~ Ali Şeriati Okuma Etkinliği ~
'Sizi Rahatsız Etmeye Geldik'

Biz, Allah’tan başka sahibi olmayanlarız. Kimseye eyvallah etmeyen, kimseye biat etmeyen, bütün dogmalara, tabulara saldıran, kimsenin bir yerlere oturtamadığı bir garip kuşağız.
Bir demli çayın buğusudur şifremiz, ya da bir sigara dumanının kavisi. Nedensiz dalıp gitmelerdir muhabbetimizin en koyu anları. İç çekişlerimizle kurarız en uzun cümleleri.
Bizi sadece bizden olanlar anlar. Bizim konuşmalarımız da yalnızlık senfonisidir. Sessizdir, derindir, manalıdır. Biz, gözlerimizden tanırız birbirimizi, göz bebeklerimizdeki hüzünden, yorgunluktan tanışırız. ( Ali Şeriati )

Alışkanlık zincirlerini kırıp İnsanı 'öze-özüne dönüşe' davet eden merhum-şehid Ali Şeriati'nin İnsanlık Medeniyet ve İdeolojileri, özellikle de Çağdaş İslam Düşüncesi üzerine katılmış olduğu söyleşiler ve konuşmalarından oluşturulan yüze yakın eserini bulunur. Sosyolog kişiliği ile toplumun her kesimini etkilemeyi başarabilmiş, İslam'a olan kin ve düşmanlıkları hafifletebilmişti..Lakin kitaplarının gerekli ilgiyi göremediğini, belli bir güruh ve entelektüeller tarafından tanınan biri olması ve bunun bizlerde ki üzüntüsü nedeniyle okumak ve okumaya teşvik etmek gayesiyle böyle bir etkinlik vuku bulmuş oldu. Yaşadığı yerin, kültürü ve geleneksel din anlayışına, toplumun en büyük sorunlarından biri olan 'ilthaplanmış beyinlere-mühürlenmiş kalplere-yanlış din algısına' bir merhem ve de aynı zamanda bir darbe niteliğine sahip, kitapları mevcut diyebiliriz. Temennimiz o dur ki; Müslüman topluluklar içerisine sızmış ve kabul buyurulmuş 'gayri yanlış din algısı' önkabullerinden sıyrılarak okunması ve üzerinde düşünülebilmesi... Bu sürece ve düşünceye katkı sağlayan Siyabend , ali bekdas ve HadRa 'ya sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Katılım sağlamak isteyenlerin yazardan okuyacağı kitabı yoruma bırakması ile liste oluşturulacaktır.

"Körler ülkesinde görmek idamlık suçtur" derdi Cenap Şahabettin.
Ali Şeriati de diyor ki ;"Okuyun okuyun, çünkü mürekkebin akmadığı yerde kan akıyor."

Bizler de şöyle söylüyoruz; İnsanların ölümünü isteyen, insanlara zulmü, adaletsizliği reva gören ne varsa
biz bunlardan beriyiz, bizler, Allah'ın yeryüzünde Meleği vasıtasıyla Peygamberlerinin örnekliğinde, İnsanların birbiri ile geçimini-yaşamını, insanlığa yakışır vaziyette sürdürebilmesi için hakim kılmak istediği 'Adaletin' bekçileriyiz...

Etkinlik başlama ve bitiş tarihi
( 30 Mayıs - 15 Haziran )

gökçe c., bir alıntı ekledi.
3 saat önce · Kitabı okuyor

Son Kuşlar hikayesinden;
"Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikayesi."

Seçme Hikayeler, Sait Faik Abasıyanık (Sayfa 85)Seçme Hikayeler, Sait Faik Abasıyanık (Sayfa 85)

En koyu mavilikleri avucuna, en içten mutlulukları gözlerine ve en derin sevgileri kalbine usulca bırakıyorum sewgilim...!

Pol Gara, bir alıntı ekledi.
8 saat önce · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Yaşamında ilk olarak, bütün gün daireye uğramadı. Ertesi gün, solmuş, daha da acıklı bir durum almış olan eski paltosuyla işe gitti. Birkaç memur, çalınan palto dolayısıyla onunla alay etmek fırsatını kaçırmadılar, ama çoğu durumuna acıdı. Hemen aralarında para toplamaya karar verdiler. Yalnızca toplanan para, pek az bir şeydi. Çünkü müdürün portresiyle, şube müdürünün önerisi üzerine, arkadaşı olan bir yazarın kitabı için memurlardan daha önce de para kesiliyordu, bu yüzden toplanan para önemsizdi. Arkadaşlarından biri acıyarak, adamcağıza hiç olmazsa iyi bir öğütle yardım etmeyi düşündü. Mahalle polisine gidip de ne yapacak, şeflerinin gözüne girmek için polis, belki paltoyu bulur, bulur ama Akakiy Akakiyeviç, yasal kanıtlarla kendisinin olduğunu kanıtlayamazsa, palto, gene poliste kalırdı. En iyisi bir büyük adama başvurmalıydı, bu büyük adam, kimlerle görüşmek gerekirse görüşür, ne yapar eder, işin yola girmesini sağlayabilirdi. Yapılacak şey yoktu. Akakiy Akakiyeviç, büyük adama gitmeye karar verdi. Bu büyük adamın görevi, hâlâ bilinemiyor. Şunu da söyleyelim ki, büyük adam, sonradan büyük olmuştu. Daha önce hiç de büyük değildi. Bugünkü konumu da, başkalarının yanında pek önemli sayılmaz. Ama ötekilerin gözünde önemsiz gibi görünen bir konum, her zaman, her yerde birtakım adamların gözünde önemli görünebilirdi. Kendisi de konumunun önemini, birtakım davranışlarla artırmaya çalışmaktan geri kalmazdı. Verdiği buyruğa göre, daireye geldiği zaman, küçük memurlar, kendisini ta merdiven başında karşılayacaktı, kimse kendisine doğrudan doğruya başvurmayacaktı; her iş, sıkı bir sıra güdülerek kendisine ulaşmalıydı; kayıt memuru yazmana, yazman düzelticiye ya da birine bildirmeli, iş, ancak bu dolambaçlı yoldan geçerek kendisine gelmeliydi. Şu bizim mübarek Rusya’da, her insanda bir yansılama hastalığı vardır. Memur, ille müdürüme benzeyeyim, diye tutturur. Anlattıklarına göre, bir düzeltici parçası, bilmem nerede, küçük bir dairenin müdürü olunca, ilk iş olarak, kendisine bir kabul odası ayırtmış; kapıya sırmalı, kırmızı yakalı uşaklar dikmiş. Bunlar kapının tokmağını tutarlar, her gireni içeri alırlarmış. Oysa bu kabul odasına şöyle böyle bir yazı masası bile güç sığıyormuş. Büyük adamın yöntem ve alışkanlıkları gösterişli, ciddî, ama oldukça basitçeydi. Çalışma düzeni disipline dayanırdı, ikide bir ‘Disiplin, disiplin, gene disiplin,’ der dururdu. Sözünü bitirirken karşısındakinin yüzüne şöyle yüksekten bir bakardı. Hoş, böyle bakmasına da gerek yoktu ya. Çünkü daire makinesini işleten on memurunu adamakıllı yıldırmıştı. Onu uzaktan gördüler mi, memurlar, işi gücü bırakıp elpençe divan dururlar, müdürün geçmesini beklerlerdi. Yanındaki küçük memurlarla hep sert sert konuşurdu. Konuşması hemen hemen şu üç cümleyi geçmezdi: ‘Bu ne cüret! Kiminle konuştuğunuzu biliyor musunuz? Karşınızda kim var, biliyor musunuz?’ Ama neme gerek, gene de iyi bir adamdı; arkadaşlarına karşı iyi davranırdı, iyiliği severdi. Yalnızca general rütbesi onu büsbütün şaşırtmıştı. Ne oldum delisi olmuş, kendisini yitirmişti. Nasıl davranacağını bir türlü kestiremiyordu. Kendi dengiyle konuşurken, hiç de aptal olmayan, çok kibar bir adam gibi bile davranırdı. Ama ondan bir rütbe bile aşağı olanların arasında saçma bir adam olur, asık yüzlü durumu, insanda acıma duygusu uyandırırdı. Kendisi de, orada zamanını çok daha iyi geçirebileceğinin ayrımındaydı. Kimi zaman hoş bir konuşmaya, bir gruba katılmaya karşı içinde güçlü bir istek belirirdi. Ama bu, kendisine yaraşmayan bir davranış olmasın, senli benliliğe kaçmasın, sakın saygınlığını sarsmasın düşüncesi, onu birdenbire durdururdu. Bu gibi düşünceler yüzünden her zaman bir köşede sessiz kalır, ancak arada bir tek heceli birtakım sesler çıkarırdı, bundan dolayı da, her yerde pek sıkıcı bir adam diye tanınmıştı. İşte Akakiy Akakiyeviç, böyle bir büyük adama başvurmuştu. Hem de kendisi için uygunsuz, ama büyük adam için pek elverişli bir zamanda. Büyük adam, o sırada çalışma odasındaydı. Yeni gelmiş, birkaç yıldır görmediği bir eski dostuyla, bir çocukluk arkadaşıyla neşeli neşeli konuşuyordu. Kendisine bir İskarpinoğlu’nun geldiğini haber verdiler. Birdenbire, sert bir sesle, “Kimmiş o?” dedi. “Memurun biri,” karşılığını verdiler. Büyük adam, “Beklesin, şimdi sırası değil,” dedi. Şunu da söyleyelim ki, büyük adam düpedüz yalan söylüyordu. Vakti vardı, arkadaşıyla epey zamandan beri her şeyi konuşmuşlardı. Epey zamandan beri de konuşmaya sık sık ara veriyorlardı. Arada bir hafifçe birbirlerinin dizlerine vurup, “İşte böyle İvan Abramoviç; ya böyle demek Stepan Varlamoviç,” demekten başka söz bulamıyorlardı. Ama büyük adam, gene de memurun beklemesini buyurdu. Böylece epey zaman önce hizmetten ayrılıp köyünde yaşayan arkadaşına, memurların kendisini nasıl uzun süre beklediğini göstermek istiyordu. Sonunda uzun uzun konuştuktan, daha doğrusu bol bol sustuktan, koltuklara rahat rahat yaslanıp purolarını tüttürdükten sonra, büyük adam, sanki birdenbire anımsamış gibi, kapının önünde elindeki evrakla bekleyen yazmanına, “Orada bir memur bekliyor sanırım,” dedi, “Söyleyin, gelebilir.” İskarpinoğlu’nun gösterişsiz görünümünü, eski püskü üniformasını görünce, general rütbesini, bugünkü konumunu almadan bir hafta önce, ayna karşısında tek başına konuştuğu o sert, o kesik sesiyle, “Ne istiyorsunuz?” dedi. Akakiy Akakiyeviç, hemen o gerekli olan çekingenliğini takınmış, oldukça da şaşırmıştı. Elinden geldiği, dilinin döndüğünce, her zamandan daha çok ‘şey, şey’ diyerek anlattı: yepyeni bir paltosu varmış. Sırtından insafsızca almışlar. Kendisine ricaya gelmiş, emniyet müdürüyle ya da başka biriyle görüşüp etsin de paltosunu bulsunlar. Bu dilek, generale nedense pek garip göründü. Kesik sesiyle:

– Bayım, siz yol yordam nedir bilmez misiniz? dedi. Ne diye bana geldiniz? İşler nasıl izlenir, bilmiyor musunuz? Bu iş için önce dilekçe verilecekti; dilekçe düzelticiye, düzelticiden şube müdürüne, şube müdüründen yazmanıma gidecek, yazman da bana verecekti.

Akakiy Akakiyeviç, baştan aşağı kan ter içinde kalmıştı; büsbütün kırılmak üzere olan cesaretini toplamaya çalıştı:

– Ben, ekselans, şey, sizi rahatsız etmeye yeltendim, çünkü, yazmanlara, şey, pek güvenilmez de…

Büyük adam:

– Vay, bu ne cesaret! diye kükredi. Bu düşünceleri size kim aşıladı. Gençler arasında üstlerine, yüksek adamlara karşı böyle saygısızca duygular nasıl olup da yayılıyor?

Büyük adam, Akakiy Akakiyeviç’in elliyi aşkın olduğunu anlamamış olacaktı. Çünkü Akakiy Akakiyeviç’e ancak karşılaştırma yoluyla, yani 70 yaşına varan bir kimse yanında genç denebilirdi.

– Kiminle konuştuğunuzu biliyor musunuz? Karşınızda kim var, biliyor musunuz? Anlıyor musunuz, size söylüyorum?

Bunları söylerken öyle tepinmeye başlamış, sesi de öyle yüksek, öyle güçlü bir tona çıkmıştı ki, Akakiy Akakiyeviç değil, kim olsa korkuya düşmekten kendini alamazdı. Akakiy Akakiyeviç, yıldırımla vurulmuşa döndü, sendeledi; vücudu baştan aşağı titremeye başladı, ayakta duramıyordu. Hademeler yetişip kendini tutmasalardı, kesinlikle yere düşecekti; onu kıpırtısız olarak dışarı çıkardılar. Büyük adamsa sözlerinin umduğundan çok etkili, bir insanı bayıltacak güçte olduğunu düşünerek büsbütün kendisinden geçmişti. Bu işi nasıl karşıladığını anlamak için göz ucuyla arkadaşına baktı, sevinçle gördü ki, arkadaşı da pek tuhaf bir ruh durumu içindeydi, onun da biraz korkmaya başladığını hoşnutlukla gördü.

Akakiy Akakiyeviç, merdiveni nasıl indiğini, sokağa nasıl çıktığını anımsamıyor, elleri ayakları tutmuyordu. Hiçbir zaman bir generalden böyle bir papara yememişti, hem de yabancı bir generalden. Sokaklarda rüzgâr esiyordu. Akakiy Akakiyeviç, rüzgârda ağzı açık, kaldırımlardan ine çıka yürüyordu. Rüzgâr, – Petersburg’da böyledir – her yandan, her sokak başından, üzerine doğru esiyordu. Bir an, boğazına bir şey tıkanır gibi oldu. Bir söz söylemeye gücü yoktu, kendisini eve dar attı. Her yanı şişmişti, yatağa düştü. İşte kimi zaman gerekli paylamalar, böyle etkili oluyor. Ertesi gün ateşi yükseldi. Hastalık, Petersburg ikliminin cömert yardımıyla, beklendiğinden daha da çabuk ilerledi. Doktor, gelip nabzını saydıktan sonra, yakı salık vermekten başka umar göremedi. O da, hasta hekimliğin yüksek yardımından yoksun kalmasın diye. Ayrıca da ekledi: “Bir buçuk gün ya yaşar, ya yaşamaz, sonra tahtalı köyü boylayacaktır. Siz de hanımcığım, zaman yitirmeden, onun için bir çam tabut ısmarlayın. Çünkü, meşe tabut ona göre pahalıcadır!” Akakiy Akakiyeviç, bu şom ağızlının söylediklerini işitti mi? İşittiyse bu sözler üzerinde güçlü bir etki yaptı mı? O anda üzünçle dolu yaşamının acısını duydu mu? Bilmiyoruz. Çünkü bu sırada Akakiy Akakiyeviç, boyuna sayıklıyor, ateşler içinde yanıyordu. Gözleri önünden boyuna birbirinden acayip şeyler geçiyordu. Gözlerinin önüne Petroviç geliyor, ona, içinde hırsızları yakalayacak bir tuzak bulunan bir palto ısmarlıyordu. Yatağının altına boyuna hırsızlar giriyordu. Akakiy Akakiyeviç, battaniye altından tutup hırsızları çıkarması için durmadan ev sahibi kadını çağırıyor, gözünün önünde niçin eski paltosunun asılı durduğunu soruyor, yeni bir paltosu olduğunu söylüyordu. Kendisini generalin karşısında sanıyor, o gerekli paylamayı işitiyor, “Bağışlayın, suç bende ekselans,” diyordu.

shf: 55-65 arası

Palto, Nikolay Vasilyeviç Gogol (Sayfa 55 - ...)Palto, Nikolay Vasilyeviç Gogol (Sayfa 55 - ...)
Pol Gara, bir alıntı ekledi.
 8 saat önce · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Akakiy Akakiyeviç'in davet edildiği âmirinin evinin nerede olduğunu maalesef söyleyemeyeceğim. Belleğimiz bizi sık sık aldatmaya başladı. Hem Petersburg’da sokaklar, evler birbirine öyle girmiş, öyle karışmıştır ki, bunların içinden kolayca çıkıp birini doğru olarak bulamayız. Yalnızca bilinen şuydu: Memur, kentin en iyi yerinde, Akakiy Akakiyeviç’e pek yakın olmayan bir yerde oturuyordu. Akakiy Akakiyeviç’in önce boş, ıssız, yarı karanlık sokaklardan geçmesi gerekiyordu, ama memurun evine yaklaştıkça sokaklar daha canlı, daha kalabalık, daha ışıklı olmaya, yaya yürüyenler daha çok görünmeye başladı. Arada bir şık kadınlarla samur kürklü erkekler göze çarpıyordu. Köylü kılıklı adamların kullandığı yaldızlı çivilerle süslü tahta çerçeveli kızaklara daha az raslanıyor, tersine, üzerlerine ayı postları serilmiş, pırıl pırıl kızakları süren koyu kadife şapkalı babacan heriflerle, tekerlekleri karda gıcırdayan, arabacı yerleri süslü püslü arabalar daha sık görülüyordu. Akakiy Akakiyeviç, bütün bunlara hiç görmediği şeylermiş gibi bakıyordu. Birkaç yıldan beri akşam üstleri hiç sokağa çıkmamıştı.

Palto, Nikolay Vasilyeviç Gogol (Sayfa 46 - ...)Palto, Nikolay Vasilyeviç Gogol (Sayfa 46 - ...)

Her acının bir bedeli var derler ya;
belki de affedememek en koyu bedel...

Ajans Omnia - İnsanlığın Büyük X'i
(Açıkçası Ece Temelkuran adlı birinin var olduğunu birkaç ay önce öğrendim. Hiçbir kitabını okumadım henüz. Sesini de bu konferans aracılığıyla ilk kez duymuş oldum. Kaldı ki koyu bir Sosyalist olduğunu nereden bileyim? :) Fikrî gayesine saygım olsa da aynı kanaatleri taşımadığımı belirtmeliyim kendisiyle. Bu konferansı oldukça nahoş buldum. İzlerken fikrî propagandayı ağırlıklı olarak hissettiğim için anlattıklarının doğruluk payı üzerine gayriihtiyarı kafa yoramadım. Araştıracağım. Fakat somut bilgiler de edinmiş oldum. En azından kendisine dair bir intiba edindim. Müşterek bir mantaliteyi paylaşmadığımız insanların olması bizim için de zenginliktir. Saygı duyuyorum.)

"İnsan, devasa ve minnacık bir şey. Korkunç ve hayranlık verici. Gezegen de öyle. Bir rezalet, büyük bir beceriksizlik. Ve hâlâ her nasılsa bizi kendine hayran bırakıyor."

|Ece Temelkuran| TEDxIstanbul

https://www.youtube.com/watch?v=w8FShtdN8K4

Gümüşlerini giymişte gelmiş
Öyle parlıyor ki yanıp kendi külleriyle temizlenipte gelmiş
Ay ışığını bile kasvet dört yandan ısırırken
Koyu karanlığın içinden alaca gelmiş

Metin Özdemir, bir alıntı ekledi.
19 saat önce · Kitabı okuyor · Beğendi

Otlar yeşermiş, çiçeklenmişti. Kısmen daha iri ve koyu olan bitkiler manzarayı daha da güzelleştiriyordu. Ama birkaç gün sonra güneş üzerlerine kurşun gibi inecek, otlar sararacaktı. Bu kısa süreli ilkbaharı görmek için uzun bir yıl daha beklemek gerekecekti...

Dişi Kurdun Rüyaları, Cengiz AytmatovDişi Kurdun Rüyaları, Cengiz Aytmatov