• (Çok uzun bir sessizlik)

    Ama senin dostların var.

    (Uzun bir sessizlik)

    Çok dostun var.
    Onların sana bu kadar koltuk çıkmaları için ne veriyorsun onlara?

    (Uzun bir sessizlik)

    Onların sana bu kadar koltuk çıkmaları için ne sunuyorsun onlara?

    (Uzun bir sessizlik)

    Ne sunuyorsun?

    (sessizlik)







    Bir zihnin zemini, bir ışık huzmesi altında binlerce hamam böceği bir anda tek bir gövde halinde birleştiğinde ve hiç birinin dile getirmeye cesaret edemediği gerçeği kapsadığında artık hiçbir şeye karşı çıkmadan yer değiştiriyor ve o zihnin üst tabakalarındaki karartılmış bir şölen salonununda yoğunlaşmış bir bilinçlilik hüküm sürüyor


    Her şeyin benim için açığa çıktığı bir gece geçirdim.
    Nasıl tekrar konuşabilirim?


    Kendinden başka kimseye güvenmeyen kırgın hünsa gerçekte odayı bereketli buluyor ve kabustan hiçbir zaman uyanmamak için yalvarıyor.


    Ve hepsi oradaydılar.
    Herbiri.
    Ve ben sandalyelerinin arkalıklarında bir böcek gibi ordan oraya seyirtirken
    adımı biliyorlardı.

    Işığı anımsa ve ona inan

    Ebedi ışıktan önce bir anlık netlik.


    Unutmama izin verme


    --------------------------------------



    Üzgünüm

    Geleceğin umutsuz olduğunu ve hiçbir şeyin iyiye gitmeyeceğini hissediyorum.

    Sıkıldım ve hiçbir şey beni tatmin etmiyor

    Bütünüyle yenilgiye uğramış biriyim.

    Suçluyum, cezalandırılıyorum

    Kendimi öldürmek istiyorum

    Daha önce ağlayabiliyordum ana şimdi gözyaşlarının ötesine geçtim

    Başka insanlara karşı ilgimi yitirdim

    Karar veremiyorum

    Yiyemiyorum

    Uyuyamıyorum

    Düşünemiyorum

    Yalnızlığımı, korkumu ve tiksintimi yenemiyorum

    Şişmanım

    Yazamıyorum

    Sevemiyorum

    Erkek kardeşim ölüyor, sevgilim ölüyor, İkisini de öldürüyorum

    Ölümüme doğru doluyorum.

    İlaç almaktan dehşetli korkuyorum.

    Sevişemiyorum

    Sikişemiyorum

    Yalnız kalamıyorum

    Başkaları ile birlikte olamıyorum

    Kalçalarım çok büyük

    Cinsel organlarımı sevmiyorum


    +.48’de
    çaresizlik ziyaretime geldiğinde
    kendimi asacağım
    sevgilimin nefes alıp verişiyle birlikte

    Ölmek istemiyorum

    Ölümlülüğüm olgusu ile öyle çaresizliğe düştüm ki, intihar etmeye karar verdim

    Yaşamak istemiyorum

    Uyuyan sevgilimi kıskanıyorum ve onun teskin edilmiş bilinçsizliğine imreniyorum.



    Uyandığında benim sakinleştiriciler tarafından kesintiye uğratılmış uykusuz gecemin düşüncelerini ve konuşmalarını kıskanacak

    Kendimi bu yıl ölüme teslim ettim.

    Bazıları bunu kendine düşkünlük olarak adlandıracak
    (Bunun gerçekliğini bilmedikleri için şanslılar)
    Bazıları da basit bir olgu olarak acı çekmeyi bilecekler.

    Bu benim normalliğim haline geliyor.

    -------------------------------------------------------


    100

    91
    84
    81

    72
    69
    58
    44
    37 38
    42
    21 28
    12
    7


    ----------------------------------------------------------




    Uzun sürmedi. Orada uzun süre kalmadım. Ama siyah acı kahve içerek bir antik tütün
    dumanı içinde o ilaç kokusunu yakaladım. Ve o hala hıçkıran yerde bir şey bana dokunuyor iki yıl önceden gelen bir yara bir kadavra gibi açılıyor ve uzun süredir gömülü duran utanç, çürümekte olan iğrenç ıstırabını ortaya döküyor.

    Bir oda dolusu İfadesiz donuk yüz acımı seyrediyor, o kadar anlamdan yoksunlar ki, burada bir ard niyet olmalı.

    Dr Bu ve Dr. Şu ve o anda oradan geçmekte olan Dr Nevar bir uğrayıp kafa bulayım diye düşündü. Çaresizliğin sıcak tünelinde yanmakta olan ben, bir de nedensiz sarsılmalarla iyice resil olmuş durumdaki ben , bir de sözcükler ağzımdan kekeleyerek dökülürken, “hastalığım” hakkında söylecek hiçbir şey bulamıyordum, Zaten o da ölecek olduğum için hiçbir şeyin anlamı olmadığını bilmekten ibaretti. Bana bedenin ve zihnin bütünlüğünün nesnel bir gerçeklik olduğunu söyleyen o düzgün, akılcı psikiyatrik sesle ben tamamiyle çıkmaza girdim. Ama ben burada değilim ve hiç olmadım. Dr Bu bunu yazıyor ve Dr. Şu sempatik bir bir biçimde mırıldanmaya çalışıyor. Beni seyrederek, beni yargılayarak, tenimden sızan sakatlayıcı yenilginin kokusunu alarak, bana pençelerini geçirmiş ve her şeyi yutan çaresizliğimi, beni baştan aşağı saran dünyaya dehşetle ağzı açık bakar ve neden herkesin gülümsediğini merak ettiren, ve herkesi içimde sancıyan utancın gizli bilgisiyle bana bakar hale getiren paniğimi ...
    Utan utan utan
    Boktan utancın içinde boğul

    Sırrına erişilmez doktorlar, duyarlı doktorlar, sıradışı doktorlar, size kanıt gösterilmedikçe hasta olduklarını sanacağınız doktorlar, aynı soruları sorararak, ağzıma kendi sözcüklerini yerleştirerek, doğuştan gelen acılar için kimyasal tedaviler önerirler, Ben senin için avaz avaz bağırmak isteyene kadar da birbirlerinin kusurlarını örterler: Sen; , bana isteyerek dokunan, gözlerimin içine bakan, yeni kazılmış mezarımından gelen sesle yaptığım darağacı esprilerine gülen, saçımı kazıdığımda benimle dalga geçen , ve beni görmenin onu memnun ettiğini söyleyerek yalan söyleyen tek doktor. Yalan söyleyen. Ve beni görmenin onu memnun ettiğini söyleyen. Sana güvendim. Seni sevdim, ve canımı yakan seni kaybetmek değil, tıbbi görüşlermiş gibi maskelediğin boktan yalanlarınız.

    Senin gerçekliğin, senin yalanların, benim değil.

    Ve ben senin farklı olduğuna inanırken ve hatta zaman zaman yüzünde yanıp sönen ve patlama tehdidi içeren ızdırabı belki gerçekten hissettiğin sanısına kapılırken, sen de ayıbını örtmeye çalışıyordun. Bütün öbür aptal ölümlü amcıklar gibi.

    Benim düşünceme göre bu ihanettir. Ve benim asıl düşüncem, bu sersemce düşünce kırıntılarının temelinde yatandır.

    Hiçbir şey benim öfkemi dindiremez.

    Ve hiçbir şey yeniden inançlı olmamı sağlayamaz.

    Bu benim içinde yaşamak istediğim bir dünya değil.


    -----------------------------------------------

    -Herhangi bir planın var mı?

    -Aşırı doz alıp, bileklerimi kesmek ve kendimi asmak.

    -Hepsini birden mi yapacaksın?

    -Hiçbir biçimde bir yardım çağrısı gibi algılanamaz böylece.

    (sessizlik)

    -İşe yaramaz.

    -Tabii ki yarar.

    -Yaramaz. Aşırı dozdan dolayı üzerine bir uyuşukluk gelecek. O yüzden de bileklerini kesebilecek gücün olmayacak.

    (sessizlik)

    -Eğer yalnız kalırsan, kendine zarar verebileceğini düşünüyor musun?

    -Yapabileceğimden korkuyorum.

    -Bu koruyucu oabilir mi?

    -Evet. Beni tren raylarından uzakta tutan şey korku. Tanrıya ölümün boktan bir son olması için dua ediyorum. Kendimi seksen yaşında hissediyorum. Hayattan yoruldum ve zihnim ölmek istiyor.

    -Bu bir mecaz, gerçek değil;

    -Bu bir teşbih.

    -O da gerçek değil.

    -Bu bir mecaz değil, teşbih; öyle olsa bile bir mecazı tanımlayan özellik, onun gerçek oluşudur.

    (Uzun bir sessizlik)

    - Sen seksen yaşında değilsin .

    (sessizlik)

    Öyle misin?

    (bir sessizlik)

    Öyle misin?

    (Bir sessizlik)

    -Mutsuz insanların hepsini mi horgörüyorsun? Yoksa özellikle beni mi?

    -Seni hor görmüyorum. Bu senin suçun değil. Hastasın.

    -Ben öyle düşünmüyorum.

    -Öyle değil mi?

    -Hayır. Depresyondayım. Depresyon öfkedir. Ne yaptığın, burada kimin olduğu ve kimi suçladığındır.

    -Peki sen kimi suçluyorsun?

    -Kendimi.


    ---------------------------------------------


    Beden ve ruh arasında hiçbir zaman bir evlilik olamaz.

    Benim daha önce olduğum kişi olmaya ihtiyacım var. Ve kendimi cehenneme adamama neden olan bu uyuşmazlığa ebediyen lanet okuyacağım.

    Çözümsüzce umudetme beni ayakta tutamaz.

    mutsuzluk ve elem içinde boğulacağım.
    benliğimin soğuk siyah gölcüğünde
    cisimsiz zihnimin derinliğinde

    Benim düşüncemin biçimi artık yokolduğuna göre nasıl
    Biçime dönebilirim.

    Benim tasvip edebileceğim bir hayat değil.


    Beni yokeden şey için beni sevecekler
    Düşlerimdeki yıkıcılık
    Düşüncelerimin karışıklığı
    Zihinimin kıvrımlarından üreyen hastalık

    Her övgü ruhumun bir parçasını alıp götürüyor

    Hiçbir şey bilmeyen
    İki aptalın arasında salpalayan
    Dışavurumcu bir geveze
    Ben her zaman özgürce yürüdüm

    Edebi kleptomanlar dizisinin son sırasında yeralan
    zaman içinde değer kazanan bir gelenektir.

    kendini ifade etmenin zigzaklı yollarında
    hırsızlık kutsal bir eylemdir

    Ünlem işaretlerinin bolluğu bir sinirsel çöküntünün yakın olduğunu işaret ediyor
    Sayfanın üzerinde tek bir sözcük ve işte drama orada.

    Ben ölüleriçin yazıyorum
    Doğmamışlar için

    4.48’den sonra bir daha hiç konuşmayacağım.

    Yabancı bir kadavranın içine kapatılmış bir şuura, çoğunluğun maneviyatının kötücül ruhunca tahammül edildiği bu iç karartıcı ve tiksindirici öykünün sonuna vardım.

    Uzun bir süredir ölüyüm

    Köklerime kadar


    Hç umut olmadan sınırda şarkı söylüyorum.

    -------------------------------




    RSVP ASAP

    ---------------------------------------------


    Bazen dönüp senin kokunu yakalıyorum ve sana karşı hissettiğim allah kahretsin o korkunç siktiri boktan özlemin korkunç fiziksel acısını, o allahın belası korkunç acıyı ifade etmeden yapamıyorum allah kahretsin. Sana karşı bunu hissetiğime ve senin de hiçbir şey hissetmiyor oluşuna inanamıyorum. Hiçbir şey hissetmiyor musun?

    (sessizlik)

    Hiçbir şey hissetmiyor musun?

    (sessizlik)

    Ve sabahın altısında dışarı çıkıp seni aramaya başlıyorum. Düşümde Bir sokak, bir pub, ya da bir istasyon görmüşsem, bunu bir mesaj olarak alıp oraya gidiyorum. Orada seni bekliyorum.

    (sessizlik)

    Biliyor musun, gerçekten birinin beni yönettiğini hissediyorum.

    (sessizlik)

    Hayatımda hiçbir zaman başka insanların istediklerini verememe gibi bir sorunum olmadı.
    Ama hiç kimse bana bunu yapamadı. Hiç kimse bana dokunmuyor. Hiçkimse yanıma gelmiyor. Ama şimdi sen bende öyle boktan, öyle amına koyduğum bir derinliğe dokundun ki, inanamıyorum ve ben senin için bu olamam. Çünkü seni bulamıyorum.

    (sessizlik)

    Neye benziyor?
    Ve onu gördüğümde onu nasıl tanıyacağım.
    Ölecek, ölecek, yalnızca boktan bir şekilde ölecek

    (sessizlik)

    Sence bir insanın yanlış bir bedende doğması mümkün mü?

    (sessizlik)

    Has siktir. siktir. Hiçbir zaman olman gerektiği yerde olmayıp beni reddetiğin için has siktir. Kendimi bok gibi hissetmeme neden olduğun için hassiktir. İçimdeki aşkı ve hayatı kanatarak emdiğin için has siktir. Babamı hayata gelmeme neden olduğu için sikeyim.Anamı onu terketmediği için sikeyim , ama en çok da varoluşuma sikeyim, varolmayan bir insanı sevmeme neden olduğu için.
    Has siktir. Hassik tir hepinize, her şeye .



    -Ah canım, ne oldu koluna?

    -Kestim.

    -Bu çok çocukça birşey. İlgi toplamaya çalışıyorsun. Bu seni rahatlattı mı?

    -Hayır.

    -Gerginliğini azalttı mı?

    -Hayır.

    -Seni rahatlattı mı?

    (sessizlik)

    -Seni rahatlattı mı?

    -Hayır.

    -Bunu neden yaptığını anlamıyorum.

    -O zaman sor.

    -Gerginliğini azalttı mı?

    (Uzun bir sessizlik)


    Bakabilir miyim?

    -Hayır.

    -İltihap kapıp kapmadığını görmek için bakmalıyım.

    -Hayır.

    (sessizlik)

    -Bunu yapabileceğini düşündüm. Çoğu insan bunu yapıyor. Gerginliği azaltıyor.

    -Sen hiç yaptın mı?

    -......

    -Hayır. Fazlasıyla aklı başına ve mantıklı. Bunu nerede okudun bilmiyorum ama gerginliği azaltmıyor.


    (sessizlik)

    Neden bana niçin diye sormuyorsun?
    Niçin kolumu kestim?

    -Bana anlatmak ister misin?

    -Evet.

    -Anlat o zaman.

    -BANA
    NİÇİN YAPTIĞIMI
    SOR.

    (Uzun bir sessizlik)

    -Niçin kolunu kestin?

    -Çünkü allahın belası çok iyi hissettirdi bana. Çünkü müthiş şaşırtıcı.

    -Bakabilir miyim?

    -Bakabilirsin. Ama dokunma.

    -(bakar) Hasta olmadığını düşünüyorsun değil mi?

    -Hayır.

    -Ben hasta olduğunu düşünüyorum. Bu senin suçun değil. Ama kendi davranışlarının sorumluluğunu almalısın. Lütfen tekrar yapma.

    -------------------------------------------


    Onuı kaybetmekten ödüm kopuyor. Ona hiç dokunmadım Aşk beni gözyaşları ile dolu bir mağaranın kölesi yapıyor.
    Onunla ona hiç konuşamadığım dilimi ısırıyorum.

    Hiç doğmamış bir kadını özlüyorum.

    Hiç buluşamayacağımızı söyleyen bir kadını yılların ötesinden öpüyorum.

    Her şey geçiyor
    Herşey yokoluyor.
    Her şey yavanlaşıyor.

    Düşüncelerim kahreden bir gülümseme ile uzaklaşıyor.
    Ruhumda böğüren
    uyumsuz bir kaygıyı ardında bırakarak

    Umut yok umut yok umut yok umut yok umut yok umut yok umut yok umut yok

    Sevdiğim için bir şarkı, onun yokluğuna değen
    Yüreğinin akışı, gülüşünün heyecanı

    On yıl içinde o hala ölü olacak. Onunla yaşarken onunla uğraşırken, bir kaç gün geçince onu düşünmezken bile, o hala ölü olacak. Ben kendi adımı unutmuş sokakta gezinen yaşlı bir kadın olduğumda o hala ölü olacak, o hala ölü olacak, Allah
    Kahretsin
    bitti

    Ve yalnız başıma dayanmalıyım.


    Sevgilim, aşkım, beni neden yüzüstü bıraktın?

    O, içinde hiç bir zaman yatmayacağım bir sığınak
    Benim kaybımın yanında hayatın hiçbir anlamı yok

    Yalnız olmak için büyüdüm
    Yok olanı sevmek için

    Bul beni
    Bundan
    Kurtar beni


    Çürüten kuşku
    Boşuna keder

    Sükunetin yarattığı dehşet


    Mekanımı doldurabilirim.
    Zamanımı doldurabilirim
    Ama yüreğimdeki boşluğu hiçbir şey dolduramaz


    Uğruna öleceğim hayati ihtiyacım


    Sinirsel Çöküntü

    -----------------------------------------------



    -Eğe r’ler, ama’lar yok.

    -Ben eğer ya da ama demedim. Ben hayır dedim.


    -Yapamam yapmalıyım hiç yapmak zorunda kalmamak her zaman, yapmayacağım, yapmalı, yapmayacağım.
    Tartışılamaz olanlar.
    Bugün değil.

    (sessizlik)


    Lütfen. Beni düzeltmeye çalışarak zihnimi durdurma. Dinle ve anla. Ve küçümsediğinde
    bunu bana gösterme, en azından bunu söze dökme, en azında bana söyleme.

    (sessizlik)

    -Ben seni horgörmüyorum.

    -Öyle mi?


    -Hayır. Bu senin suçun değil.

    -Bu senin suçun değil. Bütün duyduğum bu. Bu bir hastalık. Bu senin suçun değil. Benim suçum olmadığını biliyorum. Bunu bana o kadar çok söylediniz ki, artık benim suçum olduğunu düşünmeğe başladım.

    -Senin suçun değil.

    -BİLİYORUM.

    --Ama izin veriyorsun.

    (sessizlik)

    Öyle değil mi?

    -Hayatı anlamlı kılacak bir ilaç yok yeryüzünde.

    -Bu korkunç anlamsızlık haline izin veriyorsun.

    (sessizlik)

    Buna izin veriyorsun.

    (sessizlik)

    -Düşünemeyeceğim. Çalışamayacağım.

    -Çalışmanı hiçbir şey intihar kadar sekteye uğratmayacaktır.

    (sessizlik)

    -Doktora gittiğimi gördüm düşümde. O da bana yaşamak için sekiz dakika verdi. O siktiğimin bekleme odasında yarım saattir bekliyordum.

    (Uzun bir sessizlik)

    Tamam, hadi yapalım. İlaçları alayım, kimyasal lobotomi yapalım, beynimin daha yüksek işlevlerini durduralım. Belki de böylece biraz daha yaşamayı başarırım. .

    Hadi yapalım.



    ---------------------------------------



    nahoş olma durumuna
    kabul edilemez duruma
    sönük olma durumuna
    ve anlaşılamaz olma durumuna kadar soyutlama

    alakasız
    saygısız
    dinsiz
    tövbe etmeyen

    hoşlanma
    yerinden et
    bedensizleştir
    boz

    açıkça
    hiç kimsenin
    yapabileceğini
    yapacağını
    yapması gerektiğini
    düşünemiyorum




    öyle olsa bile yapsalar bile
    bana benzer
    bir başkasının
    yapabileceğini
    yapacağını
    yapması gerektiğini sanmıyorum

    ayrıca bütün bunların dışında

    Ne yaptığımı biliyorum
    Çok iyi biliyorum




    Mantıksız
    küçültülemez
    ıslah edilemez
    tanınamaz
    rotası şaşmış
    düzeni bozulmuş
    deforme olmuş
    biçimini yitirmiş

    anadilini konuşan hiç kimse


    Gerçek Doğru haklı
    noktasına kadar anlaşılamaz olamaz


    Herhangi biri ya da her biri ya da herkes

    Bir mantık denizinde boğuluyor
    Bu korkunç felç halinde



    Hala hastayım


    -------------------------




    Belirtiler: yemiyor, uyumuyor, kıonuşmuyor, cinsel isteği yok, kederli, ölmek istiyor.

    Teşhis: patolojik ızdırap

    Sertraline, 50 mg. İleri derecede uykusuzluk, yüksek derecede gerginlik- ansiyete, anoxeria, (17 kg luk ağırlık kaybı) intihar etme düşüncesi, planları ve eğiliminde artış. Hastaneye yattıktan sonra devam etmedi.

    Zopiclone, 7.5 mg. Uyudu. Derideki döküntülerden sonra devam etmedi. Tıbbi önerilere karşı çıkan hasta hastaneyi terketmeye çalıştı. Kendisinin iki katı cüssesinde üç erkek hastabakıcı tarafından zaptedildi. Hasta tehditkar ve işbirliğine yanaşmıyor. Paranoyak düşüncelere sahip.-hastane personelinin kendisini zehirlemeye çalıştığına inanıyor.

    Melleril, 50mg. İşbirliğine açık durumda.

    Lofepramine, 70 mg, doz 140 mg’ye yükseltildi, daha sonra da 210 mg.’ye. 12 kg aldı. Kısa süreli bellek kaybı yaşadı. Başka reaksiyon gözlemlenmedi.

    Hainlikle suçladığı genç bir doktorla tartıştı ve bu tartışmadan sonra saçlarını kazıdı ve kollarını jiletle kesti.

    Hastane yatağına daha fazla ihtiyacı olan ağır psikotik bir hastanın acil servise gelişi ile,
    Hasta cemiyetin bakımına bırakıldı.

    Citalopram, 20 mg. Sabah titremeleri. Başka reaksiyon gözlemlenmedi.

    Hasta yan etkileri ile öfke nöbetleri geçirdikten sonra ve belirgin bir iyileşme kaydedilmediği için Lofepramine ve Citalopramı bıraktı. İlacı bıraktıktan sonraki belirtiler: Sersemlik ve akıl karışıklığı. Hasta düşmeye, bayılmaya ve arabaların üzerine yürümeye başladı.
    Kuruntulara sahip- Rehberinin deccal olduğunu sanıyor.

    Fluoxetine hydrocholeride, ticari adı Prozac, 20 mg, doz 40 mg’a yükseltildi. Uykusuzluk, düzensiz iştah (14 kg kaybetti), şiddetli anksiyete, orgazm olamama hali, çeşitli doktorlara ve ilaç üreticilerini öldürme yönünde düşünceler. İlacı bıraktı.

    Ruh hali: Çok öfkeli.
    Etkisi: Çok öfkeli



    Thorizine, 100 mg. Uyudu. Daha sakin.

    Venlafaxine, 75 mg, Doz 150 gr. yükseltildi, daha sonra 225mg.verildi. Sersemlik, düşük tansiyon, başağrıları. Başka reaksiyon gözlenmedi. İlacı bıraktı.

    Hasta Sepxat’ı bıraktı hastalık kuruntusu- spazm halinde göz kırpma ve ağır ilerleyen dyskinesia ve yine ağır ilerleyen demansın belirtisi olarak şiddetli bellek kaybından şikayet ediyor.

    Tüm tedavi önerilerini reddetti.

    100 aspirin ve bir şişe Bulgar Cabernet Sauvignion, 1986. Hasta bir kusmuk havuzunda uyandı ve “köpekle uyuyan pirelerle uyanır” dedi. Şiddetli karın ağrısı. Başka reaksiyon gözlenmedi.


    -------------------------------------


    Kapak açılır.
    Çıplak ışık



    Televizyon konuşmaları
    gözlerle dolu
    görebilmenin güçleri

    Ve şimdi o kadar korkuyorum ki


    Bir şeyler görüyorum
    Bir şeyler duyuyorum
    Kim olduğumu bilmiyorum


    Dilim dışarda
    -------? okunamıyor

    Zihnimin parça parça buruşup örselenmesi



    Nereden başlayacağım?
    Nerede duracağım?
    Nasıl başlayacağım?
    (Devam etmek için demek istiyorum)

    Nasıl duracağım? Nasıl duracağım?
    Nasıl duracağım?
    Nasıl duracağım?
    Nasıl duracağım? Bir sancı burgu gibi
    Nasıl duracağım? Ciğerlerime saplanıyor
    Nasıl duracağım? Bir ölüm burgu gibi
    Nasıl duracağım? Yüreğimi sıkıştırıyor


    Öleceğim
    Ama daha değil
    Ama burada


    Lütfen...
    Para....
    Karı....

    Her eylem,
    ağırlığı beni ezen bir simge

    Boğazımda noktalı bir çizgi
    BURADAN KESİN

    BUNUN BENİ ÖLDÜRMESİNE İZİN VERMEYİN
    BU BENİ ÖLDÜRECEK VE EZECEK VE BENİ
    CEHENENNEME GÖNDERECEK


    Beni yiyip bitiren bu çılgınlıktan beni kurtarman için yalvarıyorum
    Yarı istemli bir ölüm


    Artık hiç konuşmamam gerektiğini sanıyordum.
    Ama şimdi arzudan daha kara bir şey olduğunu biliyorum
    Belki de o beni kurtaracaktır.
    Belki de o beni öldürecektir.


    Zihnimin tepesindeki cehennemi tasın çevresindeki yürek kırgınlığının çığlığı olan kederli ıslık


    Hamamböceklerinden oluşan bir battaniye


    Bu savaşı bitirin


    Benim bacaklarım boş
    Söylenecek bir şey yok
    Ve bu da deliliğin ritmi



    ----------------------------




    -Yahudilere gaz verdim. Kürtleri öldürdüm, arapları bombaladım,merhamet için yalvardıklarında küçük çocukları siktim, ölüm tarlaları benim, herkes partiyi benim yüzümden terketti, senin siktiğim gözlerini emip çıkaracağım, ve annene bir kutu içinde yollayacağım. Öldüğümde çocuğun olarak yeniden doğacağım, en az elli kez daha kötü, ve delice bir şey yaşadığın sürece hayatını bir cehenneme çevireceğim Reddediyorum REDDEDİYORUM REDDEDİYORUM BANA SAKIN BAKMA

    -Tamam tamam
    -BANA SAKIN BAKMA
    -Tamam tamam ben buradayım.


    ---------------------------


    Biz lanetliyiz
    Sağduyunun dışladıklarıyız.

    Neden yaralıyım ben?
    Tanrının hayallerini gördüm ben

    Ve hepsi geçecek

    Kendinizi emniyete alın
    Çünkü paramparça olacaksınız
    Çünkü her şey geçecek


    Çaresizliğin ışığına bakın
    Acının göz kamaştırıcı parlaklığına
    Ve karanlığa doğru sürüklenceksiniz

    Eğer bir patlama olursa
    (ki bir patlama olacak)
    Suçluların isimleri çatılardan seslenilecek

    Tanrıdan korkun
    Ve onun zalim meclisinden

    Derimin üzerindeki ekzema, yüreğimdeki kızışma
    üzerinde dansettiğimizi, böceklerden oluşan bir örtü
    Kuşatmanın cehennemi evresi

    Bütün bunlar geçecek

    ---okunamıyor

    Işığı hatırla ve ışığa inan

    İsa öldü

    Rahipler vecd içinde

    Biz liderlerimizi görevden alan
    sefilleriz
    ve Baal ‘a (sahte tanrı) bir tütsü yaktık


    Hadi birlikte mantık yürütelim
    Aklı selim, ebedi olarak gerileyen ruhun ufkunda, Tanrının evinin olduğu dağda bulunur
    Kafa hastadır, yüreği saran zar yırtılmış
    Bilgeliğin üzerinde yürüdüğü zemine basarak ilerle
    Güzel yalanları kucakla-
    Aklın kronik deliliğini

    kıvranma başlıyor


    ---------------------------

    4.48’de
    Akıl bir saat oniki dakika kadar ziyaret ettiğinde zihnim yerli yerinde.
    Geçip gittiğinde, ben de gideceğim.,
    Parçalanmış bir kukla ,grotesk bir budala.
    Şimdi buradayım, kendimi görebiliyorum .
    Ama mutluluğun kötücül yanılsamaları aklımı çeldiğinde
    Bu büyücülük mekanizmasının çirkin gözbağcılığı,
    Benliğimin özüne dokunamıyorum.

    Neden bana o zaman inanıyorsunuz da şimdi inanmıyorsunuz?


    Işığı anımsayın ve ona inanın.
    Bundan daha önemli hiçbir şey yok.
    Görüntülere göre yargılamayı bırakın ve doğru bir karar verin

    -Tamam tamam daha iyi olacaksın.

    -Senin inançsızlığın hiçbir şeyi iyileştirmez.

    Bana bakma sakın.


    ------------------------------


    kapak açılır
    çıplak ışık


    Bir masa iki iskemle var hiç pencere yok


    Buradayım
    Bu da benim bedenim .



    Cam üstünde danseden bedenim .

    Hiç kaza olmayan bir yerde kaza anında

    Başka seçeneğin yok
    Seçim daha sonra gelir


    Dilimi kes
    Saçlarımı yol
    Kollarımı bacaklarımı kes
    Yeter ki bana sevgimi ver
    Keşke ayaklarımı kaybetsem
    Dişlerim sökülse
    Gözlerim oyulsa
    Sevdiğimi yitirmektense

    Parla,kamçıla, yak, bur,bük, bastır,vur, kamçıla, Parla,kamçıla, yak, bur,bük, bastır,vur, kamçıla, Parla,kamçıla, yak, bur, bük, bastır, vur, kamçıla, Parla,kamçıla, yak, bur,bük, bastır,vur, kamçıla, Parla,kamçıla, yak, bur,bük, bastır,vur, kamçıla, Parla,kamçıla, yak, bur,bük, bastır,vur, kamçıla, Parla,kamçıla, yak, bur,bük, bastır,vur, kamçıla,

    Hiç geçmeyecek.

    Vur, parla,yumrukla,kamçıla,bur, kamçıla, yumrukla, kamçıla, ak, titre,parla, yumrukla, bur,bastır,parla, bastır,vur,titre,bur,yak,titre,vur,parla,vur,ak, yak, bastır,yak, titre, yak, parla

    Hiçbir şey sonsuza kadar sürmez
    (ama hiçbir şey)

    kamçıla,bur,', yumrukla, yak, titre, vur, vur, titre, parla, yak, yumrukla, yak, parla, vur, bastır,vur,titre, bur,, titre, ak,kamçıla, yak, titre,vur,parla,vur,ak, yak, bastır,yak, titre, yak, parla





    Kurban Fail.. Seyirci.

    Yumrukla, yak, ak, titre, yak, kamçıla kamçıla,bur,', yumrukla, yak, titre, vur, vur, titre, parla, yak, yumrukla, yak, parla, vur, bastır,vur,titre, bur,, titre, ak,kamçıla, yak, titre,vur,parla,vur,ak, yak, bastır,yak, titre, yak, kamçıla,bur,', yumrukla, yak, titre, vur, vur, titre, parla, yak, yumrukla, yak, parla, vur, bastır,vur,titre, bur,, titre, ak,kamçıla, yak, titre,vur,parla,vur,ak, yak, bastır,yak, titre, yak,


    Bana varolduğumu hatırlatan acı
    ne güzel

    Yumrukla, yak, ak, titre, yak, kamçıla kamçıla,bur,', yumrukla, yak, titre, vur, vur, titre, parla, yak, yumrukla, yak, parla, vur, bastır,vur,titre, bur,, titre, ak,kamçıla, yak, titre,vur,parla,vur,ak, yak, bastır,yak, titre, yak, kamçıla,bur,', yumrukla, yak, titre, vur, vur, titre, parla, yak, yumrukla, yak, parla, vur, bastır,vur,titre, bur,, titre, ak,kamçıla, yak, titre,vur,parla,vur,ak, yak, bastır,yak, titre, yak,




    yarın daha aklı başında bir hayata doğru

    100
    93
    86
    79
    72
    65
    58
    51
    44
    37
    30
    23
    16
    9
    2
    ----------------------------------


    Deliliğin ikiye bölünmüş benliğin içinden kavrularak fırladığı karışıklığın merkezinde yatar akıl.


    Kendimi biliyorum.

    Kendimi görüyorum.

    Bendeki sağduyuyu çoğaltmak için bir doktorun okuduğu martavallarla

    hayatım bir mantık ağı içine yakalanmış


    4.48’de

    uyuyacağım.

    Sana iyileşmeyi umarak geldim.

    Sen benim doktorumsun, kurtarıcım, herşeye gücü yeten yargıcım, rahibim, tanrım, ruhumun yöneticisi

    Ben de senin sağduyunun mürüdi.


    -------------------------------

    Hedeflere ve tutkulara ulaşmak
    Engelleri aşmak ve yüksek bir standardı tutturmak
    Yeteneğin başarılı bir biçimde kullanılması ile kendi özsaygını arttırmak
    ----Altetmek
    başkalarını kontrol etmek ve üzerlerinde bir etki yaratabilmek
    kendimi savunmak
    psikolojik alanımı korumak
    egoyu kollamak
    dikkat çekmek
    görülmek ve duyulmak

    başkalarını heyecanlandırmak, şaşırtmak, büyülemek, şok etmek, aklını karıştırmak, eğlendirmek, ya da ayartmak
    sosyal kısıtlamalardan kurtulmak
    baskı zorlama ve kısıtlamaya karşı direnmek
    bağımsız olmak ve istediği gibi hareket edebilmek
    geleneğe karşı meydan okumak
    acıdan kaçınmak
    utançtan kaçınmak
    yeniden eyleme geçerek geçmişteki aşağılanma hissini yoketmek
    özsaygıyı sağlamak
    korkuyu bastırmak
    zayıflıkları yenmek
    ait olmak
    kabul görmek
    birbirine yakın olmak neşe içinde birbirinin yerini almak
    dostça bir havada sohbet etmek, öyküler anlatmak, duyarlılıklar, fikirleri, sırları paylaşmak,
    iletişim kurmak ya da konuşmak
    gülmek ve şaka yapmak
    arzu edilen öbür kişinin muhabbetini kazanmak
    Öbür kişiye bağlanmak
    Öbür kişi ile karşılıklı duygusal bir şeyler yaşamak
    yedirmek, yardım etmek, korumak, teselli etmek, şefkat göstermek, desteklemek, bakmak ya da iyileştirmek

    yedirilmek, yardım almak, korunmak, teselli edilmek, şefkat görmek, desteklenmek, bakılmak ve iyileştirilmek

    eşit olan Öbürü ile karşılıklı neşeli, kalıcı, işbirliğine dayalı, karşılıklı bir ilişki kurmak
    affedilmek
    sevilmek
    özgür olmak

    -Sen benim en kötü halimi gördün
    -Evet
    -Senin hakkında hiçbir şey bilmiyorum.
    -Hayır
    -Ama senden hoşlanıyorum.
    -Senden hoşlanıyorum.

    (sessizlik)

    -Sen benim son umudumsun.

    (Uzun bir sessizlik)

    -Senin bir dosta değil bir doktora ihtiyacın var.

    -(Uzun bir sessizlik)

    -Öyle haksızsın ki.

    (Çok uzun bir sessizlik)

    -Ama dostların var.

    (Uzun bir sessizlik)

    Bir sürü arkadaşın var.
    Hepsi senin arkanda. Onlara ne verdin ki bu kadar çok destekliyorlar seni?

    (Uzun bir sessizlik)

    .-Onlara ne verdin ki bu kadar çok destekliyorlar seni?

    (Uzun bir sessizlik)

    Ne veriyorsun?

    (sessizlik)

    Bizim profesyonel bir ilişkimiz var. İyi bir ilişkimiz olduğunu sanıyorum. Ama profesyonel bir ilişki bu.

    (sessizlik)

    Acını hissediyorum. Ama hayatını kendi ellerimin arasında tutamam.

    (sessizlik)

    İyi olacaksın. Güçlüsün. İyi olacağını biliyorum çünkü senden hoşlanıyorum. Kendinden hoşlanmayan birini sevemez insan. Benim korktuklarım, kendilerinden çok fazla nefret ettikleri için başka insanların onları sevmelerine de engel olanlar. Onlardan hoşlanmıyorum. Onlar için korkuyorum. Ama senden gerçekten hoşlanıyorum. Seni özleyeceğim. İyi olacaksın biliyorum

    (sessizlik)

    Hastalarımdan çoğu beni öldürmek ister. Günün sonunda buradan çıktığımda, eve gidip sevgilimle birlikte olmak ve gevşemeye ihtiyacım oluyor. Arkadaşlarımın gerçekten birarada olmasına ihtiyacım var.

    (sessizlik)

    Bu allahın belası işten nefret ediyorum. Arkadaşlarımın aklı başında insanlar olmalarını istiyorum.

    (sessizlik)

    Affedersin.

    -Bu benim suçum değil.

    -Affedersin bu bir hataydı.

    -Benim suçum değil bu.

    -Hayır, tabii senin suçun değil. .Affedersin.

    (sessizlik)

    -Açıklamaya çalışıyordum---

    -Biliyorum. Anladığım için öfkeliyim anlamadığım için değil.


    ------------------------------


    şişmanladı
    desteklerle ayakta duruyor
    itildi

    bedenim iflas etti
    bedenim dağılıyor

    tutunacak hiçbir şey yok
    tutunmanın ötesinde, daha şimdiden bittim ben.

    her zaman benden bir parça olacak sende
    çünkü benim hayatımı ellerine aldın

    O kaba merhametsiz ellerine
    Bu beni bitirecek

    Sessiz olana kadar
    Sessiz olduğunu sanıyordum
    Bu acıyı nasıl telkin ettin?


    hissetmemem gereken şeyin ne olduğunu
    hiç anlayamadım
    kabarmış bir gökyüzündebir kanadın üzerindeki bir kuş gibi
    aşağıdaki fırtınadan uçarak gelen
    zihnim çakan şimşekle paramparça oldu.

    Ambar kapısı açılıyor.
    Çıplak ışık
    Ve hiçbir şey
    Hiçbir şey görünmüyor.

    Neye benziyorum?

    yokluğun çocuğu

    Bir işkence odasından öbürüne
    affedilmeyen aşağılık bir hatalar alayı
    boyunca attığım her adımda düştüm

    Çaresizlik beni intihara doğru itiyor
    doktorların hiçbir çare bulamadıkları
    ya da anlamaya çalışmadıkları
    ızdırap
    umarım hiç anlamak zorunda kalmazsın
    çünkü senden hoşlanıyorum

    senden hoşlanıyorum,
    seni seviyorum


    hala kapkara su.
    hep aynı derinlikte
    gökyüzü kadar soğuk
    sesin duyulmaz olduğunda yüreğim kadar hareketsiz
    cehennemde donacağım

    Ttbii seni seviyorum
    hayatımı kurtardın sen

    keşke yapmasaydın
    keşke yapmasaydın
    keşke beni yalnız bıraksaydın

    evet ve hayır ve evet ve hayır ve evet ve hayır ve evet ve hayır ve evet ve hayır ve evet ve hayır ‘ın siyah beyaz filmi

    Senden nefret ettiğimde bile
    seni her zaman sevdim

    Neye benziyorum ben?
    tıpkı babam gibi

    Ah hayır, hayır, hayır, hayır,

    Ambar kapısı açılıyor
    Çıplak ışık

    kopma başlıyor

    nereye bakacağımı bilmiyorum artık

    kalabalıkları aramaktan bıktım
    telepati
    Ve umut


    yıldızları seyretmek
    geçmişi tahmin etmek
    ve dünyayı gümüş bir ay tutulması ile değiştirmek

    kalıcı olan tek şey yokoluştur
    hepimiz yokolacağız.
    kendimden daha kalıcı bir işaret bırakmaya çalışarak

    daha önce kendimi öldürmedim o yüzden emsal arama.
    Önceden olanlar yalnızca bir başlangıçtı.

    Korkunun devri daimi
    ay değil bu yeryüzü
    bir devrim

    Aman tanrım aman tanrım ne yapacağım ben?

    Bütün bildiğim
    Kar
    Ve kapkara çaresizlik

    Dönecek hiçbir yer kalmadı
    Faydasız ahlaki bir spazm
    Cinayetin tek alternatifi

    Nolur nasıl öldüğümü anlamak için beni kesmeyin
    Nasıl öldüğümü anlatırım ben size

    Yüz lofepramine, kırkbeş zopiclone, yirmibeş temazepam, ve yirmi Melleril

    Aldığım her şey

    Yuttuğum

    Bitti

    hadım edilmiş düşüncenin
    harem ağasına bakın

    çözülmüş kafatası
    bir ruhun yakalanması
    kopma
    kopma

    bir solo senfoni

    4.48
    netliğin berraklığın ziyarete geldiği o heppi hour

    gözlerimi ıslatan
    ılık karanlık

    hiç günah bilmiyorum

    büyük olmanın hastalığı da bu.

    ığruna öleceğim o hayati ihtiyaç

    sevilmek

    buna aldırış atmeyen biri için ölüyorum
    bunu bilmeyen biri için ölüyorum

    beni kırıyorsun

    konuş
    konuş
    konuş

    yenilginin on metrelik arenası
    bana bakma

    vardığım son durak
    Hiç kimse konuşmuyor

    beni onaylayın
    bana tanıklık edin
    beni görün
    beni sevin

    Son teslimiyetim
    Son yenilgim


    tavuk hala dans ediyor
    tavuk hiç durmayacak
    galiba benim sizin beni düşünmenizi istediğim gibi düşünüyorsunuz beni

    Son nokta
    Son nokta.

    annene bakımını üstlen şimdi
    annene bak


    siyah kar yağıyor


    beni ölümde tutuyorsun

    hiç bırakmadan


    ölüm için bir arzum yok
    ne de intihar hiç olmadı

    yokoluşumu seyredin
    seyredin
    yokoluşumu

    seyredin

    seyredin beni


    seyredin


    hiç karşılaşmadığım kendim, yüzü zihnimin iç yüzüne yapıştırılmış













    lütfen perdeleri açın

    -----------------------------------------------------------
  • İbrahim peygamberin ateşe atılırken Cebrail'in
    "-Beni Rabbin gönderdi, benden bir isteğin var mı derhal yapayım. Dilersen şu tepeleri birbirine kapativereyim; istersen şu kalabalığı taşa çevireyim." dediği.
    İbrahim Aleyhisselamın;
    "-Ben senden bişey istemiyorum. Ben Allah'a tevekkül edenlerdenim. O bana dost olarak yeter." teslimiyetine şahit melekler ve koca kainat...
    Biz hep karıncanın hikayesini biliriz, hani ateşi söndürmeye niyet eden karınca. Kendisine bu kadarcık suyla mı söndüreceksin o göklere ulaşan alevleri denilince;
    -Bende söndüremeyeceğimi biliyorum ama tarafım belli olsun der."
    Hıh işte tıpkı bu karınca gibi bir canlı daha vardır.
    Bakın hele bu uçan da kim kanatları bedeninden neredeyse kopacak, öyle hızlı uçuyor ki neredeyse çatlayacak.
    Kim mi?
    Kendisine bülbül derler minicik bir kuş. Minicik dediğime bakmayın bedeni küçük gönlü kocaman bir bülbül...

    O bülbül ki İbrahim'in teslimiyetine vurulur.
    Bülbül ve İbrahim için gül bahçesine dönüşen alevler...
    Allah o gün İbrahim'e dostluğunu, bülbüle o gül bahçesini verdi.
    Gül bahçesinin kendisine verildiğini duyan Bülbül gururlanmaya başlayınca İbrahim'in henüz gerçek Gül'ün Muhammed'in (sallahu aleyhi vesselam) açmadığını söylemesi ve bülbül için hasretin başlaması...
    Bülbül dostu İbrahim'e yalvarmaya başlar ne olur benim için dua et Gül Muhammedi göreyim.
    40 şarkı söylemesi karşılığında İbrahim Aleyhisselam bülbül için dua eder ve duası kabul olur.

    Sonrası mı, sonrası bildiğiniz gibi uzun bir bekleyiş başlar bülbül için. İbrahim'i can dostu ve daha nice peygamberin dünya hayatından göçmesine şahit olur.
    Cehaletin hat safada olduğu, insanlığın tabiri caizse mumla arandığı karanlık yıllar başlar...
    Bülbül gün be gün dünyanın cehaletten arınacagi insanlığın nurla yikanacagi anı bekler. Kutlu nebiyi "Gülünü" bekler...
    Kitap her ne kadar siyer kitabı olsa da minik bir bülbülün ağzından anlatılması kitabı farklı kılıyor.
    Gerçi anlatılan peygamberimiz olunca kimin ağzından anlatıldığınin bir önemi kalmıyor. Ne kadar bildiğimiz bir hayat bile olsa bile her okunduğunda damakta ayrı bir lezzet bırakıyor.
    Okuyun zira insan tanıyarak sever.
    Peygamberimizi görmeden iman eden bir ümmetiz elhamdülillah.
    Ama sevgi tanımakla mümkündür, peygamberimizi tanıyarak sevebiliriz ancak. Kendisinin bizi ne kadar sevdiğine kendisinin sözleriyle bakalım:

    "Ah keşke bana doğru, havuza gelen kardeşlerimi bir görsem de, içlerinde şerbetler olan kaselerle onları karşılasam. Cennet’e girmeden önce, onlara (Kevser) havuzumdan içirsem.”

    Bu sözleri üzerine ona denildi ki:”Ey Allah’ın Resulü biz senin kardeşlerin değil miyiz?”

    O şöyle cevap verdi:”Sizler benim ashabımsınız (arkadaşlarımsınız). Benim kardeşlerim de beni görmedikleri halde bana inananlardır. Mutlaka ben Rabbimden sizinle ve beni görmeden iman edenlerle gözlerimi aydınlatmasını istedim.”(1)

    Kendisi öyle bir peygamber ki,
    'Sevgilisinin kapısına erişince geri dönmüştür.'
    Peki ama neden ?
    Kim Allah'ın huzuruna gider de geri dönmeyi düşünür?
    Gaye, Sevgiliye varmak ise, vuslattan sonra hasreti kim isterdi? Peygamberimiz istemişti.
    Bütün salih kardeşlerini, Cebrail'i, kendi hamuru Okan nuru, kısacası öz vatanını bırakıp yeniden gurbete gelmişti.
    O, bütün insanlardan ve nebilerden üstündü.
    O, garipler garibi arkadaşları için, Sevgili'den ayrılmıştı.
    O, inananlarını ateşten korumak için kendini yeniden Kureyş ateslerinin içine atmıştı.
    O vahyi tamamlamak, sözü mühürlemek üzere ulvi alemden sulfi aleme tenezzül buyurmuş, ümmeti için yapabileceği en büyük fedakarlığı yapmıştı. Üstelik paha biçilmez bir hediye getirerek.
    Öyle bir hediye ki hakiki Sevgili'nin aşkıyla bütün arkadaşlarına tek tek yanma fırsatı tanıyor, o aşkın alınlarında nur olarak parlamasına zemin hazırlıyor, günde beş kez Sevgili'yle buluşma imkanı tanıyordu....
    İncelemeyi bitirirken Peygamberimizin Veda Hutbesinde müminlere söylediği şu sözleri söylemeden bitirmek istemiyorum. Bu emanetler hepimizedir.

    "Müminler! Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça hiç şaşırmazsınız. O emanetler Allah'ın kitabı Kur'an-ı Kerim ve peygamberin sünnetidir."

    Güle Peygambere layık bir ümmet olma duasıyla.....
    Bana bu kitabı hediye eden güzel insan https://1000kitap.com/Reproof cıma teşekkürü bir borç bilirim.
  • Rahman öyle güzel kader yazsın ki size Dünyanız da, Ahiretiniz de Cennet olsun. Elinizi kaldırıp O Büyük Rabbimizden istediğiniz tüm dualar kabul, Tüm ömrünüz sağlıklı, imanlı, rahmet ve bereketli olsun. Kabir azabından, Cehennemin narından,
    Mahşerin sıcağından uzak olsun.
    Amin
  • E-book olarak okumak İsterseniz.
    https://www.dropbox.com/...t6y9fos6/isimsiz.pdf

    Her son yeni bir başlangıca gebedir. Bitmek; kimine göre bir son, başkasına göre yeniden doğuştur. Her şeyin sonu olduğu gibi bununda bir sonu vardır. Geç olsa da öğrendim artık. Şimdi baktığımda geride ne bırakabiliyorum ve siz benden sonrakilere ne verebildim düşüncesi aklımdan biran dahi çıkmıyor. Şimdi veda zamanı ve ben gidiyorum.

    Adım Zöhre, Atatürk toprağa düştüğünde henüz yaşım ikiymiş. Kimliğimde doğum tarihim 00.00.0000 diye yazılı. Belki de hata değildir bu, ne yaşadığım belliydi bu hayatta ne de yaşamadığım. Kırşehir’in Çiçekdağı’nda doğup, orada büyümüş, çiftçi olan bir babanın altı kızından biriydim. Şimdi ise toprağımdan kilometreler ötesinde yummaktayım gözlerimi.

    Ereksiyon halinde dolanan beyinlerin bir atımlık orgazmı olan benim hayatım!

    Bu bir başlangıçtı. Evveliyatımız nedir ne değildir bilemem. Lakin armut yetiştirir, üzüm devşirirdik topraktan. Hasat zamanı geldiğinde ise tabiat yüzümüze güler ve ocağımızı şenlendirirdi. Silik bir babanın kızıydım ben. Ağzı olup dili olmayan, zayıf, Anadolu insanından hallice saf bir adamdı babam. Bağımız bahçemiz ise iki kuşak öteden büyük dedemlerden bize yadigârdı. Her geçen kuşakta toprağımız çoğalacağına, azalıyordu. Ben ise altı kardeşten ikinci sıradakiydim. Ablam Zahide küçükken havale geçirmiş, evde yapılan yanlış müdahale sonucunda konuşma yeteneğini kaybetmişti.

    Yozgat Yerköy’den Çiçekdağı’na göçen ata dedelerim, sadece hanelerini taşımışlar doğduğum bu eve. Ev dediğime de aldanmayın sakın. Yarı kerpiç, yarı kesme taş ve geri kalanı ahşaptan olan, büyük bir sofaya sahip, yan eşiğinden ahıra kapısı açılan üzeri her kış Kırşehir ayazını bedenimizde hissettiren bir çatıya sahipti. Nem, börtü böcek evimizin daimi misafirleriydi. Annemin asıl ağrılarının müsebbibi de hanemizin bu denli derme çatma olmasındandı. Bağ ve bahçelerimiz ise evimizden bir saat yürüme mesafesinde Yerköy kazasına daha yakındı. Yaz aylarında hasat için bir ay boyunca sürekli bazı at arabası bazı ise yayan arşınlardık bu yolu. Şimdi ki gibi çift şeritli kocaman değildi yol elbet. Keçi yolundan biraz büyükçe, kışın balçıktan adım atılamaz, yazın ise yumuşak toprağından dolayı adım atmak öyle kolay olurdu. Yumuşak toprak sayesinde ayağımızdaki naylon ayakkabılar, esem sport tadı verirdi ayaklarımıza.

    Bağımız bereket bu senede salkım salkım yeşil, siyah üzümlerle doluydu. Bir metreyi bulan üzüm ağaçlarımızın boynunu bükmüştü meyvesi olan üzümler. İnsanda böyle miydi acaba evlatlarda ana babalarının boynunu büker miydi? Bazı istisnalarda vardı demek ki; ana ve babalarda bazen evlatlarının boynunu bükerdi. Selelerimiz açıldı, doldukça dolu üzümlerle. Güneş alabildiğine tepedeyken, heybeti ile dağları kıskandıran “badal*” ağacının – badal küçük kardeşimin ağaca koyduğu isimdi. Gövdesi o kadar büyük ve merdiven şekli olduğundan badal olarak da kaldı. – önüne toplandık. Örtülerimiz serildi, bohça halinde hazır ettiğimiz yiyeceklerimiz örtünün üzerine hazırladık. Halkayı tamamladık ve ilk öğünümüzü başladık dürmeye. Bu benim son çalmağa* ekmek bandığım tebessüm dolu son öğünümdü.

    - Sıracalı* Memet nörüyon.
    - Nöriyim, sen nörüyon.
    - Nörek. Merkeze bibimgilin gobel geldi. Onunan eve gideriz.
    - Gel hele soluğnan.

    Geldi kuruldu soframıza Muhtar, yanında ise halasının büyük oğlu Yaşar. Ankara’da okurmuş, bu sene mezun olup, İstanbul’a anasının yanına gidecekmiş, diye her bir şeyi anlattı Muhtar. Sonra bana baktı; “Memet, bu senin Zöhre mi? Ne yaman büyümüş, evlenecek yaşa gelmiş, habarın var mı?” dediğinde yüzüm alev aldı. Ellerimi kucağıma kenetledim, tırnaklarım derime battı, hiç acı hissetmedim.
    - Aşamınan size gelemde bir konuşşak Memet!
    - Başımınan Muhtar.

    Akşam dokuz olmadan Muhtar ve Yaşar kapımıza dayandı. Çaylar içildi, cigaralar sarılıp sarılıp tüttürüldü. İçeri de odaydık biz, anam ve kardeşlerimle. Babam seslendi “Zöhre az buyana bah,” diye, koşup durdum önünde. “Muhtar seni kendine karı etmek ister,” dedi. Dondum kaldım. Nefesim düğümlendi boğazıma, babamdan dahi beş yaş yukarı olan Muhtar beni kendisine karı etmek istermiş. “Ne dersin,” diye sordu babam. Ne diyebilirdim ki; boynum büyük, tırnaklarım etime batırarak bekledim önlerinde. “git,” dedi babam. Ben hareket edip, adım atamıyordum. Anam gelip omuzlarımdan tutup, beni içeri odaya aldı. Yirmi sekiz gün konuşmadım, odadan dışarıya adım atmadım.

    30 Mart 1952 tarihinde yaşım daha on altı olmadan gelin oldum. Gelinliksiz, düğünsüz gizli bir imam nikâhı ile Muhtar’ın karısıydım artık. Dilim hala çözülmemişti, istedikleri günden beri tek kelime etmemiş, gün yüzüne dahi çıkmamıştım. Muhtar ise üç sene evvel karısını yitirmiş, kırk sekiz yaşında, göbeği kendinden önde giden, tıknaz, boğazının altında bir yağ tabakası olan, kısaca bir adamdı. Alıp götürdü beni kendi hanesine. Evi bizim evimizden daha büyük ve gösterişliydi. Hizmetine bakan bir yaşlı kadın ve hala Muhtar’ın evinde kalan Yaşar daha dönmemişti okuluna. Evin arkasında küçük bir de bahçe vardı. Bütün zamanımı o bahçede getirir, orada yeşeren çiçeklerle konuşur, hepsini bağrıma basardım.

    Bir gece uyurken kapını usulca açıldığını duydum. Zaten tedirgin uyuyor, en ufak bir seste irkilerek uyanıyordum. Hem daha çocuk denecek yaştaydım. Korku henüz bitmemişti içerimde, ürkek kalbim en ufak terslikte içine kapanır, elimi ayağımı dondurur, hareket dahi ettirmezdi. Bu gece burada oluşumun dokuzuncu gecesiydi. “Korkma benim,” dedi Muhtar. Yatakta donmuş, kaskatı olmuştu bedenim. Usulca sokulup, ilişti yatağın kenarına. Soğuk eli, önce yüzüme değdi, sonra boynuma doğru inmeye başladı. Korkudan nefes alamıyor, karnıma sayısız sancılar giriyordu. Nefesi yüzüme değdikçe iğreniyordum kendimden. Tütünden sararmış bıyıkları adeta çiziyordu tenimi, dudakları değdikçe ardından bir ıslaklık bırakıyor, derime pis kokulu bir katman daha ekliyordu. Hızlı bir şekilde kendini soymaya başladı, bedenimdeki elleri canımı acıtmaya beni yakmaya başlamıştı. Birden üzerime düştü, altından çıkmaya çabaladım, ancak elleri ile omuzlarımdan yakalayıp, bedenine hapsetti beni. Diğer eliyle etekliğimi yukarılara çekip, sımsıkı kapattığım bacaklarımı aralamaya çalıştı, başardı da. Güçsüz bacaklarım iki yana ayrıldı, soğuk bedenini hissediyordum her yerimde, bir kez daha kaçmaya yeltendim ama faydasız, gücüm yetmiyordu ona. Bedenimden sıyırdı iç çamaşırımı ve kendi donunu da itekledi aşağılara doğru. Yeniden yüklendi üzerime yüzüm iyice ıslanmıştı gözyaşlarımla, nefesim ise ağlamalara dönüşmüş, hırıltılı bir şekilde çıkıyordu ağzımdan. Muhtar daha sıkı tuttu beni ve bacaklarımın arasında anlık bir sıcaklık hissettim. Hırıltılı bir şekilde düştü yanıma titreyen bedeni. Hemen elimle yokladım bacaklarıma değen sıcaklığı, kaygan bir soğukluğa dönüştü parmaklarımın ucunda. Elimi burnuma getirip koklamaya çalıştım, bir nefes çekince burnumdan, iğrenç kokulu kaygan bir şeyin midemi bulandırmasına sebep oldu. Kendimi attım yataktan aşağıya. İçimden sessiz ağlamalarımı artık tutamaz oldum ve haykırışlarım gözyaşlarım ile birleşti. Umudumu söndürdüler.

    Kaç saat öylece kaldım bilmiyorum, içim geçmiş uyumuşum. Gözlerimi açtığımda Muhtar başımda bir ayağı üzerine durmuş, diğer ayağı ile beni dürtüklüyor. “Uyan be, sabah oldu.” deyip, ardından “sakın ola geceyi kimseye anatma, ardımdan Muhtar körpeyi gördü, kuyuya düşmeden salıverdi iliklerini dedirtmem,” dedi. “hele birinden duyarım, kırarım senin bacaklarını, keserim dilini bir daha heç sesin duyuraman.” Yine tıkandı boğazım, nefessiz kaldım. İki hafta hiç ilişmedi bana. Bende sadece yemekten yemeğe görüyordum kendisini. Arada odaya uğruyor, bir iki cümle tüketip, ardını dönüp gidiyordu. Onlar evden çıkınca bende arka bahçeye geçip, çiçeklerle, hayvanlarla konuşup, biraz olsun içimdeki sıkıntıyı atıyordum bedenimden. Yeni evimde hayat bulduğum tek yerdi burası.

    - Ağlamaların yersiz. Güzel kadınsın bence bir çaresine bakıp, uzaklaş buralardan.
    - … (ses çıkmadı benden, Yaşar benimle bu güne kadar hiç konuşmamıştı.)
    - Anca susarsın. Hadi aç ağzını da şu çiçekler kadar bende nasipleneyim dilindeki serinleten sudan. Dün gece odanın kapısı açıktı, üzerin açılmıştı. Bakma yazın geldiğine buralar geceleri çok serin olur, hasta edersin kendini. Dikkat et kendine.
    - … (yine ses çıkmadı benden. Başım önümde susuyordum.)
    - İnsanı kendine çeken bir tarafın var. Muhtar gibi bir adama karı olmak hiç hoş iş değil. Sen çok ama çok daha iyilerine layıksın.

    Her cümlesinde daha da yaklaştı yanıma ve oturdu. Ben kendimi iyice kenara ittim. Ben köşeye çekildikçe o üzerime geldi. Ellerini uzattı bana doğru, hemen yerimden ayağı kalkıp içeriye doğru koşmaya başladım. Kapı eşiğinden adımı tam içeri atacakken sırtımdan yakalayıp çekti beni. Yere düşmemek için kapı eşiğinden tutundum. Yaşar ardımdan sarıldı bana. Çırpındım birkaç kere, kurtulamadım. Bağırmaya başladım hemen. Eliyle ağzımı kapatmaya çalıştı, beceremedi. Sesimi kesemeyince yüzüme seri bir şekilde yumruk atmaya başladı. Her vurduğunda bedenime değen yerden acıdan daha fazla çıkan kanın sıcaklığını hissediyordum, yumruğun sertliği ile yarı baygın bir hale geldim. Elleri boğazıma düştü, nefesimi kesmeye başladı. Yüzüm kızardıkça, nefessiz kaldığımı hissettikçe daha da sıkıyordu boğazımda olan ellerini. Sonunda kafamı eşiğe vurdu. Tepemdeki acıyı bir saniye dahi hissedemeden yıkılıp kaldım. Nefes alıyor, korkuyor ama hareket edemiyordum. Muhtar’ın beceremediğini Yaşar üzerine vazife edermişçesine saldırdı üzerime. Gözlerim kapandı, bu da bir başlangıçtı. Yıkılıp giden, eriyip biten bir ömrün başlangıcı.

    Ölmenin günah olduğunu bilmeseydim bu saatten sonra bir an dahi yaşamazdım.

    Uyandığımda üzerim yırtılmış, kan revan içerisindeydim. Kasıklarımdaki ağrıyı başka bir ağrı bastırıyor, gözlerimi araladıkça yeni ağrılar fark edip eskini unutuyordum. Kafamı sola doğru çevirdiğimde üzeri çamur içerisinde yüzüstü yatan Muhtar’ı gördüm. Gözlerimi tam açamadan tekrar bir baygınlık geçirip, sızdım.

    Yüzüme değen tekmenin acısıyla yeniden açtım gözlerimi, Muhtar çıldırmış bir halde “Oruspu, kahpe,” diyerek savuruyordu tekmelerini bedenime. Darbeler iyice sarstı, karnıma gelen tekmeler soluksuz bıraktı beni. Sonra elimden tuttu, yerlerde sürükleyip kapının önüne attı. Bir erkeğin orospuluğu yine bir kadına mal edilmişti. Kadında mağduriyet yoktu o yıllar, bütün yasalar erkekler lehineydi. Ne bir muhakeme ne bir yargı. Dildeki tek kelime istekli ya da isteksiz “orospu.”

    Bir hafta ağrılarımla sürünerek gezdim bahçelerde, bağlarda. Ot ile ağaç kovuğu ile beslenmeye çalıştım. Yediklerimi de ardın sıra kusuyordum. Eziklerim iyileşmeye yüz tutmuştu, yüzümdeki yaralar kabuk bağlamış, acısının yerine tatlı kaşıntılar ile huysuzlandırıyordu beni. Babamın evine dönmeyi birçok kez düşünmüştüm ama bir türlü affedemiyordum onu. Ne kadar zaman geçti bu şekilde bilmiyorum ancak Yaşar beni buldu. Tekrardan üzerime atılıp, yumruklamaya başladı. Kapanan yaralarım yeniden açılmaya başladı. Yüzüm yine kanlar içerisinde kaldı. Sonra sürükleyerek atın üzerine bindirip beni iki günlük yola düştük. Bir müddet bilmediğim birkaç yerde konakladık. Herkesle ahbap olduğu kesindi. Herkes tebessümle karşılıyor evine buyur ediyordu. Yaşar ise yorgun olduğunu rahatsızlık vermek istemediğini söyleyip, yeni cümle kurmalarına izin vermeden uzaklaşıyordu yanlarından.

    Yaşar’ın istediği bir şekilde beni İstanbul’a götürmekti. Jandarmalar ise buna bir türlü izin vermiyor, girdiğimiz yollarda gördüğümüz zaman yolu değiştiriyorduk. Ne tarafa sapsa kalabalık bir alan görse yönünü başka tarafa çevirip, oradan uzaklaşıyordu. Bir mağaraya sığındık en sonunda. İkimizde baya yorgun düşmüş, açlıktan ve susuzluktan adım atacak halimiz kalmamıştı.
    - Neresi burası. Beni nereye götürüyorsun.
    - İnönü Mağarası burası. Ankara.

    Kaçmak sürekli aklımın bir kenarından geçiyordu. Cesaret edemiyor ve her fırsatta yorgun bedenimle yüz yüze geliyordum. Bulunduğumuz yer akşam karanlığının çökmesiyle iyice karanlığa gömülmüştü. Öteden gelen hayvan sesleri iyice karamsarlığa sokuyordu beni. Sırtımı dayayıp mağara duvarının kenarına, oturdum. Açlığın verdiği uyku yoksunluğu ile gözlerim iyice kapanmaya başlamıştı. Sanırım dört saat kadar uyumuştum. Etraf iyice sessizleşmiş ve karanlık daha da fazla çökmüştü. Elimin altında kaya parçalarını aramaya başladım. Avucuma zor sığdırabileceğim bir kaya parçası parmaklarımın altında durduğunu fark edince, usulca elimle kavramaya çalışıp, kucağıma doğru çektim. İki elimle taşa sıkıca sarılıp, göz ucuyla Yaşar’ı izliyordum. Sırtı bana dönük, soluna doğru kıvrılmış uyuyordu. Ayaklarımı topladım, dizlerimin üzerine kalkıp, sert zemine değen dizlerimin acısını dişlerimde hissederek dizlerimi hareket ettirip Yaşar’a yaklaşmaya başladım. Yedi sekiz adımda bir kol mesafesi kalana kadar yaklaştım. İki elimi de kullanarak taşı kafamın üzerine kadar kaldırdım ve bir hışımla Yaşar’ın kafasına doğru indirdim. Önce taştan tok bir ses, ardından Yaşar’dan bir bağırtı koptu. Hemen geriye doğru çekildim. “Orospu omuzumu çıkardın,” diye ayaklandı. Bir eliyle omuzunu tutuyor, diğeriyle belindeki kayışı çıkarmaya çalışıyordu. Çok çekmeden kayışı söküp aldı belinden. Eline dolayıp üzerime atıldı. Kayışın metal kısmı havaya kalktı ve o karanlıkta sanki bir ışık şöleni gibi parlayan metal kısım hızla bana doğru yaklaşmaya başladı. Kafamı korumaya çalıştıysam da ilk darbeyi kafamdan aldım. Yüksek bir tok ses ile kafamda paralandı kayışın metali. Yere yığıldım. Hemen bacaklarımı karnıma doğru çekip, ellerimle kafamı korumak istedim. Ancak kayışın vızıltısı dinmiyordu. Sürekli bir hareketle kafama, sırtıma, belime iniyor, her darbede çığlığım karanlıkta yitip gidiyordu. Çok çekmeden acıdan bayıldım.

    Sabah kuş cıvıltılarıyla uyandım. Üstüne bir de yeşermiş çiçeklerin enfes kokusu esiyordu mağara eşiğinden içeri doğru. Umut mu? Onu söndürdüler. “Güzelliğine dua et, yoksa bir daha gözlerini açamazdın,” diye içeriden Yaşar’ın sesi geldi. Hemen ayaklanmaya yeltendim. Ellerim ve ayaklarım bağlanmıştı. Hareket dahi edemedim. Yanıma yaklaşıp ellerimi çözdü, önüme yiyecek bir şeyler koyup, az ileride karşımda kendini yere bıraktı. Güzellik? Demek ki yaşamama sebep olan güzellikti. Peki ya bu başıma gelenlerin sebebi neydi? Oda mı güzellikti. Çok sonraları bir yazarın kitabında güzellikle alakalı bir paragraf okumuştum. O zaman idrak ettim güzelliğin insanlara vereceği zararları. Azra Kohen’di bu yazar. Güzellik tanımı ise: “Güzellik. Karakteri önemsizleştiren zehirli bir etkiydi. İzleyene ilham, yokluğunu çekene acı, avcısına amaç, aşığına neden, öfkeye güçsüzlük, yağmacıya hedef, sahibine başta kolaylık sonda lanet veren şeydir.” Benim başıma gelenler ise bu tanıma çok iyi bir şekilde uyuyordu.

    - Birazdan buradan çıkıp, Ankara’ya gideceğiz. Sanırım akşama kadar Ankara’da oluruz. Kaldığım evde iki arkadaşım daha var. Biraz orada kalır daha sonra İstanbul’a doğru hareket ederiz. Geri dönecek bir yerin yok. Eğer ki ters bir şey yaparsan, biliyorsun ki canın yanacak. Artık cebelleşmeyi bırak ve kendine zarar verdirmeden başımızı sokacağımız bir yer bulalım. Eğer beni anladıysan kafanı salla. Yok, anlamadıysan bak kayış hemen yanı başında. İstersen baştan alalım her şeyi.

    Ses etmeden başımla onayladım. Daha sonra çıktık mağaradan ve Ankara istikametine doğru yol almaya başladık. Dediği gibi de oldu. Güneş batmadan Ankara’ya varmıştık. Büyük binaların gölgesinde sapa sokaklardan geçerek şehrin diğer köşesinde bulunan bir mahalleye girdik. Çocuklar kirli üstleri ve dağınık saçlarıyla tozlu sokaklarda koşturuyor, bağırarak oyunlar oynuyorlardı. Bizi görenler uzunca bakıyor, yüzümüz onlara dönünce kaldıkları yerden devam ediyorlardı uğraşlarına. Dört katlı bir binanın bahçesinden girip, giriş kapısına yöneldik. Cebinden anahtarı çıkarıp açtı kapıyı. Üçüncü kat dedi. İlk defa zeminden yüksek bir eve giriyordum. Şaşkınla etrafı gözlüyor, tanımaya çalışıyordum. Evin içerisi dağınıktı. Dergiler, kitaplar, bilmediğim boş şişelerle doluydu her taraf. Basık bir duman kokusu içeriye hâkimdi. Salonu geçip odanın kapısını açınca iki kişinin içeride uyuduğunu gördüm. Anlaşılan sesten rahatsız olmamışlar uykularına devam ediyorlardı. Yaşar beni bir odaya götürdü ve burada dinlenebileceğimi söyledi. Odanın içerisi beyaz badanası yer yer rutubetten atmış, bazı yerlerinde badana kalıntıları tümsek oluşturmuş, kasvet dolu bir odaydı. İçeri de eşya adına hiçbir şey yoktu neredeyse, yerde bir yatak, hemen az ilerisinde ise iki kişinin zor oturabileceği ahşaptan yapılmış iskemle tarzı bir oturak. Penceresi arka bahçeye açılıyor, ancak pencereyi de arkadaki başka bir bina kapatıyordu. Tek bir perdesi vardı. Koyu, siyah bir perde. Kapalıyken odanın loşluğunu iliğinize kadar hissettirecek bir koyulukta. Ekşimsi koku ise sürekli burnumu tıkıyordu. Yatağın köşesine ilişip oturdum.

    Bir zaman sonra içeriden sesleri gelmeye başlamıştı. Yaşar’ın arkadaşları uyanmış, Yaşar ise başından geçenleri anlatıyordu. Beni Muhtar babamdan bir küçük verimsiz bahçe ve iki tavuk vererek almış. Bunu duyduğumda babama olan kinim daha da arttı. Nasıl olurda kendi kızına bunu reva görebilirdi? Ya annem neden hiç sesini çıkarmamıştı? Gerçi annemde babamdan on sekiz yaş küçüktü. Acaba annemin de benim gibi bir hikâyesi var mıydı? Tekrardan konuşmaya başladı Yaşar. Hakkımda düşünceleri varmış, biran önce parayı bulmalı ve façayı düzeltmeliymiş, diye devam etti. Bu söylediklerinden pek bir şey anladım. Sonra bir arkadaşı “Ulan Gavat Yaşar hep de gider en iyisini avlarsın! Bari bize de bir şeyler düşer mi bundan, sen ondan haber et hele?” Ankara dışında Talebe Yaşar, Öğrenci Yaşar Ankara’da ise Gavat Yaşar! Kaldığı yerden devam etti Yaşar. “İstanbul’a götürüp Terzi Manukyan’a güzel bir bedel karşılığında bırakabilirim. Çok riskli bir yolculuk ama değer. Önce kızı bir tavına getirmek gerek.” Anlamadığım isimler ve kesik kesik gelen sesi duymakta çok zorlanıyordum. Kapıya yanaşıp kulağımı iyice dayadım. Konuşma bitmişti. Sonra odaya doğru yaklaşan sesleri duyunca hemen kendimi yatağa ulaştırıp, oturdum. Kapı açıldı.

    - Aç mısın? İstediğin bir şey var mı?
    - Yıkanmak istiyorum.
    - Banyo hemen karşıdaki kapı. Orada yıkanabilirsin.
    - Hayır, siz içerdeyken yapamam.
    - Korkma ben yanındayım.
    - Hayır yapamam.
    - Peki. Biz birazdan dışarı çıkacağız. Yiyecek ve giyecek bir şeyler getireceğim. O arada sende girip yıkanabilirsin. Sakın camlara çıkayım ya da başka bir şey yapayım deme. Bir arkadaşım evin etrafında kalacak ve kapıyı üzerine kilitleyeceğim. Banyo kapısının arkasında da anahtar var. Sende oradan kilitleyebilirsin.
    - Tamam.
    - İstediğin bir şey yok değil mi? Eminsin.
    - Yok.
    - Tamam. Ben kararınca bir şeyler almaya çalışırım.

    Kaynar suyun altında iki saat kaldım. Defalarca tenimi kazırcasına yıkandım ama temizlenemedim. Bedenimin kiri akıyordu ama ruhumdaki kir bir türlü suya karışıp dağılmıyordu. Beton zemine oturdum, hıçkırarak ağlamaya başladım. Daha on altı yaşımdaydım ve bunlar bana çok ama çok fazlaydı. Evimi, kardeşlerimi özlemiştim. Sanırım babamı dahi özlemiştim. Gözyaşlarım banyodaki ıslaklığa karışarak, zemindeki delikten akıp gidiyordu. Birden kapı açıldı. Hemen ayaklandım. Banyo kapısına yönelen sese kulak kesildim, korkuyordum. Yaşar kapıdan seslendi “ben geldim, birkaç eşya ve kıyafet aldım sana. Kapının yanına koyuyorum. Benim biraz işlerim var. Akşam olmadan gelirim.” dedi ve açık kapıdan çıktı gitti. Biraz içeride bekledikten sonra hemen kapıya koştum. Açmaya çalıştım, kilitliydi. Açılmadı. Odadaki camları gezdim. Aşağı inmek için çok yüksekteydi. Sonra Yaşar’ın getirdiklerine baktım. Temiz kıyafetlerdi. Odaya götürüp yatağın üzerine saçtım. Giyindikten sonra yatağa girip, üzerimi örtüyle kapattım. Saatlerce uyudum.

    Gözlerimi uykudan aldığımda vakit öğleni bir saat geçiyordu. Çekilen acıların yorgunluğu öyle bir hal almıştı ki bende uykudan o derece kaçıramamıştım gözlerimi. Odadan çıktığımda evde kimseler yoktu. Mutfakta yiyecekler hazırlanmış, öyle bırakılmıştı. Hızlı bir şekilde acıkan karnımı doğurdum. Evin içerisinde dolaşıp, sağı solu karıştırdım, bir şeyler bulup kendimi buradan kurtarmam gerektiğini biliyordum. Dışarıdan gelen çocuk sesleri dikkatimi çekti, hemen pencereye yanaştım. Amaçsızca bir aşağı bir yukarı koşuyorlardı. Tebessüm hiç düşmüyordu yüzlerinden, düşmesindi zaten. Baktıkça kalbimi hissediyor, içimdeki çocuk biraz daha coşkulanıyordu. Bende koşmak istedim rüzgârı ardıma alarak, küçükken kardeşlerimle az mı oynardık sofada, bahçede. Kapı kilidi döndü. Hemen uzaklaştım camdan. Tam odaya geçmeye çalışırken Yaşar girdi kapıdan içeri.

    - Oooo! Uyanmışsın.
    - Evet, öğlene doğru uyandım.
    - İyi dinlendiğine sevindim. Yüzündeki yaralarda gitti sayılır.
    - Biraz daha iyiyim.
    - Bu gece çok daha iyi olacaksın, sana bir sürprizim var. Biriyle tanıştıracağım seni.
    - Tamam.

    Mutfağa geçip, akşam için bir şeyler hazırlamaya koyuldu Yaşar. Ben ise camın kenarında seyrediyordum sokağı. Ara sıra bana sesleniyor, her şeyin iyi olacağını, köy yerinde yaşamaktan daha mesut bir hayatın beni beklediğinden bahsediyordu. Yine anlayamayacağım cümleler kuruyordu. Bense hiç oralı olmuyor, sadece zamanın biran önce bitip yitmesini istiyordum. Hava kararmaya başlamıştı. Yaşar mutfaktan çıkıp yanıma geldi. “Bana güven,” deyip anlımdan öptü ve odaya girdi. Banyoya koşup hemen anlımı yıkadım, havluyla kazırcasına tenimi kuruladım. Hemen koşup kapıyı yokladım tekrardan, kilitliydi. Yeniden döndüm içeriye. Uzunca bir süre geçmeden kapı üç kere tıklandı. Yaşar hemen koşup kapıyı açtı. İçeriye irice bir adam girdi. Yaşar ile tokalaştılar, içeri buyur etti. Büyük odaya geçip, sohbete başladılar. Odaya hâkim olan tekli koltuğa oturmuş, Yaşar’ı tam karşısına almıştı. Kumaş lacivert takım elbisesi vardı üzerinde. Beyaz gömleği iri vücudunu gösterircesine ceketinin düğmelerini zorluyordu. Rahatsız oldu ve ceketinin ön düşmelerini açıp, iyice yerleşti koltuğa. Seslendi Yaşar’a “kız nerde, gelsin.”

    - Zöhre.
    - Zöhre mi?
    - Hayır, Necip Bey şaşırdım kusura bakmayın ismi Alev.
    - Merhaba Alev, ben Necip.
    - Merhaba ağabey. Hoş geldiniz.
    - Yaşar ne diyor Alev Hanım.
    - Az müsaade edin Necip Bey, hemen geliyoruz.

    Yaşar beni kolumdan sıkıca tutarak diğer odaya götürdü. Bir sürü dil döktü ve büyük para kazanacağımızı, durumu idare etmemi, ayrıca ağabey dememe mi, isminin Necip olduğunu, söylerken Bey sıfatını kullanmamı, Ankara’nın sayılı büyük fabrikalarının varisi olduğunu anlattı. Adam sadece seninle bir akşam yemeği yemek istiyor. Lütfen saygıda kusur etme ve Necip Bey’e eşlik et. Daha sonra yeni aldığı elbiselerden birkaç tanesini önüme attı. Giy bunlardan birini ve hemen yanımıza gel.

    Hangisini denediysem bir tarafım açık, çıplak kalıyordu. Utandım, çıkamadım karşılarına. Yeniden Yaşar geldi, “hadi ne bekliyorsun, daha ne kadar bekleyeceğiz seni, bak hala giyinmemişsin.” deyip üzerimdekilerini çıkarmaya başladı. Eline aldığı bir tane elbiseyi baştan salma giydirdi. Kolumdan tutup sürüklercesine diğer odaya götürdü. Bizi görünce Necip ayağı kaldı.

    - Vay beklediğimden de harikaymış. Çok güzelsiniz Alev Hanım.
    - Sağol, Necip A… - kolumu sıkan Yaşar’ın verdiği acıyla – Bey.
    - Necip Bey ben çıkıyorum yarın sabah görüşürüz.
    - Tamam Yaşarcım. İyi akşamlar sana.
    - Buyurun Alev Hanım masaya geçelim. Bana eşlik etmeniz inanın beni çok mutlu edecektir.

    Yaşar’ın donattığı masaya geçtik. Necip gözlerini üzerimden ayırmadan yiyeceklerin tadına bakıyor, ardından içkisinden bir yudum alıp, yeniden beni izlemeye koyuluyordu. Bir insanın başka bir insanla yemek yemesine para ödeyeceği aklımın ucundan dahi geçmezdi. Bulunduğum konum ise bunu ispatlar nitelikteydi. Hemen yemeğin bitmesini ve odama geçip uyumayı düşlüyordum. Lakin böyle anlar saatler inat edip ilerlemiyordu. Necip anlamadığım dilde bir dünya söz tüketiyor, gözleri ile sürekli beni rahatsız etmekten çekinmeden bakıyordu. Masadan kalktı cama doğru yürüdü, gideceği için mutluydum artık. Gitmesini de çok istiyordum. Sonra masaya döndü, kendi yerine geçmeden yanıma gelip, çeneme elini uzattı. Refleks olarak kafamı çevirdimse de çenemde yakaladı. Yüzüme baktı. “Çok güzelsin Alev, söylenenden çok daha güzelsin, senin için verdiğim otuz bin lirayı hak ediyorsun,” deyip, elimden tutup ayağı kaldırdı beni.

    - Hadi odaya geçelim Alev.
    - Ne odası Necip A… Bey.
    - Ne demek ne odası, senin bir geceliğine ben otuz bin lira para verdim.
    - Nasıl?
    - Bu gece benimle ilişkiye girip, bana eşlik edeceksin. Yaşar ile böyle anlaşıp, görüştük. Şimdi daha fazla koparmak için naza çekme ve geç şu odaya.
    - Lütfen çıkın gidin buradan.
    - Geç dedim sana.

    Son cümlesinden sonra yüzüme indirdiği tokat duvara kadar savurdu beni. Bey diye ahkâm kesen adam içerisinde biriken acizliğin kurbanı olup, kendinden güçsüzü ezecek kadar merhametsizdi. Kaçmaya yeltendim, yakaladı beni ve ardından yeniden vurdu suratıma. Kanın dudaklarıma aktığını, hatta dudağımın patladığını hissedebiliyordum. Kolumdan tutup sürükleyerek yatağa kadar götürdü. Fırlattı bütün gücüyle yatağa, ardından kendi de geldi. Üzerimdeki elbiseyi yırtmaya, diğer yandan kendi üzerindekileri çıkarmaya çalışıyordu. Kapattım gözlerimi; “Güzellik, her yerde, her şeyde satılıktı!” bunu yazar demişti bir kitabında, haklıydı da. Şuan yaşım yetmişi aştı ve ben on altı yaşımda umudumu bıraktım sayısız adamın altında.

    Bu da başka bir hayata başlangıçtı. Daha kaç başlangıca gebe kalacaktı bedenim. Daha neler sığdırabilirdim on altı yaşıma. Henüz beden dahi evrimini tam tamamlamamışken, reva değildi elbet bu yaşananlar. Lakin bu benim hayatımdı ve hepsi birer başlangıçtı bana. Böyle düşünürken kendi başıma, sessiz. Güneş yavaşça doğdu siyah perdeli pencerenin ardından. Oda aydınlandı. Yüzüm pencereye dönüp, yaşadıklarımı sindirmeye çalışıyordum. Bedenimi okşayan, saçımı sıvazlayan yüzüme değen gözyaşlarımdan başka hiçbir şeye sahip değildim. Sonra Necip uyandı. Hemen üzerini giyip, yanıma sokuldu. Yanağımdan öpüp “Harikaydı Hayatım!” dedi. Evet, evet bu daha başlangıçtı.

    On yıl tahammül ettim bu duruma. Birçok kaçma girişimim oldu, başarısızlıkla sonuçlanan. Lakin artık eski saf Alev yoktu. Güzelliğini kullanabilen, gerektiğinde erkeğe her şeyi yaptırabilecek bir güçte Alev vardı karşılarında. Yaşar’da bunu çok iyi anladı. Bu sebeple artık görüşmeleri eskisi kadar sık tutmuyor, önemli sayılmayacak kişileri taşımıyordu eve. Birde kumara alışmış, çok içe batmıştı. Bir gün Yıldız Gazinosu sahibi Vural Bey, Yaşar’a yüklü bir miktar para teklif etmiş ve beni gazinosunda çalıştırmak arzusunda olduğunu söylemiş. Yaşar bu paranın sesini duyarda kabul etmez mi? Yirmi altı yaşımda Yıldız Gazinosu sahibine bir milyon üç yüz elli bin lira karşılığında satıldım. Vural Bey diğerleri gibi değildi. Sadece “Seviyorum seni be kız,” der işine gücüne bakardı. Gazinoda konsomatris olarak başladım. Sonra dans eğitimi almam için çeşitli hocalarla tanıştırdı beni. Ankara gecelerinin aranan isimlerinden olup çıktım. Orospu Alev oldu sana konsomatris Alev, oda oldu dansöz Alev şimdi ise Alev Hanım. İnsan nasılda çelişir kendiyle. Nasıl yanılır. Hepsini yaşadım. Bu da ayrı bir başlangıçtı. Artık canım sıkıldıkça konsomatrislik geri kalan zamanlarda dansözlük yapıyordum. İnsanların türlü türlü hayat hikâyeleri beni onlara daha da yaklaştırıyordu. Keza bağını bahçesini satıp, bir gecede bütün malvarlığını tüketenlerde vardı ama hayatın sillesini yemiş kişilerde düşürmüyor değildi masama.

    Gıdıl İsmet diye birisi vardı. Benim sırtımdaki yükün daha ağırını ona da yüklemişti hayat. Nasıl olduğunu bilmem ama bir otobüste yan yana seyahatte karşılaşmış, öyle tanışmıştık. Kendisi Ardahan’dan yola çıkmış, Sivas’ta kararından dönmüş, Ankara’ya kadar gelmişti. Sonra yeniden İstanbul’a varmak istemiş ve hayat kaderlerimizi bu yolculukta kesiştirmişti. Anlattıklarıyla içimi burktu, hazin bir hikâyesi vardı. Lakin ben anlatmadım ona hikâyemi, söylemedim çektiğim acıları, onun yükü ona çok ama çok fazlaydı. Ardahan’a dönerken muhakkak Ankara’ya uğra bir çayımı iç diye ayrıldık. Sağ olsun beş ay sonra tuttu sözünü. Verdiğim adrese Yıldız Gazinosu’na geldi. Kapıdakiler dilenci sanmış garibimi sokmamışlar içeriye. Var olsun görmeden gitmem demiş, oturmuş kaldırımda saatlerce. Gece yarısına yakın gördüm onu. Zaten kısacık boyundan birde o kafasındaki kahverengi külahından tanıdım.
    - İsmet.
    - Can Abla.
    - Ablan kurban sana İsmet.
    - Gel içeri ısın biraz bak buz kesmiş her yanın.
    - Ben oraya girmem abla. Almadılardı beni içeriye, dilenci sandılar beni.
    - Anlamazlar İsmet, anlamazlar.

    O sırada Vural Bey gördü bizi. Hemen geldi yanımıza, İsmet ile tanıştırdım.
    - Beklemeyin kapıda hava soğuk, girin içeri gönlünüzce eğlenin.
    - İsmet’in bu taraklarda bezi yok.
    - Bendende sana izin Alev. Git dostunla Zöhre’ye yakışır şekilde ilgilen. Geceniz güzel olsun.
    - Sağ ol ağabey.
    Vural Bey ne zaman Zöhre dese içimden sadece kendisine abi demek geçer. Belki de hayatımda bana çıkarsız, hiçbir şey beklemeden umut veren insanlardan bir tanesiydi. Tuttum İsmet’in elinden,
    - Hadi İsmet, gidip karnımızı doyuralım. Belli ki sende açıkmışsın.
    - Olur Abla.
    Beraberce Hayri Hıdıl abinin kapısını çaldık.
    - Hıdıl ağabey bize bir masan var mıdır?
    - Olmaz mı Zöhre kızım, geç dilediğin masaya otur.
    - Sende hoş geldin evladım.
    - Hoş bulduk ağabey.
    İsmet ile sıcak birer çorba içtik önce, ardından ise Hıdıl ağabeyin meşhur kömürde Türk kahvesini yudumladık. İsmet anlattıkça anlattı, İstanbul’da başına gelenleri o sebeple köyüne dönmek istediğini, içerisindeki karamsarlığını, hayata küskünlüğünü bir ağızdan dile getirdi.
    - Gitme kal yanımda beraber paylaşalım hayatı, kardeşim ol…
    …dedimse de dinletemedim.
    - Görmez misin Abla, iş hanından içeri dahi almadılardı. Bizi ancak köy paklar. Varalım gidelim. Belki bir gün yine bir masayı paylaşırız.
    - Beklerim be İsmet, yine gel olur mu?
    Harbi, kendi ufak yüreği büyük dostum, yaşıyorsan hala eğer ömrün uzun olsun. O gece sabah kadar her bir şeyden bahsettik, sabah otobüsüne kadar götürdüm. Sarıldı boyuma, o ağladı hava ağladı, o iç çekti ağaçlar hışırdadı, o gözünü kapattı güneş ışığını üzerimizden esirgedi. Kafasını kaldırıp, gözüme değdirdi gözlerini “hakkını helal et abla,” deyip, ardından koştu otobüse bindi. Helal olsun dostum.

    (Gıdıl İsmet’in hikâyesi için #32772898 nolu iletiyi okumalısın.)

    Yıldız Gazinosu’nda on sekizinci yılımda bitmek üzereyken Baba Ali namından birisi düştü. Her akşam gelir kendi masasında içer, kimseye eyvallah etmeden kalkar, giderdi. Birkaç kere gözüm takılsa da pek aldırış etmedim. Vural ağabey iyice yaşlanmış, artık işi gücü beni üzerime yıkıp, sessiz sakin bir hayatı seçer olmuştu. Ben ise layığınca yönetmeye çalışıyor, elimden gelenin en iyisi yapmaya çalışıyordum. Tesadüfen bir gece Baba Ali ile masalarımız kesişti. 30 Temmuz 1967 yılında Akyazı’da depreme kurban vermiş karısı ve evladını. Tesadüf o ya, depremde iki kişi yaşamını yitirmiş, ikisi de Baba Ali’yi bulmuş. Cenazeden sonra duramamış oralarda. Şehir şehir dolanıp, herkese faydası olmuş, Ali ismi Baba mahlası ile birleşmiş Baba Ali diye üzerine yıkılmış. En son Ankara’ya düşmüş yolu.

    Hikâyesi bittikten sonra, sen söyle hanım abla dedi bana. Birde seni dinleyelim. Başımdan geçenleri en başından beri anlattım, kâh utandı kâh sıkıldı. Sıktı yumruklarını “dile benden abla,” dedi. “Canının sağlığı Baba Ali,” dedim. “Yok, abla dile benden,” dedi. “Muhtar ve Yaşar,” dedim. “İki elim kanda olsa da geleceğim,” dedi. “Bekle beni abla,” dedi. Aldı ceketini bir hışımla saldı kendini dışarıya. Eyvallah Baba Ali.

    Ardından bir darbe atlattık, bir sürü kişi ortalıktan kayboldu. Süresiz bir müddet gazino kapalı kaldı, çalışanlar dağıldı. Bende Vural Abi’nin Keskin’deki çiftliğine yerleştim. Beraber çiçek ekiyor, toprak ile oyalanıyorduk. Geçmişi unutuyor, umudun yeniden filizlendiğine şahit oluyordum. Hele kümes hayvanlarının günden güne artması, çiçeklerin yeniden tomurcuklanıp hayata merhaba demesi, hepsi bende alışagelmişin dışında bir heyecan bir umut yaşatıyordu. Bu da ayrı bir başlangıçtı, hayat her hengâmeye karşı devam ediyordu. Asker yavaşça sokaklardan çekiliyor, yitik kayıp insanlar yeniden meydanlara çıkıyordu. Darbenin izleri yavaş yavaş siliniyordu. Umut her yerden güneş gibi hayat veriyordu hem insana hem tabiata. Hayat güzel bir şeydi. Sanırım yaşım artık ellilere dayanmıştı. Çiftlikte geçen sekiz sene bana ömrümde yaşadığım en mesut yıllar olarak gelmişti. Birkaç hobi edinmiştim bile artık. Kitap okumaya da başlamıştım. Çiftlikte kâhyalık yapan Osman abinin küçük kızının yardımlarını da unutmamam gerek. Gece gündüz demedi sabırla öğretti bana harfleri. Önceleri onunla okurdum, sonra avukat çıktı, bir doktorla evlenip, İzmir’e yerleşti, artık bir başıma okurum. Ara sıra gelir yine buralara bir de güzel çocuğu var ki kuş misali, nasıl uçar, yuvarlanır bu çayırlarda. Sevgi namına ne var ise koca yaşımda çıkıyor hep karşıma. Umut mu? Filizleniyor hala…

    1986 yılında yeniden kurulduk Yıldız Gazinosu’na, yıllar var ki açmamıştık kapısını. İçerisi tozdan gözükmüyordu. Her yanında bir anı bir düş doluydu. Vural Abi yüzüme baktı “ne dersin, yeniden deneyelim mi?” dedi. Bilmem ki anlamınca kaş eğdim, göz yumdum, dudak büktüm. Çıktık dışarıya, birkaç mağaza gezip, eski dostlara uğradık. İstanbul’a gelmemiz planlandı. İki haftalık dost, ahbap ziyaretlerinden sonra yeniden geldik Ankara’ya. Yıldız Gazinosu’nun kapısı açıktı. Hemen içeriye daldık. Baştan sona dekore edilmiş, her şey orijinaline uygun elden geçirilip, parlatılmış. Hemen baktım Vural Abi’ye yüzüme gülüp, tebessüm etti. Koşup sarıldım boynuna.

    Her yana afişler asıldı, bir sürü el broşürü basılıp, dağıtıldı. Açılışımıza davet ettik herkesi. Açılış günümüz ve gecemiz harika geçti. Ankara’nın hatırı sayılır birçok kişisini ağırladık. Yorgunluktan baygın düşüp, hepimiz gazinonun her bir yanına dağıldık. Birden içeriye Baba Ali girdi. Siyah saçlarına aklar düşmüş, yüzündeki çatlaklar daha da belirginleşmiş, paltosunu ardında sürükleyerek yanıma kadar ulaştı.
    - Alev Abla.
    - Alev değil Baba Ali.
    - Zöhre.
    - Zöhre abla, seni gördüğüme sevindim. Maşallah hiç değişmemişsin.
    - Değiştim Baba Ali çok değiştim. Bak ismim bile artık eskisinden farklı.
    - Abla, Muhtar üç sene evvel ölmüş. Yaşar ise Bed Deresi taraflarında iş tutarmış. Gittim gördüm. Sağdan soldan kandırılmaya müsait kim varsa ağına düşürüp, burada ona buna peşkeş çekip, yolunu bulurmuş.
    - Onu bana getir Baba Ali.
    - Tamam Abla. İki saate kalmaz gelirim onunla beraber.

    Baba Ali tıpkı bir önceki gibi hemen kendini dışarı atıp, gecenin karanlığında kayboldu. Vural Abi gelip, hadi gidelim diyecek oldu. Birkaç şeyi bahane edip, burada kalacağımı söyledim. Diretmedi, “yarın görüşürüz, yorma kendini,” deyip çıktı. Ben ise sabırsızlıkla içeride dolanıyor, Yaşar’ın buraya gelmesini bekliyordum. İki saat çoktan geçmişti ama Baba Ali’den bir haber hala yoktu. Güneş doğmaya yüz tutmuş, etraf iyice alacalanmaya başlıyordu. Bende umudu kesip, üzerime bir şeyler giyip, çıkmaya hazırlanıyordum. Temizlik yapan çalışanlara, çıkacağımı ilettim. Sonra basamakları çıkıp, giriş kapısına yöneldim. Kapı erimiz beni görünce hemen bir taksiye ses etti. Duraktan ayrıldı taksi, gelip önünde durdu. Kapı eri aracın kapısını açtı, yerleştim koltuğa, kapı kapandı. Şoföre Bed Deresi’ne gitmesini söyledim. Vitesi çekip bire, aracı titretti ve araç yavaşça hareket etmeye başladığı vakit, Baba Ali aracın önüne atladı. Hemen durdurdum taksiyi, inip Baba Ali’nin yanına koştum. Yüzüne baktım, arkada abla dermişçesine kafasıyla yön tayin etti. “Sağ ol Baba Ali, sağ ol.”

    Aşağıya indiğimde Yaşar yalnız değildi. Yanında bir de kadın vardı. Perişan bir halde, gözlerinde yaşlar, süzülerek bakıyordu yüzüme. Nefes alıyor ama yaşamıyordu sanki. Baba Ali’ye döndüm.
    - Bu kim?
    - Sermayesi galiba.
    - Götür onu Baba Ali. Üzerine çeki düzen ver. Karnını doyur. Daha sonra konuşuruz onunla.
    - Tamam Abla.
    - Ha. Kayışın var mı?
    - Kayış?
    - Kemer.
    - Var abla.
    - Onu da bırak Baba Ali.

    Kızı da alıp çıktı. Yaşar’ın elleri ve ayakları bağlanmış şekilde, iskemlede oturuyordu. Umarsız adamlar yaşlanır mı? Yaşlanmaz elbet. Yaşar’da eski halinden hiçbir şey kaybetmemiş, aksine daha da bir çalım kazanmıştı. Etrafında gezindim bir süre, sonra elim kayışa gitti. Bir iki şaklattım ellerim arasında. Sonra metal kısmı dışarıda kalacak şekilde, diğer ucundan sardım elime. Bütün gücümle sağ elimi kaldırdım havaya, elimle beraber kayışta havalandı, vuuuuuuv diye ses çıkararak ilk darbe kafasında paralandı Yaşar’ın. Baba Ali işini iyi bilen birisi. Ağzının içine kadar doldurmuş ses çıkarmasın diye. İkinci darbede kafasına indi. Üçüncü de kafasına gelince sola doğru devrildi vücudu. Sızıntı şeklinde başından aşağıya kan süzülmeye başladı. Ardında bir darbe daha indirdim sırtına. Tutamdım kendimi bir tane de ayağımın ucuyla indirdim göğüs kısmına, vurdukça vurdum. İmansız bir ah demedi. Demedikçe ben vurdum. Bir saat falan geçmişti aradan, masalar sandalyeler, duvarlar hep kan izleriyle doluydu. Yerde bariz bir kan gölü belirmişti. İçeriden bıçağı aldım, sırt üstü yatırıp Yaşar’ı elindeki ipleri çözdüm. Sol göğsünden girdim bıçakla, yara yara yüreğine ulaştım. Ellerimle kalbini söküp bedeninden ayırdım. Herkes yürek sahibi olamaz çünkü herkes taşıyamaz bedeninde kalbi. Saatler var ki ellerimde kalbiyle öylece seyrettim onu. Ellerimdeki, yüzümdeki kanlar kurumaya başladı, katılaştı. Sonra Baba Ali girdi içeriye.
    - İyi misin Abla?
    - Çok iyiyim Baba Ali, sağ ol.
    - Bir isteğin var mı abla?
    - Beni eve götür Ali. Kızı da al yanımıza. Yaşar’ı ise buraya göm. Her tarafı betonla kapla. Kendi bedeniyle çürüsün eti.
    - Tamam abla.

    Hiç konuşmadan sadece arabandan dışarıyı seyrederek eve kadar geldik. Hemen kendimi banyoya attım. Hıçkırıklarımı tutamadım. Mide bulantısı arkasından kusmayla saatlerim geçti. Son bir gayretle bedenimi suyla buluşturmayı başarıp, duşun altına girebildim. Su yakıyordu yine bedenimi ama ben hissetmiyordum. Ruhum kendine geliyordu ama bedenim her zamankinden daha pisti ve su bedenimi temizlemiyordu. Altı saatten fazla kaldım suyun içerisinde, sonra kendimi yatağa bıraktım. İki gün sonra Ali geldi ve neredeyse kırk sekiz saattir uyuduğumu söyledi. Bu da bir başlangıçtı. Tıpkı diğerleri gibi.

    - Eee, Ali sen nasılsın?
    - İyiyim abla. Seni merak ettim. Endişelendim.
    - Çok iyiyim ben Ali.
    - Abla Ceylan.
    - Ceylan?
    - Yaşar’ın yanındaki kız.
    - Evet, Ali.
    - Yeni düşürmüş kızı. Kastamonu’dan getirmiş. Kız evli, kocası desen bin beter. Üç evladı var, kızın ailesi ölüp gitmiş. Kimi kimsesi kalmamış hayatta. Birde üzerinden bir mektup çıktı. Sanırım babası yazmış.
    - Bakayım Ali.

    “Düşlediğim düşümde dahi dibe daldığım, canım. Seni ele verdiklerinde –doğduğunda- bizim sarı kız daha ilk yavruya gebeydi. İki mutluluğu da yaşadık Elhamdülillah. Sen yine diyeceksin ki; sarı kızın düvesiyle bir mi tutarsın Ceylan’ını, tutmam elbet. Tutmam da a kızım, sen ne yaptın ya… Düşürdün hepimizi bir derde, olamadın sen bir Sarı Düve…

    Hani şu köy yerinde tutturdun ya balık gelinlik diye, damat olacak gede giymiş kara çizmeleri, elinde olta, varmış ya ta tepemize. Çok yaşa! Sayende satıverdik bir gelinliğe üç düve. Geçen haber salınmışsın Hamid’in topal kızı ile, varmasınlar artık demişsin evimize, sen iyi ol Ceylan’ım gelmem artık eşiğine.

    Baharınan, kışınan sayarız geçen günleri üçer beşer. Başımıza tepelerden nice karlar düşer. Unuttuk adını artık, insan neler çeker. Bir sual edip halimizi, sormadın, ettin bizi beter. Artık bizimde bu dünya da bu kadar hayat sürmemiz yeter. Anan öldü.

    Biri dedik gelmedin, yedisi oldu dönmedin, belki kırkı çıkmadan koşar da gelir idin, kaç senesi geçti bir baba ocağına değmedin. Ne vefasız imişsin be Ceylan’ım, seni bu yaşa getirenlere bir vefa etmedin. Vururum kafamı şimdi elbet, akıllan Yitik Rüstem, akıllan.

    Duydum üçüncü bebeye gebeymişsin, Allah sağlığını göstersin. Bize ettiklerini öz balalarından görmeyesin. Gözlerimde artık kalmadı derman, üç adım ötesini dahi görebilmem zor, aman. Artık benden külliyen gitti zaman. Şimdi ölümü beklerim, gelsin biran.

    Beden düştü, taşımaz artık keder. Demek hayat burada yiter ve biter. Yedi gün oldu, cesedim yerde söner. Bir tek Sarı Düve’m başımda döner…”

    - Anadan baban kopmuş bir Ceylan daha, şükür ki bununkiler ardında durmuş. Lakin kız hayırsız çıkmış.
    - Yok, be ablam. İş daha da farklı.
    - Kızın babası yalvarmış, yakarmış küçüksün, etme eyleme diye, dinletememiş sözünü. Dinletemediği halde bile elinden geleni ardına koymayıp, kızını gelin etmiş, etmiş amma.
    - Amma?
    - Evlendiği adam daha ilk geceden zulmetmeğe başlamış, birde kayınbiraderi de sürekli sıkıştırırmış kızcağızı. Kocası da tembihlemiş, babangile gidersen seni öldürürüm. Küçük kız, ses edememiş.
    - Başka bir başlangıçta başka bir Zöhre. Sadece isimler farklı, acılar hep aynı.
    - Daha sonrasında kocası bunu başka heriflere peşkeş çekmeye başlamış, şükür başarılı olamamış ama dayanacak gücüde kalmamış. Ondan sonra Yaşar bulmuş kızı, nasıl kandırdı etti bilemeyiz.
    - Peki çocukları.
    - Yaşar kızı aldığında üç çocuğu da beraberinde getirmiş. Bir eve kapatmış üç ay. Çocuklar iyice halden düşüp zayıfladığında, kadının sesi çıkmış evlatları için. Yaşar’da kadını susturmaya çalışmış, gücü yetmemiş. Sonra üç yavrunun da anasının gözleri önünde canına kıymış. Evlatlarının ölüleriyle iki hafta kilitli kalmış bir oda içerisinde. Koku iyice yayılmaya başladığında Yaşar kızı alıp, Ankara getirmiş. Birkaç kez kızı ipten almış, sanırım çokta yaşamaz. Asar kendini.
    - Şimdi nerde kız?
    - Müştemilatta.
    - Alllllllllllllllllliiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii koşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşş…







    Çalmak: Üzüm Reçeli
    Badal: Merdiven (Basamak)
    Sıracalı: Pasaklı
  • Rivayet ediliyor ki Hz. Peygamber (s.a) ölü bir koyun leşinin yanından geçerken şöyle buyurmuştur:

    Siz şu leşi, ehlinin gözünde kıymetsiz olarak mı görüyorsunuz?

    -Zaten kıymetsizliğinden dolayı sahipleri onu mezbeleliğe atmış!...

    -Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki dünya Allah nezdinde, şu leşin sahipleri nezdinde kıymetsiz olduğundan daha kıymetsizdir. Eğer dünya Allah katında
    bir sivrisineğin kanadına eşit olsaydı Allah Teâlâ o dünyadan hiçbir kâfire bir yudum su dahi içirmezdi.1

    Dünya mü'minin zindanı, kâfirin cennetidir.2

    Dünya mel'undur.3 Dünyadan Allah için olan şeyler hariç, her ne varsa hepsi lanete uğramıştır.4

    Ebu Musa el-Eş'arî, Hz. Peygamber'in şöyle dediğini rivayet etmektedir:

    Kim dünyasını severse âhiretine zarar verir Kim âhiretini severse dünyasına zarar verir. Bu bakımdan siz daimi kalıcı olanı geçiciye tercih ediniz.5

    Dünya sevgisi her yanlışlığın temeli ve başıdır.6

    Zeyd b. Erkam der ki: Biz Ebubekir Sıddîk'la beraberken su istedi. Kendisine bal şerbeti getirildi. O şerbeti ağzına yaklaştırdığında yanındaki arkadaşlarını ağlatacak şekilde ağladı. Onlar sustukları halde o hâlâ susmamıştı. Sonra yeniden ağlamaya başladı. Hatta yanındakiler istediğini bulamadığı için ağlıyor sandılar. Sonra gözlerini sildi ve kendisine 'Ey Rasûlullah'ın halifesi! Seni ağlatan nedir?' dediler. Hz. Ebubekir şöyle dedi: 'Ben Hz. Peygamber ile beraberdim. Baktım ki beraberinde hiç kimse olmadığı halde birşeyi kendisinden uzaklaştırıyor. Bunun üzerine 'Ey Allah'ın Rasûlü, uzaklaştırdığın nedir?' diye sordum. Cevap olarak şöyle dedi: 'Şu dünyadır! Bana temessül etti. Ben ona 'Benden uzaklaş!' dedim. Tekrar döndü ve dedi ki: 'Eğer sen yakanı benim elimden kurtarsan bile senden sonra gelenler yakasını elimden kurtaramaz'.7

    Şu kimsenin durumuna hayret ediniz ki o kimse ebediyet evini tasdik ettiği halde aldatma evi için var kuvvetiyle koşar, çabalar.8

    Rivayet ediliyor ki, Hz. Peygamber (s.a) bir mezbelelik üzerinde durdu ve şöyle buyurdu:

    'Ey ashabım! Gelin dünyaya bakın!' Bu esnada mezbelenin üzerinden çürümüş bir paçavrayı ve çürümüş bir kemiği eline aldı ve şöyle dedi: İşte bu dünyadır!'9

    Hz. Peygamber'in bu sözü dünya ziynetinin bu paçavra gibi gelecek zamanda çürüyeceğine işarettir. O süs ve ziynet içerisinde görünen iskeletler çürümüş kemiklere dönüşecektir! Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır:

    Dünya tatlı ve yemyeşildir. Allah Teâlâ, sizi dünyada kendisine halife yapmıştır ki sizin nasıl hareket ettiğinizi görsün! Dünya İsrailoğulları için yayılıp döşendiğinde elbise, koku, kadın ve ziynetin içerisinde yollarını şaşırdılar!

    Hz. İsa (a.s) şöyle demiştir:

    Sakın dünyayı ilâh edinmeyin ki o da sizi köle edinmesin! İsraf edip zayi etmeyen bir kimseye hazinelerinizi emanet ediniz. Zira dünya hazinesinin sahibi için âfetten korkulur. Allah hazinesinin sahibi için ise âfet sözkonusu değildir. (İbn Ebî Dünya)

    Yine Hz. İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Ey Havârîler! Ben sizler için dünyayı yüzüstü yere yıkmış bulunuyorum. Bu bakımdan benden sonra onu canlandırmayınız! Zira dünyanın habasetinden biri de onun içinde Allah'a isyan edilmesidir. Başka bir habaseti de ahiret ancak onu terketmekle elde edilir. Dikkat ediniz! Dünyayı bir geçit edininiz! Onu ahiret gibi tamir etmeyiniz! Biliniz ki her hatanın kökü dünya sevgisidir. Çoğu zaman bir anlık şehvet uzun bir zaman üzüntüyü icap ettirir'.

    Yine şöyle demiştir: 'Dünya sizin için yayıldı. Siz onun sırtına oturdunuz! Sakın onun hakkında padişah ve kadınlar sizinle münazaaya girişmesinler. Padişahlara gelince, dünya için onlarla münazaa etmeyiniz. Siz onları dünyalarıyla başbaşa bıraktığınız müddetçe size dokunmazlar. Kadınlara gelince, oruç tutmak ve namaz kılmak suretiyle (şehvetlerinizi kırıp) onların şerrinden kaçınınız!'

    Yine şöyle demiştir: 'Dünya hem talib, hem de matlubdur. Bu bakımdan dünya ahiret talibini arar ki o rızkını dünyada tam mânâsıyla alsın. Dünya talibini ise ahiret arar. Ta ki ölüm gelip onun yakasına yapışıncaya kadar'.

    Musa b.Yesar10 Hz. Peygamber'in şöyle dediğini rivayet etmektedir:

    Allah Teâlâ dünyadan daha değersiz birşey yaratmış değildir ve Allah Teâlâ dünyayı yarattığından beri ona şefkat nazarıyla bakmamıştır.11

    Rivayet ediliyor ki, Hz. Süleyman, başucunda kuşlar gölge yaptıkları, sağında ve solunda insanlar ve cinler olduğu halde debdebesiyle ve haşmetiyle İsrailoğulları'ndan bir âbidin yanından geçti. O âbid Hz. Süleyman'a şöyle haykırdı: 'Ey Dâvud'un oğlu! Yemin olsun, Allah sana büyük bir mülk vermiştir'. Bu sözü işiten Hz. Süleyman (a.s) şu cevabı verdi: 'Muhakkak ki bir mü'minin sahifesine yazılan bir tek tesbih, Dâvud'un oğluna verilen dünyalıktan daha hayırlıdır. Zira Dâvud'un oğluna verilen dünyalık geçicidir. Tesbih ise bâkîdir'.

    Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

    Dünyanın bolluğu sizi Allah'a ibadetten meşgul etmiştir. Âdemoğlu durmadan 'malım, malım' diye tepiniyor. Ey Ademoğlu! Acaba senin malından senin yiyip bitirdiğin, giyip eskittiğin veya sadaka verip ebediyyen defterine yazdırdığından başka birşey var mı?12

    Dünya, evi olmayanın evidir. Malı olmayanın malıdır. Aklı olmayan bir kimse dünyayı toplar. İlmi olmayan bir kimse dünya için başkasına düşmanlık güder. Fıkhı olmayan bir kimse dünya için başkasına hased eder. Yakîni olmayan bir kimse durmadan dünya için çaba sarfeder.13
    Kim himmetinin en büyüğü dünya olduğu halde sabahlarsa, onun hiç bir şeyde Allah ile alâkası yoktur ve Allah Teâlâ onun kalbine dört şey sokar:

    1.Bir üzüntü ki ebediyyen ondan ayrılamaz.

    2.Bir meşguliyet ki ebediyyen ondan kurtulamaz.

    3.Bir fakirlik ki ebediyyen onun zenginliğine varamaz.

    4.Bir amel ki ebediyyen onun sonuna varamaz.14

    Ebu Hüreyre Hz. Peygamber'in şöyle dediğini rivayet etmektedir: 'Ey Ebu Hureyre! Sana dünyanın tamamını, içindekilerle beraber göstereyim mi?' Ben 'Evet ey Allah'ın Rasûlü!' dedim. Bunun üzerine elimden tuttu ve beni Medine'nin derelerinden birine götürdü. Baktım ki bir mezbelelik... O mezbelelikte insanların kafatasları, pislikleri, paçavra ve kemikleri vardı. Sonra bana şöyle dedi:

    Ey Ebu Hüreyre! Şu kafa tasları sizin harisliğiniz gibi (dünyaya karşı) harîs idiler. Sisin umduğunuz gibi umarlardı. Sonra onlar bugün derisiz kemik kesilmişler, sonra da toprak olmaya yüz tutmuşlar. Şu pislikler, yemeklerinin çeşitleriydi. Kazandıkları kaynaklardan kazandılar. Sonra karınlarına attılar. İşte öyle bir hale gelmiş ki insanlar onlardan korunup kaçıyor. Şu çürümüş paçavralar onların kılları ve elbiseleriydi. Öyle bir hale gelmiş ki esen rüzgârlar onları alt üst edecek derecede evirip çevirir. Şu kemikler bineklerinin kemikleridir ki o bineklerin sırtında dünyanın dört bucağını gezerlerdi. Bu bakımdan dünya için ağlayan ağlasın.15

    Ebu Hüreyre der ki: 'Biz, ağlamamız şiddetleninceye kadar ağlamaya devam ettik'.
    Rivayet ediliyor ki, Allah Teâlâ Âdem'i (a.s) yeryüzüne indirdiği zaman kendisine şöyle hitap etti: 'Harap olmak için inşa et! Fâni olmak için doğur!'16

    Dâvud b. Hilâl şöyle demiştir: İbrahim'in (a.s) sahifelerinde şunlar yazılıdır: 'Ey dünya! Kendileri için cilveli ve süslü görünmeye çalıştığın ebrar kimselerin gözünde ne kadar kıymetsiz olduğunu (bir bilseydin)! Ben onların kalplerine senin nefretini ve
    senden yüz çevirmelerini ilham etmiş bulunuyorum. Ben senden daha kıymetsiz bir mahluk yaratmadım. Senin her durumun küçüktür ve fenaya doğru gidiyor. Seni yarattığım günde hiç kimseye devam etmeyeceğini ve hiç kimsenin de sende daim olmamasına hükmettim. Her ne kadar senin arkadaşın seni vermek hususunda cimrilik gösterip sıkılıkta bulunsa dahi... Bana inanıp, beni tasdik eden ve istikamet üzere olan iyilere müjdeler olsun! Yine onlara müjdeler olsun ki onlar kabirlerinden kalkıp bana geldikleri zaman onlara mükâfatları; önlerinde yürüyen nûrları ve kendilerini kuşatan meleklerle beraber benden umdukları rahmete ulaşmalarıdır!'

    Dünya yer ve gök arasındadır. Yaratıldığı günden beri Allah Teâlâ ona bakmamıştır. Kıyamet gününde dünya 'Yarab! Beni bugün mertebece en düşük olan velî kuluna nasib eyle! diyecektir. Hz. Peygamber ona şöyle der: 'Ey hiç! Sükût et! Ben seni onlar için dünyada bile vermeye razı olmadım. Bugün mü seni onlara vermeye razı olacağım?'17

    Hz. Adem yasak ağaçtan yediği zaman midesi tortuları çıkarmak için harekete geçti. Oysa bu anormallik cennetin hiçbir yemeğinde yoktu. Sadece onun yediği ağaçta vardı. Bunun için Allah Teâlâ Adem kulunu o ağaçtan yemekten menetmiştir. Adem (a.s) cennette bir yer bulup tortuyu dökmek için gezinmeye başladı. Kendisine hitabda bulunan bir meleğe Allah Teâlâ şöyle emretti: 'Ona ne aradığını sor!' Adem (a.s) meleğe cevaben İçimde birikeni bırakmak istiyorum!' dedi. 'Yatağın üzerine mi, yoksa tahtaların üzerine mi, nehirlerin üzerine mi veya ağaçların gölgelerine mi?
    Ey Adem! Dikkat et? Acaba burada ona elverişli bir yer görüyor musun? Bu bakımdan dünyaya (yere) in!' dedi.
    Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

    Kıyamet gününde amelleri büyük dağlar (veya Mekke dağları) kadar olan birçok kavim getirilecek ve onların ateşe sevkedilmesi emrolunacaktır.
    Ashab-ı kiram 'Onlar namaz kılarlar mıydı ey Allah'ın Rasûlü?' diye sordular.

    Hz. Peygamber şöyle cevap verdi:

    Evet! Onlar namaz kılar, oruç tutar ve gecenin bir kısmını da ibadet için ayırırlardı. Onlara dünyadan herhangi bir fırsat başgösterdiği zaman onlar düşünmeden üzerine atlayıp üşüşürlerdi.18

    Hz. Peygamber hutbelerinin birinde şöyle buyurmuştur:

    Mü'min bir kimse, iki korku arasındadır: Biri geçmiş ömrü hakkındadır. Allah Teâlâ'nın ondan ötürü kendisine ne gibi bir muamele edeceğini bilmez! Diğeri geri kalan ömrü hakkındadır ki burada da hakkında Allah'ın ne gibi bir hüküm vereceğini bilmez. Bu bakımdan kul, nefsinden nefsi için, dünyasından ahireti için, hayatından ölümü için, gençliğinden ihtiyarlığı için azıklansın. Çünkü dünya sizin için yaratılmıştır. Siz ise ahiret için yaratıldınız. Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah'a yemin olsun! Ölümden sonra artık ayıplamak yok! Dünyadan sonra da cennet veya cehennemden başka bir ev sözkonusu değildir.19

    İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Dünya ve âhiret sevgisi bir mü'minin kalbinde, su ile ateşin aynı kapta bir arada bulunmadığı gibi bulunmaz!'

    Rivayet ediliyor ki, Cebrâil Hz. Nuh'a şöyle dedi: 'Ey peygamberlerin en uzun ömürlüsü! Sen dünyayı nasıl gördün?' Nuh (a.s) cevap olarak şöyle dedi: İki kapılı bir ev gibi.. Onların birinden girdim, diğerinden çıktım'.

    Hz. İsa'ya şöyle denildi: 'Seni barındıracak bir ev edinseydin ne güzel olurdu?' Cevap olarak şöyle dedi: 'Bizden öncekilerin yıktıkları bize kâfidir'.

    Hz. Peygamber (a.s) şöyle buyurmuştur:

    Dünyadan sakının! Çünkü dünya Hârut ve Mârut'dan daha sihirbazdır!..20

    Hz. Peygamber (s.a) birgün ashabının yanına çıktı ve şöyle buyurdu:
    İçinizde bir kimse var mı ki Allah Teâlâ körlüğünün giderilmesini ve basiret sahibi olmasını istememiş olsun! İyi bilin ki dünyaya talip olan ve dünyaya uzun emelle bağlanan bir kimsenin emeli nisbetinde kalbinin basîretini Allah kör etmiştir! Dünya'ya perva etmeyen ve dünyadaki emeli kısa olan bir kimseye de Allah öğrenmeksizin ilim, hidayet istemeksizin de hidayet ihsan etmiştir. İyi bilin ki sizden sonra bir kavim gelecektir. Mülk onların eline ancak öldürmek ve zorla almak sûretiyle geçecektir. Zenginlik ancak gurur ve cimrilikle geçecektir. Muhabbet ancak heva-i nefse tâbi olmakla geçecektir. Dikkat edin! Sizden bir kimse o zamana yetişir de fakirliğe karşı sabrederse, zengin olmaya kudreti olduğu halde fakirliğe razı olursa, sevgiye muktedir olduğu halde halkın buğzuna, kin ve nefretine sabrederse, izzette gücü yettiği halde zillete katlanır, sabrederse ve böyle yapmakla da sadece Allah'ın cemâlini isterse, böyle bir kimseye Allah Teâlâ elli sıddîkın sevabını ihsan eder!21

    Rivayet ediliyor ki, Hz, İsa (a.s) birgün şiddetli bir yağmur, dehşetli gök gürültüsü ve şimşeklere tutuldu. Bir sığınak aramaya başladı. Gözü uzaktan gözüken bir çadıra takıldı. Çadıra geldi. Çadırın içinde bir kadın olduğunu gördü. Bunun için çadırdan uzaklaştı. Dağda bir mağaraya rastladı. Oraya sığınmak istedi. Baktı ki içinde bir aslan... Elini başına (veya aslanın) üzerine koyup şöyle münâcatta bulundu: 'Yarab! Sen her şeye bir sığınak yaratmana rağmen, bana sığınak yaratmamışsın? Bunun üzerine Allah Teâlâ, İsa'ya vahiy göndererek şöyle buyurdu:
    Senin sığınağın benim rahmetimde istikrar bulmaktır. Yemin ederim, kıyamet gününde, kendi kudretimle yarattığım yüz huri ile seni evlendiririm ve yine yemin ederim, senin düğününde dört bin sene müddetince düğün yemeği yediririm. O senenin her günü dünya kadar uzundur. Yemin olsun, bir dellâla emredeceğim o şöyle bağıracaktır: 'Dünyada zâhid olanlar nerede? Ey zâhidler! Dünyada zâhid olan Meryem'in oğlu İsa'nın düğününe katılınız'.22

    Meryem'in oğlu İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Dünyaya arkadaş olana yazıklar olsun! Nasıl olup da dünyayı ve dünyada olanları terkedecek? Dünya onu nasıl aldatıp da emin kılar? O da dünyaya güvenir, sonunda mağlup olur. Aldananlara yazıklar olsun! Dünya nasıl onlara istemediklerini göstermiş, onlardan sevdiklerini uzaklaştırmış ve onlar için savrulan tehditler gelip onları bulmuştur? Dünyayı hedef edinene amelleri hata olana cehennem vardır. O yarın günahıyla nasıl rezil olacağını bir bilseydi!'

    Denildi ki: Allah Teâlâ Hz. Musa'ya vahyederek şöyle buyurmuştur:

    Ey Musa! Zâlimlerin eviyle senin ne ilgin var? Muhakkak o ev senin için ev değildir. Himmetini ondan kes, aklınla ondan ayrıl. Ne çirkin evdir o ev! Ancak o evde amel eden bir kimse için ne güzel evdir o ev! Ey Musa! Muhakkak ben zâlimi tarassut eder, ondan mazlumun ahı alınıncaya kadar onu beklerim.

    Hz. Peygamber (s.a) Ebu Ubeyde'yi memur olarak Bahreyn'e gönderdi. O oradan mal getirdi. Ensâr-ı kiram Ebu Ubeyde'nin geldiğini işitince Hz. Peygamber ile beraber sabah namazına geldiler. Hz. Peygamber namazı kıldıktan sonra hane-i saadetine gitmek üzere ayrıldı. Onlar Hz. Peygamber'e göründüler. Hz. Peygamber onları görünce tebessüm etti. Sonra şöyle buyurdu:

    -Zannediyorum sizler Ebu Ubeyde'nin birşeyler getirdiğini işitmişsiniz!

    -Evet! Ey Allah'ın Rasûlü!

    -Müjde size! Sizi sevindirecek şeyi ümit ediniz. Allah'a yemin ederim, sizin için ben fakirlikten korkmuyorum. Aksine sizin için, sizden öncekilere dünyanın yayılıp açıldığı gibi
    yayılıp açılmasından korkuyorum. Sizden öncekilerin imrendikleri gibi sizin de imreneceğinizden ve dolayısıyla sizi helâk edeceğinden korkuyorum. Nitekim onları da helâk
    etmişti'.23

    Ebu Said Hudrî Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu rivayet eder:

    'Sizin için en fazla korktuğum, Allah'ın yerden sizin için çıkaracaklarıdır'. Bunun üzerine Hz. Peygamber'e şöyle soruldu: 'Yerin bereketleri ne imiş?' Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: 'Dünyanın aldatıcı revnaklığı'.24

    Sakın kalplerinizi dünyayı anmakla meşgul etmeyin!.25

    İşte görüldüğü gibi dünyayı anmayı bile Hz. Peygamber yasaklıyor. Nerede kaldı onun kendisini elde etmek?

    Ammar b. Said şöyle anlatıyor: İsa (a.s) bir köyün yanından geçti. Baktı ki o köyün halkı, evlerinin önlerinde ve yollarda ölü olarak uzanmaktadır. İsa (a.s) bu manzara karşısında havarîlere şöyle hitap etti:

    -Ey havarîler! Muhakkak bu köylüler Allah Teâlâ'nın azabından ötürü ölmüşlerdir. Eğer onların ölüm sebebi başka birşey olsaydı muhakkak biri diğerini gömerdi.

    -Ey Allah'ın kudretinden gelen ruh! Biz onların haberini öğrenmek istiyoruz. Bunun üzerine Hz. İsa Allah Teâlâ'dan dilekte bulundu. Allah onlara şu şekilde vahyetti: 'Gece olduğu zaman onları çağır, sana cevap verecekler!' Gece olduğu zaman İsa (a.s), bir tümseğin üzerine çıkıp şöyle çağırdı:

    -Ey Köylüler!

    -Buyur! Ey Allah'ın kudretinden gelen ruh!

    -Sizin haliniz nedir?

    -Biz sapasağlam uyuduk. Sabahleyin kendimizi cehennemdegördük.

    -Nasıl oldu?

    -Çocuğun annesini sevmesi gibi... Dünya yönelip geldiğinde sevindik, tepindik. Ayrılıp gittiğinde üzüldük, ağladık.

    -Senin arkadaşlarının durumu nedir? Onlar neden cevap vermiyorlar?

    -Çünkü onlar ateşten yapılmış gemlerle gemlidirler.Dizginleri sert ve güçlü meleklerin elinde...

    -Sen nasıl onların arasından bana cevap verdin?

    -Çünkü ben onların arasındaydım ama onlardan değildim.Onlara azap indiği zaman onlarla beraber bana da isabet etti. İşte ben cehennemin tam kıyısında asılı bulunuyorum. Bilmiyorum
    ondan kurtulacak mıyım, yoksa ona dalacak mıyım?

    Bunun üzerine İsa (a.s), havarîlere şöyle dedi:

    -Yemin ederim, tuz ile arpa ekmeği yemek, keçi kılından yapılan giysi giymek, mezbeleliklerde uyumak, dünya ve âhiret âfiyetiyle olduktan sonra bir insana fazla bile gelir.

    Hz. Enes şöyle anlatır: Hz. Peygamber'in (s.a) Abdâ adlı devesi geçilmez bir deveydi. Bir bedevî devesiyle gelip yarıştı Abdâ 'yi geçti. Bu durum müslümanlara ağır geldi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdu:

    Allah Teâlâ'nın hakk-ı ilâhîsidir ki dünyada her yükselttiği şeyi sonunda alçaltır.
    İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Acaba denizin dalgaları üzerinde ev yapan kimdir? İşte o deniz sizin dünyanızdır! Sakın onu istikrar evi edinmeyiniz!'

    İsa'ya (a.s) şöyle denildi: 'Bize bir tek ilim öğret ki Allah ondan dolayı bizi sevmiş olsun!' Cevap olarak şöyle dedi: 'Dünyadan nefret edin ki Allah sizi sevsin!'
    Ebu Derdâ Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu rivayet eder:

    Eğer benim bildiğimi bilseydiniz muhakkak az güler, çok ağlardınız. Muhakkak dünya, sizin nezdinizde kıymetsiz olurdu. Muhakkak ki âhireti dünyaya tercih ederdiniz.26

    Ebu Derdâ şöyle devam ediyor:
    Eğer benim bildiğimi bilseydiniz, sahralara çıkar, figan eder, kendi nefsiniz için ağlardınız! Muhakkak mallarınızı bekçisiz bırakır, zarurî ihtiyacı dışında hiç kimse dönüp o mala bakmazdı. Fakat sizin kalbinizde âhiretiniz gibi emeliniz de hazır oldu. Böylece dünya sizin amellerinizin gemini eline aldı. Sizi bilmeyenler gibi yaptı. Bir kısmınız akîbetindeki tehlikenin korkusundan şehvetini bırakmayan hayvanlardan daha şerlidir. Ne oluyor size, neden birbirinizi istemiyorsunuz? Neden birbirinize nasihat etmiyorsunuz? Oysa Allah'ın dininde kardeşsiniz. Sizin heva ve isteklerinizin arasını ancak gizli olan habasetiniz ayırmıştır. Eğer siz iyilik üzerinde birleşseydiniz muhakkak sevişirdiniz. Neden dünya işinde birbirinize nasihat eder de ahiret emrinde birbirinize nasihat etmezsiniz? Oysa hiçbiriniz ahiret emrinde kendisine nasihat ve yardım edene, nasihat etmemektedir. Bu hal, kalbinizde imanın azlığından ileri geliyor. Eğer dünyanın hayır ve şerrine inandığınız gibi, ahiretin hayrına ve şerrine inanıp bilseydiniz muhakkak âhireti tercih ederdiniz. Çünkü ahiret sizin işleriniz için daha ihtiyatlıdır.

    Eğer 'Geçici dünya daha gereklidir. Oysa sizin dünyanın acil tarafını gelecek için terkettiğinizi görüyoruz. Meşakkat ve çalışmakla umulan bir iş için nefsinizi yoruyorsunuz!' derseniz, siz en kötü topluluksunuz; zira imanınızı sizde bulunan ve tam imanın ölçüsü olanla tahakkuk ettirmediniz. Eğer siz Hz. Peygamber'in getirdiği nizam hakkında şüphede iseniz gelin biz size açıklayalım, kalbinizi tatmin edici bir nûru size gösterelim. Allah'a yemin olsun siz aklı eksik olanlardan değilsiniz ki sizi mâzur sayalım. Siz dün-yanız hakkında doğru fikri arayıp bulursunuz. İşleriniz hakkında en doğruya yapışırsınız. Ne oluyor size ki elde ettiğiniz dünyanın azıyla seviniyorsuz? Elinizden kaçan öbür kısım için de üzülüyorsunuz. Öyle ki üzüntünüz yüzünüzde beliriyor, dilinizle belirip, ilan ediliyor. Onlara musibetler adını veriyorsunuz. O hususlarda matemler tertip ediyorsu-nuz. Oysa çoğunuz dininizin birçok emirlerini terketmiş! Buna rağmen üzüntüsü ne yüzünde görünür, ne de durumunuz bozulur! Görüyorum ki Allah Teâlâ sizden teberri etmiştir.

    Bir kısmınız diğer bir kısmınıza güler yüzle yaklaşıyor. Oysa arkadaşınızla karşılaşmayı hoş görmemektesiniz. Güler yüzle yaklaşmasının sebebi, arkadaşının kendisine katı davranmaması içindir. Arkadaşlığınızı hile temeli üzerine bina ettiniz. Mezbelelikler size mer'a oldu. (veya istekleriniz mezbeleliklerde bitti). Siz ecelin atılması üzerine arkadaşlık ettiniz. Ben isterdim ki Allah Teâlâ beni sizden kurtarsın. Görmeyi istediğim bir kimseye yani (Hz. Peygamber'e) ilhak buyursun. Eğer o hayatta olsaydı size sabretmezdi. Eğer sizde hayır varsa size duyurdum. Eğer siz Allah'ın katındakini arıyorsanız onu kolay ve rahat görürsünüz. Kendi nefsimin ve sizin şerrinizden Allah'a sığınıyorum ve Allah'tan yardım talep ediyorum.

    İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Ey havarîler! Dünya ehlinin, dünya için dinin azalmasına razı oldukları gibi, siz de dinin selâmeti için dünyanın çirkinliğine razı olunuz'.
    Bu mânâda şöyle denilmiştir:
    Bir kısım insanları gördüm ki dinin en azıyla kanaat etmişlerdir.Oysa onları dünya nimetinden az ile kanaat ederken görmüyorum.
    Ey kişi! Padişahlar dünyalarıyla, senin dininden zengin oldukları gibi,
    Sen de dininle onların dünyalarından zengin ol!

    İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Ey dünyanın talibi! Sen sevap işlersin (fakat senin) günahı terketmen daha sevaplıdır'.

    Yemin ederim, benden sonra dünya muhakkak size gelecektir. Ateşin odunları yediği gibi imanınızı yiyecektir.27

    Allah Teâlâ Hz. Musa'ya şöyle vahyetti: 'Ey Musa! Dünya sevgisine meyletme! Sen bundan daha büyük bir günahı benim huzuruma getiremezsin'.

    Musa (a.s) ağlayan bir kişinin yanından geçti. Dönerken yine onu ağlar buldu ve şöyle dedi: 'Yarab! Senin kulun senin korkun-an ağlıyor!' Allah Teâlâ Musa kuluna şunları söyledi:

    Ey İmran'ın oğlu! Onun beyni gözyaşlarıyla beraber gözünden aksa, elleri düşüp kopuncaya kadar dua etse, dünyayı sevdiği sürece onu affetmem.

    Ashâb'ın ve Âlimlerin Sözleri

    Hz. Ali (r.a) şöyle demiştir: 'Kimde altı haslet varsa, o kimse cennet için bir yol, cehennem için de bir kaçamak bulmuştur. O hasletler; Allah'ı bilip, ona itaat etmek, şeytanı bilip ona isyan etmek, Allah Teâlâ'yı bilip Allah Teâlâ'ya tâbi olmak, bâtılı bilip ondan sakınmak, dünyayı bilip onu terketmek ve âhireti bilip aramaktır'.

    Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Allah o kavimlerden razı olsun ki dünya onların yanında emanettir. O emaneti kendilerini emin sayan kimselere teslim etmişlerdir. Sonra yükleri hafif olduğu halde gitmişlerdir'.

    Yine şöyle demiştir: 'Din hususunda sana imrenene imren! Dünya hususunda sana imrenene gelince, dünyayı onun kucağına atıver!'

    Lokman (a.s) oğluna şöyle demiştir: 'Ey oğul! Muhakkak dünya engin bir denizdir. Orada birçok kimse boğulmuştur. O halde senin dünyadaki gemin Allah'ın takvâsı, o geminin içi Allah'a olan imanın ve yelkeni Allah'a olan tevekkülün olsun. Umulur ki bu takdirde kurtulursun. Oysa seni kurtulmuş olarak görmemekteyim'.

    Fudayl b. İyaz şöyle demiştir: 'Uzun uzadıya şu ayet-i celîleyi düşündüm, tedkik ettim:
    Biz yeryüzünde olan şeyleri bir süs yaptık ki insanların hangisinin daha güzel bir amelde bulunacağını deneyelim. Şu da muhakkak ki, biz yeryüzünde olan şeyleri kupkuru bir toprak yapacağız.(Kehf/7-8)

    Hukemâdan biri şöyle demiştir: 'Muhakkak dünyadan birlikte sabahladığın şeyin senden önce bir talibi ve senden sonra bir sahibi vardır. Senin için dünyadan ancak bir akşamın yemeği, bir günün gıdası vardır. Bu bakımdan dünyanın yiyeceği için kendini helâk etme! Dünyada oruç tut, âhiret üzerinde iftarını aç! Dünyanın sermayesi hevâ ve kârı ateştir'.

    Bir rahibe şöyle denildi:

    -Zamanı nasıl görürsün!

    -Bedenleri yıpratır, amelleri yeniletir, ölümü yaklaştırıp temennileri uzaklaştırır.

    -Dünya ehlinin hâli nasıldır?

    -Dünyayı elde eden yorulur, dünyayı elden kaçıran yorgundüşer.
    Kim hoşuna giden bir maişetten dolayı dünyayı överse,
    Hayatımla yemin ediyorum, yakın bir gelecekte dünya yıkılacaktır.
    Dünya arkasını çevirip gittiği zaman kişi için hasret olur. Yönelip geldiğinde gam ve tasası çoğalır!

    Hukemâdan biri şöyle demiştir: 'Ben içinde olmadığım halde dünya vardı ve yine dünya ben içinde olmadığım halde devam edecektir. Bu bakımdan ben dünyada duramam. Çünkü dünyanın hayati bulanık, duruluğu kapkaranlık, ehli ise kendisinden korkar. Ya elden giden bir nimetten dolayı, ya gelecek bir beladan veya takdir edilmiş bir kazadan korkar!'

    Biri şöyle demiştir: 'Dünyanın ayıplarındandır ki hiç kimseye müstehak olduğunu vermiyor. Ya fazla verir veya eksik!'

    Süfyan es-Sevrî şöyle demiştir: 'Sen nimetleri görmüyor musun? Sanki nimetlere gazab edilmiştir; nimetler ehli olmayanların eline bırakılmıştır!'

    Ebu Süleyman ed-Dârânî şöyle demiştir: 'Kim severek dünyayı ararsa dünyadan ona birşey verildi mi mutlaka daha fazlasını is-ter Kim severek âhireti isterse, ahiretten ona ne kadar verilirse daha fazlasını ister. İsteğin sonu yoktur'.

    Bir kişi, Tâbiîn'den Ebu Hâzım'a şöyle dedi:

    -Dünya benim evim olmadığı halde (kalbimdeki) dünya sevgisini sana şikayet ediyorum,

    -Allah Teâlâ'nın dünyadan sana verdiğini düşün. Onu uygun yere sarfet, o zaman dünya sevgisi sana zarar vermez.

    Ebu Hâzım, bu sözünü şu nedenden dolayı söylemiştir: 'Eğer kişi nefsini bundan frenlerse, mutlaka onu yorar. Sonunda dünyayı hor görür ve dünyadan çıkmayı talep eder'.

    Yahya b. Muaz şöyle demiştir: 'Dünya şeytanın dükkanıdır. Sakın onun dükkanından birşey çalma ki o onu aramaya gelip de seni muâhaze etmesin!"

    Fudayl b. İyaz şöyle demiştir: 'Eğer dünya altından olsa (ne faydası var), yok olacaktır. Âhiret çamurdan olsa (pek büyüktür, çünkü) bâkî kalacaktır. Bu bakımdan bizim için daimi kalan bir çamur, parlaması geçici bir altından daha iyidir. Oysa biz geçici olan bir çamur parçasını daimi kalan altına tercih etmişiz!'

    Ebu Hâzım şöyle demiştir: 'Dünyadan sakınınız! Çünkü benim kulağıma gelmiştir ki; kul kıyamet gününde -eğer dünyayı büyük biliyorsa- durdurulur ve denilir ki: 'Şu kul, Allah'ın tahkir edip küçük gördüğünü büyütüp tâzim etmiştir'.

    İbn Mes'ud şöyle demiştir: 'İnsanlardan kim sabahlamışsa o misafirdir. Onun malı elinde emanettir. Bu bakımdan misafir göç eder, emanet sahibine geri verilir'.
    Mal ve aile emanettirler.
    Muhakkak birgün emanetlerin sahiplerine geri çevrilmesi gerekir.

    Râbia Hâtun'u28 arkadaşları ziyaret ettiler, dünyadan bahsettiler, dünyayı zemmettiler.

    Râbia hatun onlara şöyle dedi: 'Dünyayı anmaktan vazgeçin. Eğer dünya sizin kalbinizde bir mevki işgal etmeseydi ondan fazla bahsetmezdiniz. Dikkat edin! Bir şeyi fazla seven ondan çokça bahseder!'

    İbrahim b. Edhem'e 'Nasılsın?' denildi. Cevap olarak şöyle dedi:

    Dinimizi parçalamak sûretiyle dünyayı yamalıyoruz. Bu bakımdan ne dinimiz, ne de yamaladığımız...

    Cennet o kula olsun ki rabbi olan Allah'ı seçmiş, ümidi uğrunda dünyasını cömertçe harcamıştır.

    Bu hususta yine şöyle denildi
    Dünya talibini görürüm; her ne kadar ömrü uzasa da, dünyadan zevk, safa ve nimetlere nâil olsa da bir usta gibidir.

    Evini inşa eder, yükseltir. İnşaat tamamlandıktan sonra evi yıkılıverir.
    Yine bu hususta şöyle denilmiştir:

    Sanki dünya fazla olarak sana sevkolunur. Acaba bunun sonu elinden gitmek değil midir? Senin dünyan ancak seni gölgelendiren bir gölge gibidir. Sonra kaymaya yüz tutar!
    Tâbiîn'den Mutarrıf b. Şüher şöyle demiştir: 'Padişahların rahat durumlarına ve yumuşacık elbiselerine bakma! Sen onların süratle göç etmelerine ve acı akıbetlerine bak!'

    İbn Abbas şöyle demiştir: 'Allah Teâlâ dünyayı üç parçaya ayırmıştır. Bir parçası mü'minin, bir parçası münâfığın ve bir parçası da kâfirindir. Mü'min ondan azıklanır, (âhiret tedbirini alır). Münâfık ise süslenir. Kâfir de (tıka basa midesini doldurmak sûretiyle) zevklenir!'

    Hz. Ali şöyle der: 'Dünya leştir. Bu bakımdan ondan bir parça isteyen köpeklerin müdahelesine sabretmelidir'.

    Ey dünyayı kendi nefsi için isteyen kişi! Dünyayı istemekten uzaklaş! İşte o zaman sağlam kalırsın!

    O dünya ki onu istiyorsun, ona talipsin, o hilebazdır, onun düğünü mâteme yakındır!...
    Ebu Derdâ şöyle demiştir: 'Allah nezdinde dünyanın kıymetsizliklerinden biri de Allah'a ancak dünyada isyan edilir ve

    Allah'ın nezdindeki nimetlere ancak dünyayı terketmekle varılır'. Nitekim denilmiştir ki: 'Akıllı bir kimse dünyayı imtihan ettiği zaman o dost elbisesinde bir düşman olarak görünür'.

    Yine şöyle demiştir:
    Ey gecenin öncesinde sevinerek uyuyan kişi! Muhakkak ki hâdiseler seher zamanlarında kapıyı çalarlar. Nimetler içerisinde yüzen nesilleri, gece ve gündüzün gelip geçmesi mahv ve perişan etmiştir. Dünyada fayda ve zarar verici nice saltanat sahiplerini zamanın o kahhar pençesi perişan etmiştir! Ey dünyanın boynuna sarılanlar! Dünya devam etmez! Kişi dünyasını elde etmek için çok kere misafir olarak sabahlar ve akşamlar. Neden sen dünyanın boynuna sarılmayı terkedip de cennette hûrilerin boynuna sarılmıyorsun? Eğer sen ebedî bahçeleri isteyip orada yerleşmeyi istiyorsan, senin ateşten emin olmaman gerekir!

    Ebu Umame el-Bahilî (r.a) şöyle anlatır: Hz. Muhammed (s.a) peygamber olarak gönderildiği zaman İblis'e askerleri gelerek dediler ki:

    -Bir peygamber gönderildi, yeryüzünde bir ümmet çıkarıldı.

    -Onlar dünyayı seviyorlar mı?

    -Evet!

    -Eğer onlar dünyayı seviyorlarsa, putlara tapmamaları beni pek ilgilendirmiyor. Onlara sabah ve akşam üç şeyle hücum edeceğim: Malı haksız yerden almak, haksız yere harcamak, haklı yere sarfetmemekle.

    İşte şerrin tümü bundan doğup meydana geldi.

    Bir kişi Hz. Ali'ye şöyle der: 'Ey mü'minlerin emiri! Bize dünyayı vasıflandır!' Hz. Ali de şöyle der: 'O öyle bir evdir ki sıhhatli olan içinde hasta olur. İçinde emin olan pişman olur. İçinde fakir olan mahzun olur. Zengin olan fitneye düşer. Helâlinde hesap, haramında azap ve ikab, şüphelilerinde de itab olan bir evi ne ile vasıflandırayım!' Başka bir zaman Hz. Ali'ye bu hususta soruldu. Cevap olarak şöyle dedi: 'Uzun mu vasıflandırayım, yoksa kısa mı?' Denildi ki: 'Kısa anlat!' Cevap olarak şöyle dedi: 'Helâli hesaptır, haramı azaptır!'

    Mâlik b. Dinar şöyle demiştir: 'Sihirbazdan (dünyadan) sakının. Çünkü o âlimlerin kalbini bile büyüler'.

    Ebu Süleyman Dârânî şöyle demiştir: 'Âhiret bir kalpte olduğu zaman dünya gelip onunla çarpışır. Dünya bir kalpte olduğu za-man âhiret gelip onunla çarpışmaz. Çünkü âhiret şerefli, dünya ise rezildir'.

    Ümit ediyoruz ki Seyyar b. Hakem'in29 söylediği daha doğru olsun; zira o demiştir ki: 'Dünya ve âhiret bir kalpte toplanır. Hangisi galip gelirse öbürü ona tâbi olur!'
    Mâlik b. Dinar şöyle demiştir: 'Dünya için ne kadar üzülürsen, o nisbette ahiret senin kalbinden çıkar. Ahiret için ne kadar üzülürsen, o oranda dünya senin kalbinden çıkar'.
    Mâlik'in bu sözü, Hz. Ali'nin söylediği sözden iktibas edilmiştir. Zira o şöyle demiştir: 'Dünya ve ahiret biri diğerinin kumasıdır. Bu bakımdan hangisini razı edersen öbürünü kızdırırsın'.

    Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Allah'a yemin olsun, ben öyle insanlara yetiştim ki (ashab-ı kirâmı kastediyor) dünya onların gözünde, üzerinde yürüdüğümüz topraktan daha önemsizdi. Dünyanın doğmasından veya batmasından perva etmezlerdi. Şuna veya buna gitmiştir, onları etkilemezdi'.

    Bir kişi Hasan Basrî'ye şöyle sordu: 'Allah Teâlâ'nın servet verdiği ve o servetten sadaka veren, sılayı rahim yapan bir kimse hakkında ne dersin? Acaba böyle bir kimsenin servetinden nimetlenmesi caiz midir?' Cevap olarak şöyle dedi: 'Hayır! Eğer bütün dünya bir kimsenin malı olsa o ancak zarurî ihtiyacı nisbetinde ondan istifade edebilir. Onu kıyamet günü için takdim etmelidir'.

    Fudayl b. Iyaz şöyle demiştir: 'Eğer dünya bütün varlıklarıyla, helâl olarak bana arzolunsaydı, ahirette de kendisinden hesaba çekilmeseydim, yine de birinizin leşin yanından geçerken elbisesine değmesin diye kaçtığı gibi ondan kaçardım'.

    Hz. Ömer (r.a) Şam'a geldiğinde, Ebu Ubeyde30 başında ipten yapılmış bir yular bulunan bir devenin sırtında Hz. Ömer'i karşıladı. Hz. Ömer'e selâm verdi. Hal ve hatırını sordu. Hz. Ömer onun evine geldi. Evinde kılıç, kalkan ve bineğinin semerinden başka birşey görmedi. Hz. Ömer 'Biraz mal edinseydin olmaz mıydı?' dedi. Ebu Ubeyde 'Ey mü'minlerin emiri! Bu bizi istirahatgâhımıza yetiştirebilir!' diye cevap verdi.

    Süfyan es-Sevrî şöyle demiştir: 'Dünyadan bedenini ıslah edecek miktarı, ahiretten de kalbini ıslah edecek miktarı edin!'

    Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Allah'a yemin ederim, İsrailoğulları rahmân olan Allah'ın ibadetinden sonra, dünya sevgisinden ötürü, putlara taptılar'.

    Vehb şöyle demiştir: "Bazı kitaplarda okudum: 'Dünya akıllıların ganimetidir. Cahillerin ise gafleti... Cahiller dünyadan çıkıncaya kadar dünyayı tanımamışlardır. Dünyaya geri gelmek istemişler, fakat gelememişlerdir' yazılıydı".

    Lokman Hekîm oğluna 'Yavrum! Dünyaya geldiğin günden beri ona sırtını çevirmiş gidiyorsun. Ahireti karşılıyorsun. Bu bakımdan sen hergün yaklaştığın bir eve, hergün kendisinden uzaklaştığın bir evden daha yakınsın' dedi.

    Said b. Mes'ud 'Kulu, dünyalığı arttığında ve ahireti azaldığında razı olarak gördüğün zaman bil ki o kul öyle zarar eden bir kimsedir ki sakalıyla oynanılır da bunun farkında olmaz!' dedi.

    Amr b. As (r.a) minberde şöyle dedi: 'Allah'a yemin ederim ki, Hz. Peygamber'in ilgi göstermediğine sizden daha fazla rağbet ve ilgi gösteren bir kavim görmedim. Allah'a yemin ederim, Hz. Peygamber'in üzerinden üç gün geçmedi ki aleyhinde olan, lehinde olandan daha fazla olmasın'.31

    Hasan Basrî 'O halde sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve sakın şeytan sizi Allah'a güvendirmesin' (Lokman/33) ayetini okuduktan sonra şöyle dedi: 'Bunu söyleyen kimdir? Şüphesiz ki bunu söyleyen, dünya hayatını yaratan Allah'tır. Acaba Allah'tan daha fazla dünyayı bilen kim olabilir? O halde dünyanın sizi meşgul eden şeylerinden kaçının. Çünkü dünya çok meşgul edicdir. Bir kişi nefsine bir meşguliyet kapısını açarsa muhakkak o kapıyla on kapıyı daha açması pek yakın bir ihtimal olur'.

    Yine şöyle demiştir: 'Zavallı Ademoğlu, öyle bir eve razı olmuştur ki helâlı hesap, haramı azaptır. Eğer helâlinden alırsa hesaba çekilir. Eğer haramından alırsa muazzeb olur. Ademoğlu malını az görür, fakat amelini az görmez! Dini hususunda başına gelen musibete sevinir. Fakat dünyası hususunda gelen musibetten tiksinir'.

    Hasan Basrî, Ömer b. Abdülâziz'e şöyle yazdı.

    -Selâm sana! Sanki hakkında ölüm hükmü verilen son kimse de gözünün önünde öldü..
    Ömer cevap olarak şunu yazdı:

    -Selâm sana! Düşün ve sanki dünya olmamış, ahiret de devam ediyormuş gibi ol!..

    Fudayl b. Iyaz şöyle demiştir: 'Dünyaya girmek kolay, fakat ondan çıkmak zor!'

    Seleften biri şöyle demiştir: 'Ölümün hak olduğunu bilen bir kimsenin sevinmesine şaşıyorum! Ateşin hak olduğunu bilen bir kimsenin nasıl güldüğüne şaşıyorum. Dünyanın, ehlini nasıl evirip çevirdiğini gören bir kimsenin bu dünyaya nasıl güvendiğine şaşıyorum. Kaderin hak olduğunu bilen bir kimsenin kendini yormasına şaşıyorum'.

    Muaviye'nin huzuruna Necran'dan32 bir kişi geldi. İkiyüz yaşındaydı, kendisine dünyayı nasıl gördüğünü sordu. Cevap olarak şöyle dedi:

    -Belanın senecikleri, genişliğin yelcikleri... Gün günü, gece geceyi takib eder. Bir çocuk doğar, bir insan ölür. Eğer doğan olmasaydı halk tamamen yok olacaktı. Eğer ölen olmasaydı dünya, sakinlerine dar gelecekti.

    -İstediğini dile!

    -Bana geçen ömrümü geri getirmeni, ecelimi tehir etmeni istiyorum!

    -Ben buna muktedir değilim!

    - O halde benim senin tarafından görülecek hiçbir ihtiyacım yoktur!
    Dâvud Tâî 'Ey Ademoğlu! Emeline varmanla sevindin! Oysa sen ecelin bitmesiyle ancak bana gelirsin, Sonra amellerini geciktirdin. Sanki onun faydası sana değil de başkasına aittir' dedi.

    Bişr el-Hafî şöyle demiştir: 'Allah'tan dünyayı isteyen bir kimse, Allah'ın huzurunda uzun zaman hesap vermek üzere durdurulmasını istiyor demektir!'

    Ebu Hâzım 'Dünyada seni sevindirecek hiçbir şey yoktur ki Allah ona senin keyfini kaçıracak bir şeyi eklememiş olsun!' dedi.

    Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Ademoğlunun canı dünyadan üç şeyle beraber çıkar:

    1.Topladığından doyasıya yemedi.

    2.Emeline varamadı.

    3.Gideceği yol için güzelce azık edinmedi.

    Bir âbide şöyle denildi: 'Sen zenginliğe nail oldun'. Âbid cevap olarak şöyle dedi: 'Zenginliğe, boynunu dünyanın köleliğinden kurtaran nail olur'.
    Ebu Süleyman Dârânî şöyle demiştir: 'Dünyanın şehvetlerine ancak kalbinde kendisini ahiretle meşgul edecek şeyler bulunan bir kimse sabredebilir'.

    Mâlik b. Dinar şöyle demiştir: 'Biz dünya sevgisi hususunda arkadaşlık yaptık. Bu bakımdan birimiz diğerine birşey tebliğ etmiyor ve birimiz diğerini sakındırmıyor. Fakat Allah bizi bu haslet üzerine bırakmayacaktır. Keşke Allah'ın hangi azabının bizim üzerimize ineceğini bilseydim'.

    Ebu Hâzım 'Dünyanın azı, ahiretin çoğundan insanı meşgul eder' demiştir.

    Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Dünyayı hakir görün. Allah'a yemin olsun ki dünya, dünyayı tahkir edenden daha fazla hiç kimseye tatlı olmamıştır'.

    Yine şöyle demiştir: 'Allah bir kuluna hayrı irade ettiği zaman dünyada ona birşey verir, sonra keser. O bittiği zaman ikinci bir defa verir. Bir kul Allah Teâlâ'nın katında kıymetsiz olduğu zaman dünya yayıldıkça onun hükmü yayılır'.

    Bir duada şöyle denilmiştir: 'Ey göğü tutup yeryüzüne düşürmeyen Allah! Dünyayı da benim üzerime düşürme!'

    Muhammed b. Münkedir33 şöyle demiştir: Bir kişi bütün sene oruç tutup hiç iftar etmese, bütün gece namaz kılıp hiç uyumasa, bütün malını sadaka verse, Allah yolunda cihad etse, Allah'ın yasaklarından sakınsa, kıyamet gününde getirildiğinde kendisine denir ki; 'Bu kimse Allah'ın küçülttüğünü gözünde büyüttü. Allah'ın büyüttüğünü de küçülttü'. Acaba böyle bir kimsenin halini nasıl görürsün? Ne olacaktır? Acaba hangimiz böyle değildir? Dünya, hangimizin yanında, yapmış olduğumuz günah ve hatalara rağmen büyük sayılmıyor?

    Ebu Hâzım (Seleme b. Dinâr) 'Dünya ve ahiretin geçimi pek şiddetlidir. Ahiretin nafakasına gelince; onu temin hususunda yardımcılar bulamıyorsun. Dünyanın nafakasına gelince; elini dünyanın herhangi bir şeyine uzattığında, mutlaka senden önce ona bir fâsığın dokunduğunu görürsün!' demiştir.

    Ebu Hüreyre (r.a) şöyle demiştir: "Dünya delik dağarcık gibi yer ile gök arasında durdurulmuştur. Yaratıldığı günden yok olacağı güne kadar Allah'a yalvararak şöyle der: Yarab! Neden benden nefret ediyorsun? Allah Teâlâ onu 'Ey hiç! Sus!' diye azarlar!"
    Abdullah b. Mübârek şöyle demiştir: 'Dünya sevgisi ile kalpte bulunan günahlar kalbi çepeçevre sararlar, ona giden hayır yollarını kapatırlar. Artık hayır ne zaman kalbe varabilir?'

    Vehb b. Münebbih 'Kimin kalbi dünyadan birşey ile sevinirse, o hikmeti yitirmiş demektir. Kim şehvetini iki ayağının altına alırsa, şeytan onun gölgesinden korkar. Kimin ilmi, hevasına galip ge-lirse o galip bir kimsedir' demiştir.

    Bişr el-Hafî'ye 'Filan adam öldü!' dediler. Cevap olarak şöyle dedi: 'Dünyayı topladı! Ahirete gitti! Nefsini zayi etti!' Kendisine 'O şöyle yapardı' deyip yapmış olduğu iyilikleri belirttiler. Bişr cevap olarak şöyle dedi: 'O dünyayı topladıktan sonra böyle yapması ne fayda verir?'

    Seleften biri şöyle demiştir: 'Dünya bizim nefsimizi bize iğrenç gösterir. Oysa biz onu seviyoruz. Acaba bizim nefsimizi bir de güzel gösterseydi biz ne yapacaktık'.

    Bir hakîme şöyle denildi: 'Dünya kimin içindir?' Cevap olarak Terkedenindir' dedi. 'Ahiret kimin içindir?' denildi. Cevap olarak 'İsteyenindir' dedi.

    Bir hakîm 'Dünya harap evidir. Ondan daha harap olan onu tamir eden kalptir. Cennet tamir evidir. Ondan daha muammer olan onu arayan kalptir' demiştir.

    Cüneyd-i Bağdâdî şöyle demiştir: 'İmam Şâfiî (r.a) dünyada hakkın diliyle konuşan ve Allah tarafından teyid edilenlerdendi. Bir ahiret kardeşine nasihat etti. Onu Allah'ın kahrından korku-tarak şöyle dedi:

    Ey kardeşim! Dünya hata ve zillet evidir. Onun tamiri mutlaka harabeye döner. Onun sâkinleri mutlaka kabirleri boylar! Onun toplanması, dağılmak temeline dayanmaktadır. Onun zenginliği, fakirliğe döner. Onda çoğaltmak zorluktur. Onda zorluk kolaylıktır. O halde Allah'a sığın, O'nun rızkına razı ol! Fâni olan evinin tamiri için daimi olan evinden harcama! Çünkü senin hayatın geçici bir gölgedir. Yıkılmaya yüz tutmuş bir duvardır. Fazla ibadet et ve emelini kısalt.

    İbrahim b. Edhem bir kişiye şöyle dedi:

    -Acaba rüyada gördüğün gümüş mü sence daha sevimlidir.Yoksa uyanık iken bulduğun bir altın mı?
    -Uyanık iken bulduğum bir altın daha sevimlidir.

    -Yalan söyledin! Çünkü dünyada sevdiğin, rüyada sevdiğin gibidir. Ahiret için sevmediğin uyanıkken sevmediğin gibidir.

    İsmail b. Ayyaş34 şöyle demiştir: 'Bizim arkadaşlar dünyaya domuz derlerdi. 'Ey domuz! Bizden uzaklaş' derlerdi. Eğer bundan daha çirkin bir isim bilseydiler, mutlaka o ismi dünyaya takarlardı'.

    Kâ'b şöyle demiştir: 'Muhakkak ki dünya size sevdirilmiş tir ki ona ve onun ehline tapıyorsunuz!'

    Yahya b. Muaz er-Râzî şöyle demiştir: 'Akıllılar üç sınıftır:
    1.Dünya kendisini terketmeden önce dünyayı terkedenler,
    2.Girmeden önce kabrini hazırlayanlar,
    3.Huzuruna varmadan önce rabbini razı edenler'.

    Yine şöyle demiştir: 'Dünyanın uğursuzluğu o dereceye varmıştır ki seni Allah'a ibadetten meşgul eden temennilerle avutur. Acaba bizzat dünyaya girsen halin nice olur?'
    Bekir b. Abdullah şöyle dedi: 'Kim dünya ile dünyadan müstağni olmak istiyorsa, o tıpkı ateşi saman çöpleriyle söndürmek isteyen bir kimse gibidir'.

    Bendar35 şöyle demiştir: 'Dünya evlatlarının zahidlikten dem vurduklarını gördüğün zaman bil ki onlar şeytanın maskarasıdırlar!'

    Yine şöyle demiştir: 'Dünyaya yönelen bir kimseyi dünyanın ateşleri (hırsı) yakar. Ahirete yönelen bir kimseyi dünyanın ateşleri dipdiri yapar. Bu bakımdan dünya bir altın potası olur, böyle bir kimse ondan fayda görür. Allah'a yönelen bir kimseyi tevhidin ateşleri yakar. Öyle bir cevher haline gelir ki fiyatı biçilmez olur'.

    Hz. Ali şöyle demiştir: 'Dünya altı şeyden ibarettir.
    1.Yenilen
    2.İçilen
    3.Giyilen
    4.Binilen
    5.Nikâh edilen
    6.Koklanan

    Yenilenlerin en şereflisi bal'dır. Fakat o ise sineğin kusmuğudur.

    İçeceğin en şereflisi su'dur. Su'dan iyi ve kötü, eşit bir şekilde istifade ederler. Yani Allah nezdinde üstün bir değeri olsaydı, kötü olan ondan istifade edemezdi.

    Giyilenlerin en şereflisi ipektir. O ise bir kurd'un mamulüdür.

    Bineklerin en şereflisi at'tır. Oysa onun sırtında insanlar öldürülür.

    Nikâh edilenlerin en şereflisi kadın'dır. O ise sidiğin içinde sidik kabıdır. Kadın en güzel azasını süsler, fakat en çirkin azası istenir.

    Koklananların en şereflisi misktir. O ise kandan ibarettir'.

    _____________________________
    1)İbn Mâce, Hâkim
    2)Müslim
    3)Lânet'ten maksat, terketmek demek olabilir. Yani onda bulunanlarla beraber terk edilmiştir. Çünkü dünya, peygamberlerin ve asfiyanın metrûkudur
    4)İbn Mâce, Tirmizî
    5)Ahmed, Bezzar, Taberânî, İbn Hibban, Hâkim
    6)Beyhâkî
    7)İbn Ebî Dünya,
    8)İbn Ebî Dünya, Beyhâkî
    9)Tirmizî, İbn Mâce
    10)Bu zat Kureyşlidir. İbn Main, bu zatın mevsuk olduğunu söylemiştir.
    11)Beyhakî, (mürsel olarak)
    12)Müslim
    13)İmam Ahmed
    14)Taberânî, İbn Ebî Dünya
    15)Irâki aslına rastlamadığını söylüyorsa da Kut'u1-Kulûb'un müellifi Ebu
    Talib el-Mekkî mürsel olarak Hasan Basrî'den rivayet eder.
    16)Beyhâkî
    17) Hadîsin bir kısmı daha önce Musa b. Yesar'ın rivayet ettiği hadîste mürsel olarak geçmişti. Irâkî diğer kısmına tesadüf etmediğini söylemektedi
    18)Ebu Nuaym, Deylemî
    19)Beyhâkî
    20) İbn Ebî Dünya, Beyhâkî
    21)İbn Ebî Dünya, Beyhâkî
    22)İbn Ebî Dünya
    23) Müslim, Buhârî
    24)Müslim, Buhârî
    25)Beyhâkî
    26) Taberânî
    27) Irâkî aslına rastlamadığını söylemektedir.
    28) Adeviye soyundan İsmail'in kızı Basralı Râbia Hatun.
    29)Doğrusu Seyyar Ebu'l-Hakem'dir. Anzî kabilesinden olan bu zat,
    Vâsıtlıdır. Ebu Seyyar'ın oğlu olan bu zatın esas ismi Verdan'dır. H. 122 se-
    nesinde vefat etmiştir.
    30)Ebu Ubeyde Âmir b. Cerrah cennetle müjdelenen on kişiden biridir. Hz.
    Peygamber 'Ebu Ubeyde bu ümmetin eminidir!' buyurmuştur.
    31)Hâkim, İmam Ahmed
    32)Yemen'dc Hemedan'ın şehirlerindendir. Necran b. Zeyd'in isminden alınmıştır.
    33)Künyesi Ebu Abdullah olan bu zat Kureyşlidir ve Hz. Âişe'nin dayısının oğludur.
    34)Künyesi Ebu Utbe'dir. Doksan küsur yaşında H. 81'de vefat etmiştir.
    35)Şiblî'nin talebesi olan bu zat, H. 353'de Ercan'da vefat etmiştir
  • SESSİZLİK

    Uzun ve zorlu bir yolculuktan dönüyorduk. Güneş, tam tepemizde bizi yakıcı ışınlarıyla döverken annem arkasını dönmüş, bizi, evlatlarını kontrol ediyordu. Uzun süren bir pancar işinden sonra ben ve kardeşim kendimizi traktörümüzün arkasına atar, satılmış olan samanlardan arta kalanların üzerine yatar, havayı izlerdik.
    Bugün Güneş, Dünya`ya kızmıştı sanki. Çok ama çok kızmış olacaktı ki Dünya`nın hatasını insanlardan çıkarıyordu. Başımdaki şapkayı çıkararak yüzüme örtsem de bu fayda sağlamıyordu. Aksine, şapkanın içerisinde kalan nemli hava beni iki kat terletiyor, daraltıyordu. Bunun böyle olmayacağını anladıktan sonra ayağa kalkarak giden traktörün kasasının sonundan başına, annemlerin olduğu yere kadar savrula savrula yürüdüm.
    Annem, beni görür görmez bu uzun yolculuktan sıkıldığımı anlamıştı. Biraz kilolu, yılların verdiği iş zorluluğuyla kırışıkları bol, saçları kınalı, elleri nasırlıydı benim annemin. Gençken çok güzelmiş, babam arada sırada bizlere takılırken onun güzelliğinden bahsederdi. Annemi fazla şımartmadan, dokundurucu sözler söyler, uzatmaz kendini çekerdi.
    Arada sırada yaşanan anlaşmazlıklar, kavgalar yaşasalar da ben inanıyordum. Birbirlerini seviyorlardı, ilk günkü gibi olmasa da içlerinde hâlâ birbirlerine karşı kalmış olan bir sevgi tomurcuğu vardı. Ellerini saçlarıma uzatarak bir süre okşadı, yanağımdan bir ısırık aldıktan sonra yorgun sesiyle;
    ‘’Az kaldı! Neredeyse geldik. Yemekte çok güzel şeyler yaptım. Biraz daha sabır Mehmet`im.’’ dedi ve önüne bakmaya devam etti. O an anlamıştım, içime bir mutluluk doldu ki sormayın. Belliydi, annem benim en sevdiğim yemeği yapmıştı; Köfte, patates!
    Moralimi biraz depoladıktan sonra kardeşimin uyuduğunu gördüm. Samanlara uzanmış, şapkasını yüzüne indirmiş, güneşten yanmış olan ellerini başının altına almış, Güneş`in yakıcı ışınlarına karşı savaş açmıştı. Nedendir bilinmez gülümsedim. Hayalimde bizim küçük Ahmet`in bir an için atın üstünde, miğferini takmış, elindeki büyük bir kılıçla Güneş`in askerleri ışınlarla savaştığı geldi. Nede güzel görünüyordu kerata!
    Seslenmedim, etrafa bakındım. İnsanlar, tarlalarına girmiş karınca misali çalışıyorlardı. Büyük topluluklar, küçük aileler, gölgelik alana pusmuş, domates ve soğan yiyenler. Kavurucu sıcağın altında, iş bitiminde alacakları üç kuruş parayla kışın rahat etmeyi, açıkta kalmamayı düşlüyorlardı.
    Bense dağlara, yanından geçtiğimiz ırmağın durgun akan sularına bakıp, yolun bitmesini beklerken traktör birden duruverdi.
    Babamın sesini duydum, sert bir dille;
    ‘’Mehmet! Şu çeşmenin suyu çok tatlı olur. Git de şu şişeyi doldur da getiriver. Susadık!’’
    Babamın kara ellerinden şişeyi kaptığım gibi traktörün kasasından atlayışım bir oldu. Koşar adımlarla çeşmeye gidiyor, içimden biraz olsun rüzgar esmesi için dua ediyordum. Çeşmenin başına geldiğimde kafamı direk buz gibi dağın derinliklerinden gelen suya soktum. Annem bunu görmüş olmalı ki;
    ‘’Mehmet! Yapma hasta olucan len!’’ diye bağırıyordu. Takan kim! O ferahlık, o buz etkisi beni mest etmişti bir kere. Geri dönüşü yoktu. Yeterince serinledikten sonra şişeyi doldurdum. Çeşmeyi yaptırana da bir Allah Razı Olsun! demeyi çok görmedim tabii…
    Şişeyi anneme uzatırken, annem kızgın bakışlarla beni baştan aşağı süzmeye devam ediyordu. Ellerimi iki yana açarak;
    Ne yapabilirim? demeye getirdim. Koşarak traktörün kasasına atladım, yola devam ettik. Sonunda bitmişti, bu azap, bu işkence bitmişti.
    Evimize gelmiştik, Evim evim canım evim! derler ya o lafın çok doğru bir laf olduğunu şimdi anlamıştım.
    Annem ve Babam, traktörü evin avlusuna çekerken, ben Ahmet`i çoktan kucağıma almış yatağına yatırmıştım. Küçük yaşına rağmen çok çalışkan, disiplinli bir çocuktu Ahmet. Benim gibi işten kaytarmaz, eline aldığı bir işi de bitirmeden bırakmaz! Babam sürekli onunla övünür, onunla beni kıyaslayarak şahsımı düzeltmeye çalışırdı ama nafile.
    En sonunda da düzelmeyeceğimi anlamış olacak ki konuşmayı kesmiş, gidişatına bırakmıştı. Son birkaç gündür çok sessizdi bizim peder. Anlam veremediğim bir sessizlik…
    Normal zamanlarda kızgın dahi olsa yine ufak tefek şakalar yapar, evdeki negatif enerjiyi yakalar onu hapseder, pozitif enerjiyi salardı. Bu sefer çok farklıydı, hiç konuşmuyor, yemeğini yiyor ardından direk yatmaya gidiyordu. Bir gün durumun sebebini öğrenmek için ona yaklaşıp sormuştum.
    ‘’Yok bir şey! Hadi işine bak sen!’’ diyerek konuyu direk kapamıştı. O günden sonrada bir daha sormaya cesaret edemedim. Tam tahmin ettiğim gibi annem köfte ve patates ile sofraya geldi.
    Bir güzel yedik, içtik. Karnımız tamamen doyunca anneme teşekkür ettik, sofradan kalktık. Babam her zamanki sessizliğini koruyarak bir müddet bizimle oturup, televizyon seyretti. Sessiz sedasız ayaklanarak yatak odasına doğru yol aldı. Anneme babamın bir sıkıntısının olup olmadığını sorduğumda;
    ‘’Yoruluyor bu sıralar Mehmet`im. Sizle alakası yok. Merak etmeyin!’’ diyerek beni geçiştirdi mi, doğruları mı söyledi bilemedim. Ses etmedim, kardeşim ile yatmak üzere hareketlendik…

    Ahmet ile odalarımız birdi. Şimdiki yeni moda gibi ayrı ayrı değildi. Ranzalarımız karşılıklıydı. Çoğu gece uyuyamaz, birbirimizle sohbet eder, dertlerimizi anlatırdık. Şimdi ki kardeşler birbirleriyle bırak konuşmayı, telefonlarından başını kaldırıp birbirlerini gördükleri mi var! Bir soru sorarsın, cevap alamazsın. Neden böyle yaptıklarını sorgular, üstlerine biraz gidince;
    ‘’Üstüme çok geliyorsunuz ya! Beni rahat bırakın biraz.’’ deyip suçu size yükler, telefonuyla bütünleşerek kendi odalarına çekilirler. Yaklaşık bir saatlik bir dertleşmeden, sohbetten sonra ikimizde uyuyakalmışız. Bir anda yataktan sıçramama sebep olan şey kapının kırılırcasına çalınışı oldu. Yarı uykulu vaziyette kapıya doğru yöneldim. Kapıyı açtığımda Remzi Amca soluk soluğa kalmış, gözlerimin içine şaşkınlıkla bakıyordu. Biraz nefes alıp verdikten, nabzını normale yaklaştırdıktan sonra;
    ‘’Mehmet hemen gelmen lazım!’’ dedi.
    ‘’Hayırdır, Remzi Amca bu ne acele. Ne oldu böyle?’’
    ‘’Burada olmaz, bizim evde konuşuruz. Hemen gidelim hadi.’’ diyerek arkasını dönüp koşar adımlarla uzaklaşmaya başladı. Olayın heyecanıyla üstüme bir şey almadan, sadece ayaklarıma bir terlik geçirerek onu takip ettim. Yol boyunca hiç konuşmadık, sadece nefes nefese yürüyordu.
    Kasabanın ıssız sokakları ve çarpık kaldırımlarında yaklaşık on dakikalık bir maratondan sonra eve varmıştık. Havva ana geldiğimizi önceden sezmiş olacak ki kapıyı açtı, bizi içeri aldı. Havva anaya baktığımda gözlerinin ağlamaktan çökmüş, gözyaşlarının hâlâ gözlerinde durduğunu gördüm. Hiçbir şey anlamıyordum, neler oluyordu böyle! Havva ana elinde tuttuğu mektubu bana doğru fırlattı!
    ‘’Al bak! Oku! Senin ibne babanın yaptıklarını oku! Hay başımıza bunlarda mı gelecekti Allah`ım! Sen yüce yaradan! Yardım et bize ne olur!’’ diyerek feryat ediyor, ağlamaya kaldığı yerden devam ediyordu.
    Mektubu direk açtım, artık daha fazla dayanamayacaktım. Okumaya başladım;
    Sevgili ana ve babacığım,
    Biliyorum bana çok kızacaksınız. Bu kararı günlerce düşündüm, günlerce beynimi kurcalayan ve artık delip geçecek diye korktuğum bu havadisi sizlerle paylaşıyorum. Ben aşık oldum ana! Ben aşık oldum baba! Benden yaşça büyük birine, evli barklı birine aşık oldum. Uzun boyuna, kömür gibi gözlerine aşık oldum. Hatice ablanın kocasına, Mahmut Abiye aşık oldum. Bunu Hatice ablaya nasıl yaptım! Bunu çocuklarına nasıl yaptım! Beni ablası olarak gören, bir dediğimi iki yapmayan Mehmet`e bunu nasıl yaptım. Ah kalbim, söz geçiremiyorum artık. Mahmut`a iki gün önce konuyu açtım. Şaşırdı, çok düşündü ama o da bana karşı boş değilmiş. Her şeyi göze aldık, çok günah aldık biliyorum. Allah affetsin!
    Biz gidiyoruz ana ben size hakkımı helal ediyorum, sizde edin ne olur. Çok özür dilerim daha fazla yazamayacağım, göz yaşlarım kağıdı daha fazla yıpratmasın.
    Kızınız Elvan…

    Mert Ekim