•  "O nokta burası. Yuvamız. O, biziz.
    Üzerinde, sevdiğiniz herkes, tanıdığınız herkes, adını duyduğunuz herkes, gelmiş geçmiş bütün insanlar, kendi hayatlarını yaşadı. Her neşemiz ve ıstırabımız, binlerce din, ideoloji ve ekonomik doktrin, her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve her korkak, uygarlığı kuran ve yıkan herkes, her kral ve her köylü, aşka düşmüş her genç çift, her anne ve her baba, umut dolu her çocuk, her mucit ve her kaşif, her bir ahlak hocası, her bir yolsuz politikacı, her süperstar, her büyük lider, her aziz ve her günahkâr, türümüzün tarihindeki herkes burada yaşadı. Güneş ışınlarına asılı duran bir toz zerreciğinin üzerinde…

    Dünya, engin bir sahnenin çok küçük bir parçası. Bütün o imparatorlar, generaller ve diktatörler tarafından akıtılan kan nehirlerini düşünün. Onlar ki zafer anlarında, ufacık bir noktanın çok küçük bir kısmının ‘anlık’ hakimleri olabildiler. Yaşattıkları sonsuz zulmü düşünün…

    Bu noktacığın bir köşesini mesken tutmuş sakinlerin, başka bir köşesinde, başka sakinlere yaptıkları zulmü düşünün. Ne çok yanlış anlaşılma yaşadılar. Birbirlerini öldürmeye ne kadar meraklıydılar. Nefretleri ne kadar büyüktü… Tavrımız, kendimizi önemli sanışımız, evrende ayrıcalıklı olduğumuz yanılgısı, bu soluk mavi noktada sınava tabi tutuluyor.

    Gezegenimiz, onu çevreleyen geniş kozmik karanlıkta yapayalnız bir nokta. Bu enginlikte, bu önemsizliğimizde, bizi kendimizden kurtaracak yardımın, başka bir yerden gelebileceğine dair bir işaret yok. Dünyamız, şimdiye kadar yaşama ev sahipliği yaptığı bilinen, tek gezegen. Türümüzün göç edebileceği başka bir yer yok. En azından yakın gelecekte. Ziyaret etmek mümkün. Yerleşmek, henüz değil… Hoşunuza gitsin gitmesin, şu an için dünya, barınabileceğimiz tek yer.

    Astronominin, tevazu öğrettiğini ve karekteri şekillendirdiğini söylerler. İnsanın ahmakça kibrini, bu uzak görüntüden daha iyi temsil eden bir şey olacağını sanmam. Bence bu, sorumluluğumuzun altını çiziyor. Birbirimize karşı daha nazik olmalı ve bu soluk mavi noktayı koruyup el üstünde tutmalıyız.
    Bildiğimiz tek yuva, o…”
  • _İnsanların size nasıl davranmasını istiyorsanız, siz de onlara öyle davranın.
    _Kim kendini bilge sanıyorsa, bilge olmak için akılsız olsun! Çünkü bu dünyanın bilgeliği Tanrı’nın gözünde akılsızlıktır.
    _Düşmanın acıkmışsa doyur, su ver. Bunu yapmakla onu utanca boğarsın. Kötülüğü iyilikle yen.
    _Herkes kendi yararını değil, başkalarının yararını gözetsin.
    _Süsünüz örgülü saçlar, altın takılar, güzel giysiler gibi dışla ilgili olmasın. Gizli olan iç varlığınız, sakin ve yumuşak bir ruhun solmayan güzelliğiyle süsünüz olsun. Şefkatli, alçakgönüllü olun.
    _İsa havarilerine, öleceğini ve 3 gün sonra dirileceğini söyledi. Onlar inanmadı. Bir bulut yaklaştı ve tanrı: Oğlumu dinleyin dedi.
    _İsa, 2 körü iyieştirdi. Sonra isaya içine cin girmiş birisini getirdiler. İsa cini kovunca adam göbek attı.
    _Hiç yemin etmeyin. Evet’iniz evet, ‘hayır’ınız hayır olsun.
    _Annesini ya da babasını beni sevdiğinden çok seven bana layık değildir.
    _Bir kadına şehvetle bakan her adam, yüreğinde o kadınla zina etmiş olur. Eğer sağ gözün günah işlemene neden olursa, onu çıkar at. Çünkü vücudunun bir üyesinin yok olması, bütün vücudunun cehenneme atılmasından iyidir. Boşanmış bir kadınla evlenen de zina etmiş olur.
    _Göklerdeki Babamın isteğini kim yerine getirirse, kardeşim, kız kardeşim ve annem odur.
    _Annesine ya da babasına söven kesinlikle öldürülecektir.
    _İsa rahiplere dedi ki: Yahya doğru yol için geldi, inanmadınız ama fahişeler inandı. Siz fahişelerden de geridesiniz.
    _Sezar’ın hakkını Sezar’a, Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya verin.
    _Ben İbrahim’in Tanrısı, İshak’ın Tanrısı ve Yakup’un Tanrısı’yım
    _İsa, Yahya tarafından Şeria Irmağı’nda vaftiz edildi. Sudan çıkarken gök yarıldı ve sen benim oğlumsun diye ses duyuldu.
    _İsa, insanları tohumlara benzetiyor, tutan, kuruyan, kök salan….
    _Zenginleri tanrı sevmez. Malını mülkünü sat fakirlere bağışla.
    _Dul bir kadının oğlunun cenazesi geçerken, haydi kalk dedi ve çocuk dirildi. İsanın namı yayıldı
    _Başkasına öğretirken, kendine de öğretmez misin? Çalmamayı öğütlerken, çalar mısın? “Zina etmeyin” derken, zina eder misin?
    _Çalışana verilen ücret lütuf değil, hak sayılır. Sıkıntı dayanma gücünü, dayanma gücü Tanrı’nın beğenisini, Tanrı’nın beğenisi de umudu yaratır. isa bizim için öldü ve biz aklandık, tanrının gazabından kurtulduk.
    _Boş gezenleri uyarın, yüreksizleri cesaretlendirin, güçsüzlere destek olun, herkese karşı sabırlı olun. Sakın kimse kötülüğe kötülükle karşılık vermesin. Birbiriniz ve bütün insanlar için her zaman iyiliği amaç edinin. Yaşlı adama çıkışma, babanmış gibi yol göster. Genç erkeklere kardeşinmiş gibi, yaşlı kadınlara annenmiş gibi, genç kadınlara tam bir yürek temizliğiyle kız kardeşinmiş gibi yol göster.
    _Artık yalnız su içmekten vazgeç; miden ve rahatsızlıkların için biraz da şarap iç.
    _İsa, musadan yücedir. Tanrının insan şeklindeki halidir.
    _Zenginim, zenginleştim, hiçbir şeye gereksinmem yok diyorsun; ama zavallı, acınacak durumda, yoksul, kör ve çıplak olduğunu bilmiyorsun.


    _Bilmediğim dille dua edersem ruhum dua eder ama zihnimin buna katkısı olmaz. Öyleyse ne yapmalıyım? Ruhumla da zihnimle de dua edeceğim.Tanrı’yı yalnız ruhunla översen, yeni katılanlar senin ne söylediğini bilmediğinden, ettiğin şükran duasına nasıl “Amin!” desin? Bilinmeyen diller imanlılar için değil, imansızlar için bir belirtidir. Borazan belirgin bir ses çıkarmasa, kim savaşa hazırlanır? 9 Bunun gibi, siz de anlaşılır bir dil konuşmazsanız, söyledikleriniz nasıl anlaşılır? Havaya konuşmuş olursunuz. İnsanların ve meleklerin diliyle konuşsam ama sevgim olmasa, ses çıkaran bakırdan ya da çınlayan zilden farkım kalmaz
    _Sizler akıllı olduğunuz için akılsızlara seve seve katlanıyorsunuz! Aslında sizi köle edenlere, sömürenlere, sizden yararlananlara, büyüklük taslayanlara ya da sizi tokatlayanlara katlanıyorsunuz. Utanarak kabul ediyorum ki, biz bunu yapacak güçte değildik!
    _Aziz Yuhanna diyor ki: Bir canavar çıktı ve herkesi heykel yapmaya davet etti. Heykeli canlandırıp kendine inanmayanları öldürtecekti. Canavar herkesin başına 666 sayısını damgaladı. Kendi simgesi. Gökteki melek dedi ki, bir insan canavara taparsa tanrı ona şiddetli bir azap edecek yakıcı bir içki içirecektir. İnsanların üzerine gökten tanesi yaklaşık kırk kilo ağırlığında iri dolu yağdı.
    _Rab. Eğer o ilk antlaşma kusursuz olsaydı, ikincisine gerek duyulmazdı. Oysa halkını kusurlu bulan Tanrı şöyle diyor: ‘İsrail halkıyla yeni bir antlaşma yapacağım günler geliyor. Onlar ilk antlaşmama bağlı kalmadılar. Ben de onlardan yüz çevirdim. Tanrı, “Yeni bir antlaşma” demekle ilkini eskimiş saymıştır.


    _Matta_
    _İsa Mesih’in annesi Meryem, Yusuf’la nişanlıydı ama birlikte olmalarından önce Meryem’in Kutsal Ruh’tan gebe olduğu anlaşıldı. Nişanlısı Yusuf, onu herkesin önünde utandırmak istemediği için sessizce ayrılmak niyetindeydi ama Rabbin bir meleği rüyada ona görünerek şöyle dedi: “Davut oğlu Yusuf, Meryem’i kendine eş olarak almaktan korkma çünkü onun rahminde oluşan, Kutsal Ruhtandır. Meryem bir oğul doğuracak. Adını İsa koyacaksın. Halkını günahlarından O kurtaracak.” _Bazı yıldızbilimciler: “Yahudiler’in Kralı olarak doğan çocuk nerede? Doğuda O’nun yıldızını gördük ve O’na tapınmaya geldik.” Rabbin bir meleği Yusuf’a rüyada görünerek, “Kalk!” dedi, “Çocukla annesini al, Mısır’a kaç. Ben sana haber verinceye dek orada kal. Çünkü Hirodes öldürmek için çocuğu aratacak.”
    _İsayı, Yahya vaftiz etti. İsa vaftiz olur olmaz sudan çıktı. O anda gökler açıldı ve İsa, Tanrı’nın Ruhu’nun güvercin gibi inip üzerine konduğunu gördü. Göklerden gelen bir ses, “Sevgili Oğlum budur, O’ndan hoşnudum” dedi.
    _İsa, İblis tarafından denenmek üzere çöle götürüldü. 40 gün 40 gece oruç tuttuktan sonra acıktı. O zaman Ayartıcı yaklaşıp, “Tanrı’nın Oğluysan, söyle şu taşlar ekmek olsun” dedi. İsa ona şu karşılığı verdi: “İnsan yalnız ekmekle yaşamaz, Tanrı’nın ağzından çıkan her sözle yaşar’ diye yazılmıştır.” Sonra İblis O’nu kutsal kente götürdü. Tapınağın tepesine çıkarıp, “Tanrı’nın Oğluysan, kendini aşağı at” dedi, “İsa İblis’e ‘Tanrın Rab’bi denemeyeceksin’ diye de yazılmıştır. İblis bu kez İsa’yı çok yüksek bir dağa çıkardı. O’na dünya ülkelerini göstererek, bana taparsan, bütün bunları sana vereceğim” dedi. İsa: “Çekil git, Şeytan! ‘Tanrın Rab’be tapacak, yalnız O’na kulluk edeceksin’ diye yazılmıştır.” Bunun üzerine İblis İsa’yı bırakıp gitti. Melekler gelip İsa’ya hizmet ettiler.
    _İsa, halk arasında rastlanan her hastalığı, felci, cin çarpmasını iyileştiriyordu.

    _Kurallar (Tevratı güncelleştirme)
    _Göze göz, dişe diş’ dendiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, kötüye karşı direnmeyin. Sağ yanağınıza bir tokat atana öbür yanağınızı da çevirin. Size karşı davacı olup mintanınızı almak isteyene abanızı da verin. Sizi bin adım yol yürümeye zorlayanla iki bin adım yürüyün. Sizden bir şey dileyene verin, sizden ödünç isteyeni geri çevirmeyin.”
    _Komşunu seveceksin ama düşmanından nefret edeceksin’ dendiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, düşmanlarınızı sevin. O, güneşini hem kötülerin hem iyilerin üzerine doğdurur. Eğer yalnız sizi sevenleri severseniz, ne ödülünüz olur? Vergi görevlileri de öyle yapmıyor mu? Yalnız kardeşlerinize selam verirseniz, fazladan ne yapmış olursunuz? Putperestler de öyle yapmıyor mu?
    _Başkasını yargılamayın ki, siz de yargılanmayasınız. Çünkü nasıl yargılarsanız öyle yargılanacaksınız.
    _Kutsal olanı köpeklere vermeyin. İncilerinizi domuzların önüne atmayın. Yoksa bunları ayaklarıyla çiğnedikten sonra dönüp sizi parçalayabilirler.
    _Adam karısına bağlanacak, ikisi tek beden olacak. onlar artık iki değil, tek bedendir. O halde Tanrı’nın birleştirdiğini, insan ayırmasın.
    _İsa, öğrencisine: Karşı köye gidin, orada bağlı bir eşek ve sıpa bulacaksınız. Onları bana getirin. Bir şey diyen olursa, ‘Rab’bin bunlara ihtiyacı var, hemen geri gönderecek’ dersiniz.” Siyon kızına deyin ki, ‘İşte, alçakgönüllü Kralın, Eşeğe, evet sıpaya binmiş Sana geliyor.
    _Dileyin, size verilecek; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır.
    _Dar kapıdan girin
    _Sahte peygamberlerden sakının! Onlar size kuzu postuna bürünerek yaklaşırlar, ama özde yırtıcı kurtlardır. Onları meyvelerinden tanıyacaksınız.
    _Gölde fırtına koptu. İsa kalkıp rüzgarı ve gölü azarladı. Ortalık sütliman oldu.
    _Kızı ölen birine yardım için gitti. Çekilin!” dedi. “Kız ölmedi, uyuyor.” Onlar ise kendisiyle alay ettiler. Kalabalık dışarı çıkarılınca İsa içeri girip kızın elini tuttu, kız ayağa kalktı.
    _12 havari öğrenciye hastalıkları iyileştirmeyi öğretti ve İşte, sizi koyunlar gibi kurtların arasına gönderiyorum. Yılan gibi zeki, güvercin gibi saf olun. Kardeş kardeşi, baba çocuğunu ölüme teslim edecek. Çocuklar anne babaya başkaldırıp onları öldürtecek. Benim adımdan ötürü herkes sizden nefret edecek. Ama sonuna kadar dayanan kurtulacaktır.
    _Kendi içinde bölünen ülke yıkılır. Eğer Şeytan Şeytan’ı kovarsa, kendi içinde bölünmüş demektir.
    _İnsanların işlediği her günah bağışlanır ama Ruh’a edilen küfür bağışlanmayacaktır.
    _İyi insan içindeki iyilik hazinedir.
    _Birkaç ekmek ve balığı bölerek 5 bin kişiyi doyurdu
    _Sabaha karşı İsa, gölün üstünde yürüyerek onlara yaklaştı. Öğrenciler, O’nun gölün üstünde yürüdüğünü görünce dehşete kapıldılar. “Bu bir hayalet!” diyerek korkuyla bağrıştılar.
    _Pis ellerle yenilen insanı kirletmez. insanı kirleten ağzıdan çıkan şeylerdeir, zina küfür hırsızlık.
    _Bebekler isaya övgüler düzüyordu
    _Celile’de bir araya geldiklerinde İsa onlara, “İnsanoğlu, insanların eline teslim edilecek ve öldürülecek, ama üçüncü gün dirilecek” dedi. Öğrenciler buna çok kederlendiler.
    _Pontius Pilatus MS 26-36 yılları arasında Roma İmparatorluğu'nun Yahudiye eyaletinin valisi

    _İsanın yargılanışı_
    _Petrus izledi. İsa’ya ihanet eden Yahuda, “Kimi öpersem, İsa O’dur, O’nu tutuklayın” diye onlarla sözleşmişti. Dosdoğru İsa’ya gidip, “Selam, Rabbî!” diyerek O’nu öptü. Tutukladılar. Sonra istersem 12 tümenden yardımcı melek gönderir babam dedi. Öğrencileri kaçtı. Kahinler onu öldürmek için yalancı şahit aradılar. Sonunda ortaya çıkan iki kişi şöyle dedi: “Bu adam, ‘Ben Tanrı’nın Tapınağı’nı yıkıp üç günde yeniden kurabilirim’ dedi. Tanrı’nın Oğlu Mesih sen misin?” Nasıl diyorsanız öyledir. İsa’nın yüzüne tükürüp O’nu yumrukladılar. Bazıları da O’nu tokatlayıp, “Ey Mesih, peygamberliğini göster bakalım, sana vuran kim?” dediler. Vali, isayı önce kamçılattı, sonra çarmıha gerilmek üzere askerlere teslim etti. askerler isayla dalga geçti. Selam Yahudi kral diye kafasına kamışla vurup gerdiler. “Hani sen tapınağı yıkıp üç günde yeniden kuracaktın? Haydi, kurtar kendini! Tanrı’nın Oğlu’ysan çarmıhtan in!” diyorlardı.
    Saat üçe doğru İsa yüksek sesle, “Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin?” diye bağırdı. İsa, yüksek sesle bir kez daha bağırdı ve ruhunu teslim etti. O anda tapınaktaki perde yukarıdan aşağıya yırtılarak ikiye bölündü. Yer sarsıldı, kayalar yarıldı. Mezarlar açıldı, ölmüş olan birçok kutsal kişinin cesetleri dirildi. Bunlar mezarlarından çıkıp İsa’nın dirilişinden sonra kutsal kente girdiler ve birçok kimseye göründüler.
    _Ferisiler Pilatusa, “Efendimiz” dediler, “O ‘Ben öldükten üç gün sonra dirileceğim’ dediğini hatırlıyoruz. Onun için buyruk ver de üçüncü güne dek mezarı güvenlik altına alsınlar. Yoksa öğrencileri gelir, cesedini çalar ve halka, ‘Ölümden dirildi’ derler. Son aldatmaca ilkinden beter olur.” Mezarı güvenlik altına aldılar. .Ansızın büyük bir deprem oldu. Rab’bin bir meleği gökten indi ve mezara gidip taşı bir yana yuvarlayarak üzerine oturdu. Görünüşü şimşek gibi, giysileri ise kar gibi bembeyazdı. Nöbetçiler korkudan titremeye başladılar, sonra ölü gibi yere yıkıldılar. Melek kadınlara şöyle seslendi: “Korkmayın! Çarmıha gerilen İsa’yı aradığınızı biliyorum. O burada yok; söylemiş olduğu gibi dirildi. Kadınlar korku ve büyük sevinç içinde hemen mezardan uzaklaştılar; koşarak İsa’nın öğrencilerine haber vermeye gittiler. İsa ansızın karşılarına çıktı, “Selam!” dedi. Yaklaşıp İsa’nın ayaklarına sarılarak O’na tapındılar. O zaman İsa, “Korkmayın!” dedi. “Gidip kardeşlerime haber verin, Celile’ye gitsinler, beni orada görecekler.”

    _Markos_
    _Vaftizci Yahya çölde ortaya çıktı. İnsanları, günahlarının bağışlanması için tövbe edip vaftiz olmaya çağırıyordu. Şu haberi yayıyordu: “Benden sonra benden daha güçlü olan geliyor. Ben sizi suyla vaftiz ettim, ama O sizi Kutsal Ruh’la vaftiz edecektir.” İsa, Yahya tarafından Şeria Irmağı’nda vaftiz edildi. Sudan çıkarken gök yarıldı ve sen benim oğlumsun diye ses duyuldu. O andan sonra denenmek için 40 gün çöle gönderildi. İsa cinleri konuşturmadan kovuyordu, çünkü onlar isayı biliyorlardı.
    _Hirodes’ kardeşinin karısıyla evlenince, Yahya bu kutsal yasaya aykırıdır dedi. Kral da onun başını kestirdi. Sonra isa gelince. Galiba bu Yahya ve tekrar dirildi dedi.
    _İsa havarilerine, öleceğini ve 3 gün sonra dirileceğini söyledi. Onlar inanmadı. Bir bulut yaklaştı ve tanrı: Oğlumu dinleyin dedi.
    _Musa, erkek karısını boşayabilir dedi. isa ise erk ve kadın bütündür. Boşanmaları günahtır dedi.
    _Adam öldürmeyeceksin, zina etmeyeceksin, çalmayacaksın, yalan yere tanıklık etmeyeceksin, kimsenin hakkını yemeyeceksin, annene babana saygı göstereceksin.’ ” ve en önemlisi malını mülkünü sat fakirlere ver. Zenginleri tanrı sevmez.

    _Luka_
    _Zekeriya oğlu Yahya doğuyor. Melek meryeme, tanrının oğlunu doğuracaksın diyor. İsanın adını melek verdi. İyi ağaç kötü meyve, kötü ağaç da iyi meyve vermez. Her ağaç meyvesinden tanınır.
    _Dul bir kadının oğlunun cenazesi geçerken, haydi kalk dedi ve çocuk dirildi. İsanın namı yayıldı.
    Yahya ona adamlarını gönderip beklenen Mesih sen misin dedirtti. o da körleri iyileştiren, sakatları düzelten benim. Daha ne?
    _Kaybolan koyun benzetmesi. 100 den 1i bulunursa itaat etmiş kişi gibi değerlidir.
    _İyi olmak için ne yapmalı? Öldürme, zina yapma ve en önemlisi malını fakirlere ver.

    _Yuhanna_
    _İsanın ilk mucizesi: Annesiyle düğüne gitmişti ve şarap kalmamıştı. İsa bütün fıçılara su doldurun dedi ve o sular en kaliteli şaraba dönüştü ve ilk mucizesini gerçekleştirdi.
    _Baba kimseyi yargılamaz, bütün yargılama işini Oğul’a vermiştir. Öyle ki, herkes Baba’yı onurlandırdığı gibi Oğul’u onurlandırsın. Oğul’u onurlandırmayan, O’nu gönderen Baba’yı da onurlandırmaz. Bana itaat edene sonsuz yaşam vardır.
    _Günah işleyen herkes günahın kölesidir.
    _Yahudiler: Biz zinadan doğmadık. Bir tek Babamız var, o da Tanrı’dır” dediler
    _Lazar, isanın dayısı. Öldü ve 4 gündür mezardayken annesi ağladı ve isadan yardım istedi. İsa da tanrı babasından yardım dileyip onu diriltti ve Yahudiler iman etti.
    _İsanın ünü yayılmaya başlayınca Romalılar onu öldürme planı yapmaya başladı.
    _Meryem isanın mezarına gitti ve boştu. 2 melek içierde oturuyordu. Sonra arkadan bir ses. Kadın ne ağlıyorsun dedi. Meryem onu bahçıvan sandı bir şey demedi. Sonra fark etti ki rabbi karşısında. Kucaklamak istedi ama isa izin vermedi. Ben yüce babamın yanına gidiyorum, döneceğim dedi.
    _Yuhanna diyor ki: İsanın hayatının tanığı öğrencisi petrustur. Onun anlattıklarından öğreniyoruz.



    _Elçilerin işleri_
    _Elçiler isanın göğe yükselişine şahitlik ettiler. Sonra tanrı konuşuyor ve toplanmış birçok farklı dilden kavim anlıyor. Sarhoş muyuz diyorlar hayır. Tanrı isadan sonra hepinizi kutsadı. İsa bazı rahiplere görünüp görev veriyor. Barnabayla saul bunlardan birileri. Anadoluya gidiyorlar. Pavlus efeste Dimitri adında bir adamın Artemis tanrısının heykelcileklerini yapıp sattığını gördü ve uyardı tek tanrı isadır. Efesliler ayaklandı en büyük Artemis.
    _Roma: Başkasına öğretirken, kendine de öğretmez misin? Çalmamayı öğütlerken, çalar mısın? “Zina etmeyin” derken, zina eder misin?
    Kutsal Yasa’yı yerine getirirsen, sünnetin elbet yararı vardır. Ama Yasa’ya karşı gelirsen, sünnetli olmanın hiçbir anlamı kalmaz. Ancak içten Yahudi olan Yahudi’dir. Tanrı insanları İsa Mesih’e olan imanlarıyla aklar. Çalışana verilen ücret lütuf değil, hak sayılır. Sıkıntı dayanma gücünü, dayanma gücü Tanrı’nın beğenisini, Tanrı’nın beğenisi de umudu yaratır. isa bizim için öldü ve biz aklandık, tanrının gazabından kurtulduk.
    _Benliğe uyanlar benlikle ilgili, Ruh’a uyanlarsa Ruh’la ilgili işleri düşünürler. Benliğe dayanan düşünce ölüm, Ruh’a dayanan düşünceyse yaşam ve esenliktir. Çünkü benliğe dayanan düşünce Tanrı’ya düşmandır; Tanrı’nın Yasası’na boyun eğmez, eğemez de... Benliğin denetiminde olanlar Tanrı’yı hoşnut edemezler. Ne var ki, Tanrı’nın Ruhu içinizde yaşıyorsa, benliğin değil, Ruh’un denetimindesiniz. Ama içinde Mesih’in Ruhu olmayan kişi Mesih’in değildir. Eğer Mesih içinizdeyse, bedeniniz günah yüzünden ölü olmakla birlikte, aklanmış olduğunuz için ruhunuz diridir. Mesih İsa’yı ölümden dirilten Tanrı’nın Ruhu içinizde yaşıyorsa, Mesih’i ölümden dirilten Tanrı, içinizde yaşayan Ruhu’yla ölümlü bedenlerinize de yaşam verecektir.
    _Bedenlerinizi diri, kutsal, Tanrı’yı hoşnut eden birer kurban olarak sunun. Ruhsal tapınmanız budur. Bu çağın gidişine uymayın; bunun yerine, Tanrı’nın iyi, beğenilir ve yetkin isteğinin ne olduğunu ayırt edebilmek için düşüncenizin yenilenmesiyle değişin

    _Korintliler_
    _İnsanın düşüncelerini, insanın içindeki ruhundan başka kim bilebilir? Bunun gibi, Tanrı’nın düşüncelerini de Tanrı’nın Ruhu’ndan başkası bilemez. Tanrı’nın bize lütfettiklerini bilelim diye, bu dünyanın ruhunu değil, Tanrı’dan gelen Ruh’u aldık. Ruhsal kişilere ruhsal gerçekleri açıklarken, Tanrı’nın lütfettiklerini insan bilgeliğinin öğrettiği sözlerle değil, Ruh’un öğrettiği sözlerle bildiririz. Tohumu ben ektim, Apollos suladı. Ama Tanrı büyüttü. 7Önemli olan, eken ya da sulayan değil, ekileni büyüten Tanrı’dır.
    _Kim kendini bilge sanıyorsa, bilge olmak için “akılsız” olsun! 19 Çünkü bu dünyanın bilgeliği Tanrı’nın gözünde akılsızlıktır.
    _İnsanlar, Siz Mesih’insiniz, Mesih de Tanrı’nındır.
    _Herkes kendi yararını değil, başkalarının yararını gözetsin.

    _(Kadının başı)_ Her erkeğin başı Mesih, kadının başı erkek, Mesih’in başı da Tanrı’dır. Başına bir şey takıp dua ya da peygamberlik eden her erkek, başını küçük düşürür. Ama başı açık dua ya da peygamberlik eden her kadın, başını küçük düşürür. Böylesinin, başı tıraş edilmiş bir kadından farkı yoktur. Kadın başını açarsa, saçını kestirsin. Ama kadının saçını kestirmesi ya da tıraş etmesi ayıpsa, başını örtsün. Erkek başını örtmemeli; o, Tanrı’nın benzeri ve yüceliğidir. Kadın da erkeğin yüceliğidir. Çünkü erkek kadından değil, kadın erkekten yaratıldı. Erkek kadın için değil, kadın erkek için yaratıldı. Bu nedenle ve melekler uğruna kadının başı üzerinde yetkisi olmalıdır.
    _Bütün beden göz olsaydı, nasıl duyardık? Bütün beden kulak olsaydı, nasıl koklardık? Gerçek şu ki, Tanrı bedenin her üyesini dilediği biçimde bedene yerleştirmiştir. Eğer hepsi bir tek üye olsaydı, beden olur muydu? Göz ele, “Sana ihtiyacım yok!” ya da baş ayaklara, “Size ihtiyacım yok!” diyemez.
    _Sizler Mesih’in bedenisiniz, bu bedenin ayrı ayrı üyelerisiniz

    _Bilmediğim dille dua edersem ruhum dua eder ama zihnimin buna katkısı olmaz. Öyleyse ne yapmalıyım? Ruhumla da zihnimle de dua edeceğim.Tanrı’yı yalnız ruhunla översen, yeni katılanlar senin ne söylediğini bilmediğinden, ettiğin şükran duasına nasıl “Amin!” desin? Bilinmeyen diller imanlılar için değil, imansızlar için bir belirtidir. Borazan belirgin bir ses çıkarmasa, kim savaşa hazırlanır? 9 Bunun gibi, siz de anlaşılır bir dil konuşmazsanız, söyledikleriniz nasıl anlaşılır? Havaya konuşmuş olursunuz. İnsanların ve meleklerin diliyle konuşsam ama sevgim olmasa, ses çıkaran bakırdan ya da çınlayan zilden farkım kalmaz
    _Sevgi sabırlıdır, sevgi şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, övünmez, böbürlenmez. Sevgi kaba davranmaz, kendi çıkarını aramaz, kolay kolay öfkelenmez, kötülüğün hesabını tutmaz. Sevgi haksızlığa sevinmez, gerçek olanla sevinir. Sevgi her şeye katlanır, her şeye inanır, her şeyi umut eder, her şeye dayanır. İnsanların ve meleklerin diliyle konuşsam ama sevgim olmasa, ses çıkaran bakırdan ya da çınlayan zilden farkım kalmaz. Peygamberlikte bulunabilsem, bütün sırları bilsem, her bilgiye sahip olsam, dağları yerinden oynatacak kadar büyük imanım olsa, ama sevgim olmasa, bir hiçim.

    _İsrailoğulları’nın zihinleri körelmişti. Bugün bile Eski Antlaşma okunurken zihinleri aynı peçeyle örtülü kalıyor. Çünkü bu peçe ancak Mesih aracılığıyla kalkar.
    _Tanrı’nın görünümü olan Mesih’in yüceliğiyle ilgili Müjde’nin ışığı imansızların üzerine doğmasın diye, bu çağın ilahı onların zihinlerini kör etmiştir.
    _Her yönden sıkıştırılmışız, ama ezilmiş değiliz. Şaşırmışız, ama çaresiz değiliz. Kovalanıyoruz, ama terk edilmiş değiliz. Yere yıkılmışız, ama yok olmuş değiliz.
    _Tanrı’nın isteğiyle çekilen acı, kişiyi kurtuluşla sonuçlanan tövbeye götürür. Dünyanın acılarıysa ölüm getirir

    _Galyaşışar_
    _Yasa Kitabı’nda yazılı olan her şeyi sürekli yerine getirmeyen herkes lanetlidir.
    _Hacer- Yeruşalim _Kutsal Yasa altında yaşamak isteyen sizler, söyleyin bana, Yasa’nın ne dediğini bilmiyor musunuz? İbrahim’in biri köle, biri de özgür kadından iki oğlu olduğu yazılıdır. Köle kadından olan olağan yoldan, özgür kadından olansa vaat sonucu doğdu. Burada bir benzetme vardır. Bu kadınlar iki antlaşmayı simgelemektedir. Biri Sina Dağı’ndandır, köle olacak çocuklar doğurur. Bu Hacer’dir. Hacer, Arabistan’daki Sina Dağı’nı simgeler. Şimdiki Yeruşalim’in karşılığıdır. Çünkü çocuklarıyla birlikte kölelik etmektedir. Oysa göksel Yeruşalim özgürdür, annemiz odur işte böyle, kardeşler, bizler köle kadının değil, özgür kadının çocuklarıyız. Bakın, ben Pavlus size diyorum ki, sünnet olursanız Mesih’in size hiç yararı olmaz.
    _Benlik Ruh’a, Ruh da benliğe aykırı olanı arzular. Bunlar birbirine karşıttır; sonuç olarak, istediğinizi yapamıyorsunuz. Benliğin işleri bellidir. Bunlar fuhuş, pislik, sefahat, putperestlik, büyücülük, düşmanlık, çekişme, kıskançlık, öfke, bencil tutkular, ayrılıklar, bölünmeler, çekememezlik, sarhoşluk. Ruh sayesinde yaşıyorsak, Ruh’un izinde yürüyelim.
    _İnsan ne ekerse onu biçer. Ruh’a eken, Ruh’tan sonsuz yaşam biçecektir.
    _Efeslilere _
    _Uğrunuza çektiğim sıkıntılar karşısında yılmamanızı rica ediyorum. Bunlar size yücelik kazandırır.
    _Şarapla sarhoş olmayın, Ruh’la dolun. Erkek de kadının başıdır.
    _Kölelere iyi davranın.
    _Şeytan’ın bütün ateşli oklarını söndürebileceğiniz iman kalkanını al.
    _Filipinlere_
    _Alçakgönüllülükle başkalarının yararını da gözetsin.
    _İsa insan biçimine bürünmüş olarak ölüme, çarmıh üzerinde ölüme bile boyun eğip kendini alçalttı. Sünnet bağnazlarından sakının.
    _Selanikliler_
    _Tanrı adil olanı yapacak: Size sıkıntı çektirenlere sıkıntı ile karşılık verecek, sıkıntı çeken sizleriyse bizimle birlikte rahata kavuşturacaktır.
    _İman, umut edilenlere güvenmek, görünmeyen şeylerin varlığından emin olmaktır
    _Eylemsiz iman ölüdür. Bir kimse iyi eylemleri yokken imanı olduğunu söylerse, bu neye yarar?


    _Vahiy_ (Yuhanna’nın rüyası- isanın doğuşu- iblis- savaş)
    _Tanrı isaya, isa da melek aracılığıyla kulu yuhannaya iletti. _Ben yuhanna, arkamda borazan sesine benzer yüksek bir ses işittim. Ses, Gördüklerini kitaba yaz ve yedi kiliseye, yani Efes, İzmir, Bergama, Tiyatira, Sart, Filadelfya ve Laodikya’ya gönder” dedi. Bana sesleneni görmek için arkama döndüm. Döndüğümde yedi altın kandillik ve bunların ortasında, giysileri ayağına kadar uzanan, göğsüne altın kuşak sarınmış, insanoğluna benzer birini gördüm. Başı, saçı ak yapağı gibi beyaz, kar gibi bembeyazdı. Gözleri alev alev yanan ateşti sanki. Ayakları, ocakta kor haline gelmiş parlak tunca benziyordu. Sesi, gürül gürül akan suların sesi gibiydi. Sağ elinde yedi yıldız vardı. Ağzından iki ağızlı keskin bir kılıç uzanıyordu. Yüzü bütün gücüyle parlayan güneş gibiydi. O’nu görünce, ölü gibi ayaklarının dibine yığıldım. O ise sağ elini üzerime koyup şöyle dedi: “Korkma! İlk ve son Ben’im. Diri Olan Ben’im. Ölmüştüm, ama işte sonsuzluklar boyunca diriyim. Ölümün ve ölüler diyarının anahtarları bendedir. Bunun için gördüklerini, şimdi olanları ve bundan sonra olacakları yaz. Sağ elimde gördüğün yedi yıldızla yedi altın kandilliğin sırrına gelince, yedi yıldız yedi kilisenin melekleri, yedi kandillikse yedi kilisedir.”
    Laodikya’daki kilisenin meleğine yaz. Amin, sadık ve gerçek tanık, Tanrı yaratılışının kaynağı şöyle diyor: ‘Yaptıklarını biliyorum. Keşke ya soğuk ya sıcak olsaydın! Oysa ne sıcak ne soğuksun, ılıksın. Bu yüzden seni ağzımdan kusacağım. Zenginim, zenginleştim, hiçbir şeye gereksinmem yok diyorsun; ama zavallı, acınacak durumda, yoksul, kör ve çıplak olduğunu bilmiyorsun. Bundan sonra gökte açık duran bir kapı gördüm. borazan sesine benzeyen ilk ses şöyle dedi: “Buraya çık! olması gereken olayları sana göstereyim.” O anda Ruh’un etkisinde kalarak gökte tahtta oturan birini gördüm. Tahtta oturanın, akik taşına benzer bir görünüşü vardı. Zümrüdü andıran bir gökkuşağı tahtı çevreliyordu. Tahtın çevresinde yirmi dört ayrı taht vardı. Bu tahtlara başlarında altın taçlar olan, beyaz giysilere bürünmüş yirmi dört ihtiyar oturmuştu. Tahttan şimşekler çakıyor, gök gürlemeleri işitiliyordu. Tahtın önünde alev alev yanan yedi meşale vardı. Bunlar Tanrı’nın yedi ruhudur. Tahtın önünde billur gibi, sanki camdan bir deniz vardı. Tahtın ortasında ve çevresinde, önü ve arkası gözlerle kaplı dört yaratık duruyordu. Birinci yaratık aslana, ikincisi danaya benziyordu. Üçüncü yaratığın yüzü insan yüzü gibiydi. Dördüncü yaratık uçan bir kartalı andırıyordu. Dört yaratığın her birinin altışar kanadı vardı. Yaratıkların her yanı, kanatlarının alt tarafı bile gözlerle kaplıydı. Tahtta oturanın sağ elinde iki yanı da yazılı, yedi mühürle mühürlenmiş bir tomar gördüm. Yüksek sesle, “Tomarı açmaya, mühürlerini çözmeye kim layıktır?” diye seslenen güçlü bir melek de gördüm. Ama ne gökte, ne yeryüzünde, ne de yer altında tomarı açıp içine bakabilecek kimse yoktu. Acı acı ağlamaya başladım. Çünkü tomarı açıp içine bakmaya layık kimse bulunamadı. Bunun üzerine ihtiyarlardan biri bana, “Ağlama!” dedi. “İşte, Yahuda oymağından gelen Aslan, Davut’un Kökü galip geldi. Tomarı ve yedi mührünü O açacak.” Tahtın, dört yaratığın ve ihtiyarların ortasında, boğazlanmış gibi duran bir Kuzu gördüm. Yedi boynuzu, yedi gözü vardı. Bunlar Tanrı’nın bütün dünyaya gönderilmiş yedi ruhudur. Kuzu gelip tahtta oturanın sağ elinden tomarı aldı. Tomarı alınca, dört yaratıkla yirmi dört ihtiyar O’nun önünde yere kapandılar. Boğazlanmış Kuzu Gücü, zenginliği, bilgeliği, kudreti, Saygıyı, yüceliği, övgüyü Almaya layıktır.” Ardından gökte, yeryüzünde, yer altında ve denizlerdeki bütün yaratıkların, bunlardaki bütün varlıkların şöyle dediğini işittim:
    “Övgü, saygı, yücelik ve güç sonsuzlara dek Tahtta oturanın ve Kuzu’nun olsun Kuzu yedinci mührü açınca, gökte yarım saat kadar sessizlik oldu.
    _Tanrı’nın önünde duran yedi meleği gördüm. Onlara yedi borazan verildi. Yedi melek ellerindeki yedi borazanı çalmaya hazırlandı. Birinci melek borazanını çaldı. Kanla karışık dolu ve ateş oluştu, yeryüzüne yağdı. Yerin üçte biri, ağaçların üçte biri ve bütün yeşil otlar yandı.
    İkinci melek borazanını çaldı. Alev alev yanan, dağ gibi büyük bir kütle denize atıldı. Denizin üçte biri kana dönüştü. Denizdeki yaratıkların üçte biri öldü, gemilerin üçte biri yok oldu. Üçüncü melek borazanını çaldı. Gökten meşale gibi yanan büyük bir yıldız ırmakların üçte biri üzerine ve su pınarlarının üzerine düştü. Bu yıldızın adı Pelin’dir. Suların üçte biri pelin gibi acılaştı. Acılaşan sulardan içen birçok insan öldü. Dördüncü melek borazanını çaldı. Güneşin üçte biri, ayın üçte biri, yıldızların üçte biri vuruldu. Sonuç olarak ışıklarının üçte biri söndü, gündüzün ve gecenin üçte biri ışıksız kaldı. Sonra göğün ortasında uçan bir kartal gördüm. Yüksek sesle şöyle bağırdığını işittim: “Borazanlarını çalacak olan öbür üç meleğin borazan seslerinden yeryüzünde yaşayanların vay, vay, vay haline!” Beşinci melek borazanını çaldı. Gökten yere düşmüş bir yıldız gördüm. Dipsiz derinliklere açılan kuyunun anahtarı ona verildi. Dipsiz derinliklerin kuyusunu açınca, kuyudan büyük bir ocağın dumanı gibi bir duman çıktı. Kuyunun dumanından güneş ve hava karardı. Dumanın içinden yeryüzüne çekirgeler yağdı. Bunlara yeryüzündeki akreplerin gücüne benzer bir güç verilmişti. Çekirgelere yeryüzündeki otlara, herhangi bir bitki ya da ağaca değil de, yalnız alınlarında Tanrı’nın mührü bulunmayan insanlara zarar vermeleri söylendi. Bu insanları öldürmelerine değil, beş ay süreyle işkence etmelerine izin verildi. Yaptıkları işkence akrebin insanı soktuğu zaman verdiği acıya benziyordu. O günlerde insanlar ölümü arayacak, ama bulamayacaklar. Ölümü özleyecekler, ama ölüm onlardan kaçacak.
    Altıncı melek borazanını çaldı. Dört melek, insanların üçte birini öldürmek üzere çözüldü. Görümümde atları ve binicilerini gördüm. Ateş, gök yakut ve kükürt renginde göğüs zırhları kuşanmışlardı. Atların başları aslan başına benziyordu. Ağızlarından ateş, duman, kükürt fışkırıyordu. İnsanların üçte biri bunların ağzından fışkıran ateş, duman ve kükürtten, bu üç beladan öldü. Atların gücü ağızlarında ve kuyruklarındadır. Yılanı andıran kuyruklarının başıyla zarar verirler. Ölmemiş olanlar tövbe etmedi.
    _Sağ ayağını denize, sol ayağını karaya koyarak aslanın kükremesini andıran yüksek sesle bağırdı. Denizle karanın üzerinde durduğunu gördüğüm melek, sağ elini göğe kaldırdı. Göğü ve göktekileri, yeri ve yerdekileri, denizi ve denizdekileri yaratanın, sonsuzluklar boyunca yaşayanın hakkı için ant içip dedi ki, “Artık gecikme olmayacak. Yedinci melek borazanını çaldığı zaman, Tanrı’nın sır olan tasarısı tamamlanacak. Nitekim Tanrı bunu, kulları peygamberlere müjdelemişti.” Gökten işittiğim ses benimle yine konuşmaya başladı: “Git, denizle karanın üzerinde duran meleğin elindeki açık tomarı al” dedi. Küçük tomarı meleğin elinden alıp yedim, ağzımda bal gibi tatlıydı. Ama yutunca midem acılaştı. Bana şöyle dendi: “Yine birçok halk, ulus, dil ve kralla ilgili olarak peygamberlikte bulunmalısın.”
    Yedinci melek borazanını çaldı. Gökte yüksek sesler duyuldu: “Dünyanın egemenliği Rabbimiz’in ve Mesihi’nin oldu. O sonsuzlara dek egemenlik sürecek.”



    _ Gökte olağanüstü bir belirti, güneşe sarınmış bir kadın göründü. Ay ayaklarının altındaydı, başında on iki yıldızdan oluşan bir taç vardı. Kadın gebeydi. Doğum sancıları içinde kıvranıyor, feryat ediyordu. Ardından gökte başka bir belirti göründü: Yedi başlı, on boynuzlu, kızıl renkli büyük bir ejderhaydı bu. Yedi başında yedi taç vardı. Kuyruğuyla gökteki yıldızların üçte birini sürükleyip yeryüzüne attı. Sonra doğum yapmak üzere olan kadının önünde durdu; kadın doğurur doğurmaz ejderha çocuğu yutacaktı. Kadın bir oğul, bütün ulusları demir çomakla güdecek bir erkek çocuk doğurdu. Çocuk hemen alınıp Tanrı’ya, Tanrı’nın tahtına götürüldü. Kadınsa çöle kaçtı. Orada bin iki yüz altmış gün beslenmesi için Tanrı tarafından hazırlanmış bir yeri vardı. Gökte savaş oldu. Mikail’le melekleri ejderhayla savaştılar. Ejderha kendi melekleriyle birlikte karşı koydu ama gücü yetmedi. Bu yüzden gökteki yerlerini yitirdiler. Büyük ejderha –İblis ya da Şeytan denen, bütün dünyayı saptıran o eski yılan– melekleriyle birlikte yeryüzüne atıldı. Ejderha yeryüzüne atıldığını görünce, erkek çocuğu doğuran kadını kovalamaya başladı. Yılanın önünden çöle, üç buçuk yıl besleneceği yere uçup kaçabilmesi için kadına büyük kartal kanatları verildi. Yılan ağzından, kadını selle süpürüp götürmek için onun ardından ırmak gibi su akıttı. Ama yeryüzü, ağzını açıp ejderhanın ağzından akıttığı ırmağı yutarak kadına yardım etti. Bunun üzerine ejderha kadına öfkelendi. Kadının soyundan geriye kalanlarla, Tanrı’nın buyruklarını yerine getirip İsa’ya tanıklıklarını sürdürenlerle savaşmaya gitti. Denizin kıyısında dikilip durdu. Sonra on boynuzlu, yedi başlı bir canavarın denizden çıktığını gördüm. Boynuzlarının üzerinde on taç vardı, başlarının üzerinde küfür niteliğinde adlar yazılıydı. Gördüğüm canavar parsa benziyordu. Ayakları ayı ayağı, ağzı aslan ağzı gibiydi. Ejderha canavara kendi gücü ve tahtıyla birlikte büyük yetki verdi. İnsanlar canavara yetki veren ejderhaya taptılar. Bir canavar daha çıktı ve herkesi heykel yapmaya davet etti. Heykeli canlandırıp kendine inanmayanları öldürtecekti. Canavar herkesin başına 666 sayısını damgaladı. Kendi simgesi.
    Gökteki melek dedi ki, bir insan canavara taparsa tanrı ona şiddetli bir azap edecek yakıcı bir içki içirecektir. Sonra tapınaktan gür bir ses yedi meleğe, “Gidin, Tanrı’nın öfkesiyle dolu yedi tası yeryüzüne boşaltın!” Birinci melek gidip tasını yeryüzüne boşalttı. Canavarın işaretini taşıyıp heykeline tapanların üzerinde acı veren iğrenç yaralar oluştu. İkinci melek tasını denize boşalttı. Deniz ölü kanına benzer kana dönüştü, içindeki bütün canlılar öldü. Üçüncü melek tasını ırmaklara, su pınarlarına boşalttı; bunlar da kana dönüştü Dördüncü melek tasını güneşe boşalttı. Bununla güneşe insanları yakma gücü verildi. Canavarın egemenliği karanlığa gömüldü. İnsanlar ıstıraptan dillerini ısırdılar. Altıncı melek tasını büyük Fırat Irmağı’na boşalttı. Gündoğusundan gelen kralların yolu açılsın diye ırmağın suları kurudu Bundan sonra ejderhanın ağzından, canavarın ağzından ve sahte peygamberin ağzından kurbağaya benzer üç kötü ruhun çıktığını gördüm. Bunlar doğaüstü belirtiler gerçekleştiren cinlerin ruhlarıdır. Yedinci melek tasını havaya boşalttı. Tapınaktaki tahttan yükselen gür bir ses, “Tamam!” dedi. O anda şimşekler çaktı, uğultular, gök gürlemeleri işitildi. Öyle büyük bir deprem oldu ki, yeryüzünde insan oldu olalı bu kadar büyük bir deprem olmamıştı. Büyük kent üçe bölündü. Ulusların kentleri yerle bir oldu. Tanrı büyük Babil’i anımsadı, ona ateşli gazabının şarabını içeren kâseyi verdi. Bütün adalar ortadan kalktı, dağlar yok oldu. İnsanların üzerine gökten tanesi yaklaşık kırk kilo ağırlığında iri dolu yağdı.
    _7 melekten biri beni fahişenin yaşadığı yere götürdü. Bundan sonra melek beni Ruh’un yönetiminde çöle götürdü. Orada yedi başlı, on boynuzlu, üzeri küfür niteliğinde adlarla kaplı kırmızı bir canavarın üstüne oturmuş bir kadın gördüm. Kadın, mor ve kırmızı giysilere bürünmüş, altınlar, değerli taşlar, incilerle süslenmişti. Yedi baş, kadının üzerinde oturduğu yedi tepedir; aynı zamanda yedi kraldır. Bunların beşi düştü, biri duruyor, ötekiyse henüz gelmedi. Gelince kısa süre kalması gerek.
    _Tanrı babil kentini fuhuştan dolayı yıktı.

    Haleluya! Diye seviniyor göktekiler
    Bir meleğin gökten indiğini gördüm. Elinde dipsiz derinliklerin anahtarı ve büyük bir zincir vardı. Melek ejderhayı –İblis ya da Şeytan denen o eski yılanı– yakalayıp bin yıl için bağladı. Bin yıl tamamlanıncaya dek ulusları bir daha saptırmasın diye onu dipsiz derinliklere attı, oraya kapayıp girişi mühürledi. Bin yıl geçtikten sonra kısa bir süre için serbest bırakılması gerekiyor.
    Bunları işiten ve gören ben Yuhanna’yım.
  • 284 syf.
    ·9 günde·Beğendi·9/10 puan
    Her ülkenin vardır bir ICKABOG'u!
    Her zaman bir şeylere korku duymak iyi midir?
    İnsanlara haddinden fazla korku aşılarsak ne olur?
    İnanmak için neye ihtiyacımız var?
    Soruları ile kitap beni aldı götürdü KORNUKOPYA ülkesine.
    Güzel mi güzel, mutlu mu mutlu bir küçük ülkeymiş KORNUKOPYA. Bu ülkenin kibirli bir kralı varmış. Tabii ki kralımızın yanına iki tane lord lazım. İşte bu lordlar ülkeyi bir kaosa sürükleyen, yalanın dağ olduğu ama lordların insan olmadığı zamanlar gelmiş çatmış. Kral kendi güzelliğinden, yakışıklılığından ülkeye neler oluyor diye bakmayı unuttuğu zamanlar.
    Halk , lordların yasalarla koyduğu vergilerinden, saldıkları korkulardan, halkın sürekli öldürülmesinden bir haber olan bir kral ile yaşamış durmuş. ICKABOG adında ki bir canavarı yakalayıp halkına kendini ispat etmek isteyen bir kral, Lordlarının yalanları ile ülkeyi kaosa sürüklemiş. Hala da bunlardan haberi olmamış bu kralın.

    Çocuk kitabı olur mu bilemiyorum. Bir ara ne kadar insan öldü diye düşünmedim değil.
    Ama farklı bir bakış açısı ile bakarsak çıkarılacak ders çok.
    Kralın kibrinin, halkından uzak olmanın merdana getirildiği sorunlar.
    ICKABOG diye bir canavar söylemi ile insanlara verilen korkunun neler yaptıracağını, kötülerin eline geçen hakların insanlar üzerinde nasıl kullanıldığının bir sürü örneği mevcut.
    Her ülkenin vardır bir ICKABOG'u diyorum ister iyi ister kötü olsun bir ülke veya bir insan olarak bir şeye bir düşman cephemiz mevcut. Varlığımız mevcudiyeti bu şekilde tabii.
    Yanlış insanlar eline geçen bu haklarla haksız bir adaletin yasalarla nasıl bir haksızlığa göz yumulduğu, halkı açlığa, sefalete nasıl mecbur bıraktıklarını görüyoruz.
    İnsanı eğer bir duruma inandırırsanız, bunu bir de safsata yasalarla desteklerseniz görün bakın kral ve ülke ne hale gelir. Tabii çocuklar geleceğimizin mihenk taşları. İnançlarını, cesaretlerini her zaman var etmemiz gerektiğini, her söylenen doğrudur değil sorgulamanın insanı doğru yola ulaştıracağını, yanlış yolla doğru yola varılmayacağını öğretmemiz gereken pırlantalar. Çocuklar geleceğin umutları.
    Er ya da geç halk son sözü her zaman söyleyecektir ve romanda da halk son sözü söyledi.
    Güzel, akıcı bir kitaptı. Severek ve merak ederek okudum.
    Herkese iyi okumalar.
    Ickabog J. K. Rowling (Robert Galbraith)
  • _Odaklanma + hayal gücü = Hipnoz
    _Hipnoz: İkna ve telkinlerle oluşturulan trans hali. Odaklanmanın en üst düzeye ulaştığı özel bir zihin durumudur. Yapay uyurgezerlik. Anestezi yöntemi. Uyku-uyanıklık arası hal. Bir büyü ya da illüzyon değil, bilimsel bir süreç. (Oyunculuk gibi). Hipnoz, Manyetizma ve Telkinlerle sağlanır. Manyetik hipnozun temsilcisi Mesmer. Hipnozun 3 hali: Telkin, donma ve uyurgezerlik. Pierre Janet (1859-1947) deneyleri, hipnozu kolaylaştırıcı etkenler: Doğal uyurgezer olma, ruhsal bir çöküntü geçirmiş olma, zihinsel yorgunluk, aşırı heyecanla kendini kaybetme, yönetilmeye eğilimli olma, güven… Hipnoz sırasında beyin dalgalarını theta frekansındadır. Aşk hipnotik bir durumdur. Tv, araba, kitap okuma... doğal hipnozdur. Doğaüstü mucizevi bir durum mu yoksa şarlatanlık mı? Dissosiyatif bir süreçtir.
    _Dissosiyatif Bozukluk: Tıbben bir neden olmaksızın kişideki algı bozukluğu. Unutma, dalıp gitme, hayaller kurma… Travmaya bir cevap olarak ortaya çıkar. Derealizasyon, Amnezi, çoklu kişilik bozukluğu çeşitleridir.
    _Hipnoterapi: Bir psikoterapi yöntemi
    _Pavlova göre hipnoz, şartlı reflekstir.
    _Freud: Hipnozitör, sujenin ideal benini temsil eden otoriter baba rolünü üstlenmekte. Suje de babaya itaat eden çocuk rolünü oynamakta.
    _EEG Elektroensefalografi ya da Beyin Çizgesi Yöntemi, beyin dalgaları aktivitesinin elektriksel yöntemle izlenmesini ölçen yöntemdir.

    _Normal bilinçli zihin, eleştirel ve sorgulayıcıdır. Hipnotik trans halindeki zihin ise bilinçten ve gerçeklikten uzaklaşmış, yönlendirilebilir haldedir. Kitap, tv, araba sürme hipnoz halleridir. Pek çok uzman her türlü hipnozun aslında kendi kendine hipnoz olduğu konusunda
    hemfikirdirler.

    _Frans Anton Mesmer (1734 -1815) Modern hipnotizmin mucidi. Yıldızlardan görünmeyen manyetik bir akımın çıktığına ve
    bu akımın insanların sağlığını etkilediğine inanırdı. Yıldızlar ve hasta arasındaki uygun akım, acı çeken hastanın vücudunu mıknatıslarla ovarak, sıvıyı yeniden dağıtarak böylece de sağlığını ona tekrar kazandırarak sağlanırdı. Zamanla, Mesmer, aynı faydaları, ellerini hastalarının üzerinde gezdirerek de ortaya çıkarabileceğini buldu. Bir süre sonra bir şarlatan olduğu gerekçesiyle Viyana’da çalışması yasaklandı. Kral 16. Louis'nin davetiyle Paris'e gitti. Orada da popüler oldu. Doktorların, onların göğsüne dokunacakları endişesiyle kadınların kalp atışlarını dahi dinlemedikleri bir çağda Mesmer'in yöntemi taciz olarak görüldü. Mesmer'in, doktorların çoktan vazgeçtikleri hastaları tedavi ediyordu. Benjamin franklinin de olduğu komisyonun bulgusu, iyileşmelerin manyetizmadan değil de hastaların inanmalarından ve hayal etmelerinden kaynaklandığı yolundaydı.
    _Mesmer'in temel inanışı insanların vücutlarının içinde bir çeşit güç olduğudur -odic güç- ve bu gücü insan iyileştirme, tedavi etme, zarar verme hatta öldürme amaçlı kullanabilir, ana kontrol mekanizması kişinin kendi isteği ve arzusudur bu gücü kullanmada.
    _Mesmerizm: Büyü. Hipnozun eski adı. Hipnoz, psikoloji, manyetizma gibi alanlardan yararlanan bir olgudur. Evrenin dokusunu oluşturan gözle görülmeyen bir madde vardı ve bu maddenin insan bedenindeki dengesizliği çeşitli hastalıklara yol açıyordu. Dr. Mesmer evrenin hammaddesinin akışını etkileyebileceğini iddia ediyordu. Bu sayede insan vücudundaki sağlıklı denge oluşturulabilirdi. Yüzlerce insanı aynı anda iyileştirdiği söyleniyordu. Önce bir ağaca dokunuyordu ve ağaca sözde manyetik enerjiyi aktarıyor, daha sonra da iyileşmek için insanların ağaca dokunmasının yeterli olduğunu söylüyordu. Zaman zaman insanları geniş bir dairede oturtuyor ve uzun bir teli tutmalarını istiyordu. Kendisi de herkesin temas ettiği telde evrensel akışı sağlıyor ve iyileşmenin başladığını savunuyordu. Benjamin Franklin şu ünlü cümlesini söyledi: “Eğer bu hastalar iyileşiyorsa bu Mesmer’in gücü sayesinde değil bu kişilerin kendi hayal güçleri sayesinde oluyor. Mesmer’in farkında olmadan kullandığı şey telkin kavramıydı. Aynı zamanda plasebo, yani inancın gücü gibi faktörler de çalışmaların başarısını artırıyordu.
    _Yüksek beklenti ve ikna edici faktörler insanın bilincini etkileyerek yönlendirebiliyor.
    _İskoç cerrah Esdaile, 300'ün üzerinde acısız ameliyat yapmak için mesmerizmi kullandı.
    _Mesmer'in bu fikirlerinin ve uygulamalarının evrimi James Braid'in 1842'de hipnozu keşfetmesini sağlamıştır.

    _Dr. James Braid (1795-1860) Edinburg. Braid, "Hipnozun Babası" unvanını hak eder çünkü yöntemin ismi Mesmerizmden "Hipnoz"a çeviren odur. Mesmerizme ilgi yeniden canlandırıldı. Muhafazakâr bir tıp uzmanı olması ve bilimsel yaklaşıma önem vermesi hipnozun ilk defa saygı duyulan bir konuma yaklaşmasını sağladı. Manyetik sıvılar olmadan hipnotik durumun kazanılabileceği fikrini ortaya atan ilk kişi Braid'dir. O, doğrudan vücudu etkilemek yerine, hipnozcunun, deneği yalnızca telkin yoluyla etkilediğine inanıyordu. Hipnoz hadisesinin hipnozcunun sihirli güçlere sahip olması gereğinin aksine, deneğin telkine yatkınlığına bağlı olduğu sonucuna varmıştır. "Braidizm" kendisi uygun telkinleri verirken, hastalarından bir noktaya odaklanmalarını istiyordu.

    _Freud: Anksiyetenin muhtemel sebepleri için bilinçaltını incelemek amacıyla hipnozu kullanan ilk kişilerden biri. Freud, hastalarının hepsinin, bu yönteme karşı istekli olmadıklarını ve sonuçların her zaman kalıcı olmadığını keşfettiğinde hipnozun büyüsünden kurtuldu.
    Freud'un bu yaklaşımı bırakması hipnozu büyük ölçüde geriletti. Yeniden şarlatanların, eğlence dünyasının ellerine düştü;

    _Hipnoterapi, zihin süreçlerinin vücut üstünde doğrudan etkileri olduğu fikrine dayanır. Hoş şeyler düşünüyorsanız kalp atışınızla vücudunuzu daha rahatlamış hissedeceksiniz. Ne verirsen onu alırsın. Eğer düşüncelerinizin olumsuz olmasına izin verirseniz, bu olumsuz tutumlara ve inançlara yol açabilir. Yeterince sıklıkla tekrarladığınız şey otomatik hale gelir.

    _Dur tekniği: Olumsuz bir düşünceden hoşlandığınızda "dur'diye düşünün. Olumlu düşünmek daha faydalı olacaktır. Bazı kelimeler zihninizde başarısızlık veya şüphe uyandırabilir. Bu kelimeleri kaldırmak da işe yarayacaktır. Umut, yeniden denemek. "Yönetim odasına girdiğimde sakin ve kendine güvenen biri olarak davranabilirim telkinde bulunabilir. Fiziksel süreçlerin zihin üzerindeki etkisi, ilaç ya da kafein içildiğinde fark edilebilir. Anksiyeteye yol açabilir. Benzer şekilde, zihinsel ve duygusal deneyimlerin vücutta belirli reaksiyonları ortaya çıkardığı görülebilir. Beyin / vücut seviyesinde, hipnoterapiyi takiben endorfinlerde (vücudun kendi doğal acı yokedicisi) artmalar kaydedilmiştir. Hipnozdaki telkinler bilinçli süreçten geçmeden doğrudan bilinçaltı zihine gider. Faydalıdır; çünkü yapıcı ve olumlu telkinler yeniden yapılandırmayla sonuçlanabilir. Hipnozun etkileri, gündelik telkinlerinizin türüne bağlıdır.

    _Tasavvur: Zihinde canlandırma. Tasavvurun bilgiden daha önemli olduğunu söyleyen Einstein'dı. Tasavvurun zihnin daha derin kısmının dili olduğu ileri sürülür. "Hayalî deneme" başarılı sonuçlar ortaya çıkarabileceğini gösterir. Kendilerini daha sakin hissetmeyi isteyen insanlar, endişe duygularını, ateşe atılan ve kolayca yanan çöp olarak hayal edebilirler. Sınavdan korkan birinin, hayalinde sürekli sınavları çok sevdiğini ve çok sakin olduğunu tekrar tekrar düşünmesi her şeyin tıpkı hayalinde planladığı gibi gittiğini gördü. Tasavvurun etkisi iradeden daha güçlü. Korku filmi izleyenin arada güzel manzaralar düşünmesi sizi rahatlatır. Romatizma için güneş ışığını hayal etmesi gerekti. Migren ağrısını sert şapkanın yumuşadığı olarak düşünülebilir. Tasavvur, hipnotik durumu yaratmak için kullanılır.

    _İçsel danışman tekniği_Kendinize içsel bir danışman, sırdaş, rol modeli yaratın. Tanışın ve konuşun._Yapmanız gereken tek şey, kontrolü elinize almaya karar vermenizdir. Fark yaratabilirsiniz. Değişimi yaratmak sizin elinizdedir. Goethe'nin de dediği gibi: "Yapabileceğiniz veya hayal edebileceğiniz her şeye başlayabilirsiniz. Cesaretin dehası, gücü ve büyüsü vardır. Şimdi başlayın." Daha iyisini hak ettiğinizi bilin ve bunun için uğraşın.
    _Anestezi yöntemi olarak kendi kendine hipnoz…Aynı saatlerde, tekrarlarla, sabırla.
    _Hipnozda 'kilitlenip kalma' korkusu yaşadıklarını ifade eden hastalarım oldu. Sabah saatleri çalmadan birkaç dakika önce uyanacak şekilde kendilerini programlayabilen pek çok insanla.

    _Bulutların arasındaki dünyaya gitme tekniği. Gözü Sabitleme Tekniği, Gevşeme Tekniği ve Merdiven Tekniği.
    _Gözlerinizi açtığınızda kendinizi tazelenmiş, sakin ve canlı hissedeceğinizi telkin edin. Kaslarınızı sıkıp yavaşça bırakın ve tüm vücuda uygulayın. Kendini tıpkı beşikte sallanan bir çocuk gibi veya bir salıncakta sallanır gibi hissetme. Vücuttaki gerginliklere odaklan ve her nefete atıldığını düşün. Bu güzel yere doğru inişim devam ettikçe derin bir rahatlık duygusu varlığımın en derinine kadar işliyor"ulaşınca kendinizi seçmiş olduğunuz o özel yerde bulun. Koklama, dokunma, duyma ve tatma gibi uygun olan duyumlarınızı kullanın.
    _Eğer kaygı hayatınızı istediğiniz gibi yaşamanızı engelliyorsa, düşüncelerinizde kendi kendinizle olumsuz bir şekilde konuşuyor olmanız ihtimali vardır. Olmasını istediğiniz şekli denemek ve takviye etmek için "Dur" tekniği, çok faydalı olacaktır. Korktuğunuz şeyi canlandırmak. Kalabalıkta dolaşmak, arkadaşlarla buluşmak, konuşma yapmak.
  • 832 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    bu kitabı bizden önce yaşamış ulu atalarımızı merak ettiğim bazı arastirmalar için okudum herodotos müthis anlatım gücüyle ve üslubuyla bu kitabı yazmış inanılmaz etkilendim çok hoşuma gitti kitabi okurken adeta tarihte yolculuk yaptım

    Herodotos tarihi tüm objektifiyle anlatmış tarih alanın babası sayilmasida boşuna değil öncelikle hayret edici şeylerle karşılaştım
    okurken bazen korktum bazen tedirgin oldum ama kitabı içinde yaşadım

    Misirda bir insan deneyi yapıyor kral ama çok hayret verici;

    Bir çobana, rasgele iki tane yeni doğmuş çocuk verdi, bunlar ağıla konacak ve şöyle büyütülecekti: Çocukların yanında kimse ağzını açıp tek söz söylemeyecekti; ayrı bir odada kendi başlarına büyüyeceklerdi; çoban, belli saatte keçileri alıp yanlarına götürecek süt içirip iyice doyuracak, sonra kendiişlerine bakacaktı. Psammetikos'un böyle yapmasının ve bu emri vermesinin nedeni, çocukların viyaklamalar çağını aştıktan sonra ağızlarından çıkacak ilk sözü yakalamaktı; gerçekten de öyle oldu. Üzerinden iki yıl geçince, bir gün çoban kapıyı açıp içeri girdi, önünde diz üstü duran iki çocuk, ellerini uzatarak, "Bekos!" diye bağırdılar. Çoban bu sözü ilk duyduğunda bir şey demedi, ama daha sonra da her gelişinde aynı sözü işitince efendisine haber verdi ve isteği üzerine çocukları kendi görsün diye aldı, ona götürdü. Psammetikos kendi kulağı ile de duyduktan sonra, herhangi bir şeye bekos adını vermiş olan insanların kimler olduklarını araştırmaya koyuldu; araya taraya Phrygialıların ekmeğe bekos dediklerini öğrendi. Böylece ve bu ipucuna tutunarak Mısırlılar, Phrygialıların kendilerinden daha eski olduklarını itiraf ettiler.

    1) mısır kralı neden bu deneyi yaptı?

    Mısır kralı o zamanlar bilime sanata meraklı biriymiş ve sürekli insan deneyleri yapması için bilim adamlarına talimat verirmiş bunun akebinde bu bebekler yabani ortama ayak uydurur mu kendi aralarında bir dil oluşturabilir mi gibi gibi sorular ortaya çıkmıştı zaten ama mısır kralının kendinden önce yaşamış uygarlıkları keşfetmesi tarih biliminin gelişmesinde katkıda bulunmuştur ama bu kral çokca insan deneyleri yapmiş ama bu tarih sayfalarına geçmemistir
    Bu müthiş kitabı herkes okumalı bence iyi okumalar dilerim
  • DIŞ POLİTİKA

    Abdülhamid'in dış politikasına hâkim ölçüyü, şu ana kadar birçok bahiste, hususiyle demiryolu siyasetinde, vesilelere bağlı olarak gösterdik. Şimdi bu politikayı, hâdiselere bağlı olmaksızın mücerret mânâsiyle billûrlaştıralım:

    Abdülhamid'in dış politikası, zaman ve mekân şuurunu kaybetmiş, son haddine kadar acze düşmüş, «Hasta Adam» diye isimlendirilmiş ve bölüşülmesi için gerçek hiçbir engel kalmamış olan bir imparatorluğu, sırf Batıyı iyice kavramanın, ona hâkim gözle bakmanın, içindeki rekabetleri kızıştırmanın ve kendi vatanı üzerinde karşılaştırmanın avantajiyle korumak ve 33 yıl ayakta tutmak ölçüsü içinde çerçevelenebilir.

    Bu mücerret ölçünün müşahhas unsurları ve iş hedefleri şunlardır:

    İngiltere'nin karşısına Almanya'yı, Rusya'nın önüne İngiltere'yi dikmek, fazla bir emel sahibi görünmeyen Fransa'ya tarafsız bir tutum muhafaza ettirmek, İtalya'yı olduğu yerde bekletmek, Avusturya'yı da kâh Rusya'yla çatıştırarak, kâh Almanların peşine düşürerek Balkanlarda tek ve fa'al bir politika güdmekten alıkoymak; böylece, Batılı büyük devletleri birbirine karşı rekabetleri ve tezadlar içinden kavrayıp Osmanlı Devletine zararlı olmaktan çıkarmak... Alman İmparatorunun:

    Ben politikayı Abdülhamid'den öğrendim.» Sözündeki hikmet, Abdülhamid'in, sanki Almanlara Almanlıklarını öğretircesine onları İngiltere ve bütün Avrupa karşısında belirtmeye davet eden tutumundan ve bunun için Yakın ve Orta Doğu havzasına hâkim bir ulaştırma yolunu kendilerine ismarlamasındandır. Almanların «Şarka doğru yayılma» politikası, kendi iç bünyelerinin eseri olsa da Abdülhamid'in bu eseri teşvik etmekte ve ona tecelli sahası açmakta rolü büyüktür. Kaydetmeye değmez ki, Almanların mavi gözleri için değil, kendi milletinin ela gözleri için... Abdülhamid,
    aynı zamanda, Almanya, Avusturya, Rusya arasında «Üç kayzer ittifakı» anlaşmasını, araya, bu ittifka düşman İngiltere'yi çekmek, Almanya'yı İngiltere'ye döndürmek ve Osmanlı ülkesini cezbetmek suretiyle tesirsiz kılmış ve Türklük aleyhindeki bu en korkunç ittifakı işlemez hale getirmiştir.

    Abdülhamid, Türk - Rus Harbinin başına kadar babasından ve amcasından miras kalan İngiliz politikasına bağhlik an'ånesini muhafaza etti.

    Çocukluğunda Abdülmecid'in huzuruna çağrılıp, orada gördüğü ihtiyar ecnebinin elini öpmesi babası tarafından ihtar edilince, ağlamaktan kendisini alamamıştı. Bu ihtiyar ecnebi, İngiliz sefiriydi ve Abdülmecid'in dilinde:

    Memleketimizin ve hânedanımızın en büyük dostu Ingiltere'nin elçisi...

    Diye ifadesini buluyordu.

    Abdülhamid, Rus Harbinin başında, İngiltere'nin nasıl olsa Osmanlılar safında savaşa gireceğini umarken neticede Ruslar Yeşilköy'e geldikten sonra İngiliz donanmasının İstanbul sularında demirlediğini görünce kalbinin en hassas noktasından yaralandı, İngilizlere itimadını kaybetti ve dünyada, milletiyle beraber ne kadar yalnız olduğunu anladı. Ondan sonra işi, gücü, bütün dostluk garantilerinin riyâ ve menfaat sınırlarından ileriye geçemediği bu aldatma dünyasında ve yalnız onun sanatı olan politikada mâsum ve mustarip milletini her çareye başvurarak korumaya bakmak oldu.

    Henüz tahta çıktığı sıralarda İngiltere'de muhalefet lideri (Gladston) un bir broşür yayınlayarak Türkleri insanlığın en büyük düşmanı diye gösterdiğini ve hükümeti Türklere temayülden alıkoymaya çalıştığını bilmiyor değildi. İngiltere'nin en büyük siyasîlerinden biri olan (Gladston), Avrupa'yı, bütün silâhlariyle Türklere çullanmaya ve onları kıt'adan atmaya davet ederken, hükümeti de beraber, İngiliz kalbinin içindeki mahrem temayülü ortaya koyuyor ve bu hâl Abdülhamid'e meçhul bulunmuyordu. Abdülhamid, İngilizleri en büyük İslâm ve Türklük düşmanı biliyordu. Fakat bazı müşterek menfaatlerin zoraki kalıbında yıllarca zamandır muhafaza edilen anlaşma paylarının, karşılıklı olarak daha uzun müddet saygı göreceğini umuyordu.

    Böyle olmadı, İngiliz umumi efkârı, Türk düşmanı (Gladston) un peşinden gitmeye başladığı gibi, Kraliçe Viktorya'nın da sırf İngiliz menfaatleri yönünden bütün gayretleri boşa çıktı. Kraliçe, Türklere yardım fikrini savunurken, Rusları da onların seviyesine düşürmekten başka bir sebep gösteremiyor ve şöyle diyordu:

    Son derece zalim ve vahşi şekilde sürüp giden boğuşmalar, hıristiyanların korunması için değil, yeni ülkeler fethetmek gayesiyle yapılıyor. Ruslar da Türkler derecesinde zalim ve gaddar bir millettir.»

    Neticede ne İngiltere'nin İstanbul Sefiri (Layard) in çığlıkları, ne de İngiltere Başvekili (Lord Bikonsfild) isimli Yahudi (Dizraeli) nin her tarafı tatmine bakan sinsi siyaseti, İngiltere'yi Türk safında boy göstermeye yetebildi. İngiliz umumî efkârı Türklerden tiksindiğini ve İngiliz menfaatlerine zararlı olsa da onları felâket halleri içinde yalnız bırakmaya kararlı olduğunu açıkça gösteriyordu.

    Abdülhamid, Türk - Rus Harbi boyunca İngilizlerden gördüğü muameleden çok üzüldü ve bu üzüntüye binen harp, bozgun, göç felaketleri içinde eridi. İngiliz Sefiri (Layard) in notlarına göre, o şahane gözleri uykusuzluktan şişmiş, avurtları çökmüştür.

    Abdülhamid, bütün bu acıların içinden bir tuğla gibi pişmiş olarak çıktı ve artık her şeyi anlar oldu.

    Anladı ki, İngiltere'nin karşısına mutlaka bir muvazene unsuru, bir mukabil kuvvet çıkarmak lâzımdır.

    Çıkardı!

    Türkiye'nin taksiminden başka bir şey düşünmeyen (Bismark) a rağmen Almanya...

    Hindistan yolunu tehdit ve İngiltere'nin Doğu politikasini tahdit etmek gibi bir avantaja geçmek yolunda Abdülhamid'e yaklaşan, daha doğrusu Abdülhamid tarafından yaklaştırılan Almanya, bu kararını, İmparatorunun 1889'da İstanbul'u ziyaretiyle gösterdi. Evet, genç İmparator İkinci (Giyyom) un bu ziyareti sırf kendi anlayışı ve bazı nâzırların teşvikiyle, fakat (Bismark) a rağmen oluyordu.

    Bu münasebetle Yıldız'da büyük bir merasim köşkü yaptırıldı ve bütün İstanbul, geçit yollarının her taşına kadar hazırlığını tamamladı.

    İmparatoru getiren vapur, akşam güneş cami ve minare silüetleri üzerine erguvan renkli nefesini üflerken, bir masal dünyasının yaldızlı dekorları arasında Dolmabahçe önüne geldi. İmparator rıhtımda kendisini bekleyenlerden ziyade manzaranın güzelliğine bakıyor ve haykırıyordu:

    İstanbul, dünyanın en güzel şehri... Hükümdarlar, rıhtımda karşılaştılar, Abdülhamid'in yanında Sadrazam; ve arkasında karşılama protokolüne dahil şahsiyetler... Hususiyle, bir zamandan beri askerî mütehassis olarak Türkiye'de bulunan ve sırmalı üniforması içinde kılıç yutmuş gibi dimdik duran (Fon der Goltz) Paşa...

    Abdülhamid, misafirlerini çarpıcı bir sadelik ve tabiilik içinde dünyanın en soylu tavriyle karşıladı, bu tavri bir anda herkesi hayran bıraktı. İmparatoriçenin elini muhteşem bir asalet edasiyle öptü ve onu koluna alarak, saltanat arabasına doğru götürdü. Sadrazamla beraber arkalarından gelen Kayzer, hayran... Dolmabahçe'yle Yıldız arasında, pırıl pırıl yanan iki süngü duvarı ve bu duvarların arkasındaki «Padişahım çok yaşa!» diye girtlağını paralayan iki sıra halk yığını içinden, kırmızı ceketli, astragan kalpaklı ve mızraklı hassa süvarileriyle perdelenmiş olarak, altışar, dörder ve ikişer atlı saltanat arabalarının süzülüşü...

    Alman hükümdarları, İstanbul'da beş gün, beş gece kaldılar. İmparatoriçe (Ogüsta) nin anlatışiyle:

    -- Binbir gece masallarındaki hayâl âlemi...» Som altından sofra takımlariyle yemek; ve her sabah, gözlerini Boğaziçi kıyılarına doğru ilk açışlarında, kapılarini vuran haremağalarının taşıdığı göz kamaştırıcı hediyeler... Abdülhamid, misafirlerine Yıldız'ı bizzat gezdiriyor; hayvanat bahçesini, dünyanın en asil atlarını toplayan ahırları, hiçbir yerde eşi bulunmayan çiçekleri, hayvan ve nebat olarak görülmemiş renkler ve şekilleri gösteriyordu. Meşhur gül bahçesi gezilirken, Abdülhamid, asålet ve zarafetin ne demek olduğunu Batılılara gösterdi. Ortasında paha biçilmez bir pırlanta broş bulunan bir gül demetini eliyle İmparatoriçeye takdim etti. İmparatoriçe büyülendi.

    Saltanat hazinesi ziyaret edilirken, eski Doğu ihtişamınin inci ve pırlanta kakılı eserleri karşısında İmparator bir köylü şaşkınlığı içindeydi. Bir İngilizin ifadesiyle, basit (Potsdam) sarayının sahipleri, aradaki fark bakımından bu efsane pırıltıları karşısında apışıp kalmışlar ve Abdülhamid'in tesiri altına girmişlerdi. Aslında ve dini hisleri bakımından dünyanın en sade ve ziynetten tiksinici sultanı olan ve kendi yatak odasında, hastahane karyolasına benzer bir şey üstünde yatan Abdülhamid, bütün bunları, nefsi için değil milleti için yapıyor ve dininin küfre kibir ve haşmet emreden hikmetinden kuvvet alıyordu.

    İmparatoriçenin gözünde Abdülhamid, karşılama ânında elini öpmek için çıkardığı, sonra tekrar giydiği, yolda halkı selâmlarken muhafaza ettiği ve bütün törenlerde asil ellerinden ayırmadığı eldivenleri ve onlara uygun her haliyle bir zarafet heykeliydi. İmparatorun gözündeyse, sihirbazvâri bir telkin ve nüfuz kabiliyeti olan ve aslâ şaşırmayan, sade şaşırtan, şahsiyetini her mukavemet karşısında kabul ettiren korkunç bir zekâ... Bu zekâ karşısında genç İmparator çok defa bönleşiyor, basit kalıyordu.

    Şu nükteye dikkat:

    İmparatoriçe, İmparator ve Padişah, bir arada sohbetteler... İmparator, göziyle İmparatoriçeyi işaret ederek, Fransizca, Abdülhamid'e soruyor:

    Haşmetmeap! Biz bir kadınla başa çıkamazken, siz koca haremi nasıl idare edebiliyorsunuz?

    Abdülhamid, gülümseyerek, Fransızca cevap veriyor:

    -- Bu bir sanattır, Majeste!.. Her sanat gibi akli izahı olmayan bir hüner... Kayzer'in bönlüğiyle Sultanın inceliği

    besbelli değil mi?

    Kayzer'le Padişah, aralarında hiçbir tercümeci ve tavassutçu bulunmadan, bildikleri Fransızca sayesinde, başbaşa, saatler geçirdiler ve anlaştılar.

    Almanya, başta (Fon der Goltz) Paşa olmak üzere Türk Ordusunun nizamlanması ve silahlanması için gereken (personel) ve (materyal) yardımını yapacak...

    Başta şümendifer olarak, büyük iktisadi - siyasî tesisler Almanlarca taahhüt edilecek...

    Doktordan mühendise kadar, müsbet bilgiler kadrosu içindeki hiç bir yardım esirgenmeyecek...

    Hükümdarlar aynı debdebeyle uğurlandı ve Abdülhamid, dış politika dehåsının bütün semeresini bu ziyaretten devşirdi.

    Abdülhamid'in haremini ziyaret eden İmparatorice, oradaki güzellikleri de binbir gece masallarındaki hayal ålemine bağlı şeyler kabul etmiş, aldığı ağır hediyelerden çocuk gibi sevinmiş ve kocasına şöyle demişti:

    -- Ben Türklere bayıldım! İmparator İkinci (Giyyom), İstanbul'u dokuz sene sonra ikinci defa ziyaret etti. Kudüs'te yaptırılan Protestan (Luteryen) kilisesinin açılışı için Filistine gidişini vesile edinerek...

    O sırada (1898) Girit meselesinin aldığı şekil, Abdülhamid'in dört büyük devletle arasını açmış, böylece (Kayzer Vilhelm) in Abdülhamid'i ziyaret etmek için seçtiği saat son derece uygun düşmüştü. Kayzer, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Rus Harp gemilerinin kümelendiği Girit sularından Almanya donanmasını çekecek ve müşterek ültimatoma imza atmayı reddedecek kadar ileri bir sahabetle Türkiye'yi tutmuş bulunuyordu.

    Yıllarca evvel, üzerinde anlaşmaya varılan Bağdat demiryolunun bütün (formalite) leriyle tamam hale getirilmesi ve derhal tatbik mevkiine çıkarılması için en müsait mevsim gelmişti.

    Abdülhamid'in siyasi dehåsı, bir taraftan Ingiltere'nin karşısına Almanya'yı dikmek ve böylece İngiltere'yi korkutup kendisine yakınlaştırmak gayesine bağlıyken, öbür taraftan, işi aceleye getirmeden ve kat’i neticeye varmadan arada muvazene kurmak ve dilediğini tutmakta daima serbest bulunmak gibi gayet ince bir (taktik) güdüyordu. Zira taraflardan birine kat'i temayül, karşı cephenin ümidini kırabilir ve memleketin başına bir harp açılabilirdi. Onun içindir ki, her taraf öbürünün muhtemel korkuluğu halinde kalmalı, fakat Türkiye’yi kat'i bir düşman vaziyetine sokmamalıydı. Kıvamının bulunması son derece zor bir mayonez tutturmaya benzeyen bu vaziyet Abdülhamid'e, evvelâ bizzat dâvet ve teşvik ettiği Alman temayülünü, bu temayül Almanlarca azgın hale getirilince, yavaş yavaş kösteklemeyi ve duruma göre bağları sıkmayı veya gevşetmeyi ilham etmiş, bu yüzden de Bağdat demiryolu projesi uzun müddet askıda bırakılmıştı. Her şey İngiltere ve nüfuzu altındaki devletlerden gelecek tepkiye terkedilmişti.

    İşte Abdülhamid'in «garantili tarafsızlık» diye ifadelendirilmesi pek yerinde olan dış politikasındaki ana ölçü, onun, hiçbir tarafa kararını tam belli etmeyen girift ve esrarlı edası ve bu edanın ince hesaplarıdır. Fakat bu incelikte de, yüzünden veya tersinden mübalağa hiçbir başarı vâdetmez, hattå işi büsbütün bozabilir. Ne fazla ileri gidilecek, ne de boyuna geri kalınacak... Sırasına ve yerine göre, karar ve hareket, şart...

    Bütün bu unsurları sanatkår bir kimyacı hüneriyle tahlil ve terkip etmeyi bilen Abdülhamid, Ingiltere'nin son tavrı karşısında artık Almanlarda fikirdamaya başlayan temayülü kucaklamaktan geri kalmadı. Afrika'da, İngiltere ve Fransa arasında pek kızışmış bulunan sömürgecilik rekabetleri ve Fransa'nın Rusya ile anlaşmaya geçip, Rus - Alman münasebetlerinin kopuntu göstermesi, bu arada da Ingiltere'nin bu üç devletten de ayrı ayrı kuşkulanma durumu, Abdülhamid'e derhal kararını verdirdi: Almanya'yı açıkça tutmakta ve dolayısiyle Fransa ve Rusya ve daha sonra İngiltere karşısında mevki almakta, Türk vatanının selâmeti ve politikasının idaresi bakımından zarar değil, fayda vardır.

    Böyleyken, Abdülhamid, Bağdat demiryolu imtiyazını bir «oldu - bitti» haline getirmedi, ona ait hiçbir kat'i taahhüde girmedi; ve Almanlara, yeni yapılan Haydarpaşa gariyle istasyon arasındaki (feribot) işletmesinden başka bir şey vermedi.

    İstanbul'un süt - beyaz güvercin iklimine, (gotik) ve karanlık mimarisiyle, fabrika, sis ve kömür dumanı âleminden muhacir bir kara kartal gibi çöken, Marmara kıyılarında Alman benliğini heykelleştiren ve havamıza aslâ yakışmayan Haydarpaşa garının açılışında, Abdülhamid, İkinci (Giyyom) la yanyana göründü. Gözlerini kamaştırıp kafasını başka şeylerle meşgul etmek ve Kayzer’e ana meseleleri unutturmak için de, yapmadığı fedakârlık ve göstermediği misafirseverlik bırakmadı. Bir Fransızın tahminine göre yarım milyona yakın kısmı hediye olmak üzere 1,5 milyon altın, masraf... Bir ziyaretin masraf tutarı, bugünkü parayla 1 milyar Türk lirası... Şu var ki, bu ziyaretin mânâsında Türk politikasının erdiği nimet yanında, masraf hiçbir şey değil...

    16 sene sonra Birinci Dünya Harbini açacak olan (Kayzer Vilhelm), tepeden tırnağa nişan ve sırmalara boğulmuş, arkasında maiyeti ve hassa süvarileri, beyaz bir at üzerinde İstanbul'u dolaştı, ve Türk vatanını eski emperyalistlere karşı koruyucu yeni emperyalist sifatiyle çılgınca alkışlandı.

    Fakat bütün bu haller ve İmparatoriçenin yine büyüsüne kapıldığı binbir gece âlemi, Kayzer'i avutamıyor, Prusya subayı kafalı ve hendesî akıllı Kayzer, karşılaştığı Şark usulü politika cambazları karşısında öfkeleniyor, mutlaka bir neticeye ulaşmak istiyordu. O da, gördüğü ve içinde sarhoş edilmek istendiği nezakete bir mukabele olmak üzere Sultanahmet'deki Alman Çeşmesini yaptırmış bulunuyor, fakat her şeyden evvel aille de netice, netice!, diye direnip duruyordu. Artık Kayzer'in tavrında bir öfke dalgalanmaya başlamıştı. Bu yeni eda, Abdülhamid'in gözünden kaçmıyordu. Nihayet Kayzer'e hissettirdi ki, İngiltere ile Fransa arasındaki Afrika müstemlekelerine ait rekabet neticelenmeden bir karara varmasi bahis mevzuu olamaz. Abdülhamid, ilerde, Almanya'ya karşı iki müttefikin, bu rekabet yüzünden bir harbe kadar gidip gitmeyeceklerini takip ediyor, böyle bir harp patlayacak olursa Mısır'ı tekrar ele geçirmeyi ve Şimali Afrika üzerinde yeniden håkimiyet kazanmayı düşünüyordu.

    Almanya'ya temayülünü bütün dünyaya karşı açığa vurmak için kısa bir müddet daha neticeyi bekletmesi gerekiyordu.

    Abdülhamid'in Almanlara karşı: – Nişanlım sensin, fakat nişan törenimiz biraz sonra...

    Tavrını değiştiremeden, İmparator ve etrafı, tam da Afrika buhranının en nåzik anlarında Filistin'e hareket ettiler ve Sultan tarafından efsanevi dostluk tezahürleriyle uğurlandılar.

    Kayzer'in arkasından Abdülhamid'o Musul taraflarındaki askeri makamlardan bir rapor takdim edildi. Bu rapora göre, Almanlar, Musul bölgesinde (arkeoloji) kazıları yapmak vesilesiyle petrol arıyorlardı.

    O kadar ki, Kudüs'te İmparatora hazırlanan muhteşem karşılama merasimini iptal etmeye kadar düşündü. Fakat acele hükümleri sevmiyen mizacı onu soğukkanlı bir muhasebeye davet etti. Mabeyn kadrosundan meşhur Arap İzzet Paşa'nın müdafaa ettiği tez galip geldi; ve Almanlarin petrol arayışındaki gizlilik ve sinsilik müstesna, teşebbūslerinin milli menfaate çevrilebileceği hesaba katıldı.

    Abdülhamid, hiçbir şey belli etmeden, petrol mütehassisi (arkeolog) ları faaliyetlerinde serbest bırakmak ve durumu arkadan kollamak siyasetini tercih etmiş bulunuyordu. Alman İmparatoru ise, Abdülhamid'in son tutumuna ait hiçbir bilgiye sahip değildi.

    İmparator Hayfa iskelesine tantanalı bir kafileyle çıktı. İmparatorluğun en yüksek temsilcilerinden 27 kişilik bir maiyet ve 600 neferlik bir muhafız kit'asiyle Kudüs'e doğru bir zafer yürüyüşü yaptı. Başında sivri tepeli miğferi, haşmet püsküren bir üniforma içinde, cihangir bir Haçlı ordusu kumandanına uygun bir azametle Kudüs'e girdi. Sırtında hıristiyanlarca hacı farzedilen şahıslara mahsus, beyaz, ipek pelerin, Kudüs önlerinde atindan inip tozlu yol üzerinde diz çökmesi ve dua etmesi, hıristiyanlar çoşturdu ve haberi bütün dünyaya yayıldı. Belliydi ki, Kayzer, Arrupa'nın maddi ve manevi būtün (otorite) sini, rakiplerine karşı Almanya'ya kazandırmak yolundadır. Böylece 1914 hengâmesi, 19 uncu asrin sonunda başlamış oluyordu.

    Abdülhamid bütün bunları noktası noktasına takip ediyor ve bilhassa Ingilizlerin tepkisine dikkat ediyordu. O zamana kadar fazla bir artış göstermeyen, hatta şahane seyahatin tertipçiliği işinin İngiliz (Kuk) firmasına verilmiş görmekle sevinen İngilizler, birden Kayzer'in Kudüs'te takındığı eda ve kendisini dünyaya sulhu getirmeye memur bir havári gibi göstermesi karşısında adamakıllı kuşkulandılar.

    İngiltere Başvekili Lord (Salisbori), nâzırlar toplantısında Almanların niyetini şöyle ifade ediyordu:

    - Gayeleri, İngiltere'yi şark pazarlarından uzaklaştırmak ve bir gün onun karşısına çıkıp hesaplaşmaktır.

    İşte Abdülhamid'in ümidi gerçekleşmeye ve bir İngiliz muharririnin tabiriyle «Alman - İngiliz münasebetinde bir çatlak görünmeye başlıyordu.

    İngiltere Kraliçesi (Viktorya) nin torunu İkinci (Vilhelm), Filistin'den sonra Suriye'de mârifetine devam etti. Şimdi bedevi şeyhleri kılığına giriyor, Salahaddin (Eyyübi) nin türbesine çelenkler koyuyor ve kendisini İslam âleminin Avrupalı tek koruyucusu gösteriyordu.

    Bu kadar taşkın bir romantizma ile idare edilen siyaset, İngilizleri, bilhassa Hindistan politikası bakımından şiddetle ürkütebilir, belki sabırlarını taşırmaya kadar gidebilir, mevsimsiz bir dünya ihtilâfına yol açabilirdi.

    Abdülhamid, Yıldız'da, küçük istirahat odasında, basit bir koltuğa oturmuş, önünde kahvesi ve elinde sigarası, yakınlarından birine diyordu ki:

    - Şu akrep kıskacı bıyıklı İkinci (Giyyom) cenapları kuvvetli bir aktör ama rolünü biraz fazla dokunaklı oynuyor!..

    Evet; İngiltere, Rusya ve bütün Avrupa'ya karşı politika kıvamını gayet dakik hesaplarla muhafaza etmek şartti...

    Abdülhamid, davanın bu cephesini ustalıkla idare etti; dostu Alman İmparatorunu, gösterdiği İslâm alâkasından dolayı tebrik ederken, böyle nümayişlere fazla yer verdirmeden, onu, istediği imtiyazlar yolunda ve aynı sene içinde gerçek bir başanya erdirdi. Kılı kırk yaran ve ince eleyip sık dokuyan Abdülhamid için, münasip vakit gelmişti.

    27 Ekim 1899'da, Konya'dan Bağdat'a ve oradan İran körfezine uzatılaoak demiryolu imtiyazı, Anadolu Demiryolu Şirketi ve (Doyçe Bank) vasıtasiyle Almanlara verildi.

    Abdülhamid, İngiltere - Almanya - Rusya arası, Türkiġe’nin inüdafaa ve muhafazasi politikasını, ayniyle mayonez misalinde olduğu gibi en sanatlı şekilde bir kıvam (doz) sırrında besliyor, mayonez unsurlarından birine verilen hak fazla kaçınca hemen öbürüne iltifat ediyor, Türk vatanını içinden kabaracak

    bir yükselme hamlesine kadar dış politika bakımından en selâmetli şartlara ulaştırma yolunda ilerliyor, fakat her fani gibi, 10 yıl sonra tahtından ne şekilde atılacağını ve mes'ut dış politika mayonezinin ne türlü bozulup ekşiyeceğini bilemiyordu.

    Abdülhamid'ce yürütülen dış politika havasında en hazin ve tüyler ürpertici hüküm şudur ki, Ulu Håkan tahtından indirilmemiş olsaydı, sonunadek hayatta bulunduğu Birinci Dünya Savaşına aslå girmeyecek, taraflar arası kendisini idare etmeyi bilecek, başımıza (Sevr) belâsı gelmeyecek, kimbilir daha neler ve neler olmayacak; ve bugün Türkiye, dünya çapındaki imparatorluğu ile, maddede ve månåda ilk planda bulunacaktı. Olanlar takdir hükmünden ibaret olduğu kadar, «olmasaydı ne olurdu?» hesabı da yine aynı hükme bağlıdır.

    Abdülhamid'i ziyarete gelenlerden biri de Alman veliahtıdır. Bu zat, «Veliahtın Hatıraları» isimli eserinde, uzun uzun Abdülhamid'e hayranlığından bahseder ve başlangıçta gayet basit ve hakir bir adam göreceğini sanırken nefer elbisesine benzer sade bir kılıç içinde Sultanı görür görmez heybetine kapıldığını ve sihriyle büyülendiğini kaydeder. Bütün Avrupa kral ailelerini, (Burbon) lari, (Habsburg) lari, (Romanof) ları, kendi sülalesi olan (Hohenzolern) leri gördüğü halde hiç birinde Abdülhamid'in vekar ve asaletine şahit olmadığını söyler. Eserin 51 inci sahifesinden:

    Abdülhamid'de insanı feth ve zapteden harikulade bir şey vardı.

    Eserin 53 üncü sahifesinden:

    İhtiyar Abdülhamid'e bu tesadüfün, bende, hiçbir Avrupa tâcidarında bulamadığım en fazla alâkaya şayan bir temas kiymeti olarak kaldı.»
    Necip Fazıl Kısakürek
    Sayfa 264 - sh:264-277 ÜÇÜNCÜ FASIL DEVR-İ HAMÎDÎ
  • Ve gözyaşlarım acınacak bir biçimde akmaya başladı.
    "Zezé, ağlıyorsun..."
    "Geçer. Nasılsa ben, senin gibi bir kral değilim. İşte yaramazın tekiyim. Çok kötü bir çocuğum, evet; çok kötü bir çocuk... Başka bir şey değil."