakımından bir sıkıntı yaşamadım, hiçbiri hikayede fazlalık gibi durmuyor ve kitabı bitirdikten sonrada, başka bir kitabı okusanız bile, onları arıyorsunuz. 1200 sayfa okumuşsunuz kitabı, bir zahmet etkileri hemen geçmesin dimi ?

    Virüs olayından sonra hayatını kaybetmeyen insanlar, rüyalar görmeye başlıyor. Kimi zaman siyahlara bürünmüş korkutucu bir insan(insan olduğunun garantisini veremem) tarafından rüya görürken; kimi zamanda 108 yaşında, ayağı topraktan, iyilik timsali bir kadını rüyalarında görüyorlar. Bunların etkisi ile iyiler bir, kötüler bir tarafta toplanıyor. Sonrası da öyle devam ediyor...

    Açıkcası kitaba başlamadan önce ''Resident Evil'' tarzı bir hikaye bekliyordum. Kitabın orjinal teması beni yine şaşırttı. Zaten ''Virüs'' temalı kitap veya filmlerim çoğu Mahşer'den esinlenmiş.

    Genel olarak kitabı beğendim ve tekrar okumayı düşünüyorum. Sizlere tavsiyem 45 derece sıcaklıkta ve King'in kalemine aşina olmadan okumamanızdır.

    ...

    Tavsiyesinden dolayı Mithril / Yuda'e çok teşekkür ederim.

    Reklamsız olmaz!

    King etkinliğimiz tam gaz devam ediyor, ona da bir bakın derim :D #30096680 ''Yanlışlıkla geldim, bakıp çıkıcaktım '' gibi sözleri hiç anlamam, anında etkinlik listesine eklerim. Misafir pek sevmeyiz, ziyarete gelen herkes dostumuzdur.






    Mahşer'i bitirdiğim gün:

    Çok çok riskli bir inceleme olacak. Özellikle arkadaşlarım o kadar çok seviyor ki Mahşer'i... İlk başta köşeye kıstırdılar, okumam için zorladılar. Sonra telefonuma tehdit mesajları geldi. Kitabı aldım, okumaya başladım ve kötü bir yorumda bulunmamam için yine tehdit edildim... Aslında bunları hiç birisi olmadı; ancak benim saçma da olsa bir giriş cümlesi bulmam gerek ve her seferinde saçma sapan da olsa bir giriş cümlesi bulmayı başarıyorum :D

    Şaka bir yana, Mahşer uzun zamandır merak ettiğim ve King'in kalemine az-çok alıştıktan sonra okumak için ultra düzey merak ettiğim bir kitap. Bu kitabın ''O'' ile kıyaslanması ve olayların başlangıcının bir ''Grip Salgını''na dayanması, heyecanlanmam için yeteri kadar etki oluşturmuştu. Şimdi, ne kadarı karşılandı gelin bir bakalım.

    Not: Bu bölümü yıldızlarla kaplıyorum. Bu bölüm tamamen O ve Mahşer'in kıyaslamasıdır. Bende bir kitabı bir başkasıyla kıyaslamayı sevmiyorum, ama bu kadar cok kıyaslanınca bende kendi yorumumu katmak istedim...

    ***********************************************************
    Her ne kadar King'in yazdığı kitaplar içinde favorilerim Doktor Uyku ve ''O'' olmasına rağmen, genel olarak ''O'' ile kıyaslandığından, bende Doktor Uyku'yu bir kenara bırakıp ''O'' ile kıyaslayarak incelemeye başlamak istiyorum.

    Baş Kötüler: Pennywise vs Randall Flagg

    İkisi de olması gerekenden çok çok daha kötü, havalı, manyak, elit, zeki ve yeri geldiğinde kafasız karakterler. Derry'de yeraltında ve mazgallarda dolaşan bir psikopat için Penniwise, insanların %99 nokta bilmem kaçının öldüğü bir dünyada ise Randall Flagg gayet oturaklı olmuş; ancak Randall Flag'den istediğim korkuyu veya gerilimi alamadım. Pennywise'ın gerek makyajlı suratı, gerek şekilden şekile girmesi, gerek hiç beklemediğin yerlerden çıkması, gerek her durum karşısında gülümsemesi, gerek SÜZÜLÜYORUZZZZZ demesi; kısacası her şeyiyle bana gerilim duygusunu yaşatıyordu ve bu gerilim insana, okurken, çok tatlı geliyor. Randall Flagg ise bu gerilimin %10'unu veremedi(Kara Kule serisini okumadan bu yorumu yapıyorum, orada nasıldır bilemem). Ne diye uzatıyorum ki? Penywise'ın dudağının ruju bile olamazsın (makyaj malzemeleriyle aram iyi değildir, dudağa sürülen şeyin adı ojeyse lütfen bozuntuya vermeyin, orada demeye çalıştığım anlaşılmıştır; zaten orada vermeye çalıştığım o etkiyi saçma sapan bir parantez içi ile mahvettim ama neyse...)!

    Bundan sonrasını izninizle birazcık hızlı geçiyorum...

    Karakterler: 7 Çocuk+ Henry vs Gripten Hayattan Kalanlar+ Çöpçü adam+Lloyd

    Bu kapışma berabere biter. Birini diğerinin önüne koyamıyorum. 2 kitap da 1200 sayfa olunca ister istemez karakterlere çok alışıyorsunuz ve -ister sevin ister sevmeyin- ailenizden biri olup çıkıyorlar. Kitap bittiğinde ise onların sizi terk ettiğini düşünüp bomboş triplere giriyorsunuz maalesefki... Ayrıca karakterlerin her birinin belirli özellikleri var; yani hikayedeki hiçbir karakter boşa değil.

    Akıcılık konusunda da maalesef ki ''O'' üst düzeyde tokatlıyor (sebebini az sonra Mahşer'in bölümlerinde yazacağım).

    Bundan sonrasını kıyaslamak istemiyorum; çünkü ''O''da fantastik olaylar ön plandayken, ''Mahşer''de gerçeklik ön planda( fantastik olaylar var elbette, ama ''O'' nun yanında çok çok az kalıyor). Şimdi izninizle Mahşer kitabına geçelim!
    ***********************************************************
    Mahşer, King'in edebi değeri en yüksek ve en ağır kitabı. Ağır olmasını olumsuz yorumlamıyorum şahsen. Mahşer King'in bütün kitaplarının birleşimi gibi; aşk, dram, macera, aksiyon, gerilim ( çok çok az da olsa), felsefe, edebiyat, bilim-kurgu gibi birçok türün karışımından oluşuyor. Durum böyle olunca okunması çok da kolay olmuyor, hava 45 derece ve kitap +5kilo olunca hiç kolay olmuyor. Öyle böyle bitirdim ve okuduğuma pişman değilim, aksine çok da memnunum!

    Kitabın ilk 450 sayfası(İlk Bölüm): Tamam, King'in uzun uzun karakterleri tanıtması alışkınız, eyvallah... Ama bu kadarı da fazla artık, bende insanım ve bu kadarı sinrimi bozuyor. İlk 100 sayfada gripin insanlara bulaşıp yavaş yavaş herkesi yiyip bitirmesi ve hafiften karakterlerin genel özelliklerini tanımamız çok güzel; ancak belli bi yerden sonra bu durum o kadar uzuyor ki, insanda okuma isteği bırakmıyor.

    450-900(2.bölüm): Bu bölümde artık nefes almaya başlıyorsunuz ve esas olaylar başlıyor. ''Kaptan Trips'' denilen bu gribe yakalanmayan insanlar dünyanın dört bir kösesinden bir araya gelmeye başlıyor; rüyalarında her biri Abagail Ana ve Randall Flagg'i görüyor. İyiler Abagail Ana'nın yanında toplanırken, kötülerde Randall Flagg'in yanında seve seve veya zorla toplanıyor. Açıkcası bu bölümün ilk başı ve sonu çok güzeldi ama ortalarda King yine uzattıkça uzatmış...

    900-1200(3.Bölüm): Bu bölüm inanılmaz bir hızla geçip gitti. King nefes aldırtmadı ve kesinlikle çok güzeldi; ancak iyi ve kötünün karşılaşması o kadar basit ve çabuk bittiki... İlk iki bölüm kesinlikle çok uzundu, bu bölümse olması gerekenden çok çok daha kısa sürdü. İlk bölümdeki fazlalıklar çıkıp, son bölüme eklense benim için kesinlikle 10/10 luk bir kitap olurdu ama, nasip değilmiş :D

    Bu kadar sözünü ettik, sizden bir ricam var: Lütfen King okumadıysanız ilk olarak bunu okumayın. Hatta yazarı aşırı düzeyde tanıdıktan sonra bu kitaba başlayın, sizin için çok çok daha iyi olacak ve aldığınız zevk kat kat artacak. ''King hiç okumadım ilk ne ile başlamalıyım'' gibi sorulara inanmıyorum, konusu hangi kitabının hoşunuza giderse alın ve onu okuyun; ancak lütfen bu kitabı biraz sonlara bırakın.

    Benden bu kadar, kendi içimde sevdiğim ve sevmediğim yerleri belirttim. Genel olarak sevmemiş gibi gözüksem de kitabı beğendim ve okuduğuma pişman değilim; ancak beklentilerim karşılanmadı.



    Durum böyle, anlatmaya çalıştıklarım umarım anlaşılmıştır ve linç tehlikem ortadan kalkmıştır.

    Saygı ve Selametle
  • Amerikalıların toplumsal görüşünde karanlık bir nokta var. Eşitlik duyguları ve insan onuruna olan saygıları, özel olarak beyaz renkli insanlarla sınırlanmıştır. Bu sonuncuların bazılarına karşı bir takım ön yargıları bile var. Bir yahudi olarak bunların tamamiyle farkındayım. Ama, bunlar «beyaz» ların kara renkli kendi yurttaşlarına, özellikle Zencilere karşı olan tutumları yanında önemsiz kalmaktadır. Kendimi bir Amerikalı saydığım ölçüde bu durum üzüntümü arttırıyor. Düşüncemi apaçık söyleyerek suç ortaklığı duygusundan kurtulabilirim ancak.
    Bir çok temiz yürekli kimseler bana şöyle cevap veriyorlar: «Bizim Zencilere karşı olan tutumumuz, bu insanlarla aynı memlekette yan yana yaşıyarak edindiğimiz bir takım kötü deneylerin sonucudur.»
    Şuna kesin olarak inanıyorum ki, böyle düşünen herhangi bir kimse uğursuz ve yanlış bir düşünüşün kurbanı olmaktadır
  • Ahh cânlar..!
    İnsan, fazlasıyla duygusal, fazlasıyla yüzeysel ve alelacele yaşanmayacak bir hayatın var olduğunun farkında mı. Farkında mıyız yaşamın, geleceğin, her anın kudsiyyetinin. Hele ki tam da şimdinin asla geri gelmeyeceğinin.
    Biraz durgunum bu günlerde ve hayli hissiz. Elimden istemsizce kayıveren her saniyenin rehâveti çöktü üzerime. Bir garip hale dûçâr oluyorum yine. İncitmemek istiyorum, hiçbir zerreyi. Üzülmesin istiyorum hiçbir kimse benim yüzümden. Ve en çokta incinmemek istiyorum. Bilir misiniz Tasavvuf tahsilinin, “ İlk dersi incitmemek, son dersi incinmemek “ imiş. Nasıl baş etmeli nasıl incinmemeli, nasıl nimete de imtihana da aynı gözle bakabilmeli. İncitmek ve incinmek; hangisi bir insan için daha ağır bir noksanlık. Son ders olduğuna göre incinmemek öyle değil mi. İlk bakışta incinmenin bir kusur olduğunu bile idrak edemeyebiliyoruz. İncinmek bir hak imiş, hattâ insanlığın, hassâsiyetin bir icabı imiş gibi geliyor değil mi. Fakat tasavvufun son dersi incinmemek. Yani öyle ya incinmek bir kusur. Hattâ incitmekten daha ağır bir kusur.
    Âşık der inci tenden
    İncinme incitenden
    Kemalde noksan imiş
    İncinen incitenden.
    Yıllardır ezberimde olan Alvarlı Efe’nin bu dörtlükdeki sözler ile ne demek istediğini şimdi daha iyi anlıyorum. Nice incitmeler vardır ki, onun faili dildir, eldir. Patavatsız, düşüncesiz bir insan; düşünmeden karşısındakini incitecek bir söz söyleyebilir. Âdâb-ı muaşeret öğrenmemiş, sakar bir kişi, farkına varmadan bir kişiye zarar verebilir. Kalpten bir niyet ve karar olarak incitme arzu edilmese de meydana gelir incitmeler. Fakat incinme öyle değildir. Bazen hatâen yapıldığı besbelli olan şeylere de incinir kalpler, kolayca affedemez. Yahut sû-i zan karışır işin içine. “Düşüncesizlik olsa neyse fakat biliyorum kasıtlı laf çaptırdı bana!” gibi düşüncelerle incinir insan. İncitmek, kötü niyet ile bile olsa neticede, sözlü veya fiilî bir zarar verişten ibarettir. İncinmek ise, bir infialdir. Hâdiselerin, fiillerin, yani kaderin mutlak yaratıcısı Allah olunca; incinmek, rızâsızlık olur, teslîmiyetsizlik olur, isyan olur, haset olur.
    Bir kişi, Ehl-i Beyt’ten Zeynelâbidin Hazretlerine dünya kadar hakaret sayar, Hazret hiç incinmeden dinler dinler, sonunda der ki: “Ne iyi oldu da bunları söyledin. Ben nefsime ne kadar kötü olduğunu söylüyorum, söylüyorum dinletemiyordum…”
    Şu inceliğe bakarmısınız. Tam olarak varılması gereken nokta burası değil midir.
    Sözü nihâyete erdirmek gerek, sevdiklerim çok uzaklarda, çocukluğum daha da uzaklarda. Bizler en iyisi gelin biraz temâşa edelim dünyayı, hani diyor ya Yûnus “ 72 Millete aynı gözle bakmayan, halka müderris olsada, Hakka âsidir”
    Biraz merhâmet, biraz sevgi ve sonsuz anlayış ile.
  • Dostoyevski..İkinci çarpışmamız kendisiyle.. İlk okuduğum kitabı suç ve cezaydı.En popüler kitabı olmasına karşın ben de Yeraltından notlar kadar etki bırakmamıştı.Demek ki kendisine tam anlamıyla alışmak için bir kaç defa sohbet etmek gerekiyor.. Ve öyle bir etkili akıcı bir anlatım vardı ki kitabı bir gecede içime çektim diyebilirim. Sözün özü şu aslında ;
    “Dostoyevski bilinçdışının yeraltı dünyasına doktorlardan,

    hukukçulardan, suç uzmanlarından

    ve psikopatlardan daha derin bir şekilde sokulmuştur…

    Kitap bana daha doğrusu Dostoyevski bir şey fark ettirdi.
    Toplumumuzda gittikçe artan bireyselleşme ve yalnızlaşma genel olarak hep teknolojiye tüketim çağında olmamıza bağlandı.İnsanların birçok seçeneği olması,hepsine kolay ulaşabilmesi elindekileri tutamamasına hep daha fazlasına meyletmesine bununda giderek iç dünyaya
    çekilmesine-daha fazla kırılmamak adına- sebep olduğunu düşündük.Fakat bir yanılgı olabilir miydi?
    1800 lerde yaşayan bir adam,aynı sıkıntıları duyuyordu.Aynı sancılar içindeydi.Aynı dalga geçmelere maruz kalıyor,aynı yeraltına sığınıyordu.
    Acaba bizi tüketen baştan beri insanoğlunun kötü doğası olabilir miydi?
    Dostoyevski'nin kitapta en çok vurgu yaptığı nokta insanların çıkarları uğruna değil,arzuları uğruna yaşamasıdır.İnsan o kadar hisssetmeye açtır ki acı duyma arzusu bile onda haz yaratabilir.. Ve aradan yüzyıllar geçmesine rağmen değişen tek şey bence arzuların duyum süresi.. Artık daha kısa süreli arzularımız var fakat hala aynı duygusuzlukla aynı yeraltındayız..
    Hala tanışmadıysanız edebiyatın deviyle -ve onu diğerlerinden ayıran anlaşılır üslubu da önem arz ediyor- tanışın..
    Hislerinizin yüzyıllar önceki haline tanıklık edin.
    İyi okumalar dilerim
  • Yazar: Hayalperest | Dobby
    Hikaye Adı : İniş ve Çıkış
    Link: #31489020
    Müzik Parçası : Veridis Quo

    Esinlenilen Şarkı: Daft Punk - Veridis Quo https://www.youtube.com/watch?v=ySLc8gZ3oEc

    (Not: Bu hikayemi okuyan arkadaşlar, bu hikayenin şarkıyla alakası olmadığını düşünebilir, ama şarkıyı ilk dinlediğimde ilk bu kurgu aklıma geldi. Eleştirilerinizi bekliyorum. Sevgiler.)

    İniş ve Çıkış

    Mikroskop insana önemini gösterdi. Teleskop ise önemsizliğini.

    — Manly P. Hall

    Kızıl Gezegen’in yeryüzünde, hafif çakıllı toprakta, başı öne eğik volta atıyordu. Volta atmanın benim ömrümü kısaltacağından başka bir yararı yok, diye düşünerek, yassı yüzeyli, Thomas’ın dizlerine kadar gelen bir kayaya oturdu, ellerini kucağında birleştirdi, mürekkep mavisi, yer yer de kömür karası boşluğa bakarak, düşündü.
    Ölecekti. Bundan hiç şüphesi yoktu. En azından acı çekmeden öleyim, diye düşünerek, yüzünü buruşturdu. Arkasına döndü ve aerodinamik yapılı, karbon ve çelikten yapılma üzerinde “NASA” damgası bulunan, beyaz ve siyah çizgili uzay aracına baktı. Son bir umut, durumunu tekrar gözden geçirmeye karar verdi. Belki de yüzüncü kez. Belki kurtulacak bir yol bulurdu. Ama, buna inanmak istemese de, sonuç hep aynıydı. Mahsurdu burada. Ölecekti. Muhtemelen de sonuncu kez, yine bir çözüm bulma umuduyla, birkaç gün öncesini hatırlamaya çalıştı.
    Tam gözlerini kapatacaktı ki, duraksadı.Birkaç gün öncesi değil, tüm yaşamını hatırlayacaktı: doğumunu, ailesini, okul hayatını, hayallerini, mesleğini ve sonra da şu anda içinde bulunduğu trajik durumu.
    Gözlerini yumdu.
    10 Temmuz’da, bundan 40 sene önce. Sezeryan olarak doğmuştu. Doktorlar, onu annesinin karnından çıkardıkları zaman, yüzünde bir zar vardı.
    İnce ve saydam. Annesi, Thomas’ın yüzünü böyle görünce korkmuş, hemşireler ona sakinleştirici yapmak zorunda kalmıştı. Annesi korkmuştu, çünkü doğumun kötü geçtiğini düşünüyordu.
    Kendine gelince Doktor Edmons ile konuşmuş, bu zarın ne anlama geldiğini sormuştu endişeli bir sesle. Doktor, annesine, bunun yüz doğumda bir göründüğünü söylemiş, endişelenecek bir şey olmadığını ve bunun bir inanca göre, yüzünde zarla doğan bir çocuğun hayatı boyunca önsezilerinin daha kuvvetli olduğuna inanıldığını, ama kendisinin bu inanca inanmadığını söylemişti.
    “Ne? Ben... ben sandım ki...” demişti annesi, şaşırmış bir ifadeyle.
    Doktor Edmons ona gülümseyerek, “Sandığınız şey, doğru değil, Bayan Schmidt. Doğum gayet iyi geçti. Ayrıca, halk arasında, yüzünde zarla doğan her çocuğun önsezilerinin daha kuvvetli olacağına inanılır, dediğim gibi. Bu da palavradan başka bir şey değil. Yüzünde zarla doğan bir çocuk, ne sizin sandığınız gibi, doğumun kötü geçtiğine işarettir, ne de önsezilerinin kuvvetli olmasına.Tekrar söylüyorum, doğum sorunsuz geçti, Bayan Schmidt. Yüzünde zar olarak doğmak, her yüz doğumda bir görülen bir şey ve bilimsel açıklaması da mevcut. Bunun doğumun kötü geçmesiyle alakası yok, tamamen biyolojik bir durum. Endişelenmenizi gerektiren hiçbir şey yok ortada...”
    Doktor Edmons, sürekli “bu doğumun kötü geçtiğine işaret değil,” diyordu çünkü annesi korkmuştu.
    Mary Schmidt, eve döndüğünde, bunu kocası ile paylaşmış, kocası da endişelenecek bir şey olmadığını, Doktor Edmons’a katıldığını, doğumun iyi geçtiğini ve bunun halk arasındaki anlamının kesinlikle doğru olmadığını söylemişti.
    Thomas Schmidt, gözlerini açtı, ve yüzüne çarpık bir gülümseme yayıldı. Doktorla babasına şimdi hak veriyordu; eğer önsezim kuvvetli olsaydı, o uzay gemisine binmezdim, diye düşündü. Tekrar gözlerini yumdu.
    Thomas Schmidt, büyümüş, semtlerindeki okulda ilkokulu ve ortaokulu bitirmişti. Derslerinde başarılıydı. Bilimkurgu kitaplarına bayılırdı. En sevdiği yazar Isaac Asimov’du; bir hayali vardı ve bunu gerçekleştirecekti, Thomas büyüdüğünde Dünya’nın en tanınan uzay mühendisi olacaktı.
    Ardından Thomas, iyi bir liseye yerleşti. Hayaline adım adım yaklaşıyordu. Lise de bitmiş, Amerika’da burslu olarak iyi bir okul kazanmıştı. Artık emindi, uzay mühendisi olacaktı. Ardından doktorasını almıştı. Doktorasını aldıktan sonra, Amerika’da tanıştığı bir kadınla evlenmişti. NASA’ya başvurmuş, kabul edilmişti, NASA’da uzay mühendisi olarak çalışacaktı; bu esnada bir de çocukları olmuştu.
    Hayali gerçekleşmişti Thomas’ın. NASA’daki işi çok yoğundu, ama azmi sayesinde bunu görmezden gelebiliyordu.
    NASA’da çalışmsaya başlamasının 7. Yılında, evinin önünde beyaz zarflı bir mektupla karşılaşmıştı. Mektubu almış, oturma odasına gitmiş, ve koltuğa oturmuştu. Karısı ve oğlu yukarıda uyuyordu. Mektubu açtı ve okumaya başladı:

    “Sayın Herr SCHMİDT,
    6 Temmuz’da bitmiş olacağı planlanan uzay gemisi,son kontroller de yapıldıktan sonra, sizin de içinde bulunduğunuz 12 kişilik mürettebat etkibiyle, Mars’ın bulunduğu yörüngeden uydularımıza gelen kaynağı belirsiz sinyali keşfe çıkmak için, Mars Yörünge’sine uçacak. Uçuşun 8 Temmuz’da yapılacağı planlanıyor. Kaç gün sonunda Dünya’ya döneceğiniz belirsiz. Ayrıntılı bilgi için, lütfen mürettebatınızın baş sorumlusu Graham Jhonnson’la görüşün. Kısa zamanda geri dönüş yapmanız dileğiyle...
    NASA Uzay Mühendisli’ği Departman Başkanı
    Jack SMİTH”
    Mektuptan başını kaldırıp saatine baktı. Bugün Haziran’ın 22’siydi. Az zamanı vardı.
    ***

    “Kendine dikkat et, olmaz mı?”
    “Hayatım, merak etme uzun sürmeyecek, sen küçük oğlumuza bak yeter...”
    Karısını öpüp, oğlunu da kucağına alıp havaya kaldırdıktan sonra, yola çıktı.
    Trafik çok sıkışıktı. Elleri direksiyonda beklerken, kaç gün sürecek bu görev acaba, diye düşünüyordu. Çok uzun sürmezdi; nasıl olsa sadece sinyalin kaynağını keşfedip, geri döneceklerdi ya. Şimdi yol boşalmıştı, 30 dakika sonra, mürettebat başkanı Graham Jhonnson’ın yanındaydı.
    ***
    “Kalkışa hazırlanın!”
    “1!”
    (Uzay aracının arkasından ateşler fışkırdı.)
    “2!”
    “3!”
    Uzay aracı havalandı. Şimdi mürekkep mavisi göğü yarıyordu. Sonra, uzay aracından küçük bir parça düştü, uzay aracı hafifledi; şimdi daha da hızla yol alıyorlardı. Dünya’nın uydularına gelen kaynağı belirsiz sinyalin kaynağını bulacaklardı. Görevi buydu Thomas’ın. Dünya atmosferi incelirken, kulağındaki kulaklıktan bir cızırtı geldi, ardından mürettebat başkanı Graham Jhonnson konuştu:
    “Mürettebat... Ben başkanınız Graham Jhonnson. Beni lütfen dikkatle dinleyin. Az önce Dünya atmosferinden çıktık, şu anda uzayın derin boşluklarındayız. Mars’ın yörüngesine doğru yoldayız. Normalde planımız, Mars’ın Yörünge’sinden dolaşıp, sinyalin kaynağını keşfedip, Dünya’ya dönmekti ama az önce Mr. Smith, şimdi birkaç farklı kaynaktan gelen sinyal aldıklarını söyledi. Plan ve rotamız değişti. Önce Mars’ın Yörünge’sinde dolanıp, bir bakacağız, sonra Mars’ın yeryüzüne iniş yapacağız. Haliyle yolculuk uzayacak. Şimdi iyice dinlenin. Yedek yakıt ve yiyeceğimiz var, olmsaydı zaten Dünya’ya geri dönüş yapmış olacaktık. Ama bir aksilik ya da hava koşullarında sorun olur da, Mars’ta daha fazla kalırsak; yakıt ve yiyecek en fazla 5 gün yeterli olur. O yüzden, her ihtimale karşı –herhangi bir aksilik olacağını sanmıyorum ama- olur da, Mars’ın yeryüzeyinde daha fazla kalırsak, bize daha fazla yetmesi açısından, yiyecekleri tutumlu kullanın.”
    **
    Uzay aracı, Kızıl Gezegen’in yeryüzüne doğru inerken, çakılla karışık kum, havada uçuşuyordu. Sonunda uzay aracı yere indi, hafif bir tok sesi duyuldu.
    “Herkes iyi mi?” diye seslendi, Graham Jhonnson.
    Hep bir ağızdan, “İyiyiz,” dediler.
    Sonuç şuydu, Mars’ın yörüngesinde dolaşmışlar, sinyalin kaynağının geldiği yeri tespit edip oraya gitmişler, fakat bir sonuca ulaşamamışlardı. Graham Jhonnson, Mr. Smith ile konuşmuş, son durumlarını anlatmıştı; Mr. Smith onlara, yiyecekleri ve diğer temel ihtiyaçları neredeyse tükenene kadar orada kalmalarını, çevreyi kolaçan etmelerini, sinyalin kaynağını bulmaya çalışmalarını söylemişti. Ama bulamıyorlardı işte. Hem sinyalden onlara ne ki? Ama doğrusu, sinyalin dalga boyutu, çok güçlüydü ve hiçbirsapma olmadan, Dünya’nın uydularına yönlendirilmişti. Thomson, sinyalin nereden ve nasıl geldiğini çok merak ediyordu, ama sinyalin kaynağına dair hiçbir ize rastlamamışlardı. Mars’ın etrafı sadece sonsuz boşlukla, göktaşlarıyla, gezegenlerle doluydu. Başka bir uygarlığa ait izler de görünmüyordu. Sinyalin kaynağını nasıl bulacaklardı? Dahası, bulurlarsa neyle karşılaşacaklarını bilmiyorlardı. Ya onlardan güçlü bir uygarlıksa; onları rehin alıp, bir daha Dünya’ya dönmelerine izin vermezlerse? Karısı-
    (Sus be oğlum Thomas. Neden bahsediyorsun sen? Sen bir uzay mühendisisin; hayalin buydu ve gerçekleşti, şimdi neyin dırdırını ediyorsun? Koskaca evrende yalnızca siz, Homo Sapiensler varsınız; biraz cesur ol...)
    Thomas, beyninin içinden gelen sese uydu. Gerçi, evrende bir tek kendilerinin olduğunu düşünmüyordu ya, ama eğer yalnız değillerse olacakları düşünüp, beyninin içinden yükselen sese inanmaya karar verdi. Evrenin tek hakimi onlardı; yakın bir gelecekte, insanlık evrenin her yerine koloniler kuracak, bugünün de ötesinde bir teknolojileri olacaktı. Ama içinden bir ses, bunun olmayacağını söylüyordu, o sesi bastırdı ve dönüp mürettebatın arkasından, Kızıl Gezegen’e ayak bastı.
    Üstlerinde beyaz astronot giysisi, hep birlikte dışarı çıktılar.
    Thomas’ın kulaklığı cızırdıyordu; Graham Jhonnson emir veriyordu.
    Hafif bir cızırtı daha. Sonra ses netleşmeye başladı.
    “Beni dinleyin. Vaktimiz dar. 3-4 gün daha etrafı koloçan etme fırsatımız var, sonra bulsak da bulmasak da Dünya’ya dönmek zorundayız. Ama bu sinyalin kaynağını bul-ma-lı-yız. Dünya’yı tehdit eden ya da bizi kendine belli edenbaşka bir şey olabilir ve bizim bunu önceden öğrenmemiz gerek ki, eğer tehlike oluşturacak bir şey varsa önceden önlem alalım. Sinyalin geldiği yeri, üstün teknoloji aletlerimizle tespit edip, bakmaya gitmiştik ama ortada hiçbir şey yoktu; belli ki sinyal yerin altından ya da bizim gözle göremediğimiz başka bir yerden geliyordu. Her ne olursa olsun, o sinyalin kaynağını bulmalıyız. Hele ki Dünya’da bu haber medyaya sızdıysa yandık.
    Her şeye hazırlıklı olmalıyız, sinyalin kaynağını bulunca karşımıza ne çıkacağını bilmiyoruz. En kötüsü de, sinyalin kaynağını bulamadan Dünya’ya dönersek, o Smith denen pis herif, sinyalin kaynağını bulamadık diye bize bir güzel fırça çeker. O alçak-”
    Graham Jhonnson duraksadı. Birkaç kişi kinayeli bir şekilde öksürmüştü, Mr. Smith bu konuştuklarını dinliyor olabilirdi, duysa hiç hoşuna gitmezdi; anlaşılan Mr. Jhonnson bunu unutmuştu, ama birkaç kişi öksürünce hatırladı, boğazını temizleyip devam etti:
    “Dediğim gibi, vaktimiz az ama o lanet sinyalin kaynağını bulmalıyız. O yüzden, ikişerli-üçerli gruplara ayrılıp, her grup farklı bir bölgeye bakacak, ve böylece Az zamanda çok yere bakabileceğiz, bu yüzden de sesin kaynağını bulma şansımız artar.
    Lütfen dikkatli olun. 12 parça halinde Dünya’ya geri dönmeliyiz; sonuçta o lanet sinyal, sağlığımızdan daha önemli değil. Kulaklıklarımızda takılı bulunan mikrofonlarla haberleşeceğiz, en ufak bir şey olsa dahi, haber edin.”
    **
    Mürettebat başkanı Graham Jhonnson onlarıikişerli-üçerli gruplara ayırmıştı. Thomas, uzay aracının bakımından sorumlu olan Hayati adlı bir profesörle birlikteydi. Hayati’yi önceden tanırdı; Thomas NASA’da 4. Yılındayken gelmişti Hayati NASA’ya. 3 yıldır beraberlerdi. Hayati zeki bir adamdı doğrusu. Uzun boylu, gür kara saçlı, kanca burunlu bir adamdı. Hayat enerjisi yerindeydi, espritüeldi, insanın halinden anlardı ve güçlü-kuvvetliydi de.
    Thomas onunla eşleştiğine mutlu oldu. 2 tane üçerli grup, 3 tane ikişerli grup vardı. Graham Jhonnson ise üçerli gruplardan birindeydi.
    Herkes farklı yöne yönelmişti şimdi. Hayati ile Thomas kuzeydoğu yönüne gideceklerdi.
    Uzay aracında, bir de çip vardı. Bu çip, uzay aracının nerede olduğunu gösteriyordu. Herkesin uzay giysisinin sağ kol bölümünde bir dikdörtgen vardı, ve bir nokta yanıp sönüyor, böylelikle uzay aracının nerede olduğunu anlıyorlardı.
    Thomas kolunu önüne uzattı ve uzay aracının 60 m geride kaldığını fark etti. Graham Jhonnson onlara en fazla 200 m uzaklaşmalarını söylemişti, ardından uzay aracına döneceklerdi.
    20 dakika geçmişti. Thomas dönüp Hayati’ye baktı. Hiç konuşmamıştı yol boyunca. Sadece çevresine bakınıyor, sinyalin kaynağının geldiği yeri bulmaya çalışıyordu.
    Elinde birtakım göstergeler vardı, bir onlara bakıyor, bir de çevresine bakınıyordu...
    Thomas tekrar kolunu önüne uzattı, uzay aracından 150 m uzaklaştıklarını fark etti. Birden, diğer mürettebat aklına geldi, elini kulağına götürdü ve konuşmaya başladı.
    “ Mr. Jhonnson?”
    Cevap yoktu.
    “Mrs. Pavlovski?”
    Yine cevap yoktu.
    “Mr Verdon?”
    Cevap yoktu. Endişelenmeye başlamıştı. Hayati’yi görmek için etrafına bakındı. O da yoktu.
    Gözlerini kırpıştırdı. Herhalde, güneş tepelerinde olduğundan başına güneş geçmişti, ve o parlaklığın arasından Hayati’yi seçememişti. Derin bir soluk aldı ve gözlerini açıp etrafa baktı.
    Portakal turuncusu, çakılla karışık kumlarda tek başınaydı. Hayati yoktu. Başını göğe kaldırdı. Bir an gök onu sanki yutmak istermiş gibi geldi Thomas’a.
    Arkasına baktı. Orda da kimse yoktu.
    Elini tekrar kulağına götürüp, bu kez daha da yüksek sesle konuşmaya başladı:
    “Mr Jhonnson? Orda mısınız? Lütfen ses verin...”
    Cevap yoktu. Ne olmuştu bunlara? Hayati nereye kaybolmuştu?
    Diğer mürettebat üyeleri niye cevap vermiyordu?
    (Kum fırtınası?)
    Başını öne kaldırıp, gözlerini kısarak ileriye baktı. Kum fırtınası olmuş olabilirdi.
    Ama hepsini bir anda savurmuş olamazdı ya?
    Issız gezegende tek başınaydı.
    **
    Ayakları kendiliğinden uzay aracına doğru gitmeye başlamıştı bile. Ne oluyordu burada? Bir rüya mı görüyordu yoksa? Ama her şey o kadar gerçekti ki...
    Hayır, rüya değildi bu.
    Uzay aracına gidecek, Dünya ile bağlantı kurmaya çalışacaktı... Adımlarını hızlandırdı. Hala üzerinde bir şok dalgası vardı.
    Kolunu önüne getirdi ve 100 m kaldığını gördü.
    Adımlarını iyice hızlandırdı.
    **
    Uzay aracının soğuk metaline dayanıp, soluk soluğa uzay aracının yanına çöktü.
    Bütün bunlar ne demek oluyordu?
    Hayati birdenbire yok olmuştu.
    Şu anda düşünecek hali yoktu, Dünya ile bir an önce bağlantı kurmalıydı.
    Sendeleye sendeleye, gri merdivenden çıkıp, kendini uzay aracının içine attı, yolcu koltuğunun yanında duran kulaklığı kulağına taktı, eliyle bir düğme çevirdi, boğazını temizledi ve konuşmaya başladı:
    “Ben Thomas Schmidt, ben Thomas Schmidt! Sesimi duyuyor musunuz?”
    Cevap yoktu.
    Öfkelenmişti. Tekrar denedi.
    “Ben Thomas Schmidt! Duyuyorsanız cevap verin!”
    Bu Allah’ın cezaları niye cevap vermiyordu?
    Mürettebatın geri kalanı ölmüş müydü yoksa? Peki ya Dünya’dakiler hangi cehenneme gitmişti?
    **
    Mürettebat kaybolalı 2 gün geçmişti. En fazla 3 gün daha kalabilirdi burada. Sonra...
    Sonrasını düşünmek istemiyordu...
    **
    Gözlerini açtı. Nefes nefeseydi. Bu esrarengiz olayı düşünmekle kalmamış, resmen yaşamıştı. Terlemişti. Ellerini uzay giysisine sildi.
    Bu olanlar gerçek olabilir miydi?
    Şimdi mahsur mu kalmıştı yani bu uçsuz bucaksız evrende?
    Ürperdi.
    En fazla 2-3 gün daha yaşayabilirdi.
    Derin bir soluk çekti, kesik kesik bıraktı...
    Hayatı (düşünmeyi bırak artık şu hayatı! Yakında öleceksin) bir film şeridi gibi geçti gözünün önünden.
    Doğumu.
    Hayalleri.
    Doktora.
    Uzay mühendisi.
    NASA. (Lanet olası!)
    Ve- boğazı düğümlendi.
    Ölüm.
    Buz gibi soğuk.
    Hayat kadar acımasız. (Hayat zaten ölümden ibaret, dostum.)
    Yemeğini yerken rahatsız edilmiş bir aslan gibi vahşi.
    Açlıktan ölecekti. Acı çeke çeke.
    Nasıl öleceğini düşündü.
    Ağzı susuzluktan bir çöl gibi kupkuru, ciğerleri vakumlanmış bir oda gibi havasız, midesi ise en ufak bir yiyeceğe muhtaç.
    Ölmemek için çakıllı kum yer miydi yoksa?
    Hayır, hayır, o kadar alçalmayacaktı.
    (Ne alçalması?)
    Mark Watney geldi aklına. Umutlu Mark Watney.
    Hemen hemen aynı durumdalardı.
    Ama Mark Watney çok düşük teknolojilerle mahsur kalmıştı burada. Ve şimdi teknoloji çok gelişmişti.
    Ama durum aynı.
    The Martian romanını hatırlamaya çalıştı... Çok uzun süre kalmıştı Mark Mars’ta.
    Kendisi ise sadece 1 hafta. Okuduğu bilimkurgulardan iyi hatırlıyordu; eskiden uzay yolculukları neredeyse 1 yıl sürermiş... Şimsi ise en fazla 1 ay...
    İç çekti.
    Veridis Quo ve Daft Punk geldi aklına. Melodiyi hatırlamaya çalıştı.
    Dıdıdıdınndıdıdınnn...
    Yaşamını Veridis Quo’ya benzetti.
    İnişli çıkışlı.
    Alkole bulandığı günler olmuştu. Ama çıkmasını da bilebilmişti o bataklıktan.
    İniş ve çıkış.
    Hayalini düşündü.
    Hayalini gerçekleştirmişti, evet, ama bunun tadına varamadan ölecekti. Thomas, gezegenlere yolculuk yapmaktan çok, Dünya’da çalışırdı. Satürn’e gitmeyi de çok istiyordu.
    Bu sefer de çıkış ve iniş. Hayalini gerçekleştirmişti, bu bir çıkıştı, ama yakında ölecekti, bu da bir iniş.
    Yaşamı, şarkının melodisine çok benziyordu.
    Yüzünü buruşturdu.
    Birden aklına çılgınca bir fikir geldi. Acı çeke çeke ölmeyecekti. O acıyı yaşamayacaktı, kendi canını kendi alacaktı.
    Bir kez daha şarkı aklına geldi.
    İniş. Ama bu sefer çıkışı olmayan bir iniş.
    Kendini sırtüstü kuma attı.
    Güneş tepede parıldıyordu. Gözlerini kamaştırıyordu...
    Doğruldu hafifçe. Ne kadar süredir yattığını bilmiyordu. Ama o aklındaki şeyi yapacaktı. Kurtarılma umudu yoktu. Mark Watney’in umudu vardı çünkü onun arkadaşları birdenbire kaybolmamıştı...
    Hayati birden yok olmuştu. Diğer mürettebat da öyle. Her nasılsa,Dünya da öyle.
    En azından ne olduğunu öğrenebilseydi. Bütün bu olanlar gerçek gibi gelmiyordu kulağa ama öyleydi.
    Son bir umut, kolunu çimdikledi. Gözlerini yumdu.
    Açtı.
    Değişen bir şey yok. Lanet olası Kızıl Gezegen. Lanet olası Uzay aracı. Lanet olası Güneş...
    Ayağa kalktı. Uzay aracına doğru yol aldı. Yolcu koltuğunun yanında bir keski vardı; oldukça keskin, iş görür.
    Sürüne sürüne çıktı uzay aracından.
    En üstteki merdivene oturdu.
    Kızıl Gezegen’e baktı. Yine aynı ıssızlık.
    Ama hala merak ediyordu; ekip arkadaşlarına olmuştu?
    Birden vazgeçip, keskiyi koymaya yeltendi, sonra tekrar yerine oturdu.
    Acı çeke çeke ölmeyecekti. Kurtarılma umudu da yoktu.
    Keskiyi kaldırdı, soğuk keskin metal yüzeyi güneşte parıldıyordu.
    Elinde çevirdi keskiyi Thomas.
    Birden... birden... birden uzakta bir yerde, Hayati’nin siluetini görür gibi oldu ama geldiği hızla yok oldu.
    Açlıktan ölmese bile, bu sıcak altında kesin ölürdü; hayal görmeye başlamıştı bile.
    Keskiyi elinde sıkı sıkı kavrayıp, baş parmağını soğuk metal yüzeyde gezdirdi.
    (Kararından vazgeçmeden hallet şu işi, Thomas.)
    Gözlerini yumdu. Açtı. Ölmeden önce uzun bir soluk çekti. Son bir kez baktı çevresine... Dünyadakiler niye cevap vermemişti?
    (Çünkü onlar öldü.)
    Ürperdi. Nereden gelmişti bu ses? Nereden olacak, beynimin derinliklerinden bir yerden, diye düşündü Thomas.
    Son kez, acaba evrende yalnız mıyız, diye düşündü. Bu sefer, hiç tereddütsüz, “hayır,” diye cevap verdi.
    Peki, arkadaşlarının birden kayboluşu?
    "Fantastik olayları fantastik olmayan varsayımlarla nasıl açıklarsın?" diye bir replik geldi aklına, usta yazarlar Arkadi ve Boris Strugatski Kardeşlerin kitabı olan Kıyamete Bir Milyar Yıl kitabından.
    Son kez Harry’i düşündü. Harry Potter. Serinin 4.kitabında kalmıştı, seriyi bitirseydi ya.
    Yine hayatını düşündü. İnişli ve çıkışlı. Veridis Quo gibi.
    Ölümü geciktirmenin anlamı yoktu. Keskiyi kaldırdı boğazına doğru.
    Hemen ölecekti. Acısız.
    Keskiyi boğazına geçi-
    ***
    Derin ve kesik soluklar. Yatağından doğrulmuştu Thomas. Bu rüya mıydı? Rüya olamayacak kadar gerçekti. Son sahne aklına geldi.
    “Anneeeee!” Çığlığı bastı, 8 yaşında küçük, zavallı Thomas Schmidt. Zavallı hayalleri olan, zavallı bir çocuk. Kendini hayallerine kaptırmış zavallı bir çocuk.
    “Ne oldu Thomas?” diye sordu Mary Schmidt.
    “Bi-bir şey yok anne... sa-sadece... bir... kabus... iyiyim...”
    Annesi elini Thomas’ın başına koydu. Terlemişti.
    “Dur, yavrum, dur, baya kötü görünüyorsun. Bir su getireyim...”
    Annesi çıktı.
    Düşündü. Belki de bininci kez...
    Sadece bir kabus, o kadar. Kendini hayallerine çok kaptırmıştı. Bu yüzdendi. Hem Mr. Jhonnson da kimdi? Tanımıyordu öyle birini.
    Hayaliyle, karabasan iç içe geçmişti. Hayati ve diğerlerinin de kaybolması gerçek değildi. Dünya da sapasağlam ayaktaydı.
    Sürekli kendini Kızıl Gezegen’e giderken hayal etmiş, bu hayaliyle, karabasan karışmıştı. Daha 8 yaşından beri bir uzay mühendisi olmak istiyordu çünkü.
    O anda annesi elinde bir bardak suyla girdi içeri.
    İçti, annesine bir şeyi olmadığını, sadece bir kabus gördüğünü söylemişti. Annesi de bir şey olursa mutlaka onu çağırmasını söyleyip, çıkmıştı odadan.
    Şimdi kendiyle başbaşaydı. İç içe geçmiş hayali ve karabasanı ile.
    Uzay mühendisi olmayacağım, dedi. O deli zırvası bilimkurgu kitaplarının da, uzayın da, o lanet Kızıl Gezegen’in de CANI CEHENNEME.
    Uzay mühendisi olmayacaktı. O kabusdan sonra uzay mühendisi olmayacaktı.
    Gözlerini yumdu. Kabusun son sahnesi geldi gözünün önüne. Korkuyla hıçkırdı, zavallı Thomas Schmidt.
    Kalktı, pencereye doğru yürüdü. Hava bulutsuz ve yıldızlıydı bu gece,birden Kızıl Gezegen’i görür gibi oldu, sonra yatağına geri döndü. Ne kadar süre pencere kenarında kalmıştı, bilmiyordu.
    Etkilenmişti bu kabustan. Ama sadece bir kabustu, değil mi?
    Artık uzay mühendisi olmayacaktı. Bunu sürekli kendi kendine tekrarlıyordu.
    Gözlerini yumdu.
    O kötü kabusu düşüncelerinden uzaklaştırdı.
    Beynini sadece tek bir düşünce doldurmuştu:
    “UZAY MÜHENDİSİ OLMAYACAĞIM!”
    Sonra, sanki yanında oturan biri söylemiş gibi, açık seçik, sesli bir düşünce belirmişti. Ama bunun sadece beyninden geldiğini biliyordu. Thomas çok bağlıydı uzaya ve bilimkurguya; o kabus da gerçek olmayacaktı. Korkmasına gerek yoktu, nasıl olsa uzay mühendisi olmayacaktı.
    Yine de kabusu her hatırlayışında korkuyordu: ıssız bir gezegende tek başına... keski boğazına-
    Hayır, ne olursa olsun, uzay mühendisi olmayacaktı.
    ( Seni zavallı... seni korkak... Bundan 20 yıl sonra bir uzay mühendisi olacaksın, ve Kızıl Gezegen’e gideceksin, ve orada tek başına kalacaksın, sonra... buna inanmak istemiyorsun, seni zavallı. Bir şeyden ne kadar uzaklaşmak istersen, ona o kadar yaklaşmış olursun. SEN BİR KORKAKSIN!)
    Bu düşünceyi hızla kafasından kovdu. Yerini tekrar tek bir düşünce kapladı; uzay mühendisi olmayacaktı.