• 112 syf.
    ·1 günde·8/10
    Atom parçalamak için seminerlere başlayacağız, zamanım olmaz diye hemen okumak istemiştim.
    Mustafa A. ile farketmeden aynı saniyeler içinde başladık okumaya, eminim benden daha güzel bir inceleme yapacaktır – burada emrivaki yapıyorum hocam, incelemenize başlayınız hemen –

    Vüs'at O. Bener’i kpss dönemimden –daha doğrusu öabt- Buzul Çağın Virüsü ile tanıyorum, kimi kandırıyorum tanımıyordum sadece sınavda çıkar diye yazar eser ezberliyorduk.. Neyse ki Liliyar #32384995 etkinliği ile gerçekten tanışmış oldum.

    Önsöz de Murat Yalçın,
    “’Okuyun da görün, öykü nedir, iyi bir öykü ne yapar adamı’ dedim hep. Bugünse, ‘Okuyup da tutkunu olmayan okurluğunu gözden geçirmeli’ derim, gönül rahatlığıyla...
    Okunup geçilecek bir yazar değil Vüs’at O. Bener: Okurunun dünyaya bakışını, yaşamı algılayışını etkiler, dönüştürür. Neredeyse zihnine sokulmak ister.
    Hazırlıklı olun, derim.”
    Diyor.. Bende kitaba başlamadan önce buna kendimi hazırlamakla iyi etmişim diyorum.

    "Dost, Havva, Kibrit, Boş Yücelik, İlki, Sal, Leblebici, Kuş, Biraz da Ağla Descartes, Siyah-Beyaz, Nihavent Saz Denemesi, Bisiklet, Ergenekon, Kara Tren, Buluşma, Uçak Korkusu, Sünnet, Palto, Ya Herru Ya Merru, Yorumsuz, Bir Bardak Çay" adlı öyküler – 21 öyküymüş yazarken saydım kabul- değişik kitaplarından seçilerek bir araya getirilmiş. Bende iz bırakan bazı öyküler hakkında nacizane yorum yapacağım..

    Kitapta genel olarak birinci tekil anlatıcı kullanılmış. Öykülerdeki anlatıcıların kendini sorgulaması, kendileriyle çatışmaları, içinde bulundukları ortama kendini yabancı hissetmeleri iç seslerinin aktarılmasıyla yansıtılmış. Kişilerin düşüncelerini ve iç seslerini tırnak işareti kullanarak ayırmış sürekli. Hemen her öyküde ayrıntıcılığı -kelimeyi telaffuz edemedim ama yazdım- sayesinde, yalın diyaloglar ya da iç konuşmalarla karakterleri, keskin hatlarla belirlemiş.

    Bener, bir söyleyişi de şu cümleyi kurmuş: “Öykü yazmak için rahatsız olmaya, dahası hastalık derecesinde saplantıya gereksinim duyarım.” Gerçekten de “Ergenekon, Kara tren, Bir Bardak Sıcak Çay” hikayelerini okuyanlar bu cümlesini daha iyi anlar, yazar kendi yaşamından saplantılı anılar bırakmış.

    “Batağa saplandım büsbütün. Sırtıma vurduğu yükü taşımalıydım. Vefa simgesiydim gözünde. Ne demeye kesmeye kalkıştım tutunduğu dalı?” (Ergenekon’dan)

    “Ne kaldı geride? On dokuz yaşımda başlayıp otuz yaşımla kesintiye uğrayacağını sandığım çoğu kaygılı, korkulu, boğuntulu yıllar.” (Kara Tren’den)

    “Kimsesizler mezarlığına gömdüm imgelerimi. İpileyen sarımsı ışık pırpırlandı, sönmek üzere, sönünce kurtulacağım kendimden –acınası avuntu!–, ödeşeceğiz, kristal yüreklerine sırt çevirdiklerimle.” (Bir Bardak Sıcak Çay’dan)

    Kitabın ismini aldığı “Havva” hikayesi ise acımasızlık ve pişmanlık duygusundan çok ötekileştirmeyi en derinden gösterdi bana. Hatta ötekileştirme daha ilk cümlede başlamış: “Benim saçlarım yumuşak. Havva’nın saçları keçe gibi.”
    Öykü Havva’nın, ama anlatımı evin kızı yapar. Kızın dilinden yazılmıştır, onun günlüğünden alıntıdır. Havva kızın üstüne kabus gibi çökmüştür, ona derinden bir beddua eder: “Allahım şunu öldür!” Kıskançlık varsa saflık da vardır. Havva’nın hastalığına üzülen kız aynı içtenlikle daha sonra ağlar: “Allahım öldürme onu!”

    Diyarbakır da görev yapmış olan Murat Özyaşar hocamız öğrencilerine Havva hikayesini okuyor, onlardan Havva'ya mektup yazmalarını istiyor. Mektuplar Havva'nın en yakın arkadaşının, yanında kaldığı kızın ve annenin, hatta kendi elinden de yazılıyor. Mektuplardan etkilenen öğretmen hepsini bir zarfa koyuyor ve Bener'e yolluyor. Yazılanları görünce çok sevinen Bener, öğrencilere bir koli kitap göndermiş. Ayrıca mektuplar, yazıldıktan iki yıl sonra (2005) Norgunk Yayıncılık tarafından kitaplaştırılmış.

    “İlki” öyküsün de ise evin ilk çocuğunun evden ilk ayrılışından sonra eve ilk dönüşü anlatılmış. – ne çok ilk dedim- Öykünün adının "İlki" olmasının nedeni bu olabilir mi? Olabilir. Geride bırakılmış olanla geri dönüşte bulunan belirgin fark öykünün merkezinde yer alıyor. Asıl dikkat çeken, anlatıcının aile bireylerine karşı sevgiye benzer bir duyguyla hareket etmiyor oluşuydu. Aileden bir daha geri dönmemecesine ayrılışın ilk fark edilişi diyebilir miyiz? Diyebiliriz. Ailenin parçası olan çocuk gitmiş, yerine bir yabancı gelmiş artık. Bu da o yabancılık duygusunun ilk ayırt edilişi..

    “Sal” öyküsünde yaşanılan ikilem.. can kurtarmaya giderken canından olmak. Şerif denizin ortasında yüzme bilmeyen anlatıcıyı kurtarmaya çalışırken bi anda nasıl canının derdine düştü anlayamadım bile. Geçenlerde bi alıntı paylaşmıştım “Ölümü bir gören yaşama deli gibi sarılır.” Yaşanılan, bu herhalde dedim.

    “Biraz da Ağla Descartes” de anlatıcının arkadaşı “Descartes” lakaplı kişidir. Bu kişi aracılığıyla Descartes'a göndermeler yapılır, öyküdeki Descartes, çok düşünen ama saf biridir. Anlatıcı sık sık onun üzerinden tartışmalı diyaloglar yaratır.

    “Öldü mü?”
    “Belki.”
    “Ölür. Bak bu kesindir bana göre. Çözemezsin de. Onun için mi, belki dedin?”
    “Galiba. Ama her şeyi çözüyorum.”
    “Çözüyorsun da anlayamıyorsun.”
    “Doğru.”
    “Denemeli. Denemedikçe olmaz. Deneyelim. Deneyelim mi?”
    “Bilmem. Denersem anlar mıyım?”


    “Kuş, Siyah-Beyaz” öyküleri “kapalı” sayılabilecek nitelikte, okurun çabasına bırakmış. “Sünnet, Uçak korkusu, Ya herru ya merru” öykülerinde ise yine yazarın bir geçmişine dönme hikayesi var.. “Yorumsuz ve Palto” ise kısacık öyküleri - o kadar kısa ki 1-2 sayfa-

    1k ‘da gözlemlediğim kadarıyla yazar pek keşfedilmemiş, etkinlik sayesinde kitabı bitirdiğimde “iyi ki” dedim. Birçok okur tarafından geç keşfedilmesi bir kayıp değil, olmamalı da bana göre.. Herkese keyifli okumalar diliyorum.

    Edit. İlk baştaki Dost hikayesine değinmek dahi istemedim. En başarılı sayıldığı edebi öyküsü de olsa kadının itilip kakılması kanıma dokunur oldu. -öyle de içselleştirmişim öyküyü-
    Edit2. İncelemeyi baştan sona okudum da galiba bende Bener'in bir karakterini canlandırmışım sürekli iç konuşmalarla...