Türkmenlerin içler acısı durumunu gören memleketin işte bu insaflı hacısı hocası, şeyhi, Konya sultanının bu ters kültür politikasından bezmiş olan uç beylerinin de teşvikleriyle Türk dilinde yazıp çizmenin gerekliliğini idrak ederler yani onların da Arabî, Farsî gibi Türkî adlı bir yazı dilleri olmasına kanaat getirirler. Böyle düşünmesine düşünürler ama bir yazı dilinin kurulabilmesi için bir siyasî otoritenin koruyuculuğundan başka yerine getirilmesi gereken üç evrensel şart vardır:
1. Yazı dilinin dayanacağı bir yerleşik kültür çevresi ile ilgili kelime hazinesinin, o konuşma dilinde daha önceden yoğun bir şifâhî gelenek ile kurulmuş olması gerekir.
2. Bir alfabenin bulunması gerekir.
3. Alfabeyi kullanırken, o dildeki seslerin nasıl ifade edileceğinin bilinmesi gerekir; yani bir imlâ modelinin bulunması gerekir.
Bunlardan en işlek olanı, kolaylıkla tahmin edileceği gibi -ş ekidir: al-ış ver-iş, gid-iş dönüş, ol-uş vb. -l ile teşkil edilenler ise bugün hemen hemen yok gibidir. Öte yandan sonu ünlüyle biten fiil kökleri bugün bir iki örneğe inhisar ettiği için bunlarla teşkil edilenlerin morfolojik saydamlığı kalmamıştır. Meselâ ba-ş kelimesinin ba- "bağlamak" fiilinden geldiği belirgin değildir. Misällerimizi şöyle çoğaltabiliriz: *ya-ş "göz yaşı, ıslaklık; canlılık, parlaklık" (krş. ya-n-, ya-k- ve ya-r+u- "ışıldamak", buradan yarın "sabah" > "ertesi gün" vb.) düş <*tü-ş, krş. aynı kökten tü-l "rüya" ve ikisi bir arada tül tüşe- "rüya görmek" vb. Tabii tün "gece", bugünkü diin "bir evvelki gün" mânâ kayması ile buraya ait olmalı. *tü- diye bir fiilin varlığını, canlı olarak kullanıldığını tesbit edemiyoruz, ama herhalde tü-t- "tütmek, duman çıkmak" (tütün tüt-ün de buradan!) iştikakında görüyoruz: Dumanın koyu renginden dolayı, "*karanlık olmak", dolayısiyle "*gece olmak" gibi bir mânâ verebiliriz; rüya da çoğu zaman gece uyurken görüldüğüne göre...