• ACI
    YAZAN: Şahan BİLGİN

    BÖLÜM 1: AYAZ’ IN SESİ

    Geldi, gördüm, sustum. Dudaklarımdan çıkacak kelimelerin yanlış olmasından korktum. Geldiği anda sanki depremle sarsılan dayanıksız gecekondular gibiydim. Dayanıksız ama içi sevgi dolu. Gördüğümde gözlerimin yuvalarından fırlayıp, onu biraz daha yakından görmek uğruna uçtuğunu hayal ettim. El ve ayak parmaklarımın uyuştuğunu hissettim. Bağırmak istedim; seni seviyorum. İçime bağırdım, feryatlarım kalbimin nehirlerine kayıkla binip geldiler. Sustum. Sustuğum anda öldüm, öldüğümde onu gördüm. Etrafa ışık saçan yıldız kadar parlaktı. Boynunu koklayabilmek için tüm ömrümü feda edebilirdim. Karşılıklı ömür boyu susabilirdik ya da. Fena fikir değildi. Ya da o anlatırdı ben dinlerdim. Sabahlara kadar, iki ayrı sandalyede ortadaki masaya aldırmadan dinlerdim onu. Zamanın bir önemi kalmazdı. Saatlerin, akreple yelkovanın kaç kere üst üste geldiğinin. Gündüz veya gece olmasının hiçbir önemi olmazdı. Tek bir noktaya takılı kalmış bakışlarımı, çalan telefonuyla geri çektim. Dedikoducu teyze kılığına bürünüp kiminle konuştuğunu anlamaya çalışıyordum. Masada ki altı kişiden çift olmayan yalnız ikimizdik. Belki de şimdilik.

    ‘’Alo’’

    Sonra sustu. İki dakika kadar konuşan kişiyi dinledi. ‘’Tamam, hemen geliyorum.’’
    Ağlamaya başlamıştı. O anda telefondaki kişinin gidip gırtlağını kesmek istedim. Ne olmuştu şimdi. Ne demişlerdi benim yarenime. Kim ağlatmıştı lan onu. Kim? Bu güzel gözlerden yaş akıtmaya utanmıyor muydu? Yoksa sevgilisi mi vardı? Ondan mı ayrılmıştı? Bilmiyordum. Geldiğinden beri selfie çekilmekten başka bir işe yaramayan aptal kız konuştu;

    ‘’Canım, iyi misin? Ne oldu? ‘’

    Hıçkırıkları cümle kurmasına engel oluyor, burger king’te çalışan kasiyer dahil tüm meraklı gözler bizim masamızda toplanıyordu.

    ‘’Annem’’ diyebildi. Sonra, ‘’Babam’’ dedi.

    ‘’Evet, annenle babana mı bir şey olmuş canım?’’

    Tekrar hıçkırmaya, hıçkırıkları inlemelere dönüştü. Yutkunmakta güçlük çekiyordum. Babamın ‘’Allah’ın emri peygamberin…’’ diye kız isteyeceği kayınbabam, yıllardır süren anne hasretimi dindirecek kayınvalidem mi ölmüştü yani. Başlayamadan kaybetmek. Oysa

    bayramlarda gidip ellerini öpecek, annemin yaptığı tatlıdan yiyecek, orta şekerli kahvelerimizi içip, Beşiktaş’ın şampiyon olup olamayacağını konuşacaktık daha. Olmadı. Kısmet olmadı…

    İçime dolan hüzün beni ele geçiriyordu. Hiç tanışmadığım adını dahi bilmediğim aşkımın, hiç tanışmadığım adını dahi bilmediğim anne ve babası için ağlamaya başladım. Kankalarım şaşırdılar. Arkadaşlık kurumunun saygıdeğer üyeleri omzuma dokunarak beni teselli etmeye çalıştılar. Fakat ben susmak istemiyordum. Onun yerine ağlamak, göz pınarları kurumasın diye kendiminkileri kurutmak, belki de anne ve babası yerine ölmek. Evet, en azından beni tanımıyordu ve onların yerine ben ölürsem üzülmezdi. Onun, ölümleri olmak istedim. Üzülmesin, ağlamasın, gülsün diye. Yanında dahi olmaya fırsatım olmadan, ölmek istiyordum. İdama mahkum edilen adamın garip hüznü doldu içime. Beklemek. Ölmeyi beklemek. Sonra duruldum, kendi içimde ayağa kalktım ve yemin ettim. O bir daha asla ağlamayacaktı. İzin vermeyecektim. Kendime verdiğim sözü zihin tahtama yazarken arabalara bindik. Hastanenin yolunu tuttuk…

    Hastaneye geldiğimizde genç doktor bize olayın trafik kazası olduğunu, hastaneye geldiklerinde çok kan kaybettiklerini ve yarım saat sonra öldüklerini söyledi. Sevdiğim yere yığıldı, bayılmıştı. İlk görüşte aşka inanmayanlarda başı çeken ben, adını bile bilmediğim kadına nasıl da tutulmuştum. O anda aklımda hiçbir şey yoktu. Sadece ve sadece gülümsemesi. Ama en zor ihtimal buydu. Yanında olmak, destek olmak, güç vermek istiyordum. Ama nasıl?
    Dışarı çıktık. Hava almanın hepimize iyi geleceğini söyleyen Cemre’ydi. Devlet hastanesinin eskimiş banklarından birine oturduk. Kızlarda tam yanımızdaki banka geçtiler. Kederliydik. Konuşmanın şu anlık bir işe yaramayacağını biliyorduk. Mehmet hepimize kahve alıp getirdi. Kahvemden bir yudum aldım, sigaramı yaktım ve içime çekip dumanı saldım.

    ‘’Oğlum bu nasıl kader lan? ‘’

    ‘’Harbiden ya, hem annesi hem babası. Resmen felaket.’’ ‘’Nerden dönüyorlarmış?’’
    ‘’Almanya’ dan.Gurbetçi annesi ve babası. Kız da babaannesinde kalıyordu. Okul için Türkiye’yi kazanınca gitmek istemiş, ailesi de izin vermiş. Zaten yılda iki kere görüyormuş.’’

    ‘’Tüh, çok yazık olmuş lan. Allah sabır versin’’ ‘’Aynen, elden ne gelir ki. Allah rahmet eylesin.’’
    Yanımda konuşan Mehmet ve Semih’ in bakışları üzerimde toplanınca konuşma gereği hissettim.

    ‘’Sıçarlar böyle kadere lan. Ne yapacak bu kız şimdi?’’

    ‘’Öyle deme kardeşim, çok günah. Valla çarpılırsın bak. Allah’ın işi. Vardır bir bildiği’’

    Semih’ in söylediklerini duyuyor fakat anlamak istemiyordum. Bu güzelliğin hayata bu kadar erken acıyla başlaması gücüme gidiyordu. Düşüncelerimi bölen Mehmet oldu.

    ‘’Ulan, sende amma şanssız adammışsın. Kızla seni tanıştırmaya niyetlendik, aldığı habere bak. Kader dedikleri bu demek ki. Senin işte kaldı kardeşim.’’

    Doğru söylüyordu. Cevap vermedim. Gökyüzündeki yıldızlara baktım. Bir cevap aradım. Bütün bu olan bitenle ilgili. Cevap yoktu. Kader’di, o kadar. Sigaramı bitmek üzere olanın ateşiyle yaktım.

    Aşk bütün yaraları sarabilir miydi? Ya da şöyle diyelim; benim aşkım onun bütün yaralarını iyileştirir miydi?

    Bilmiyordum. Tek bildiğim ona aşık olduğum ve bunu söylemek için, doğru zamanda olmadığımdı. Sustum. Yüz yıllık susuşun başlangıcında, acı iliklerime işledi. Gece üstüme geliyor, bildiğim tüm doğruları unutuyor, yorganın altına girip sabaha kadar ağlamak istiyordum. Aşk ile böyle tanıştığım için küfrediyor, bir ağız dolusu küfrü içime tepiyordum. Anneme sıkıca sarılıp;

    ‘’Buldum, aradığımı buldum. Ben buldum ama o ailesini kaybetti. Seni seviyorum anne, onu da seviyorum. Fakat onun aşka ayıracak vakti yok. Vakitsiz miyim ben anne? Suç kimde?’’ demek istedim. Var etmek istiyordum. Olmazdı. Ben ölümlüydüm. Kahraman değildim ve sadece basit bir işçiydim. İşçilerin özel yetenekleri olmaz. Sıradan hayatıma gitmek için dolmuşa bindim. Aklımda ki sorularla eve doğru ilerledim.

    Eve vardığımda babam çoktan uyumuştu. Odama geçtim. Orhan Gencebay açtım. ‘Batsın bu dünya, bitsin bu rüya, ağlatıp da gülene yazıklar olsun’’…

    Acı üç harflidir ama dört harfli kalbin anasını ağlatır. Kendinden bir harf büyüğüne saygısı olmayan serserinin tekidir acı. Girer, üzer, çıkar. Çıkarken küçük parçacıkları kalbin içinde bırakır ki unutulmaz olsun. Mutlu olmak istenen her anda hevesi kursağında kalsın.

    Yüz yılın en büyük katilidir acı. Bir kanser gibi ele geçirdiği insana ilk olarak görme duyusunu yitirtir. Mutluluğu göremeyen insanı, hüzünle kanka eder. Kurbanlarının adlarının, yaşadıkları şehirlerin, evli ya da bekar olduklarının bir önemi yoktur. Tek ortak noktaları acı ile tanışmış olmalarıdır. İçine kapattığı insanları delirtmek gibi yetenekleri de olan ‘acı’ piçtir. Duyguların en gösterişlisidir. En çok iz bırakanı…

    Tavana gözlerimi sabitledim. Bu yalnızlık, alnıma yazılmış bir yazımıydı. Sokağa çıkıp karşıma ilk çıkan palyaçoyu tokatlamak istedim. Mutlu olmak istemiyordum, kimse de mutlu olamazdı. Seviyordum. Yağmur sonrası ortalığa yayılan kokuyu içime çeker gibi, gökkuşağını seyrettiğim çocukluk yıllarım gibi. Tasoların, misketlerin, sokakta top oynayanların geldiği yerden geliyorum ben. İnsanların birbirlerini sevgiyle kucakladığı, karşılıksız iyiliklerin yapıldığı yerden. Salçalı ekmekle açlığımızı bitirdiğimiz, terli terli su içtiğimiz sokaklardan. Hayriye teyzede annemi beklediğim saatlerden geliyorum, geçmişin tertemiz sayfalarından…

    Bu depremde kaybolan benliğimi bulmak için buzdolabına yürüdüm. Babamın imparatorluğundaysanız buzdolabında kesin alkol olurdu. Yıllardır içerdi babam. Kimseye aldırmadan, kimseyle konuşmadan, evin ücra köşesindeki eski sallanan koltuğunda. Rakı tercih eden babamın üstüne cila niyetine içtiği biralardan iki tanesini alıp odama geçtim. Mezeye gerek yoktu. Eğer sarhoş olmak için içiyorsanız, damağınızda alkolün gezmesi yeterlidir. Camımı açıp bir sigara yaktım. Gecenin yarısında sokağımızın köpekleri bile uyumak üzere köşe başlarına uzanmıştı. Hiçbir hayat belirtisi olmayan sokağımıza uzun uzun baktım. Kendimi sorguladım. Ne için yaşadığımı, yirmi yedi yaşıma gelmeme rağmen niye hala babamla yaşadığımı, kanser denen illetten annemi kaybetmenin acısının neden geçmediğini düşünürken hocanın ezan sesiyle irkildim. Sabah olmuştu…
    O günün üzerinden tam iki yıl geçti. Onu görememenin verdiği hayal kırıklığı, içimdeki son ümit tanelerini de öldürüyordu. Depresyona yatkın olan kişiliğimi kontrol etmekte zorlanıyor, alkol nöbetlerimi sonlandırmadan uyuyamıyordum. Nerdeydi? Bilmiyordum. Tek bildiğim buralardan gittiği, çok ünlü bir ressam olduğu, şöhretin kucağında oturduğuydu. Eserlerinden üç tanesini yazıcımdan renkli çıktı alarak odamın başköşesine asmıştım. Oturup saatlerce bakıyor, aşık olduğum kadını çizdiği resimlerden tanımaya çalışıyordum. Portakal sever miydi acaba? Ya da enginar, belki de şeftaliyi sevmiyordu. Hatta belki de tiki bile olabilirdi. Bilmiyordum. Tualin üzerinde gezdirdiği fırça darbelerinden karakter çözümlemesini yapamadığım kadın, beni günden güne öldürüyordu. Aşk’ım katilimin ta kendisiydi. Bu ruhani enkazın altında işe gitmeyi de bırakmış, babamın bana acıyarak bakan bakışlarına aldırmadan bi’ asalak gibi yaşıyordum. Oğlunun üç resme sabahlara kadar gözlerini dikip baktığını gören babam başlarda umursamasa da, artık beni doktora götürmesi gerektiği fikrini anlamıştı. Odamın kapısı yavaşça açıp içeri girdi. Gözlerimi resimlerden çevirip ona baktım. Gözlerinde yıllardır görmediğim şevkat parlıyordu. Üzgün bakışlarının altında yatan sesiyle konuştu;
    ‘’Oğlum, iyi misin? Bırak artık şu resimleri. Gel biraz dışarı çıkıp hava alalım. Beş aydır odandan dışarı çıkmıyorsun.’’

    ‘’Ben imkansız bir aşkın yorgun savaşçısıyım baba. İnsanlar beni avutacak cümlelere, kalbimi heyecanlandıracak bakışlara sahip değiller. İstediğim iki çift gözün sahibi uzakta. Çok uzaklarda. Ona ulaşacak cesareti kalbimde bulamıyorum baba. Biliyor musun? Onunla doğru düzgün konuşamadım bile. Adını bizim çocuklardan öğrendim. Annesi ve babası tanışacağımız gün öldü baba. Onun ölümleri olmak istedim. İnsan bir kere gördüğü kadına nasıl böyle ihtirasla bağlanır. Anlamıyorum. Aklım yitip gidiyor baba. Dokunmak, sadece

    tenine dokunmak istiyorum. Hayal ediyorum, sonra yatağıma oturup konuşuyor benimle. Sevgilim diyor, aşkım diyor. Sonra tavandaki ışığa doğru uçup kayboluyor. Onu yakalamak istiyorum olmuyor, ne yapsam olmuyor baba…’’

    Babama ilk defa anlatıyordum. Şaşkınlığını gizlemedi. Hiç kitap okuduğunu görmediğim babam beni şaşırtmaya devam ediyordu.

    ‘’Aşk bir erkeği süründürür evlat. Sahip olma arzusunu kamçılar. Erkek sahip olamadığı kadını daha çok arzular. Doyumsuzuz evlat. Bizler, Tanrı’nın sınav kağıtların da yanlış şıkları işaretleyenleriz. Hadi gel. Sana göstermek istediğim şeyler var’’

    Filozof edasıyla konuşan babam içimdeki, belki de yüzleşmekten korktuğum yere parmak basmıştı. İyi de nerden biliyordu bu adam bu afilli cümleleri. Annemin ölümünden beri uzun sohbetlerimiz olmamıştı babamla. Ne zaman görsem sallanan sandalyesinde rakısını yudumlar, Orhan Gencebay dinlerdi. Orhan baba bağlamanın tellerine ustaca basarken babam; sandalyesinde dikleşir, saygı duruşunu andıran ciddiyetle kulaklarına bayram ettirirdi. Beş aydır bana, neden işi bıraktığımı sormamıştı, neden odamdan çıkmadığımı merak ettiğini sanmıyordum. Yalnız bir adamı acılarıyla baş başa bırakmanın en doğrusu olduğuna karar vermişti.

    Odadan dışarı çıkıp evin içinden yukarı kıvrılan merdivenleri geçtik. Çatı katına ömrüm boyunca hiç merak edip çıkmamıştım. Kapıyı açtığımızda duvar boyunca uzanan kütüphane gözüme takıldı. Evde kitap okunduğuna şahit olmamıştım. Bu kütüphane de neyin nesiydi. Babam rafların arasından küçük, kilitli, kahverengi ahşap bi’ sandık çıkardı.

    ‘’Yaklaş’’ dedi.

    Yanına doğru sokuldum. Tozlu yere bağdaş kurup oturduk.

    ‘’Bunlar evlat, yıllardır sana gösteremediğim mektuplar. İçinde hayatımın en önemli anlarını barındıran, cümleleri gibi aşkın da yitip gittiğinin kanıtları. Bir gün aşık olursan sana vereceğime söz vermiştim ve sen oğlum. Aşkın imkansızına demirlemişsin. Al bunları oku. Bu arada ben bira almaya gidiyorum, içecek misin?’’
    ‘’Evet’’ dedim, babamı şaşkın gözlerle süzerken.

    Kapıyı çekip tek kelime etmeden çıktı. Sandığın içinde değişik tarihlerde postalanmış en az otuz mektup vardı. Hep aynı adrese, aynı kişiye postalanmış mektuplar.İyi de bu kadın kimdi? Geçmişi hakkında az bilgi sahibi olduğum, daha doğrusu merak etmediğim babamın aşk hayatına bodoslama dalmadan önce, bir sigara yaktım. Duman tavana yükselirken, rastgele bir mektup açıp okumaya başladım.

    Sevgilim,

    Bugün seni görmeden geçirdiğim 365. Gün. İçimde buruk hatıranı yad etmek istedim. Seni beyazlar içinde, yağan kar taneleri kadar bembeyaz görmek isterdim. Kısmet olmadı. Bu yasak aşkın kalbimde ne kadar tekrar edeceğini bilmiyorum. Yok olmakla var olmak arası bir yerde sıkışıp kaldım. Ölmek istedim, günlerce içtim. Acıyı dindirecek bi’ ilaç bulamadım. Kahrolası, içimi yakıyor sevgilim. Kor ateşlerde dövülmüş kılıç kadar keskin ve yakıcı. Kalbimin orta yerine saplayıp gittiğin hançeri çıkarmaya cesaretim yok. Hayalinle yaşamayı öğrendim. Izdırabımı dindirecek mi bilmiyorum. Bugün bir kadınla tanıştım sevgilim. Eğitimli, şevkatli, düzgün birisi. Seni unutturacak mı bilemiyorum ama bu boşlukta ölmek zoruma gidiyor artık. Kurduğumuz hayalleri fırlatıp attım pencerelerimden. Konuşmadım, yıllarca anlatamadım seni. Rakı masalarında aradığım silüetin rüyalarıma girdi bazen de. Seviştik, sabahlara kadar, sıcaklığınla uyudum. Bütün korkularımın gırtlaklarını sıkıp öldürdüm. Seni öldürdüm içimde. Senin de beni öldürmüş olman dileğiyle…

    BÖLÜM 2: ARYA’NIN RÜYASI
    Koşuyordu. Birbiri ardına dikilen çam ağaçlarının arasında yolunu bulmaya çalışıyordu. Tepesine bombardıman gibi yağan kar saçlarını ıslatmıştı. Uzun siyah saçlar karın etkisiyle birbirine dolaşmıştı. Bir an gökyüzüne kaldırdı kafasını. İnsanı büyüleyen beyazlığın ardında uzayan, bir uçtan başlayıp gökyüzünün diğer ucunda son bulan yedi harika rengi gördü yeşil gözleri. İnsanın nefesini kesecek kadar muazzam bir gösteriydi. Üstelik Tanrı’nın tablosunu seyretmek bedavaydı.

    Tekrar koşmaya başladı. Kulaklarının içinde çınlayan ve her duyduğunda kalbinde sancılara sebep olan ses, Arya’yı çağırıyordu. Bu öyle bir sesti ki, sahibini görmek için her şeyi feda edebilirdi genç kadın. Kadife, içten, samimi… Şairin sesindeki kasvet kadar gizemli, ruhuna hitap edecek kadar da toktu bu ses.

    Biraz daha ilerlediğinde, geniş ovanın başladığı yerde; sarının en açık tonuyla boyanmış, bacasından dumanların yükseldiği, pembe renkli ahşap kapının süslediği ve pencerelerinden beyaz ışığın sızdığı kulübeyi gördü. Duyduğu ses giderek artmıştı. Adımlarını kulübenin olduğu yöne doğru attığında bileklerinde bir ağırlık hissetti. İki büyük metal ayaklarının hareket etmesini engelliyordu. Olduğu yere çakılmış ve çaresizlik içinde ağlamaya başladı. Yere düşen gözyaşları havada küçük yuvarlak taneler oluşturuyordu.

    Kısa bir an sonra kulübenin pembe kapısından, Arya’nın boyuna yakın, gri, tüylü kurt çıktı. Koşmaya, koştukça da Arya’nın çakılıp durduğu yere geliyordu. Gözyaşları yerini korkuya bıraktı. Kurt üzerine atladı. Arya, uyandı…

    Terden sırılsıklam olmuş yastığından kafasını kaldırıp, sağ tarafındaki komidinin üzerinde duran bardağı kavradı. Kalbi yerinden çıkacak kadar hızlı atıyor, titreyen elleri bardağa hakim olmasını zorlaştırıyordu. Lanet bir kabustu. Ve kabus gören herkes gibi Arya’da şoktan çıkmakta zorlanıyor, üzerine saldıran kurdun sivri dişlerini baktığı duvarda görüyordu. Bu aynı kabusu üçüncü kez görüşüydü.

    Yataktan kalkıp, yatak odasında bulunan banyoya ilerlerdi. Vücudunun hatlarını örten saten mavi geceliğinin omuz askılarını ince parmaklarıyla çözdü. Geriye doğru attığı omuz hareketiyle gecelik, sırtından beline, oradan da ayak bileklerine inip banyonun kül rengi fayanslarıyla buluştu. Zach’in aldığı boy aynasında kendine baktı.

    Yirmi beş yaşındaydı. Kusursuz vücudunu beline kadar inen siyah dalgalı saçları izliyordu. Çıkık elmacık kemiklerinin hemen ortasında beliren zarif ve küçük bir burnu vardı. Kumral tenine derinlik katan iri yeşil gözlerine hayran olmamak mümkün değildi. Kalemle çizilmiş kadar düzgün ince kaşları ve dolgun dudaklarıyla gerçekten nefes kesici özelliğe sahipti.

    Çıplak vücudunu sıcak suyun altına sokup, rahatlamaya çalıştı. Zach bir haftadan beri iş için gittiği Malezya’daydı. Gittiği iş seyahatinden yarın dönecekti ve Arya’yı bu şekilde görmesi ilişkileri açısından sorun teşkil edebilirdi. Toplamalıydı kendini. Yedi gün içinde gördüğü üçüncü kabusu unutmak için uzun süre suyun üzerinde akmasına izin verdi.

    Banyodan çıkıp giyindikten sonra saatine baktı. Bayan Watson’la randevusuna daha bir saat vardı. Dışarı çıkıp, açık havada kahvaltı veren yerlerden biri olan Green Village’a gidip, biraz kendini şımartabilirdi. Pencerenin kenarına gelip kapalı perdeyi açtığında hevesi kursağında kaldı. Yağmur yeryüzüne garezi varmışçasına hızlıca yağıyordu. Çokta fazla şaşırmadı çünkü yaşadığı şehir olan Londra’da bu mevsimde güneşli güne uyanmak oldukça düşük bir ihtimaldi.

    Mutfağa geçip kendine sert bir kahve yaptıktan sonra, maillerini kontrol etti. Müzayede evinin sahibi Bay Bernard’tan beklediği mail sonunda gelmişti. İki hafta sonra yapılacak olan açık arttırmada ‘Gecenin Kadını’ adını verdiği tablosu satışa çıkarılacaktı ve açılış fiyatı olarak kurulun belirlediği fiyat 125.000 pounddu. Arya daha önce iki tablosunu satan ve işini düzgün yaptığını bildiği Bernard’a güvenmekle doğru karar verdiğini fark ederek gülümsedi. Günde beş adet olan sigara hakkının bir tanesini kullanmanın tam sırasıydı.

    Oturduğu sitenin çıkış kapısına geldiğinde, güvenlik görevlisi olarak çalışan Pedro’nun bakışları, Arya’nın üzerinde toplanmıştı. Karşısındaki diğer çalışanla hararetli bir tartışmanın içinde olan Pedro, Arya’nın arabasını gördükten sonra, elleriyle saçlarını düzeltip kendine çeki düzen vermeye başladı. Arya bir anlığına Pedro’ya baktı. Zach’e oranla daha uzun boylu ve düzgün fizikliydi. Uzun saçlarını jöle yardımıyla geri yatırmış hali Arya’ya Antonio Banderas’ın gençlik hallerini anımsatmıştı. Evlendiği günden beri oturdukları sitenin güvenlik bölümünde çalışan Pedro ile bugüne kadar hiç konuşmamışlardı. Sürekli aynı ritüeldi. Arya arabasıyla kapıya yanaşır, Pedro siyah gözleriyle ona bakar, Arya ona baktığı anda bakışlarını kaçırır ve kapının açma düğmesine basardı. Arya, genç adamın kendisinden etkilendiğinin farkındaydı. Ve bazı sabahlar genç Antonio Banderas gözüne o kadar yakışıklı geliyordu ki etkilenmemek için kendini frenlemek zorunda kalıyordu. Hoş bir adamdı, oldukça hoş.

    Pedro; Katalan olan babası Alfonso’nun gençlik yıllarında kaçak yollarla girdiği İngiltere’de beraber olduğu hayat kadını Megan’dan doğmuş ve küçük yaşlarda babasının ölümüyle sokaklarda yaşamaya başlamıştı. Alfonso kaçak göçmen olarak yapması gereken en son şeyi yapmış ve uyuşturucu baronlarının teslimat için verdiği çantadaki iki kilo kokaini çalıp kayıplara karışmıştı. Oğlu Pedro ile beraber Dublin’e giden trenin kompartımanında, şans eseri Pedro’ nun tuvaletini yapmak için orada olmadığı anda, boğularak öldürülmüştü Alfonso. Ne yapacağını bilmeyen Pedro’nun yaşamı geçen iki yılın ardından tanıştığı Alex’in onu evlat edinmesiyle tamamen değişmişti. Pedro’yu maddi imkanları sınırlı olsa da okutan Alex, altmış altı yaşında geçirdiği kalp krizi sonucunda ölmüştü. Manevi oğluna Londra’da bir ev, bir de yetmiş sekiz model chevrolet bırakmıştı. İş aradığı sırada gazetedeki ilanı gören Pedro, iri fiziği ve uzun boyu ile güvenlik şirketinin personel müdürü bayan Tompson’a

    kendini sevdirmiş ve işe girmişti. Düzenli olarak bir yıldır, beladan uzak durarak işine gidip geliyordu.

    Arya, Pedro’nun kapıyı açmasıyla yüksek binaların oluşturduğu siteden çıkıp işlek caddeye doğru sürdü arabasını. Yağmurun ıslattığı İngilizler alışkın oldukları havadan memnun şekilde ağır ağır ilerliyorlardı. ‘’Şu insanlara bakar mısın? Türkiye’de olsa yağmur yağdığında herkes koşarak kaçar, oysa bu insanlar biraz ıslanmayı dert etmiyorlar’’ diye mırıldandı kendi kendine. Arabanın teybine belleğini takıp sesi sonuna kadar açtı. Metallica söylüyordu. ‘’Nothing Else Matters’’.



    Yüksek binaların çevrelediği işlek yollardan geçip, şehir merkezinden çıkılan ilk sapaktaki kırmızı ışıkta durdu. Kırmızı ışığın yeşil renge dönmesini beklerken, sağ tarafına siyah bir mercedes yanaştı ve oda ışığı beklemeye başladı. Arya gözlerini bir an için arabanın içine kaydırdı. Önce şöför koltuğunda oturan uzun sakallı adamı sonra da yanında oturan kara çarşaflı, camdan görebildiği kadarıyla çocuk olduğunu düşündüğü kızı gördü. Siyah peçesinin örttüğü bedeninin tek açıkta kalmış yeri, kurşun karası gözleriydi. Arya kıza ışığın yeşile dönme süresi kadar baktı. Gözlerindeki çaresizliği gördü. Aynı çaresizliği ortaokulda Menekşe’nin gözlerinde de görmüştü.


    Ortaokulda en iyi arkadaşıydı Menekşe. Gülümsemesi, dünyadaki tüm acıları çekmiş birisini bile tebessüm ettirecek kadar içtendi. Örgü yaptığı uzun kahverengi saçları vardı, sağ yanağının hemen orada da bir gamzesi. On dört yaşındaydı Menekşe. Ne çocuk, ne genç kız, ne de kadındı. Hayattaki en büyük dertleri kırılan kurşun kalemlerinin ucu ve sökülen çoraplarıydı. Çocuktular. O yaştaki diğerleri gibi mutluydular.
    Arya bir sabah okula gelip sınıfına girdiğinde, sıra ve en iyi arkadaşı Menekşe’nin okula gelmediğini gördü. Mutlaka hasta olmalıydı. Çünkü Menekşe kadar okulu seven başka bir çocuk tanımamıştı Arya. Ertesi gün Menekşe yine gelmedi, ertesi gün yine ve sonraki bir hafta boyunca yine gelmedi. Mayıs ayının ikinci haftasıydı. Arya konuşan anne ve babasının dudaklarından çıkan kelimelere inanmak istemiyordu. Duyuyordu ama duymak yerine ölmeyi tercih ederdi.
    “Aklım almıyor. Küçücük kızı parayla satmışlar. Gidip konuştum babasıyla ama herif öküzün önde gideni. Şikayet edeceğim dedim. Biraz gözü korktu ama yine de bilmiyorum” dedi babası. Annesi gözyaşlarını mutfaktan kopardığı kağıt havluyla kurularken cevap verdi;
    “Gidelim buralardan. Yalvarırım, bu insanlardan her kötülük gelir” demişti. Arya günlerce Menekşe’nin babasını öldürme planları yapsa da beceremedi. Çocuktu. Sadece ağlamaktı elinden gelen. Arya, Menekşenin kendisinden kırk yaş büyük bir adama satıldığını, Suriye’de yaşadığını ve on altı yaşında anne olduğunu on yıl sonra öğrendi. Menekşe’nin gelin gittiği gece, kocası Resul hiç utanmadı. Korku dolu gözlerle bakan çiçeği soldurdu. Yapraklarını

    ezdi, köklerini kuruttu. Bütün şehir utandı o gece. Bütün insanlık utandı. Resul utanmadı. Menekşe ağladı, gözyaşları içindeki umutlarının üzerine aktı. Kırmızı renk her yere bulandı. Menekşe ağladı, sevmeden, sevilmeden geçecek hayatına ağladı. Göz pınarları kurudu, sabah oldu, Resul utanmadı.


    Şehir trafiğinin azaldığı, ağaçlık yollara geldiğinde hüzünlenmişti Arya. Kalbi, göğüs kafesinden çıkacak gibi hızla atıyor, acı dolu anıları gözlerinin önünde canlanıyordu. Öğrenmişti Arya, korkmamayı, güçlü olmayı, her erkeğin sevmeyi bilmediğini ve yaşamın düz bir çizgide seyretmediğini. Ne kadar şanslı olduğunu düşündü sonra. Zach hem kibar hem de çok anlayışlı bir adamdı. Arya’nın ne giydiğine karışmaz, telefonunu karıştırmaz, onu sıkmazdı. Bir senedir beraberdiler ve Arya Zach’in sesini yükselttiğini hiç duymamıştı. Diğer tüm erkeklerin aksine Zach beyefendi sıfatının hayat bulmuş haliydi adeta.
    Oysa herkes onun kadar şanslı değildi. Namus cinayeti, kan davası, alkol nöbetleri sonucunda öldürülen kadınlar Arya kadar şanslı değildi. İnsanın kaderini kendi yazdığına inanıyordu Arya. Onu da evlendirmek isteseler kabul etmezdi, kaçardı. Zorla güzellik nerde görülmüş. Hem üzülüyor hem de kızıyordu kendi kendine.


    Dr. Watson’un ofisinin önüne arabasını park etti. Yağmur hızını azaltmış, ilkbahardan kalan güneşli güne uyanıyordu Londra. Girişe doğru ilerlerken biraz önce gördüğü siyah mercedes’ in üç araba yana park edildiğini gördü. Durdu. Arabaya doğru yürümeye başladı. İçinde kimse yoktu. Demin gördüğü arabanın aynı model ve aynı rengiydi. Emin olamadı Arya. Öğrenmenin tek bir yolu vardı. Cevabı bulmak için kapıdan içeri girdi.


    Bayan Watson’un aşırı derece sevdiği heykel sevgisi yüzünden bütün köşe başlarında bir tane vardı. Bekleme salonuna geçip, özenle imal edildiği belli olan ve her oturduğunda onu rahat hissettiren deri siyah koltuğa oturdu. Arya’dan başka bekleyen kimse yoktu salonda. Saatine baktı yirmi dakika erken gelmişti. Geç kalmak yerine erken gelmeyi tercih edenlerdendi Arya. Hiçbir buluşmaya geç kalmazdı, dakikti. Bayan Watson’un sekreteri yanına gelerek;
    “Bir şey içer misiniz Arya Hanım?”

    Diye sordu. Belden oturtmalı siyah bir etek ve üzerine de köşeleri dantel işlemeli bir gömlek giymişti. Eteğin boyu diz kapaklarından biraz daha aşağıda son buluyor, oturan yeri göbeğinin fırlamasına engel oluyordu. İçine korse giydiğine bahse girerdi Arya.
    “Teşekkür ederim. Bir kahve alayım, sütsüz” dedi ve etrafa göz gezdirmeye devam etti.

    Kadın ne ara pişirdiğini anlayamadığı kahveyi sadece iki dakika sonra getirip Arya’nın eline tutuşturdu. Arya kahvesinden aldığı yudumu midesine gönderdi. Tadı harikaydı. Oysa Afrika’da günlüğü bir dolara çalıştırılan herhangi bir çocuk işçinin ellerinden geçip, milyon dolarlık fabrikaların patronlarının ceplerini dolduran kahvenin, hangi yollardan geçip ne bedeller ödettiğini bilse bu kadar keyif almayabilirdi.


    Kadın yalandan bir gülümseme fırlatıp, çalışma masasının başına geçti ve telefonuyla ilgilenmeye başladı. Sosyal medya hesaplarına akşam koyduğu jartiyerli fotoğrafının beğeni sayısını görünce rahatladı ve süper egosu tatmin oldu. Bugün şanslı günündeydi çünkü akşamdan beri takipçi sayısı elli bini geçmiş, koyduğu fotoğraflarına yeni yorumlar gelmişti. Kadının gözlerinde orgazmı andıran rahatlama belirirken, Arya Mercedes’ deki küçük kızın burada olup olmadığını düşünüyor, eğer buradaysa onu kurtarması için neler yapabileceğini sıraya koyuyordu.


    Bayan Watson’un odasının beyaz kapısı açıldı ve içeriden iki kişi çıktı. Doktorun uzanan elini tutup tokalaşmak yerine, sağ elini kalbinin üzerine doğru koyup şükranlarını bildiren uzun sakallı adam ve yanındaki siyahın içinde kaybolmuş küçük kız.
    “Unutmayın haftaya bugün tekrar gelin.”

    Bayan Watson’un sesi küçük bekleme salonunun duvarlarında yankılanıyordu.

    “Tamam” dedi bozuk İngilizcesi ile uzun sakallı adam. Kıza beklemesini işaret edip, tuvaletin yönünü gösteren sekretere teşekkür ederek bekleme salonunun kapısından çıktı.


    Arya kalktı. Yavaş adımlarla, bakışlarını yerden ayırmayan kıza doğru yürüdü. Bu defa kurtarabilirdi. Bu defa çocuk değildi.


    Küçük kız, ilk defa tek başına kalmıştı. Ebubekir, ilk defa yanından ayrılmıştı. Küçük kızın adı Kader’di. On dördündeydi. İki yıldır sakallı adamın dördüncü karısıydı. Evdeki en genç beden onundu. Londra’daki Müslümanlara liderlik eden Şeyh Cevat hazretlerinin en büyük oğlu ile evliydi. Satılmıştı. Yirmi beş bin Türk Lirasına. Paraları sayan babasının içi hiç acımamıştı. Babasının adı Hamza’ydı.
    Ya da bir orospu çocuğu. Kader böyle diyordu babasına, ama içinden…


    Yanına yaklaşan kadının ayaklarını gördü Kader. Kafasını kaldırmadı. Yasaktı. Yapamazdı. Ebubekir görürse o geceki gibi canını acıtırdı. Hem ne demişti en son konuştuklarında;

    “Dışarıdayken kafan kalkmayacak, yoksa boynunu kırarım”

    Hafızasından gelen cümle korkuttu Kader’i. Bir saniye için başını kaldırıp, yanına gelen kadına bakmayı düşündü. Sonra vazgeçti. Kimdi ki bu kadın? Neden geliyordu yanına? Ne istiyordu? Ebubekir görmemeliydi. Nerde kalmıştı bu adam. Hala yoktu.


    “Merhaba” dedi Arya sesini kibar tonda tutmaya çalışarak. Küçük kız cevap vermedi. Bu defa Türkçe söyledi Arya. Kız yine cevap vermedi. Ama hareketlerinden ikinci söylediğini anladığını belli eder gibi sallanıyordu.


    Klozetin beyaz yüzeyine oturan Ebubekir’ in yüzü acıdan şekilden şekle giriyordu. İlaçlar işe yaramıyordu. Nasıl bir iletti bu? Halk dilindeki adıyla bağsuru olan Ebubekir, Kader’i tek başına bırakmanın verdiği rahatsızlıkla daha da zorlandı. Bayan Watson’un günde üç defa temizlenen tuvaletleri kırmızıya boyanıyordu.


    Kader olduğu yere çakılmış gibi kıpırdamadan duruyordu. Arya konuşmaya devam etti; “Nerelisin? Konuştuğumu anlıyor musun?”
    Küçük kız Arya’nın sesi dışında başka bir ses duymuyordu. Ebubekir hala tuvalette olmalıydı. Biraz olsun rahatladı ve cevap verdi, başını kaldırmadan;
    “Türküm” dedi. Devamını getirmedi. Arya, kızdan cevap almanın verdiği mutlulukla, aradığı cevaba giden sorularını sıraladı;
    “Kim bu adam? Baban mı? Nerde oturuyorsun?”

    Küçük kız bir an için cesaret edip kafasını kaldırdı. Kadının pürüzsüz suratına, deniz kadar mavi gözlerine ve en sonda gülümsemesine baktı. Yüzünde şevkat vardı. Annesinin yüzünde de olan bu ifade, kurtarmamıştı onu. Sadece acı çekmeye yarardı. Yakıcı ve çaresiz bir acı.
    Kadının gözlerinin içine bakarak “bu şerefsiz benim kocam.” Demek istese de yapmadı. Bir anlamı yoktu. Konuşmanın, cümle kurmanın, cevap almanın, soru sormanın ve çarelerin tükendiği yerdeydi. Cevap vermedi. Zaten anlatsa da anlamazdı.


    Arya, sekreterin önündeki not kağıtlarından bir tane çekip kalemle bir şeyler yazdı. Kıza uzattı ve konuştu;
    “Bu benim numaram. Ne zaman istersen beni arayabilirsin. Unutma” diyip kıza uzattı. Kadının elinde tuttuğu küçük not kağıdına baktı Kader. Aldı. Çarşafının içindeki gizli cebe koyup, Ebubekir’in gürültüsüyle kapıya ilerledi. Siyah bir karaltı uçtu, siyahi doktor Bayan Watson’un ofisinde. Kız kapıdan çıkarken bir saniyeliğine kafasını çevirip Arya’ya baktı.

    Arya, yutkundu. Her şeyi anlamıştı. Gidip adamın kafasını koparmak istese de doktorun sesiyle odaya girdi.


    Siyah araba, üç katlı evlerin olduğu, nüfusunun çoğunluğunu Türk ve Orta Doğulu Müslümanların oluşturduğu mahalleye doğru ilerlerken, Kader biraz önce gördüğü genç kadını düşünüyordu. Ne kadar da sevecendi. Tıpkı annesi gibi o da gözlerinin tam içine bakıyordu konuşurken. Sesi de en az annesinin ki kadar huzur doluydu. Annesi Fazilet her banyodan sonra Kader’in saçlarını tarar ve özenerek örerdi. Daha sonra sobanın üzerinde kestane pişirip hep birlikte yerlerdi. Bu güzel günler babasının çıkan çatışmada sağ bacağını kaybetmesi ile tersine dönmüştü. Hızla dönen dünyasında Kader kurtarıcı rolüne layık görülmüş, ‘’Bizi kurtarıyorsun kızım, zamanla seversin, merak etme’’ diyen annesinin, ‘’Şu halime bak kızım, ne yer ne içeriz? Sık dişini, bizi düşün, aileni düşün’’ diyen babasının ısrarlarıyla, 125 adet 200 lük banknota geleceğini satmıştı.
    Ebubekir camı açıp bir sigara yaktı ve rüzgar arabanın içine doldu. Yüzüne vuran rüzgarın serinliği ve Ebubekir’in sesiyle düşüncelerinden sıyrılıp irkildi Kader.
    “Kimmiş o ?” dedi Ebubekir. “Ne istiyormuş?”

    “Kim kimmiş?’’ diye soruya soruyla yanıt verdi Kader. İki eliyle sıkıca kavradığı direksiyondan sağ elini kaldırıp, kızın çarşafla kapanan ağzına tokat attı Ebubekir ve devam etti;
    “Sen benimle nasıl konuşuyorsun lan! Ağzını topla. Ben tuvaletteyken konuştuğun kadın diyorum. Sizi gördüm. Ne söyledi sana?”
    “Hiç bir şey…” dedi Kader. Sesini olabildiğince normal tutmaya çalışarak. “Bana ismimi sordu sadece. Onunda kızı mı ne varmış, ölmüş. Çocukları sevmeden duramıyormuş o yüzden” dedi. Yalan söylüyordu. Ebubekir’ de Kader’in yalan söylediğini anladı ama daha fazla üstelemedi. Çünkü çok ağrısı vardı. Çünkü canı çok yanıyordu. Çünkü kanıyordu Ebubekir, bütün akıttığı kanların bedeline karşılık.


    Turkuaz tonlarında boyanmış, etrafındaki diğer binalara göre daha yeni gözüken apartmana girdiler. Üç katlı apartmanın en alt katında Rümeysa ve Rabia, bir üst katta Feyza en üst katta da Ebubekir ve Kader oturuyordu.
    Rümeysa kardeşinin karısı, Rabia abisinin karısı, Feyza babasının en son karısıydı. Koşarak tuvalete giden Ebubekir’ in ardından baktı Kader. Kurtulamamıştı. İki yıldır kurtulamamıştı. “Orospu çocuğu” diye bağırmak istedi ama sustu. İçinden söyledi, kimsenin duymayacağı kadar içinden. Sonra “Geber köpek. Kıçının üstüne oturama inşallah” dedi. Yine içinden. Dışından konuşmaya gücü yetmiyordu. Hem içinden konuştuğu için söylediklerinde özgürdü. Dolayısıyla Kader çoğu zaman içine konuşur dışına susardı.

    Akşam yemeği hazırlıkları için dört kadın mutfakta çalışıyor ve aralarında konuşuyorlardı. İlk konuşan Rümeysa’ydı.
    “Ne dedi doktor?” dedi Kader’ e bakarak.

    “Tahmin ettiğim gibi” et doğradığı bıçağı suyun altında tutarak devam etti Kader; “Bende bir sıkıntı yokmuş. Doktor bundan da tahlil istedi de vermedi deyyus.” “Vermez” dedi Rümeysa. “Kabullenmez itin dölü. Sorun onda ama anlamıyor” Sohbete salata yapmaya uğraşan Rabia’da katıldı.
    “Öyle valla Bu körpecik kız kısır olabilir mi Allah aşkına” dedi.

    Kader gülümsedi. İlk başta yadırgadığı bu kadınlar zaman içerisinde dert ortağı olmuştu. Hepsinin farklı bir hikayesi vardı, içlerine kadar işleyen derin acıları. Kapalı kapılar ardında geçirdiği yılları. Dört kadın aynı apartmanda aynı kaderi yaşamaya mahkum edilmişti. Hepsi de para ile satın alınmış ve yaşadıkları evlerin hepsinin kapısı dışarıdan kilitlenirdi. Hepsi de defalarca intihar etmeye çalışsa da en büyük günah olduğunu hatırlayıp vazgeçmişlerdi. Her şeyden. Kendilerinden, kaderlerinden. Kabullenmişlerdi. Biri hariç…


    Yenen yemekten sonra kadınları evlerine götürüp kilitledi Ebubekir. Babası, abisi ve kardeşi yeni aldıkları arsaya dikecekleri binanın işlemleri için Newcastle’a gitmişlerdi. Mafya ile pazarlık yapıp, gereken komisyonu ödeyerek geri geleceklerdi. Dün gitmişlerdi ve gelmelerine daha iki gün vardı. Babasından aldığı talimat doğrultusunda Ebubekir bekçi sıfatıyla ödüllendirilmiş, babasının ve kardeşlerinin eşleri ona emanet edilmişti.


    Yavaşça merdivenleri çıkarken belindeki kemeri söküp sağ eline doladı. Kapını kilidine gri anahtarı sokup sağa doğru çevirdi. Antreyi geçip yatak odasına doğru ilerledi. Kader yatağa uzanmış, uyuyor gibi yapıyordu.
    ‘’Uyumadığını biliyorum, kalk!’’ diye bağırdı Ebubekir. Kader yataktan doğrulup, oturdu. Ama konuşmuyor sadece üzerine gelen hakaretleri sindirmeye uğraşıyordu. Bazı geceler, sihirli bir zarla kulaklarını kapatır Ebubekir’ in sesi yerine kemanın eşsiz melodilerini dinlerdi. Dedesinin eski kasetlerinden birinde duymuştu iki dakikalık solo atan kemancının çıkardığı sesleri. O günden sonrada hafızasına kazımış ve kendini ne zaman umutsuz hissetse bu melodiyi anımsardı.
    Hakaretler bitti. Küfürlerin ve iftiraların yerini derinden gelen acı inlemeler aldı. Biri hınçla vuruyor, diğeri ağlıyordu. Bir ara ‘’Yapma, Allah’ın adını verdim, yalvarırım’’ dedi Kader. Faydası olmadı. Metal tokalı kemer değdiği her noktada kırmızı noktalar oluşturuyor ve bu gözler zamanla mor gözlere dönüşüyordu. Ağladı Kader.

    O gece Ebubekir Kader’e döve döve sahip oldu. Sesi sadece adamın kulaklarında yankılandı. Kanayan Ebubekir acısını karısından çıkarıyordu. Hala çocuk verememişti zaten ona. Bu yüzdende vuruyordu. Erkekliğini hissetmek için. O her vurduğunda Kader bağırıyordu ama kimse duymuyordu. O gece Şeytan bile utandı. Ebubekir utanmadı. O gece Kader yemin etti, kaçacaktı.


    Aynı saatlerde Arya, yatak odasındaki aynada makyajını son kez gözden geçirip merdivenlere yöneldi. Kırmızı, üzerine tam oturan balık elbisesini, at kuyruğu yaptığı saçları ve halka küpeleri ile tamamlamıştı. Güzel olmak istiyordu, diğer bütün gecelerden daha güzel. İçinde duyduğu özlemi gidermek için sürekli saate bakıp kavuşma anını bekliyordu. Zach’i üç kere aramıştı. Tekrar aramanın onu rahatsız edeceğini düşünüp, vazgeçti. Telefonu kapalıydı. Hala uçakta olmalıydı. Endişelenecek bir durum yoktu. Evet, evet boşuna kafaya takıyordu. Her şeyi hazırlamıştı. Stres yapmasına gerek yoktu.


    Kafasındaki düşüncelerle geniş salona geldi Arya. Hazırladığı masanın karşısında kollarını birleştirip bir süre baktı. Gülümsedi. Kusursuz bir masa hazırlamıştı. Kendiyle gurur duydu ve müzik setinin kumandasına bastı. John Lennon ’un sesi her yere dağıldı. Çalan şarkı ‘Stand By Me’ ydi. Müziğin ritmine kendini kaptırıp istemsizce sallanan sağ bacağına baktı. Biraz daha gülümsedi. Her şey yolundaydı. Mutluydu, aşıktı. Geceyi tamamlamak için sadece biraz sarhoş olmalıydı.


    Kapı çaldı. Koşarak ilerlediği kapıdan hayal kırıklığı içinde ellerinde poşetlerle geri döndü. Yemekler gelmişti ama Zach hala yoktu. Yemek pişiremediğinden evde yedikleri gecelerde çoğunlukla restoranlardan sipariş ederlerdi. Bu gece de öyle olmuştu.
    Yemekleri tabakları yerleştirip önündeki sandalyeyi çekip oturdu. 1968 yılında tıpalanmış Cabarnet Souvignon kırmızı şarabı açtı ve kadehe doldurdu. Tek dikişte bardağı midesine yolladı. Saate baktı. Bir saat daha geçmişti. Sonra saate bir daha baktı. İki saat geçmişti. Sonra şişeye baktı, bitmişti. Sonra tekrar saate baktı beş saat geçmişti. Biten şarap şişesini Ballentines viski şişesi izledi.Arya ağlamaya başladı. Sonra güneş doğdu, John Lennon sustu, şişe bitti, Arya sustu ve sızdı. Masanın üzerinde.


    Güneş, perdelerden kapanmış pencerenin arasındaki küçük boşluktan ışığını evin büyük ahşap masasının üzerine gönderdi. Bulutlar dağılmıştı. Bütün gece yağan yağmurdan nasibini almış olan ağaçlar kurtarıcıya dönüp kurulandılar. Günlerden pazardı. İnsanların erken kalkmadığı bu sihirli günde tüm şehir terk edilmiş gibiydi. Saat dokuz buçuktu.

    Yüzüne yansıyan ışığın sıcaklığında gözlerini araladı Arya. Başında keskin bir ağrı hissetti. Beynini uyuşturan, düşünmesini zorlaştıran bir ağrı. Çok fazla içmişti. Dolayısıyla alkolün vücuduna oynadığı oyun, başında son bulmuştu. Uyuşan bacaklarını elleriyle ovaladı. Her yeri tutulmuştu. Kırmızı elbisesinin üzerine döktüğü viski damlalarının keskin kokusu geldi sonra burnuna. Normalde asla bu kadar içmezdi. Midesine sıkışmış olan bulantı uyanmasıyla Arya’yı dürttü ve koşarak tuvalete gitti.


    Yüzünü yıkayıp aynada kendini gördü. Bütün makyajı akmış ve rimelleri yanaklarına doğru küçük siyah yollar oluşturmuştu. Sürdüğü kırmızı ruj dudak çevresindem taşıp burnuna doğru yolculuğa çıkmıştı. Korkunç görünüyordu. Başını soğuk suyun altına sokup on dakika kadar ayılmaya uğraştı. Bir işe yaramıyordu. Kurulanıp, banyodan çıktı.


    Telefonuna baktı. Gelen arama kaydı yoktu. Zach’in uçağının dün saat dokuz sıralarında Londra’ya inmesi gerekiyordu ama gelmemişti. Arya rehberden kırmızı kalplerle süslediği kocasının ismini tuşladı. Kapalıydı, hala…


    O anda bütün benliğine yayılan şüpheyi hissetti. Alçak bir şüphe gelip, kalbinin tam ortasına kondu. “Acaba” dedi Arya. “Olabilir mi?” Sesi sadece onun duyabileceği yükseklikte çıkıyordu.
    Kalbinden başlayan şüphe kısa sürede tüm bedenine yayılmaya başladı. Kahvaltı etmedi. Bir sigara yakıp yeni bir kadeh viski daha doldurdu. Düşündü.”Zach aynı hatayı tekrarlayabilir mi? “ diye düşündü. “Üstelik onu hiçbir kadının yapmayacağı gibi affetmeme rağmen!”
    Kocaman salonda kendi kendine konuşuyor, sorduğu soruları kendi yanıtlıyordu. Tekrar aradı. Cevap yoktu. Bir kadeh daha doldurdu ve sigara paketini yarıladığını fark etti. Günde beş taneden fazla içmeyi kendine yasaklamıştı. Kural koymuştu. Gülümsedi ve “Kuralların canı cehenneme” diye bağırdı. Şüphe, acıyla birleşince dayanılmaz oluyordu. Yakıyordu, kemiriyordu en kötüsü de şüphe sürekli konuşuyor ve susmuyordu.

    BÖLÜM 3: KAÇIŞ

    Titriyordu, her yeri. Küvetin içine çivilenmiş gibi duruyor, üzerine akan damlalara aldırış etmiyor ve istemsizce ağlıyordu. Oysa ağlamak gelmiyordu içinden. Oysa ölmek istiyordu sadece, diğer bütün gecelerde istediği gibi, ölmek ve çekip gitmek buradan. Dünya’dan, bu evden, kendinden, Ebubekir’ den, dayaktan, korkmaktan, hepsinden siktir olup gitmek. İki kere denemişti, ölmeyi. Birinde pencereden aşağıya saldığı bedeninden, sağ bacağı kırılmış ve başka hiçbir yara almadan, basit bir alçıyla tedavi edilmiş, diğerindeyse evde bulduğu çamaşır ipini avizenin asılı durduğu kancaya bağlamış ama ağırlığına dayanamayan ipin kopmasıyla hüsrana uğramıştı.
    Banyoya özenle döşenmiş fayanslardaki karanfil motiflerine takıldı gözleri. Ne çok severdi eskiden karanfilleri. Bir keresinde köydeki en yakışıklı çocuk olan Süleyman ellerinde bir demet karanfille gelmiş ve Kader heyecandan ne yapacağını bilmediğinden koşmuş ve kaçmıştı. Dolayısıyla Süleyman’ın getirdiği karanfiller Kader’e verilemeyince o da annesinin salondaki yemek masasında duran boş vazoya koymuştu onları. Kırmızı renk nasıl bir çiçeğe çok yakışıyorsa, küçük bir kadına da o kadar yakışmıyordu. Kızarmıştı her yer. Banyo, küvet, Kader’in dudakları, burnu, her yer adi bir kırmızıya boyanmıştı. Aslında o kadar çok acıyordu ki kalbi, sızlayan diğer yerlerini önemsemiyordu. Sadece sihirli bir değneğin kafasına değmesi ve çok uzak diyarlara onu göndermesini diliyordu. Hala çocuk olabileceği, uzaktaki yeşilliklerin göbeğine, hala çam kokularının göğe yükseldiği ormanlara, hala papatya toplayabileceği kırlara, hala korkmadan gezebileceği herhangi bir yere.
    Bir adama eş olmadan önce hayalleri vardı Kader’in. Kocaman, gökyüzü kadar büyük hayalleri, yaşamak istediği sevinçleri ve kurtarmak istediği hayatlar vardı. Doktor olacaktı Kader. İsminin başında doktor yazacak ve odasının kapısı tıklanmadan içeriye girilmeyecekti. İnsan kurtaracaktı o. Belki bir cerrah olup, kalp nakli yapacak, belki de yaşamaz bu denilen hastayı hayata döndürecekti. Gittiği köy okulundaki sınıfında sadece o kaldırırdı parmağını sorulan her sorunun sonrasında. Çalışkandı, zekiydi. Öğretmeni Sedat’ın ısrarlarını dinleseydi babası, gelin olarak kurtaracağına inanmasaydı onları, doktor olarak ta kurtarabilirdi. Ama bu uzun bir süreçti ve babasının bekleyecek zamanı yoktu. Apar topar, kutuya konulup postalanan bir eşya gibi, kısa veda konuşmaları ve acıklı birkaç sözle uğurlamışlardı kızlarını. Doktor olacakken, kadın olmuştu. Hayat kurtaracakken, Kader, gırtlağını sıkan adaşının ellerinde ölmüştü. Belki bedenen değil ama ruhen bir ölüden farkı yoktu. Yürüyen bir ceset, nefes alan, dinleyen ama duymayan bir ceset…
    Evin kapısını açıp, antreyi geçen Feyza banyo kapısına iki adım kala durup düşündü. Nefret ediyordu bu durumdan. On beş dakika önce evden çıkan Ebubekir;
    ‘’Git bir bak şuna, iki saat sonra döneceğim. Doktora gideceğiz’’ demiş, Feyza’da ;

    ‘’Daha yeni gittiniz ya abi’’ diye karşılık vermiş, kızan Ebubekir yükselttiği sesini Feyza’nın sararmış yüzüne fırlatarak;

    ‘’Bu başka doktor, o salak karı bir şeyden anlamıyor. Daha iyiymiş bu doktor, öyle söylediler.’ demişti.
    Bakıcılık yapmaktan nefret ediyor ve evli olduğu adamın çocuğunun şiddet merakının sonucu olan ağlama ve hıçkırıklara başta üzülse de artık sıradan geliyordu. Kendisi de küçük yaşta köyünden satın alınıp, Londra denilen şehirdeki bu apartman dairesine sıkışmış olsa da her koyun kendi bacağından asılıyordu ve Feyza’nın yaşlı adama hizmetten başka sorumluluğu bulunmuyordu. Bazı geceler yaşlanmış kocasının isteklerini geri çevirmeyip, yalandan attığı naralar dışında çoğu zaman, kendi kendini tatmin ediyordu. En azından Regaip sakin bir adamdı. Gerektiğinde konuşuyor, gerektiğinde yemek yiyor, gerektiğinde uyuyor, çoğu zamanda Kuran okuyordu. Feyza’ya zararı yoktu aksine onu el üstünde tutar, ölen iki karısında bulamadığı aşkı onda bulduğunu her fırsatta söyler, bazı gecelerse saçlarını tarayarak onu uyuturdu.
    ‘’Hadi, kalk bakalım Kader. Topla kendini.’’ dedi Feyza. Yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirmiş ve sanki Kaderi’ i önemser gibi kızın çıplak vücuduna bakıyordu.
    ‘’Defol!’’ diye bağırdı Kader. ‘’Defol, hepinizin Allah belasını versin. Hepinizin…’’


    Yarım saattir yoldaydılar. Şehir merkezinden uzaklaşmışlardı. Chelsea’ de olan doktorun muayanesine yarım saat daha yolları vardı. Arabaya bindiklerinden beri tek kelime konuşmamışlardı. Ebubekir bol bol sigara içmiş, Kader’de susmuş ve camdan görebildiği her şeye bakmıştı. Yüksek binalar görmüştü, büyük pencereleri olan devasa binalar. Binaların içindeki insanları düşünmüştü. Sonra içinden hepsine küfretmiş, ellerini birbirine sürterek kıvılcım çıkarmaya uğraşmıştı. Eğer alev çıkarabilseydi ellerinden Kader yakardı dünyayı, bir an bile tereddüt etmeden. Ama yakarsa insanlarla beraber, bu güzel ağaçlar, hayvanlarda yanardı. O yüzden sadece insanları yakardım diye düşündü. Özellikle de erkekleri.
    Sevilmek nedir bilmiyordu Kader. Bir erkeğin aşkla öpmesinin tadını hiç tatmamıştı. Dolasıyla yaksaydı eğer erkekleri, haklı olması için birçok sebebi vardı. En büyük sebebi de hemen yanındaki koltukta oturan, çirkin adamdı. Kısa bir an Ebubekir’in yüzüne baktı sonra döndürdü kafasını tekrar cama ve küfretti içinden. Bu güne kadar öğrendiği ne kadar küfür varsa onla çarptı, ve her ne kadar dışına söylemese de içine bağırdı.
    Benzin istasyonunun giriş tabelasından ilerleyen araba dizel pompanın önünde durdu. Ebubekir, bugüne kadar asla yapmadığı ve belki de sarkan bağırsağının acısı ona tedbir almayı unutturmasa asla da yapmayacağı bir hata yaptı. Arabanın kapısını açtı ve pompacıya fulle dedikten sonra koşarak tuvalete gitti. Kader beklediği anın nihayet geldiğini fark etti. Birlikte dışarı nadir çıkarlar ve bu çıktıkları süre zarfında arabadan indiğinde otomatik kumanda ile arabanın kapılarını kilitlerdi Ebubekir. Ama bu sefer anahtarı bile kontağın üzerinde unutmuştu.
    Kader, sakince torpidodan pasaportunu ve kimliğini alıp, çarşafın içine giydiği kot pantolunun cebine koydu. Pompacı, deponun dolduğundan emin olduktan sonra biraz ilerideki diğer pompaya yanaşan arabanın yanına gittiğinde, siyah mercedes’in ön sağ kapısı açıldı.

    Siyah çarşafın kapattığı ince bir bacak asfalta değdi ve koşmaya başladı Kader. Arkasına hiç bakmadan koşuyordu. Özgürlüğe doğru, yüz metre koşucusu gibi koşuyordu. Stefan Zweig’in bahsettiği Amok Koşusucusu gibi tek bir noktaya kilitlenmiş koşuyordu. Her şeyi yıkabilirdi o an, önüne çıkan her şeyi. Panzer gibiydi artık Kader ya da tonlarca ağırlıktaki bir tank. Evet, böyle hissediyordu kendini. Bütün engelleri aşabilir, bütün yolları geçebilir, onu durdurmak isteyen ne varsa yok edebilirdi. Kara çarşafın içindeki yok edici Kader, yolun kenarında çam ağaçlarıyla başlayan ormana girdiğinde, doktorla randevularına on dakikadan daha az kalmıştı.
  • Peygamberimiz ne zaman ve nerede doğdu? Peygamberimizin doğumundaki mucizeler, çocukluk ve gençliği, evliliği, evliklerinin hikmetleri, ahlakı ve merhameti, ibadet hayatı, hicreti, savaşları, veda haccı, nasihatleri, vefatı... Kısaca Peygamberimizin hayatı...
    Kâinâtı sonsuz rahmet-i ilâhiyyesi ile kuşatan Allah Teâlâ, bu rahmet ve merhametinin en mükemmel eseri olan insana, varlıklar manzûmesinin zirvesini lutfetmiş ve onu, bu makâma lâyık hâle gelmesini sağlayacak birtakım vasıflarla techiz etmiştir. Ancak; akıl, idrak ve iz’an gibi bu ilâhî lutuflar bile, insanoğlunun yüce hakîkatlere tam mânâsıyla ulaşabilmesine, yâni Allah katında makbul sayılacak derecede vâkıf olabilmesine kâfî değildir. Bunun içindir ki Rabbimiz, bu nîmetlerine ilâve olarak bir de “peygamberler göndermek” sûretiyle insanoğluna “vâsıl-ı ilâllâh” olma yolundaki yardımlarını kemâle erdirmiştir. Bu kâmil yardımın zirvesi de yaratılışta ilk, beşeriyet âlemine gönderilişte son olan “Nûr-i Muhammedî” ve O’nun dünyâmızdaki sûreti olarak ikrâm edilen Âhirzaman Peygamberi Hazret-i Muhammed Mustafâ’dır (s.a.v.).

    Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatı hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...

    PEYGAMBERİMİZ NE ZAMAN DOĞDU?
    Varlıklar zincirinin sebep ve zirvesi Hazret-i Peygamber, mîlâdî 571 yılının 20 Nisan’ına tesâdüf eden 12 Rabîulevvel Pazartesi sabahı, güneş doğmadan az evvel zuhûr âlemine tenezzül ederek dünyâmızı şereflendirmiştir. Bilinen bir gerçektir ki, ilk yaratılan, O’nun nûrudur. Bütün varlıklar, o nûrun şerefine halk edilmiştir.

    PEYGAMBERİMİZİN DOĞUMUNDA GERÇEKLEŞEN MUCİZELER
    O’nun dünyâyı şereflendirmesiyle Allâh’ın rahmeti bu âlemde tuğyân etti. Sabahlar ve akşamlar âdeta renk değiştirdi. Duygular derinleşti. Sözler, sohbetler, lezzetler enginleşti; her şey ayrı bir mânâ, ayrı bir letâfet kazandı. Putlar sarsılarak yere devrildi. Kisrâlar beldesi Medâyin saraylarında sütunlar ve kuleler yıkıldı. Sâve Gölü[1], zulüm bataklığı hâlinde kurudu.[2] Gönüller feyz ve bereketle doldu. Zaman ve mekânda gerçekleşen bu tecellî, Son Peygamber’in zuhûrunun ilk bereketi idi. Kaynakların verdiği bilgiye göre, Allah Resûlü’nün süt annelerinden biri de, tâlihli hanım Süveybe Hâtun’dur. Bu hanım, Resûlullâh’ın amcası ve azılı düşmanı olan Ebû Leheb’in câriyesi idi. Süveybe Hâtun, bir pazartesi günü Ebû Leheb’e yeğeninin doğum müjdesini haber verince, Ebû Leheb, sırf kavmî asabiyetten dolayı bu câriyeyi âzâd etti. Bu ırkî asabiyetten meydana gelen sevinç bile, Ebû Leheb’in pazartesi günleri azâbını hafifletmeye yetti.

    Bu hâdiseyle alâkalı olarak, Ebû Leheb’in kardeşi Abbas (r.a.) şunları nakleder: “Ebû Leheb’i ölümünden bir sene sonra rüyamda gördüm. Kötü bir hâlde idi: «−Sana nasıl muâmele edildi?» diye sordum. Ebû Leheb: «−Muhammed’in (s.a.v.) doğumuna sevinerek Süveybe’yi âzâd ettiğim için pazartesi günleri azâbım biraz hafifletilmektedir. O gün baş parmağımla işâret parmağım arasındaki şu küçük delikten çıkan su ile serinlemekteyim.» cevâbını verdi.” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 277; İbn-i Sa’d, I, 108, 125)

    İbn-i Cezerî şöyle der: “Ebû Leheb gibi bir kâfire bu lutufta bulunan Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimizin doğduğu geceyi zikir ve ibâdetle ihyâ eden bir mü’mine, Resûlullah’ın hürmetine kim bilir ne tür nîmetler ihsân eder, ne gibi lutuf ve ikramlarda bulunur, düşünmek lâzımdır! O hâlde mü’minlere yakışan, Resûlullah’ın doğduğu günü ihyâ edip fakirlere her türlü yardımda bulunmaktır. Böyle yapanlar, o yıl belâlardan kurtulur ve ne dilekleri varsa yerine gelir.” (Kastalanî, Mevâhib-i Ledünniye, I, 39)

    Öyleyse mü’minler, Allah Resûlü’nün doğduğu ayda bol bol mânevî sohbetler yapıp feyz tâzelemeli, mübârek ayın rûhâniyetinden istifâde edebilmek için Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi aşkına gönüllerini ve sofralarını açarak ümmete ziyâfetler vermeli, fakir, garip, yetim, çâresiz ve kimsesizlere her türlü iyiliği yaparak mahzun gönülleri şâd etmeli, onları sadakalarla sevindirmeli ve Kur’ân okuyup okutmalıdırlar.

    Peygamberimizin zuhurunu müjdeleyen haber ve hadiseler
    Peygamberimizin doğumunda meydana gelen mucizeler hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBERİMİZİN ÇOCUKLUĞU VE GENÇLİĞİ
    Varlık Nûru’nun muhterem pederleri Şam’a ticâret maksadı ile gitmiş, dönüşte Medîne’de hastalanarak kudsî doğumdan iki ay evvel vefât etmişti. Mübârek yavru, iklim şartlarından dolayı ve Arab örfü sebebi ile, dört yaşına kadar süt annesi talihli kadın Halîme Hatun’un yanında kaldı. Altı yaşında iken, annesi Hazret-i Âmine, hizmetçileri olan Ümmü Eymen’i de yanına alarak “Varlık Nûru”nu, babası Hazret-i Abdullâh’ın kabrini ziyâret için Medîne’ye götürdü. Bu esnâda Hazret-i Âmine hastalandı. Ebvâ Köyü’nde vefât etti. Oraya defnedildi.

    Şâir bu hâli ne güzel anlatır: Ey Ebvâ’da yatan ölü, Bahçende açtı dünyânın, En güzel gülü... Varlık Nûru bu sûretle anneden de öksüz kalmış olarak dadısı Ümmü Eymen ile Mekke’ye döndü. Artık dedesinin yanındaydı. Fakat sekiz yaşında iken, dedesi Abdülmuttalib de vefât etti. Daha sonra O’nu amcası Ebû Tâlib yanına aldı ve fedâkârâne bir sûrette himâye etti. Fakat Efendimiz risâlet vazîfesine başlayıp da müşriklere karşı en çok himâye ve müdâfaa edilmeye muhtaç olduğu bir zamanda, bu fedâkâr amcası da vefât edecekti. Böylece bütün fânî ve zâhirî destekler son buluyordu. Bundan sonra O’nun yegâne sahibi, koruyucusu ve terbiye edicisi, sadece Rabbi idi.

    Hayâtının en zayıf anlarında gördüğü bu fânî ve zâhirî destekler, sırf O’nun her hâlükârda insanlığa -az çok- taklîd edilebilir ve mükemmel bir örnek olması hikmetine dayanıyordu. O’nun yetim ve öksüz çocukluğu ile gençliği, en parlak bir istikbâle liyâkat ifâde eden bir nezâhet ve ulviyet içinde geçiyordu.

    Peygamberimizin ailesi
    Allah Peygamberimizi nasıl korudu?
    Şerhi Sadr ne demek? Şerhi Sadr hadisesi (Peygamberimizin göğsünün yarılıp kalbinin yıkanması)
    Peygamberimizin süt anneye verilmesi
    Dedesi Abdülmuttalib’in Peygamberimizi himayesi
    Amcası Ebu Talib’in Peygamberimizi himayesi
    Peygamberimizin gençliği
    Peygamberimizin çocukluğu haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBERİMİZİN HZ. HATİCE İLE EVLİLİĞİ
    Varlık Nûru Efendimiz, yirmi beş yaşlarına varınca, Kureyş’in tanınmış şahsiyetlerinden Hazret-i Hatice ile evlendiler. Asil hanım Hazret-i Hatice, malı ve canı ile O’na yeni bir güç kaynağı oldu. Hatice vâlidemiz, Peygamber Efendimizden on beş yaş büyük, çocuklu ve dul bir hanımdı. Hazret-i Peygamber, onunla insanlığa numûne olacak son derece nezih ve huzurlu bir hayat yaşadı.

    Hirâ’dan telâş içinde dönüp: “–Yâ Hatice! Bana kim inanır?” dediği zaman, o mübârek zevce, Varlık Nûru Efendisi’ne: “–Asla korkma! Vallâhi Allah Teâlâ Sen’i hiçbir zaman utandırmaz. Zîrâ Sen, sıla-i rahimde bulunursun, doğru söylersin, işini görmekten âciz olanların yükünü taşırsın (zayıfa, yetime ve yoksula infak edersin), fakire ihsanda bulunur, hiç kimsenin veremeyeceği kadar verirsin. Misâfire ikram edersin. Hak yolunda zuhur eden hâdiseler karşısında (insanlara) yardım edersin! Emânete riâyet edersin. Senin ahlâkın pek güzeldir.” diyerek O’nu ilk tasdîk eden ve destekleyen oldu. (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1; Müslim, İman, 252; İbn-i Sa’d, I, 195)

    Hazret-i Peygamber, onun rûhî derinlik, incelik ve zarâfetini hiçbir zaman unutmadı. Hazret-i Hatice’nin vefâtından sonra, bir kurban kesilecek olsa, dâimâ bir kısmını Hazret-i Hatice’nin akrabâlarına gönderirdi.[3] O, Varlık Nûru’nun her şeyiyle unutulmaz, muazzez bir hâtırasıydı.

    Peygamberimizin çocukları
    Peygamberimizin Hz. Hatice ile evlenmesi haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBERİMİZİN EVLİLİKLERİNİN HİKMETLERİ
    Hazret-i Peygamber’in evlilik hayâtının gençlik ve zindelik dönemine rastlayan ilk 24 senesi, yalnız Hazret-i Hatice ile geçmiştir. Ondan sonraki evlenmeleri ise, tamâmen İslâmî ve siyâsî bir gâyeye dayanıyordu. Bunların çoğu, kendisinden yaşlı ve dul hanımlardı. İçlerinde bâkire ve genç olarak aldığı yalnız Hazret-i Ayşe’dir. Bunun da sebebi, hanımlara âit fıkhî meselelerin sâbit ve zâhir olmasını temin etmekti. Gerçekten de Ayşe vâlidemiz, zekâsı ve firâsetiyle kadınlara âit şer‘î meseleleri mükemmel bir sûrette kavramış ve Peygamber Efendimiz’in vefâtından sonra uzun yıllar yaşayıp Müslüman kadınları bu bilgilerle irşâd etmiş, bilhassa hanımlara dâir şer‘î hükümlerin en sağlam temellerinden birini teşkil etmiştir.

    Esâsen Peygamber Efendimiz: “Dîninizin üçte birini Ayşe’nin evinden öğrenin!”[4] buyurmak sûretiyle bu gerçeğe işâret etmişti. Bu evliliğin diğer bir hikmeti de, Hazret-i Ebûbekir’in, Sevr Mağarası’nda «ikinin ikincisi»[5] olmasıyla meydana gelen yakınlığın bir de sıhriyet bağı ile perçinleşmesini arzu etmesiydi. Bu evliliklerin, ne gibi ulvî maksatlar ve ince hikmetlerle meydana geldiğini, ancak îman mantığına sahip irfan ve vicdan ehli kimseler takdîr edebilir.[6]

    Maksatlı ve garazkâr kimselerin iddiâ ettiği gibi bu evliliklerin sebebi şehvet olsa idi, Resûlullah, ömrünün en genç ve en zinde zamanını kendisinden on beş yaş büyük, dul ve çocuklu bir kadınla geçirmezdi. Evlenmeleri yalnızca şehvet açısından mütâlaa etmeye alışmış olan basit ve sığ idrâkliler, bu hakîkatleri kavramaktan âcizdirler. Zihinlerini ve kalplerini nefsânî temâyüllerle dolduranların verdikleri haksız ve ahmakça hükümler, ancak kendi karanlık dünyâlarını yansıtmaktadır.

    Peygamberimizin evlilik hayatı
    Peygamberimizin hanımları
    Peygamberimizin çok evlilik yapmasının hikmetleri haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBERİMİZE GELEN İLK VAHİY - PEYGAMBERİMİZE İNEN İLK AYET
    Âlemlerin varlık sebebi, nezih bir gençlik ve ulvî bir âile hayâtı yaşadıktan sonra, kırk yaşlarında iken Peygamberlik mertebesine nâil oldu. Kırk yaşına altı ay kala ilâhî kudret, O’na Mekke’deki Hirâ Mağarası’nı âdeta ledünnî bir mektep olarak açtı. İlâhî tedrisâtın gizli cereyân ettiği bu tâlim ve feyz dershânesinde fânî ve bâkî dersler okudu. Nihâyet kırk yaşında iken: “Seni yaratan Rabbinin adı ile oku!” (el-Alak, 1-2) emriyle kendisine irşad salâhiyeti ve nübüvvet şehâdetnâmesi verilmiş oldu.

    Peygamberliğin ilk altı aylık safhası, akıl çerçevemize sığabilen yönüyle “Rüyâ-yı Sâdıka”lar sûretinde gerçekleşti. Hirâ’nın sır ve hikmeti, tohumun toprak altındaki mâcerâsına benzer. Fakat o mübârek mekân, insanlığa ebediyyen meçhul kalacak olan bir tekevvün (oluşma) mekânıdır. Hazret-i Peygamber’i oraya sevk eden âmiller, zâhirde halkın içine düştüğü sapıklık ve sefâletten gönlüne akseden ıztırap ve bütün âleme şâmil olan merhametiydi. Gerçekte ise, insanlığa ebedî bir meş’ale olan Kur’ân’ın, nezd-i ilâhîden kalb-i pâk-i Muhammedî vâsıtasıyla beşer idrâkine intikâlini sağlayacak bir hazırlık safhası idi. Bu keyfiyet, âdeta yüksek voltajda bir cereyanın topraklanmasına benzer bir şerâre sahnesi idi ki, Allâh ile O’nun Habîbi arasında sır olarak kalması, gözlerden ırak bir mağarada tecellîsini îcâb ettiriyordu.

    Hirâ devresi, vahye muhâtab olmanın sıradan kullar için tahammülü imkânsız olan ağır yükünü taşımak husûsunda, Cenâb-ı Hakk’ın yaratılışta lutfettiği sırrî istîdat ve kâbiliyetlerin zâhire çıkma mevsimi idi. Tıpkı ham demirin derûnundaki istîdâd ile çelikleşmesi gibi... Zîrâ bu sırrın hudûduna varabilecek ve onu kavrayabilme gayreti peşinde çerçevesi dağılıp parçalanmayacak bir idrâk tasavvur olunamaz. Bu sır âlemine gönül penceresinden bakmaya muktedir olamayanlar, Ebû Cehil ile Ebû Leheb’in katran renkli bayrağı altında toplanan bedbahtlar gürûhudur.

    Peygamberimizin şahsiyeti ve nübüvveti
    Peygamberimizin mucizeleri
    Peygamberimize gelen ilk vahiy haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBER EFENDİMİZİN HİCRETİ
    Allah Resûlü’nün Mekke’deki on üç yıllık irşad mücâhedesinden sonra, kendisine ikinci bir mağara gösterildi. Bu, hicret yolu üzerindeki Sevr Mağarası’ydı. Bu mağara, okumak için değil, ilâhî esrâra gark olmak ve kalbi inkişâf ettirmek için mânevî bir mektep idi. Buradaki misâfirlik, üç gün, üç gece sürdü. Yalnız değildi. Arkadaşı, peygamberlerden sonra kâinâtın en üstünü ve cevherlisi olan Hazret-i Ebûbekir idi. Ebûbekir (r.a.), O’nunla mağarada üç gün arkadaşlık yapmanın şeref, izzet ve fazîletine ermişti. Kur’ân’ın ifâdesiyle, «ikinin ikincisi» olmuştu.

    Varlık Nûru, bu azîz arkadaşına: “Mahzûn olma; Allah bizimle beraberdir!..” (et-Tevbe, 40) buyurarak maiyyetin, yâni Allâh ile beraber olmanın keyfiyetini telkîn ediyordu. Bu aynı zamanda, gönüllerin Allâh’a açılarak itmi’nâna ermesinin vesîlelerinden biri olan gizli zikir tâliminin de başlangıcı kabûl edilmiştir.

    Hicrete izin verilmesi ve Medine’ye hicret
    Medinetün Nebi ve Medine sözleşmesi nedir?
    Peygamber Efendimiz’in Medine’ye hicreti haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız....
    SEVR MAĞARASI
    Yâni Sevr Mağarası, kulu sonsuz esrar fezâsından vâsıl-ı ilâllâh edecek temel kalbî eğitimin başlangıç mekânı ve bu mânevî yolculuğun ilk merhalesi olmuştur. Hazret-i Peygamber’in nûr menbaı olan kalb âlemindeki esrârı ümmetine fâş etmesi, ilk defâ Hazret-i Ebûbekir ile bu mağarada başlamış ve böylece ucu kıyâmete kadar devâm edecek Altın Silsile’nin ilk halkası oluşmuştur.

    Îman, gücünü O’na muhabbetten almıştır. Bütün ulvî yolculukların temel sâikı, O’na olan muhabbettir ve Hakk’a vuslatın yegâne yolu, O’na muhabbet ile noktalanmıştır. Çünkü sevginin şartı, aşkın kânunu, sevilen kişiye duyulan muhabbet ve o aşktan dolayı o kişinin sevdiği şeyleri de sevmektir. Bu ilâhî muhabbeti, ham ve sığ idrâkimizle kavrayabilmemiz mümkün değildir. Aşağıdaki şu hikâyenin, her gönle kendi ufku ve istîdâdı ölçüsünde tesir edeceği kanaatindeyiz: Hazret-i Ebûbekir Sıddîk, Resûlullah ile her sohbetinde ayrı bir zevk ve lezzetle mütelezziz olurdu. Nübüvvet sırlarının en samîmî mahremi olduğundan muhtelif tecellîlere nâil olur, yanlarında iken bile Efendimiz’e hasret içinde kalırdı.

    Nitekim Hazret-i Peygamber’in: “–Ebûbekir’in malından istifâde ettiğim kadar başka hiçbir kimsenin malından faydalanmadım...” ifâdesi karşısında Hazret-i Ebûbekir gözyaşları içinde: “–Ben ve malım, yalnızca Sen’in için değil miyiz yâ Resûlallâh?!.” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 11) demek sûretiyle kendisini her şeyiyle beraber Resûlullah’a adadığını ve onda fânî olduğunu göstermiştir. (Bu hâl, tasavvuftaki “fenâ fi’r-Resûl” makâmıdır.) O, bütün servetini Allah ve Resûlü yolunda harcamış, hattâ Hazret-i Peygamber, tasaddukta bulunmaya teşvik ettiğinde, servetinin tamamını getirmişti. Efendimiz’in: “–Çoluk çocuğuna ne bıraktın yâ Ebubekir?” suâline de büyük bir îman vecdiyle: “–Onlara Allah ve Resûlü’nü bıraktım!..” şeklinde cevap vermiştir. (Ebû Dâvûd, Zekât, 40/1678; Tirmizî, Menâkıb, 16/3675)

    Muâviye bin Ebî Süfyan onun hakkında: “Dünyâ, Ebûbekir’i istemedi. O da dünyâyı istemedi...” der. Ancak şunu belirtmek gerekir ki, Hazret-i Ebûbekir’in bütün malını sadaka olarak vermesi ve Hazret-i Peygamber’in de onu bundan men etmemesi, istisnâî bir durumdur. Ayrıca Hazret-i Ebûbekir ve âilesinin, sabr-ı cemîl ve kuvvetli bir tevekkül sahibi olmasındandır. Bu iki azîz yolcunun müşterek yardımcısı, dayanağı, sığınağı ve barınağı, Hak Teâlâ idi. Mağaranın önüne gelen bedbahtlar, örümcek ağından başka bir şey göremiyorlardı.

    Şâirin dediği gibi: Örümcek ne havada, Ne suda, ne yerdeydi.. Hakk’ı göremeyen Gözlerdeydi!..[7] Bu iki azîz yolcu, ilâhî himâye ve sıyânet altında Medîne yakınlarındaki Kuba’ya ulaştılar. Hasretle beklenen azîz misâfirlerin Medîne’ye teşrîfiyle âdeta yer yerinden oynamış, cihân mes’ûd bir cümbüşe dönmüştü. Tepelerden “Talea’l-bedru aleynâ”nın[8] yakıcı nağmeleri, dalga dalga semâyı örüyor, gönülleri coşturuyordu. Târih, yine 12 Rabîulevvel’i göstermekteydi. Târih, o andan itibaren kıyâmete kadar meydana gelecek vukuâtı fihristleyecek bir “hicret takvimi” başlatıyordu.

    Medîne-i Münevvere, bu günden sonra, İslâmiyet’in inkişaf ve terakkî mekânı ve aynası oldu. Küfrün karanlık yüzü, bu hicretle soldu. Mescid-i Saâdet ve Mescid-i Kuba, ulvî bir mânâ kazanıp bu mübârek hicretin kıyâmete kadar sürecek kudsî hâtıraları oldu. Allah Resûlü, Medîneli Müslümanlar olan Ensâr ile Mekke’den kendilerine göç ederek gelen Muhâcirleri birbirleriyle kardeş kıldı.

    Ensâr, Muhâcir kardeşlerine mal beyânında bulunarak; “İşte malım; al, yarısı senin olsun!..” dedi. Buna mukâbil gönülleri birer kanaat hazînesi hâline gelen o Muhâcirler de: “−Malın ve mülkün sana mübârek olsun kardeşim, sen bana çarşının yolunu göster, kâfî!” diyebilme olgunluğunu sergilediler.[9] Fedâkârlık ve ferâgatte kâ’bına varılmaz bir İslâm kardeşliğinin temeli böylece atılmış oldu. Medîne, İslâm târihindeki ölümsüz mevkiine ve hiçbir zaman yok olmayacak îtibârına kavuştu. Medîne’de ezanlar, Ramazanlar, bayramlar, zekâtlar, muhârebeler ayrı bir tecellî ve ayrı bir ulviyetle ümmete numûne ve ideal oldu.

    Sevr mağarasının hikayesi
    Sevr mağarasında neler yaşandı? haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    BEDİR SAVAŞI
    Îmânın küfre karşı ilk büyük direnişi olan Bedir Harbi, mü’minlerin zaferiyle neticelendi. Dînî asabiyet, akrabâlık asabiyetini sıfırladı. Hazret-i Ebûbekir oğlu ile, Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a.) babası ile, Hazret-i Hamza kardeşi ile kılıç kılıca geldi. Hak Teâlâ, bu dehşetli manzaraya melekler ordusunu da seferber etti. Bedir’de bu ulvî heyecan şerâresine iştirâk eden melekler de, diğer meleklere göre izzet kazandılar.[10]

    Bu muazzam zaferden sonra Cenâb-ı Hak, Müslümanlara kibir ve ucub hâli gelmemesi için Enfâl Sûresi’nin 17. âyet-i kerîmesini inzâl etti: “(Ey Peygamber!) Onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü. Attığın zaman da Sen atmadın, fakat Allah attı. Ve bunu, mü’minleri güzel bir imtihanla denemek için yaptı. Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir.”

    Bedir Savaşı tarihi
    Bedir Savaşı haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    UHUD SAVAŞI
    Bedir zaferinin arkasından gelen Uhud Harbi ise, Hazret-i Hamza’nın mübârek kanı ile boyandı. O’nunla şehîd sayısı yetmişe yükseldi. Şehîdlerin namazlarının kılınması için Hazret-i Hamza başta olmak üzere on şehîd getiriliyor, namazdan sonra dokuzu defnediliyordu. Yine Hazret-i Hamza’nın yanına dokuz şehîd daha getiriliyor, tekrar cenâze namazı kılınıyordu. Resûlullah, sevgili amcası ve şehîdlerin efendisi olan bu mübârek şehîdin cenâze namazını defâlarca tekrarlamıştır.[11]

    İşte Bedir zaferinin ardından gelen Uhud Harbi’nde böyle dehşetli hüzün manzaraları sergileniyordu. Hayâtın bütün acı ve tatlı safhaları büyük bir kulluk olgunluğu içinde yaşanıyordu. Tevekkül, teslîmiyet ve kadere rızâ hâli zirvedeydi. Mü’minlerin en ağır imtihanlarından biri olan Uhud’da bir ara müşrikler, Resûlullah’ın yanına iyice yaklaştılar. Attıkları ok ve taşlarla Efendimiz’in mübârek rebâiye dişi[12] kırıldı.

    Âlemlere nûr saçan mübârek alnı, gül yüzü ve bütün insanlara rahmet müjdeleyen mübârek dudakları yaralanıp kanadı. Kan yüzüne akmaya başladı. Miğferin halkalarından ikisi Resûlullah’ın yanağının üst tarafına battı. Efendimiz, fâsık Ebû Âmir’in müslümanları düşürmek için kazdığı çukurlardan birinin içine düştü. Hazret-i Ali, Allah Resûlü’nün elinden tuttu, Talha bin Ubeydullah da ayağa kaldırıp çukurdan çıkardı.[13]

    Hazret-i Ebûbekir şöyle anlatır: “Uhud günü müşrikler Resûlullah’a yöneldiğinde, O’nun yanına koşup gelenlerin ilki ben oldum. Arkamdan birisinin de âdeta kuş gibi uçarak Allah Resûlü’nün yanına yetişmek istediğini gördüm. Bir de baktım ki o, Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a.) imiş. Resûlullah’ın miğferinin halkalarından ikisinin iki şakağına battığını görünce, Ebû Ubeyde bana: «–Ricâ ediyorum, Allah aşkına benimle Resûlullâh’ın arasından çekilir misin?! Müsaâde edersen Resûlullâh’ın şakağından halkayı ben çıkarayım!» diyerek o şerefin kendisine âit olmasını arzu ettiğini söyledi.

    Allah Resûlü’ne eziyet vermemek için, batan halkayı eliyle değil de dişiyle tuttu ve çıkardı. Bu esnâda kendi dişi de kırıldı. Sonra Efendimiz’in diğer yanağına baktı. Yine bana: «–Allah aşkına, benimle Resûlullâh’ın arasından çekilir misin?!» dedi. Diğer halkayı da ön dişleriyle çıkardı. O esnâda bir dişi daha kırıldı. Bu sebeple Ebû Ubeyde bin Cerrah’ın (r.a.) iki dişi eksikti.” (Vâkıdî, I, 246-247; İbn-i Sa’d, III, 410; Hâkim, III, 29/4315; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, III, 263)

    O an bütün Ashâb-ı Kirâm ve melekler, derin bir mâteme büründüler. Cereyân eden hâdiseler çok ağırlarına gitmişti. Sahâbe-i Kirâm: “–Yâ Resûlallâh! Müşriklere bedduâ etseniz?!” dediler. Resûl-i Ekrem ise: “–Allah Teâlâ beni lânetleyici ve kötüleyici olarak göndermedi. Bilâkis Hakk’a dâvet etmek için ve rahmet olarak gönderdi. Allâh’ım! Kavmime hidâyet ver. Çünkü onlar bilmiyorlar.” diye duâ buyurdular. (Beyhakî, Şuab, II, 164; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, I, 95. Bkz. Müslim, Birr, 87; Heysemî, VI, 117; İbn-i Hibbân, III, 254/973)

    Resûlullah Efendimiz’in bu kâ’bına varılmaz derecede yüksek ahlâkıyla ilgili olarak Hazret-i Ömer, mersiyesinde şöyle buyurmuştur: “Anam-babam Sana fedâ olsun yâ Resûlallâh! Nûh (a.s.) kavmi için: «Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma!»[14] diye bedduâ etmişti. Şâyet Sen de bizim aleyhimize böyle duâ etseydin, son neferimize kadar hepimiz helâk olurduk. Sen’in mübârek sırtına basıldı, yüzün yaralanıp kanatıldı, dişin kırıldı, lâkin Sen hayırdan başka bir şey söylemedin! Sâdece: «Allâh’ım, kavmimi mağfiret et! Çünkü onlar bilmiyorlar.» buyurdun.” (Kadı Iyâz, eş-Şifâ, I, 95)

    İşte mü’minlerin çetin bir imtihânı olan Uhud Harbi’nde böyle dikkat çekici ve hassas sahneler yaşandı. Ashâb-ı Kirâm, Bedir’de Allah Resûlü’ne kayıtsız şartsız ittibâ hâlinde idi. Ve O’na: “–Ey Allâh’ın Resûlü! Biz Sana inandık, taraf-ı Bârî’den getirdiğin Kur’ân’ın hak olduğuna samîmiyetle îtikâd ettik ve Sana itaat ve ittibâ etmek üzere ahd ü mîsâk eyledik. Nasıl dilersen o sûrette hareket et, bize emret, biz Sen’inle beraberiz. Sen’i gönderen Allah hakkı için denize girer isen, Sen’inle beraber gireriz, hiçbirimiz geri kalmayız!..”[15] diyen ashâb, ilâhî bir heyecan şerâresinin zirvesinde idi. Uhud’da ise, Allah Resûlü’nün emr-i şerîfini yerine getirmekte bir anlık gaflet edilmesi ve dünyâ malına cüz’î bir temâyül, savaşın kaderini değiştirmiş, îkâz-ı ilâhî tecellî ederek muzafferiyetin gecikmesine sebep olmuştur.

    Yaşanan bütün bu tecellîler sebebiyle Uhud, Resûlullah’ın gönlünde müstesnâ bir kıymet kazanmıştır. Efendimiz ömrü boyunca Uhud’u ve Uhud şehîdlerini ziyârete devâm etmiş, zaman zaman da: “Biz Uhud’u severiz, Uhud da bizi sever!..”[16] buyurmuştur. İşte böylesine ulvî mazhariyetlere nâil olan şehîdler meşhedi Uhud, Allah Resûlü’nün muhabbetiyle sırılsıklam ıslanmış bir mekân olarak, kıyâmete kadar ümmete müstesnâ bir ziyâretgâh kılınmıştır.

    Uhud şehitleri
    Uhud Savaşı tarihi haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    HENDEK SAVAŞI
    Hendek Harbi’nde Varlık Nûru, hiç kimsenin kırmaya muvaffak olamadığı sert bir kayayı kırarken; ilk vuruşta Şam’ın (Bizans), ikincisinde Îran’ın, üçüncü vuruşta da Yemen’in anahtarlarının kendisine verildiğini ve bulunduğu yerden bu memleketlerin saraylarını görmekte olduğunu ifâde buyurdu.[17] Böylece bütün bu memleketlerin îlâ-yı kelimetullâh ile aydınlanacağı müjde ve vaadini vererek, ümitsiz gönüllere, gelecek zaferlerin heyecanıyla ümit zerkediyordu. Hakk’ın nûrunun, yakın bir gelecekte bâtıl karanlığını mutlakâ imhâ edeceğini müjdeliyor, olmazların olur hâlinde teselsül edeceği cihânşümûl bir hidâyet haritası çiziyordu.

    Hendek, ıztırap, yorgunluk, açlık, soğuk ve karanlık, yâni binbir meşakkat ve çile kumkumasıydı. Allah Resûlü: “Allâh’ım! Hayat, ancak âhiret hayâtıdır. Ensâr ve Muhâcirîn’e yardım eyle!..” (Buhârî, Meğâzî, 29) niyâzıyla, dünyâdaki bütün ıztırap ve yorgunlukların âhiretin sonsuzluğu karşısında değersiz olduğunu ifâde ederek, ashâbına âhireti hedef olarak gösteriyordu.

    Hendek Savaşı’nda çekilen sıkıntılar
    Hendek Savaşı tarihi haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    MEKKE’NİN FETHİ
    Ardı ardına yaşanan zaferler neticesinde Mekke, Hudeybiye’nin bir müjdesi olarak af, sulh, emniyet ve hidâyetin içiçe olduğu rûhânî bir fetihle aslî sahiplerine, yâni ciğerpârelerine sînesini açtı. Iztırap, zulüm ve meşakkatlerle dolu Mekke hasreti sona erdi. Yılların hüznü, sürûra inkılâb etti. Allâh’ın bu büyük nîmetine şükrâne olarak târihin en büyük affı sergilendi. Bunun neticesinde vaktiyle birçok müslümanı katletmiş olan zâlim ve cânîler bile, hidâyet şerefine erdiler. Bu sırada Ensâr-ı güzîn, Resûlullâh’ın kendi memleketi, vatanı ve doğduğu yer olan Mekke’yi fethetmesi sebebiyle aralarında: “–Allah, Resûlullah’a Mekke’nin fethini nasîb etti. Artık O, Mekke’de kalır, Medîne’ye dönmez!..” diye hayıflanmaya başladılar.

    Ensâr, sadece kendi aralarında bu şekilde konuşmalarına rağmen, Allah Resûlü onların düşüncelerini kendilerine haber verdi. Mahcûb olup konuştuklarını îtirâf ettiler. Bunun üzerine Resûlullah Ensâr’a: “–Ey Ensâr! Böyle bir şey yapmaktan Allâh’a sığınırım! Ben sizin memleketinize hic­ret ettim. Hayâtım da ölümüm de sizinle olacaktır...” buyurarak kâ’bına varılmaz bir vefâ örneği sergiledi. Ardından tekrar Medîne-i Münevvere’ye döndü. (Müslim, Cihâd, 84, 86; Ahmed, II, 538)

    Ümmül Kura Mekke
    Mekkenin Fethi nasıl gerçekleşmiştir? haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBERİMİZİN SAVAŞLARI
    Daha önce eline kılıç almamış, askerî tâlim görmemiş, ancak bir defâ seyirci olarak savaşa katılmış olan bu yüce Peygamber, bütün insanlığı ihâta eden engin merhametine rağmen, ictimâî sulh ve tevhîd mücâdelesi uğruna mecbûren en çetin savaşlardan bile geri kalmayan bir asker oldu. Dokuz yıl içinde, çoğu zaman düşmana karşı az olan askerî gücü ile bütün Arabistan’ı fethetti.

    Devrinin başıbozuk, disiplinsiz insanlarına aşıladığı rûhânî güç ve verdiği askerî eğitim ile fütûhatta mûcizevî bir başarı elde etti. O derecede ki, ardından gelenler, zamanın en heybetli ve güçlü iki devleti olan Rum ve Pers imparatorluklarını hezîmete uğrattılar. Böylece, O’nun çok önceden Hendek’te verdiği müjde ve vaad gerçekleşmiş oldu. Bütün menfî şartlara rağmen insanlık târihinin en büyük inkılâbını gerçekleştirmiş olan Allah Resûlü, zâlimleri sindirdi, mazlumların gözyaşlarını dindirdi. Yetimlerin saçlarına O’nun mübârek elleri tarak oldu. O’nun şifâ ve tesellî menbaı varlığıyla gönüller gam ve kederden kurtuldu.

    Merhum Mehmed Âkif, bu manzarayı ne güzel ifâde eder: Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki Öksüz, Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi! Bir nefhada[18] insanlığı kurtardı o Mâsûm, Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi! Aczin ki ezilmekti bütün hakkı, dirildi; Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi! Âlemlere rahmetti, evet, şer’-i mübîni, Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.. Dünyâ neye sâhipse, O’nun vergisidir hep; Medyûn O’na cem’iyyeti, medyûn O’na ferdi.. Medyûndur o Mâsûm’a bütün bir beşeriyyet... Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret!.. Şâyet bütün fazîletleri kendisinde cem eden Hazret-i Peygamber dünyâyı teşrîf etmeseydi, insanlar, kıyâmete kadar zulmün ve vahşetin içinde kalır, güçsüzler güçlülerin esîri olurdu. Muvâzene şer lehine bozulurdu. Dünyâ, zâlimlere ve güçlülere âit olurdu.

    Şâir bu hâli ne güzel dile getirmiştir: Yâ Resûlallâh, eğer Sen, gelmeseydin âleme, Güller açmaz, bülbül ötmez, meçhûl esmâ Âdem’e[19] Varlığın mânâsı kalmaz gark olurdu mâteme!..

    Bedir Savaşı
    Uhud Savaşı
    Hendek Savaşı
    Hudeybiye Antlaşması
    Hayber’in Fethi
    Mute Savaşı
    Mekke’nin Fethi
    Huneyn Gazvesi
    Tebük Seferi haberi hakkında detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBERİMİZİN HAYATINDAN KESİTLER
    Resûlullah 29 gazve ve 91 seriyye olmak üzere pek çok askerî faâliyette bulundu. Mekke’nin fethi ile kökleşen İslâmiyet; “Bugün size dîninizi ikmâl ettim. Üzerinize olan nîmetimi tamamladım... Ve sizin için dîn olarak İslâm’ı seçtim!.” (el-Mâide, 3) âyetiyle kemâle erdi. Artık en büyük firkat ve vuslatın vakti gelmişti. Allâh’ın Habîbi, hastalanmasından bir gün önce, Medîne’nin Cennetü’l-Bakî denilen mezarlığına gitti. Ölüler için: “–Ey büyük Allâh’ım! Burada yatanlardan mağfiretini esirgeme!” diyerek duâ buyurdu. (Ahmed, III, 489) Bu sûretle ölülerle âdeta vedâlaşmış oldu. Mezarlıktan döndükten sonra da, sıra ashâbıyla vedâlaşmaya gelmişti. Onlara son nasîhatlerinde bulundu ve: “Şânı yüce olan Allâh, bir kulunu, dünyâ ve onun ziyneti ile kendi katındaki nîmetler arasında muhayyer bıraktı. O kul da, Allah katındakileri tercih etti!..” buyurdu. Bu sözler üzerine hassas ve rakik kalpli Hazret-i Ebûbekir, Hazret-i Peygamber’in kendilerine bir vedâ hitâbında bulunduğunu hissetti. Büyük bir hüzne gark olarak yüreği mahzunlaştı; gönlünden ve gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı. Hıçkıra hıçkıra: “–Anam, babam Sana fedâ olsun yâ Resûlallâh! Hatta sana mallarımızı, canlarımızı ve evlâtlarımızı da fedâ ederiz...” dedi. (Ahmed, III, 91)

    Cemaat içinde O’ndan başka hiç kimse, Hazret-i Peygamber’in derin hissiyâtını kavrayamamış, bu inceliği hissedememişti. Çünkü âyet-i kerîmede bahsedilen Sevr’deki “ikinin ikincisi” yalnız Hazret-i Ebûbekir idi. Sahâbî, Resûlullah’ın bu azîz arkadaşının ağladığını görünce, büyük bir hayretle birbirlerine: “–Resûlullah, Rabbine kavuşmayı tercih eden sâlih kişiden bahsederken, şu ihtiyarın ağlamasına şaşmaz mısınız?!.” dediler. (Buhârî, Salât, 80)

    Oysa Hazret-i Ebûbekir’in hassas ve rakik kalbi, büyük vedâyı sezmiş ve ayrılıklardan şikâyet eden bir ney gibi feryâda başlamıştı. Cennet hanımlarının efendisi Fâtıma annemiz, mübârek babaları Rahmet Peygamberi’nin fânî ayrılığından o kadar mahzun oldular ki, kabr-i şerîfinden bir avuç toprak alıp kokladıktan ve gözlerine sürdükten sonra şu sözleri ifâde buyurdular: “Ahmed’in (a.s.) toprağını koklayanın hâli ne mi olur; ömür boyu güzel koku koklamamak! (Yâni onun çok pahalı güzel kokular sürünmesine ihtiyaç kalmaz.) Fahr-i Kâinât’ın ukbâ âlemini teşrifleri ile benim üzerime öyle musîbetler döküldü ki, şâyet bu musîbetler gündüzlerin üzerine dökülseydi o nurlu gündüzler kapkara gece kesilirdi.” (İbnü’l-Cevzî, el-Vefâ, II, 803, 813, İbn-i Seyyid, Uyûnü’l-Eser, II, 451; Kastalânî, II, 501; Diyârbekrî, II, 173)

    Allah Resûlü, bize Kur’ân ve Sünnet gibi iki büyük rehber bıraktı. Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet, dünyâ ve âhiretin saâdet reçetesi, Varlık Nûru’nun ebedî hâtırasıdır.

    Peygamberimizin şemaili
    Peygamberimizin güzel ahlakı
    Peygamberimizin ilk ameli
    Peygamberimizin zühd hayatı
    Peygamberimizin cömertliği
    Peygamberimizin şefkat ve merhameti
    Peygamberimizin çocuk sevgisi
    Peygamberimizin yaptığı meslekler
    Peygamberimizin komşuluk ilişkileri
    Peygamberimizin ticaret hayatı
    Peygamberimizin infak anlayışı
    Peygamberimizin sofra adabı
    Peygamberimizin hayatından kesitler haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    VEDA HACCI
    En nihâyet Vedâ Haccı’nda dînin tamamlanıp kemâle erdiği bildirildi. Bu aynı zamanda, âlemlere rahmet olarak gönderilen O yüce varlığın, vazîfesini tamamlamış ve Rabbine dönme zamanının gelmiş bulunduğunu da zımnen ifâde ediyordu.

    Varlık Nûru, sahâbesinden dîni teblîğ ettiğine dâir: “Ashâbım! Tebliğ ettim mi? Tebliğ ettim mi? Tebliğ ettim mi?” diyerek üç defâ tasdîk aldı. Sonra ellerini semâya kaldırarak Cenâb-ı Hak’tan şehâdet diledi: “Şâhid ol yâ Rab! Şâhid ol yâ Rab! Şâhid ol yâ Rab!..” Böylece yirmi üç senede gelen mukaddes emânet, kıyâmete kadar gelecek bütün ümmete ebedî bir rahmet olarak tevdî edilmiş oldu.

    Peygamberimizin duaları
    Peygamberimizin nasihatleri
    Peygamberimizin veda haccı haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PEYGAMBER EFENDİMİZ NE ZAMAN VE NEREDE VEFAT ETTİ?
    Medîne’ye dönüşlerinden sonra on üç gün kadar süren çetin bir hastalık neticesinde milâdî 632 yılının 8 Haziran’ı, hicrî 11. yılın 12 Rabîulevvel Pazartesi günü kendilerine cemâl ufukları açıldı. “Refîk-ı A’lâ”sına kavuştu. Varlık Nûru’nun iki kürek kemiği arasında nübüvvetine âit ilâhî bir nişan vardı. Birçok sahâbî, onu öpebilmenin aşkı ve hasreti içinde yaşardı.

    Resûl-i Ekrem Efendimiz, ebedî âleme göç ettikleri za­man, mübârek yüzlerinde hiçbir değişiklik görülmediği için, ashâb-ı kirâm, O’nun âhirete intikâlinden şüpheye düştüler. Bunun üzerine Efendimiz’in yakınlarından Esmâ bint-i Ümeys (r.a.), arkalarındaki mü­bârek Nübüvvet Mührü’nü aradı. Kaybolduğunu görünce, ukbâ âlemini şereflendirdikleri kat’î olarak anlaşılmış oldu. (İbn-i Sa’d, II, 272; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, V, 231)

    Dîn kemâle ermiş, sahâbeden teblîğin bizzat tasdîki alınmış ve Cenâb-ı Hakk’a da şâhid olması arz edilmişti. Ardından Varlık Nûru, ebediyet âlemine çağrıldı. Artık O, mahşerde, sıratta ve Kevser Havuzu’nun başında ümmetini beklemektedir. Şefâat yâ Resûlallâh! Meded yâ Resûlallâh! Dahîlek yâ Resûlallâh!..

    Peygamberimizin son sözleri
    Peygamberimizin kabri nerededir?
    Peygamberimiz nasıl vefat etti? haberi hakkında daha detaylı bilgi için tıklayınız...
    PAZARTESİ GÜNÜ GERÇEKLEŞEN ÖNEMLİ HADİSELER
    12 Rabîulevvel Pazartesi günü doğup dünyâyı şereflendirmişlerdi. Ve yine bir pazartesi günü Allah tarafından kendilerine nübüvvet vazîfesi verilmişti. Ebû Katâde Hazretleri şöyle der: Resûlullah’a pazartesi günü oruç tutmanın fazileti soruldu. Şöyle buyurdular: “O gün, benim doğduğum ve Peygamber olduğum (veya bana vahiy geldiği) gündür.” (Müslim, Sıyâm, 197-198)

    Yine bir pazartesi sabahı, Medîne’ye girerek yeni kurulan ve kıyâmete kadar devâm edecek olan İslâm devletinin temelini atmışlardı. Ve nihâyet bir pazartesi günü de, âhiret âlemine intikâl ettiler. İbn-i Abbas’tan (r.a.) şöyle rivâyet edilmiştir: “Hazret-i Peygamber, pazartesi günü doğdu, pazartesi günü Pey­gamber oldu, pazartesi Mekke’den Medîne’ye hicret etti, pazartesi günü Medîne’ye vardı, pazartesi günü vefât etti. Pazartesi gü­nü (Kâbe’de hakemlik yaparak) Hacer-i Esved’i yerine koydu. Pazartesi günü Bedir zaferini kazandı. Pazartesi günü «Bugün size dîninizi tamamladım.» (el-Mâide, 3) âyeti nâzil oldu.” (Ahmed, I, 277; Heysemî, I, 196)

    O’nun doğumu, Peygamberliği, hicreti ve irtihâlinin, ilâhî bir tecellî olarak hep pazartesi günlerine rastlaması, bu günün kudsiyyetinin ve öneminin bir nişânesidir. Cemâl ve celâl tecellîsi olarak; sevincin heyecanı ve hüznün burukluğu beraber yaşanmaktadır. Gönül iklîminde bayram neş’esi ile irtihâl elemleri, zıt bir hassâsiyet beraberliği içindedir.

    Allah Resûlü’nün fânî dünyâdan ebedî saâdet âlemine irtihâli ile O’ndan mahrum kalan dünyânın vefâsızlığını, Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri şu mısrâları ile tasvîr eder: Kim umar senden vefâyı Yalan dünyâ değil misin? Muhammedü’l-Mustafâ’yı Alan dünyâ değil misin?

    Dipnotlar:

    [1] Sâve, Hemdân ile Kum arasında, Tahran’ın 125 km. güneybatısında bir göldür. Suyu çekilince yerine Sâve şehri kurulmuştur. [2] Bkz. İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 273. [3] Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr, 20; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 74-76. [4] Deylemî, II, 165/2828. [5] Bkz. et-Tevbe, 40. [6] Bu hususta tafsîlâtlı bilgi için bkz. Osman Nûri Topbaş, Hazret-i Muhammed Mustafâ, c. I, sf. 130-140. [7] Ârif Nihat Asya, Duâlar ve Âminler, İstanbul 1973, s. 122. [8] Dolunay üzerimize doğdu. [9] Bkz. Buhârî, Büyû, 1. [10] Bkz. Buhârî, Meğâzî, 11. [11] Bkz. İbn-i Mâce, Cenâiz, 28. [12] Rebâiye: Ön dişleriyle azı dişi arasındaki diş. [13] Bkz. İbn-i Hişâm, III, 26-27. [14] Nûh, 26. [15] Müslim, Cihâd, 83; Vâkıdî, I, 48-49; İbn-i Hişâm, II, 253-254. [16] Buhârî, Cihâd, 71; Müslim, Hacc, 504. [17] Bkz. Ahmed, IV, 303; İbn-i Sa’d, IV, 83, 84. [18] Nefha: Nefes, üfürme, esinti. İsrâfil (a.s.) kıyâmetin kopmasından sonra bir nefha ile, yâni Sûr’a bir defâ üflemeyle bütün ölüleri tekrar dirilttiği gibi Resûlullah da Peygamberlik nefhasıyla zulüm ve cehâlet karanlıklarında mânen ölmüş bulunan insanları ihyâ etmiştir. [19] Allah bütün eşyânın ismini Hazret-i Âdem’e (a.s.) öğretmez ve eşyânın isimleri O’na meçhûl kalırdı. (Bkz. el-Bakara, 31)

    Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Rahmet Esintileri, Erkam Yayınları