• Yıllardır susup seyretmekten yoruldum. İnsanların ne kadar acımasız olduğunun ve neler yapabileceklerinin listesini yapmaktan yoruldum, bu listenin sonu yok. Masumiyet zamanla kaybolup gidiyor ama zalimlik denen şey ebedi kalıyor. Ne kadar savaş kazanırsan kazan, hayat sana her gün kazanmanın daha zor olduğu yeni savaşlar veriyor. Her gün yeni bir hüzün eklenirken, güzel şeylerin sayısı gitgide azalıyor. Ve en kötüsü ne biliyor musun ? Sonunda ölüyorsun. İyi insanlar tek tek ölüyor ve kötüler yaşamaya devam ediyor.
    Sinem Ataklı
    Sayfa 227 - Epsilon yayınları
  • Su yolları boyunca dikilip boy atan. Mevsimi gelince dolgun meyveler veren. Yaprakları hiç solmayan.
    Dal budak sardıkça bolluğu artan
    Bir ağaçtır iyi insan.
  • Acıyı gördüm. Gözlerinin ortasında bir çiçek gibi büyüyen irisin önce ağır ağır büzülmesini, ardından çığlık gibi ansızın patlamasını gördüm. Titreyen dudaklar, bal mumuna dönüşen yüzleri, çöken yanakları, irileşen elmacık kemiklerini, birer mağara gibi derinleşen göz çukurlarını, kurumuş ağızların içinde pelteleşen dilleri gördüm.

    Anladım ki benliğimizin farkına vardığımız an, acının pençesinde kıvrandığımız andır.

    Çığlık değil, ürperiş değil, evet, nereden geldiğini bilmediğim o vahşi iniltiyi kalbimin derinliklerinde duydum. Soluksuz kaldım, boğazım kupkuru, alnım ateşler içinde, tuhaf bir hülyaya kapılmışım gibi sürüklendim o dipsiz boşlukta. Hayatın en karanlık sırrıyla yüzleştim.

    Karanlığın her aşamasından geçtim, akan kanın sesini duydum, ölümün serinliğini damarlarımda hissettim.

    Geçmişin kamburunu çoktan söküp attım sırtımdan.

    İnsanın insanı öldürdüğü o ilk ânı gördüm, katilin zafer haykırışını, kurbanın korku çığlığını işittim.

    Her an uyanmaya hazır o muhteşem dürtüyü bastırmak, insanlığın en masum haline, en saf doğasına dönmemek için yıllarca ihanet ettim kendime. Kendimle birlikte bütün dünyayı da kandırdım. Neredeyse başaracaktım ama bırakmadılar, benim adıma onlar öldürmeye başladılar.

    İşte bu yüzden geri döndüm…

    vicdanını yitirmiş bir dünyadan başka nedir ki cehennem?

    şunu unutmayın arkadaşlar, hayat her zaman katilin aleyhine çalışır. Mutlaka bir açık verir, hiç istemese de ipuçları bırakır, yeter ki biz onları görmesini bilelim.

    büyük felaketlere uğrayan insanların büyük acıları kanıksadıklarını okumuştum.

    annen baban yoksa çocukluk korkunç bir şey..

    birileri sana ilgi göstersin istiyorsun, birileri seni sevsin istiyorsun, birileri seni takdir etsin,, o insanın sana neden sevgi gösterdiğini anlayacak tecrüben yok.

    aşk dünyanın en büyük hazinesidir, ama gerekli özeni göstermezsen, rüzgarda bir serap gibi dağılır gider.

    ihanetlerin en kötüsü bedenimizin bizi satmasıdır, ama ne yaparsan yap eninde sonunda yapar bu alçaklığı

    Başımızın üstünde hızla uçan kırlangıçlar kül rengi gökyüzünü parçalara ayırıyorlardı. “Ne kadar da neşeliler,” diye mırıldandım biraz da şu kasvetten kurtulalım diye. “Ne güzel şarkı söylüyorlar.”
    Başını yukarıya çevirdi Evgenia.
    “Şarkı söylemiyorlar Nevzat.” Gözleri uçan o güzelim kuşlara takılmıştı. “Ölen arkadaşlarının yasını tutuyorlar.” Başını indirdi, kederle gözlerimde durdu. “Sevinç çığlıkları değil bunlar, acı dolu haykırışlar. Biliyorsun kırlangıçlar göçmen kuşlardır. Çok hızlı uçarlar. İşte o göç sırasında yüzlerce kırlangıç fırtınaya yakalanıp ölürmüş. Göçü başarıyla tamamlayan kırlangıçlar, geldikleri ülkenin sıcak gökyüzünde uçarken, yollarda kaybettikleri arkadaşlarını anımsar acıyla, öfkeyle böyle çığlıklar atarlarmış

    cehennem boşalmış şeytanlar aramızda..

    çünkü kötüler gider ama kötülük kalır..

    “Hayat iyice yavaşlamıştı, rüzgar usulca esiyordu, nefti köknar ağaçları ağır ağır dalgalanıyordu suda, uçları şeker sarısına çalan yeşil otlar ibadet edercesine bir öne bir arkaya eğiliyorlardı, sadece o tarçın rengi kayalar sapasağlam duruyorlardı oldukları yerde. Dünya camdan bir yere dönüşmüş gibiydi, rengarenk bir rüya alemine. O anda gördüm ölüm meleğini. Kanatları omuzlarından ayaklarına kadar uzanan koyu mavi bir güzellik, kendinden geçmişçesine dans ediyordu duru suyun içinde. Kıpırdandıkça kanatlarındaki parlak tüyler iri pullara dönüşüyordu, ışığın altında gökkuşağı gibi yanan mavi pullara. Bütün bu görkeme, bütün bu ihtişama rağmen nedense tarifsiz bir hüzün duyuyordum meleğe bakarken, derin bir acı, onulmaz bir keder.”
  • SEN NESİN ?

    Belâ mı, mükâfat mısın hayatlara ?
    Gül müsün, diken misin ?
    Firavun musun, beyinlere çöken ?
    Korkulan zalim mi, müşfik misin ?
    Ruhumu çalan sahtekâr mısın ?
    Benden faydalanan düzenbaz mısın ?

    Veren misin, sömüren mi ?
    Herkes sana benzer ey insan
    İyisi de vardır, kötüsü de...

    Sen nesin ?
    Topluma ödül müsün, ceza mı ?
    İnsan mı, insana benzer yaratık mı sın ?
    İyilerin safında mı, çıkarına satılmış kötüler safında mısın ?

    Alınıp satılan META mı, kendinde olan "eşref-i mahlûk" musun ?

    ALİ DABANCA (YARADANAKUL)
  • İnsanların "anlamadıklarını bilmeleri ama anlama yolunda hiçbir çaba harcamamaları" durumu ile, "hiç anlaşamadıklarını anlamamaları, buna karşılık karşılarındakini anladıklarına, kendilerinin de karşılarındaki insanlara apaçık şeyler söylediklerine sarsılmaz bir inanç beslemeleri" durumu karşı karşıya getirildiğinde, kötüler arasından en az kötüsü diye hangisini seçmeli ki?